Sayfalar

Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Müşriğin İmameti Konusu

 Bismillahirrahmanirrahim...

Konuya başlamadan önce bilelim ki, bu akideyle taaluk eden bir meseledir onun için öncelikle akidede delil bahsine özet bir şekilde değinip sonra konumuza geçelim.

İtikatta delil yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnettir. Bunun dışında kalan âlim sözleri kendi başına asla delil niteliği taşımaz. Akîdede âlim sözlerini –hafizanallah– delil kabul eden kişi, farkında olmadan Tevbe Suresi 31. âyetteki gibi din bilgilerini (âlimleri) rab edinmiş olur.

İtikad, bir Müslüman’ın kalbindeki iman köküdür. Allah’a, Resûlüne, ahirete ve dinin temel esaslarına dair inancımız, herhangi bir şahsın, mezhebin veya âlimin kişisel görüşüyle şeklbellenmez. Bu inanç, doğrudan Allah’ın kelamı Kur’ân-ı Kerîm ve O’nun Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetiyle belirlenir. İtikadî meselelerde “falanca âlim şöyle dedi” diyerek hareket etmek, vahyi terk etmek ve beşerî sözleri üstün tutmak anlamına gelir.

Kur’ân-ı Kerîm’de itikadın temeli gayba iman olarak verilir ve bu iman, “Allah’ın indirdiğine” tâbi olmakla tanımlanır (Bakara 2/2-5). Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinde de iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe ve kadere iman” şeklinde vahye dayalı olarak açıklanır (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1 - Cibril Hadisi). Hiçbir âlimin sözü bu vahyin yerine geçemez.

Şer’î delillerin aslı Kur’ân ve sahih sünnettir. 

Kur’ân, Allah’ın korunmuş kelamıdır. “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr 15/9). 

Sünnet ise Resûlullah’ın vahyi tebliğ, açıklama ve tatbik etmesidir. “...Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”(Nahl 16/44). 

Âlimler bu delilleri anlama ve açıklama görevindedir; kendi sözleri ise ancak Kur’ân ve sünnete dayandığı ölçüde değer taşır. Kendi başına, delilsiz bir âlim sözü hüccet değildir.

Zaten büyük imamlarımız bu gerçeği çok net ifade etmişlerdir.

İmam Mâlik rahimehullah şöyle demiştir: “Herkesin sözü alınabilir de reddedilebilir de. Ancak şu kabrin sahibi (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) hariç.” (İbn Hazm, el-İhkâm, 6/145; Ebû Şâme el-Makdisî, el-Muhtasaru'l-Müemmel). Bu sözü, Peygamber Efendimiz’in kabrini işaret ederek söylemiştir. Başka bir rivayette de “Ben her beşer gibi hata ve isabet edebilirim. Sözlerime bakın, Kitab ve Sünnet’e uyanlarını alın, o ikisine uymayanlarımı terk edin” buyurmuştur.

İmam Şâfiî rahimehullah da “Hadis sahih olduğu zaman benim sözümü alın, duvara çarpın” demiştir. Benzer şekilde “Hadis sahihse mezhebim odur” veya “Allah’ın Resulünden gelen bir hadise aykırı söz söylemiş isem benim sözümü duvara çarpın” şeklinde rivayetler meşhurdur. (Nevevî, el-Mecmû’, 1/63; Beyhakî, Menâkıbü’ş-Şâfiî).

İbn Teymiyye rahimehullah ise şöyle buyurur: “İtikad benden alınmaz, benden daha büyük olanlardan da alınmaz. Ancak Allah’ın kitabından, Resûlü’nün sünnetinden ve ümmetin selefinin icmasından alınır.” (Mecmû’u’l-Fetâvâ, 3/203).

İbn Kayyım el-Cevziyye rahimehullah taklidi haram, vacip ve mübah diye ayırır; akîdede delilsiz taklidi haram sayar. Ona göre delile rağmen taklit, Allah ve Resûlüne isyandır. (İ’lâmü’l-Muvakkı’în, Taklid Bölümü).

Selef âlimleri akîdede taklidi yasaklamış, “Bizim sözümüz delildir” dememiştir; aksine “Delilimiz budur” diyerek âyet ve hadis zikretmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah, akîde konusunda Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılmayı emretmiş, “Beni taklit etme, Mâlik’i, Şâfiî’yi veya Sevrî’yi de taklit etme. Onlar nereden (delili) aldıysa sen de oradan al” diyerek vahye bağlı kalmayı vurgulamıştır. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıbü’l-İmâm Ahmed, s. 192).

Konunun en çarpıcı delili Tevbe Suresi 31. âyettir:“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa onlara yalnız bir ilâha ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe 9/31)

Bu âyet, Yahudi ve Hristiyanların âlimlerini (haham ve rahiplerini) rab edinmelerini kınar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu “rab edinme”yi bizzat açıklamıştır. Adî bin Hâtim radıyallahu anh (henüz Müslüman olmadan) Resûlullah’ın huzuruna boynunda haçla gelmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tevbe 31’i okuyordu. Adî: “Onlar onlara ibadet etmiyorlardı ki!” dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Evet, fakat onlar Allah’ın helâl kıldığını haram kılarlar, siz de haram tanırdınız. Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar, siz de helâl sayardınız. İşte bu, onlara ibadettir (onları rab edinmektir).” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3095; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm).

Bu hadis, âyetin tefsiridir. Rab edinme, âlimlerin helâl-haram koyduğu hükümlere uymak, vahyi terk ederek onların görüşlerini üstün tutmaktır. Akîdede âlim sözlerini delil kabul etmek de aynı hatadır: “Falanca âlim Allah’ın sıfatlarını şöyle tevil etti” diye Kur’ân’ın zahirini terk etmek, Tevbe 31’in kapsamına girer. İbn Kesîr tefsirinde ve diğer muteber tefsirlerde bu hadis genişçe yer alır ve “âlimleri rab edinmenin” itaat yoluyla gerçekleştiği vurgulanır.

Sahabe radıyallahu anhüm, akîdede Resûlullah’ın sözünden başka delil aramamıştır. Tâbiîn de sahabe’nin naklettiği sünnete tâbi olmuştur. Dört büyük imam ve selef âlimleri akîdede bu yolu takip etmiş, “Kur’ân ve sünnetle amel”i esas almıştır.

Günümüzde bazı çevrelerde “falanca âlim şöyle dedi” diye akîde inşa etmek yaygındır. Halbuki bu, itikadın vahye değil, beşerî otoriteye dayandırılmasıdır. İtikad, delile dayalı ittiba (deliliyle takip) ile olur; taklit ile değil. Kim akîdede âlim sözlerini delil kabul ederse, selefin yolundan sapmış, Tevbe 31’in uyarısına maruz kalmış olur.

Sonuç olarak, itikatta delil yalnızca Kur’ân ve sahih sünnettir. Âlim sözleri, ancak bu ikisine dayandığı sürece kıymetlidir; kendi başına delil değildir. Bu gerçeği kabul etmeyen, farkında olmadan âlimleri rab edinir ve Tevbe 31’in kınadığı duruma düşer.

Müslüman, akîdesini Kur’ân ve sünnetten öğrenmeli, âlimleri “delil” değil “rehber” olarak görmelidir. Delili sorup öğrenmeli, ittiba etmelidir. Bu, selefin yoludur; bu, tevhidin ve selametin yoludur.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân 3/31)

Aynı zamanda, İslam’ın "ihtilaf fıkhı" bizzat Rabbimiz tarafından vazedilmektedir.

​“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Müslim/şirki terk edip tevhid ile Allah’a yönelen yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz —şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne gerçekten inanıyorsanız— onu Allah’a ve Resûl’e arz edin. Bu, hem hayırlıdır hem de netice itibarıyla en güzel yoldur.” (Nisâ, 59)

​Ayetteki "Herhangi bir konu" ifadesi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Bu ibare, ilahi hükmün hayatın istisnasız her alanını kuşattığını ve şümullü olduğunu ilan eder. Yüce Allah, bu üslup ile beşerî hayatın her türlü ihtilafını Kendi hakemliğine ve Resûl’ü sallallahu aleyhi ve selle'in rehberliğine havale etmiştir.

​İster itikadi ve ahlaki, ister amelî ve siyasi olsun; küçük büyük tüm anlaşmazlıklarda Allah ve Resûl’ünün hükmüne rücu etmek, basit bir tercih değil, doğrudan "İtikadi bir mecburiyettir." Zira Allah Teâlâ, bu teslimiyeti “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman” şartına bağlamıştır. Dolayısıyla bu sorumluluk, keyfî bir uygulama değil; kişinin Allah’a ve ahirete olan imanının yegâne sağlaması, İslam iddiasının asıl ispatıdır.

Allah’ım, bizi Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılan, âlimleri rab edinmekten korunan kullarından eyle. 

Şimdi konumuz olan müşriğin İmameti konusun başlayalım inşaallah...

İslam düşünce tarihinde namaz, sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda tevhid akidesinin toplumsal bir tezahürü ve siyasi-hukuki bir temsildir. Namazda "imam" olan kişi, cemaatin Allah katındaki vekili ve o anki velisidir. Bu sebeple imamın akidesi, namazın sıhhatini (geçerliliğini) doğrudan etkiler. Kur’an ve Sünnet ışığında incelendiğinde, küfrü açık olan birinin arkasında namaz kılmak, sadece bir fıkhi hata değil, tevhidin rükünlerine muhalefet içeren "fiili bir küfür" eylemi olarak nitelendirilir.

İslam hukukunda imamet, bir velayet-i kübra (büyük otorite) şubesidir. İmam, namaz kıldırdığı sırada cemaati Allah huzurunda temsil eder.

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmam (kendisine uyanların namazlarına) kefil, müezzin ise (namaz vakitleri konusunda) kendisine güvenilen kimsedir. Allah’ım! İmamlara (kefil oldukları konuda) muvaffakiyet ver, müezzinleri de (olası taksirlerinden dolayı) bağışla!” (Tirmizî, Salât, 39)

Namazda cemaat, imamı kendi adına dua etmesi ve secdeleri yönetmesi için vekil tayin eder. Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmam ancak kendisine uyulmak için vardır. Öyleyse (namazda) ondan farklı davranmayın. O rükûa varınca siz de rükûa varın. ‘Semiallâhü limen hamideh.’ dediği zaman ‘Rabbenâ leke’l-hamd.’ deyin. Secdeye gittiği zaman siz de secdeye gidin. Oturarak namaz kıldığı vakit siz de hep birlikte oturarak kılın...” (Buhari, Ezan, 74)

Bir muvahhidin, Allah’ın düşmanı olarak vasıflandırılan bir kafiri kendine vekil kılması, akidevi bir tenakuzdur. Kur’an-ı Kerim, müminlerin kafirleri veli (dost, yönetici, hami) edinmesini kesin bir dille yasaklar:

"Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri veli edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile olan bağını koparmış olur..." (Âl-i İmrân, 28)

"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin..." (Mümtehine Suresi, 1)

Namazda imama tabi olmak, ona boyun eğmek ve onu rehber edinmektir. Küfrü sabit birine tabi olmak, Kur’an’ın emrettiği "beri olma" (teberri) ilkesini ihlal eder.

Kur’an’da müşriklerin ve kafirlerin yaptıkları salih amellerin, iman şartı eksik olduğu için geçersiz olduğu defalarca vurgulanmıştır:

"Eğer onlar da ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi." (En’âm, 88)

"Andolsun, sana da senden öncekilere de şöyle vahyedildi: 'Eğer Allah’a ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.'" (Zümer, 65)

"Müşriklerin, kendi inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeye yetkileri yoktur. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır." (Tevbe, 17)

Kendi namazı Allah katında "sıfır" hükmünde olan, secdesi geçersiz ve ameli boşa gitmiş bir kimsenin, başkasının namazına köprü olması aklen ve naklen imkânsızdır. Bir kafirin namazı, teknik olarak bir "ibadet" değil, sadece fiziksel bir harekettir. Olmayan bir ibadete tabi olmak, ibadeti batıl kılar.

İmamet makamı, İslam’ın en şerefli makamlarından biridir. Bir kafiri bu makama geçirmek, ona dini bir tazim (saygı) göstermektir. İslam hukukunda kafire dini bir üstünlük tanımak küfür kabul edilmiştir.

"Sana gelen bu ilimden sonra, eğer onların arzularına uyacak olursan, bak ki Allah tarafından senin için ne bir koruyucu vardır, ne de bir yardımcı." (Bakara Suresi, 120)

"Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir cihat (ilim ve tebliğ mücadelesi) ver." (Furkân Suresi, 52)

Allah’ın reddettiği bir kimseyi Allah ile kul arasında aracı (imam) kılmak, ibadeti oyun ve eğlence yerine koymaktır.

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak..." (En'âm Suresi, 70)

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Sizden en hayırlınız imamlık yapsın." Bir kafirin hayırlı olması imkânsızdır. Dolayısıyla onu öne geçirmek, Sünnet’in belirlediği "iman" şartını kasten inkar etmektir.

Kafirin arkasında namaz kılan kişi, dolaylı olarak o kafirin amelinin "makbul" olabileceğini kabul etmiş sayılır. Bu durum, Kur’an’ın kafirler hakkındaki hükmünü (amellerinin boşa gitmesi) pratikte reddetmektir.

Eğer bir mümin, kafirin imametinde/arkasında duruyorsa, o kafirin İslam dairesinde olduğunu veya küfrün ibadete engel olmadığını iddia etmiş olur. Bu da şer'i bir hükmü (küfrün ameli iptal etmesini) inkar olduğu için kişiyi küfre sokar.

İslam inancı "El-Vela ve'l-Bera" (Allah için sevmek, Allah için buğzetmek) üzerine kuruludur. Kafire imamlık yetkisi vermek, ona "vela" (dostluk ve bağlılık) göstermektir. Bu, tevhidin özüne terstir.

Şu hakikati tekrar hatırlatmakta fayda var: İnsanlar ne zaman Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın pak sünnetini terk ederse, sapıklık kaçınılmaz olur. Hevâlarına uyanlar, beşer sözlerini din edinenler, mutlaka haktan uzaklaşırlar. Zira Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti dışında hiçbir söz masum değildir, hiçbir yol güvenilir değildir. Bu yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.’ (Muvatta’, Kader, 3; Hâkim, el-Müstedrek, 1/93) Öyleyse kurtuluş, yalnızca bu iki kaynağa sarılmaktadır; bunun dışındaki her yol, insanı hüsrana götürür.

Şüphe: Ama alimler Cehmiyeyi tekfir ettikleri halde onların arkasında kılınan namazı iade etmekle sınırlı kalmışlar, siz neden küfür diyorsunuz?

Cevap: Cehmiye’yi tekfir eden alimlerin tavrı sadece bir "iade" tavsiyesi değildir. Onlar meseleyi akidevi bir ayrışma olarak görmüşlerdir:İmam Ahmed b. Hanbel der ki: "Cehmi’nin arkasında namaz kılınmaz. Eğer kılındıysa iade edilir." (Es-Sunne).

Buradaki mantık şudur: Bir kafirin namazı kendisi için bile geçerli değilken (bkz: En'am 88), başkasına nasıl önderlik edebilir? "Sıfır" olan bir değer, kendisinden sonra gelenleri de "sıfır" yapar.

Cehmiye konumuz olmadığı için detaylara girmeyeceğim, ama konu onların sandığı gibi tek kalem değildir, tavsilatlıdır. Haliyle burada duraksama gayet normaldir. Merak edenler sadece Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki tutumuna bakarak bizi çok rahat anlayabilirler. Çünkü cehmiyenin görüşünü küfür olarak tanımlarken şahsa özel duraksamalar olmuştur. Bunu İbn-i Teymiye şöyle izah eder: "İmam Ahmed, 'Kur'an mahluktur' diyen, insanların bu görüşe inanması için baskı yapan, âlimleri hapseden ve kırbaçlayan halifelere tekfirde bulunmamıştır. Bilakis o, onların arkasında namaz kılmış, onlara 'Müminlerin Emiri' diyerek dua etmiş, onlara hakkını helal etmiş ve onlar için Allah'tan mağfiret dilemiştir. Çünkü İmam Ahmed, onların peygamberi yalanlamak ve dini yıkmak kasdıyla hareket etmediklerini biliyordu. Onlar tevil ettiler, yanıldılar ve (Mutezile âlimlerini) taklit ederek bu hataya düştüler. Bu yüzden İmam Ahmed onlara 'Cehmiyye' veya 'kâfir' demedi." (İbn Teymiyye, Mecmu'u'l-Fetâvâ, Cilt 12, s. 489 ve Cilt 3, s. 229-231). 

Bu görüş dahi tartışmalıdır... Yani bu tür tarihi mevzular hiçbir zaman akidede referans olamaz. Kaldı ki tarihi vakıalar İslam’da delil değil, ibret sebebidir... Bu gün olduğu gibi.

Selef alimlerinin 'namazı iade edin' kavlini, meselenin küfür olmadığına delil sanıyorlar. Oysa bir namazın iadesinin istenmesi, o imamın 'iman vasfını yitirdiğinin' fiili kanıtıdır. Müşriki imam edinip arkasında rükuya varmak, Tevhidin 'Bera' (uzaklaşma) ilkesini pratikte inkar etmektir. 

Eğer konu sanıldığı kadar berrak olsaydı hiç şüphesiz selef bunu tereddütsüz söylerdi. Birkaç fetvayı birlikte okuyalım:

Ebu Davud şöyle anlatıyor: Namazları Cehmi imamların kıldırdığı dönemde Ahmed ibni Hanbel’e cuma namazlarını sordum bana dedi ki: "Ben Cehmi’nin arkasında kıldığım namazları iade ediyorum sen de ne zaman Kur’an mahluktur diyen birinin arkasında kılsan namazını iade et." (Ebu Davud, Mesail ul Ahmed, 48) 

İbn Ebi Ya’la, İmam Ahmed’in bid’atçinin arkasında namaz kılmak hakkında sorulunca dediğini nakleder: "Cehmiyye’nin arkasında namaz kılınmaz. Rafizilere gelince, hadisleri inkâr ederler. Onların arkasında da namaz kılınmaz." (Tabakat’ul Hanabile 1/168) 

Diğer imamlardan da bu minvalde sözler nakledilmiştir: İmam Şafi şöyle demiştir: "Rafizi’nin, Kaderiye mensubunun ve Mürcie’den olan kimselerin arkasında namaz kılma!" (Zehebi, Siyeru A’lam’un Nubela, 10/31)

İmam Malik’e, Kaderi bir imamın arkasında namaz kılmak soruldu. Sonra kimseye dedi ki: "Sana sorulursa arkasında namaz kılma. Cuma da mı kılınmaz? Diye sorunca: Cuma da kılınmaz. Şayet ondan korkar ve sana zarar vermesinden endişe edersen cuma ancak öğlen namazı olarak iade et." (Müdevvenet’ul Kubra, 1/84)

Kadı Ebu Yusuf şöyle demiştir: "Cehmi’nin, Rafizi’nin ve Kaderi’nin arkasında namaz kılınmaz." (el-Lalekai, Şerhu Usuli İ’tikadi Ehli Sünneti ve’l Cema’at, 2/733)

Bu minvalde sözlerden fazlaca bulmak pek mümkün, bu sözler ne ayet nede hadis değillerdir. Bunlar üzerine din bina edilmesi kendi başına akidevi bir sapmadır. 

Ayrıca sözlerin soru soran kişinin imamın itikadını, mezhebini bilmediği, geçmişte kıldığı ibadetin geçerliliği hakkında şüphesi olduğunu gösteriyor. Yani sıcak ve canlı tartışmaların olduğu, fitnenin evin içinde, islam toplumuna sirayet ettiği bir ortam karşımızda. Bu durumda devlet, toplumsal baskınının olduğu, kişi ve grupların tam ayrışmadığı insanların çoğunun meselenin neye taaluk ettiğini bilmediği, anlamadığı bir dönemden başlayan soru, sorgulama ve verilen fetvalardan külli bir kaide çıkarılamaz.

Elhasıl, bu âlimlerin sözlerinden anlaşıldığı üzere, burada namaz kılanların hükmü değil; kılınan namazın hükmü ve sıhhati ele alınmıştır. Bu da bize gösteriyor ki, dinin temel dinamikleriyle doğrudan ilgili böyle bir meselede, kaynağı meçhul veya amacı farklı —selefe ait olduğu iddia edilse bile— sözlere dayanarak hüküm veremeyiz.

Nitekim yukarıda da ifade edildiği gibi, mesele akideyle ilgiliyse —ki burada akidenin merkezî bir konusu söz konusudur— o hâlde şüphe barındırmadan bize mütevatir olarak ulaşan Kur’an ve onun beyanı olan sahih sünnet, rehberimiz olmalıdır. Bu iki temel kaynak dışında kalan dayanaklarla beslenerek sağlıklı ve güvenilir bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.

Dediğimiz gibi bu tür tarihi vesikalar sahih/mütevatir rivayetler değildir... Sahih olduğunu varsaysak dahi akidede hiçbir zaman delil sınıfına girmez. Burası malumunuz.

Sonuç olarak, küfrü açık olan (Allah’a ortak koşan, ayetleri inkar eden veya İslam’ın bir hükmünü alenen reddeden) birinin arkasında namaz kılmak şu nedenlerle fiili küfür ve batıl bir eylemdir:

Velayet: Müminin, bir kafiri dini lider/veli edinmesi haramdır.

Vekalet: Geçersiz amelin sahibi, müminler adına vekil olamaz.

Tazim: Kafiri mihraba geçirmek, İslam'ın kutsallarına hakarettir.

İnkâr: Kur’an’ın “kafirler ameli boştur” hükmünü fiilen reddetmektir.

Bu nedenle, akidesi bozuk veya küfrü sabit olan birinin arkasında kılınan namaz yok hükmündedir ve bu fiilde ısrar etmek, İslam’ın temel iddialarına muhalefet olduğu için kişinin kendi akidesini de ifsad eder.

Son olarak, bu tür akideyle doğrudan ilgili meselelerde Kur’an ve sahih sünnet dışında dayanak aramak kendi başına akidevi bir arızadır. Çünkü akide, kalbin kesin olarak bağlandığı, şüpheye yer bırakmayan inanç demektir; bu yüzden deliller kesinlik (yakîn) ifade etmelidir. Bu da Kur’an ve sahih sünnet dışında hiçbir kaynakta yoktur...

Tüm bunlardan sonra biri kalkıp ama alimler şöyle demiştir, derse bizde Abdullah ibn Abbas’ın şu sözünü söyleyip ayrılmayı uygun görürüz.

“Başınıza gökten taş yağma zamanı yakındır. Ben size Allah Resûlü diyorum, siz ise ‘Ebu Bekir ve Ömer şöyle şöyle dedi’ diyorsunuz.” (Ed-Dürerü’s-Seniyye, cilt 4)

“Ben ancak gücüm yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’tandır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na yönelirim.” (Hûd, 11/88)

Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn...

Devamını oku...

12 Haziran 2024 Çarşamba

Kurban

Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, La İlahe İllallahu Vallahu Ekber, Allah-u Ekber ve Lillahilhamd

Kurban etmek ve Kurban olmak! 

Aslında müslüman olmak ya Rabbe kurban olmayı yada kurban olmaya engel olanı kurban etmekten ibarettir!... 

Hayatın tamamı bu hakikat üzerine şekil almaktadır. Atamız Adem a.s'dan Muhammed s.a.s'e kadar bu hakikat hiç değişmedi, değişmeyecekte.

(Ey Muhammed!) Onlara, Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti...(Mâide, 27)

Kurban'ın kabul edilip edilmemeside bizlerin samimiyetlerimizle, birlikte ortaya koyduğumuz gayretlerimizle paraleldir. 

Bu ayette bunu net bir şekilde görüyoruz ki, baştan savma ve kalben olmayan hiçbir eylem bizleri Allah'a yaklaştırmıyor. Öyle ki, kurbanın kabul edilip edilemeyeceği dahi bizlerin samimiyetle ortaya koyduğumuz eylemler ile şekil alıyor. 

Bu konuda Allah Teâlâ şüpheye mahal vermeyecek şekilde bizleri şöyle aydınlatıyor: Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır...(Hac, 37)

Bu noktada uzun uzadıya düşünmemiz ve kalplerimiz den başlayarak kendimizi ıslah etmeliyiz. Öyle ki, Allah'ın yanında bir değerimiz ve amellerimiz kabul olsun. 

                          ***

Bakın Allah Teâlâ İbrâhim a.s'ı kendisine dost diye nitendiriyor ve onun dinine uymayanları da akılsızlık la itham ediyor. Neden diye düşünüyor muyuz? Ya da biz ne yaparsak ibrahim gibi oluruz diye hiç merak ettik mi? 

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim'in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim'i dost edindi.(Nisâ, 125)

Varın bu konudan sonra biraz kendimizi gözden geçirelim. Hem konumuzda kurban olması hasebiyle İbrahim a.s yani Allah dostu üzerinden bir muhasebede yapalım. 

İbrâhim a.s'ın sünneti kurbanın bize intikal etmesini Kur'an bize şöyle anlatıyor;

"(İbrahim) Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince ‘Yavrucuğum rüyada seni boğazladığımı (kurban ettiğimi) görüyorum, bir düşün ne dersin?’ dedi. O da cevâben: ‘Babacığım emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah beni sabredenlerden bulursun’ dedi. Her ikisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırınca; ‘Ey İbrâhim! Rüyayı doğruladın Biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü bu gerçekten çok açık bir imtihandır’ dedik. Biz oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik..." (Sâffât, 100-107)

Allah'a dost olmanın, Allah yanında üstün bir makama ulaşmanın yolu İbrahim olmak ve İsmail'i kurban etmekten geçer.

İbrahim, İsmail'ini Kurban etti! 

Senin İsmail'in kim veya ne? 

Mevkiin mi? 

Şerefin mi? 

Mesleğin mi? 

Paran mı? 

Evin mi? 

Çiftliğin mi? 

Araban mı? 

Aşkın mı? 

Bilgin mi? 

Sosyal sınıfın mı? 

Sanatın mı? 

Elbisen mi? 

Hayatın mı? 

Gençliğin mi? 

Güzelliğin mi? 

Hangisi...Ben bilemem. Fakat sen kendini bilirsin. Kim ve ne olursa olsun, beraberinde buraya kurban etmek için getirmelisin. Sana hangisini olduğunu söyleyemem, ama yardımcı olmak için bazı ipuçları verebilirim; inancını ne zayıflatıyorsa, sorumluluk kabul etmekten ne geri çeviriyorsa, çağrıyı duymana ne ve gerçeği itiraf etmene ne engel oluyorsa, "kaçma"ya ne zorluyorsa, rahatın için bahaneler bulmana ne yol açıyorsa, seni kör ve sağır ediyorsa... işte odur kurban edeceğin!

Eğer şimdi burada bu niyet ve samimiyetle değilde birazdan mangalını/kavurmasını... yapacağın et için hayvan boğazlıyorsan, sen kurban olmak ya da kurban etmek için değil olsa olsa kasaplık yapmaya gelmişsin... Buda seni İbrâhim yapmaz.

Kendimizi gözden geçirmek ve düzeltmek zorundayız. Biz İbrahim'in dinini din Muhammed s.a.s'in yolunu yol edindiğimizi iddia eden kimseleriz... Eğer sözlerimiz onların sözlerine benzediği halde, eylemlerimiz onların eylemlerine benzemiyorsa iddiamız ne değer ifade edecek?!

Rabbim bizi İbrahim'i bir samimiyet ve İsmail'i bir teslimiyete kavuştur. Kurbanlarımızı, bizi senden alıkoyan ne varsa onları temsilen feda etme şuuruyla kesmeyi bizlere nasip et. Amin. Rabbim sizden ve bizden kabul etsin...

Hamd âlemlerin rabbi Allah'adır.

Devamını oku...

25 Ekim 2021 Pazartesi

Düğün Konuşması

Bismillah velhamdulillah vessalatu vesselamu ala Rasulillah, emma ba’d...

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu...

Değerli Müslümanlar hepiniz hoş geldiniz, Rabb'imizin izniyle günümüzün önemi itibarıyla evlilikten bahsedeceğiz. Akabinde hepimizin malumu evliliğin getirdiği en tatlı meyve olan evlatların/neslin korunması konusuna diğer bir ifadeyle çocuklarımız noktasındaki sorumluluklarımız konusundada bir hatırlatmada bulunmaya çalışacağız. Gayret bizden başarı Allah subhanehu ve Teala dandır...

Evrensel bir din olan İslâm, her çağa, coğrafyaya ve topluma hitap etmekle beraber, ferdî ve toplumsal hayatın temel esaslarını belirlerken, insanoğlunun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu hedef ve gaye edinmiştir. Ahiret mutluluğunun elde edilmesi, İslâm‟ın belirlediği ölçütler çerçevesinde sürdürülebilen huzurlu ve mutlubir dünya hayatının varlığına bağlıdır. İşte dünya hayatının huzuru, mutluluğu ve sükûnu, büyük ölçüde iyi bir eş seçimi yapmak suretiyle oluşturulan aile ortamı ve bu ortamda yetiştirilen sağlam nesiller sayesinde mümkün olmaktadır.

Muhammed (s.a.s.), öncelikle söz ve fiilleri ile insanlığa örnek olmuş ve onlara, her iki cihan saadetini elde edebilmeleri için, hayatlarının her safhasını kapsayan ilke ve prensipler koymak suretiyle rehberlik görevini ifa etmiştir. Konumuz
itibariyle bu ilkelerin en önemlilerinden biri de, sağlam bir aile yapısının ana unsuru olan eş seçiminde dindarlığın ön planda tutulmasıdır.

Bu noktadan konuyu biraz değelendirmeye çalıştığımızda, görüyoruz ki, Resulullah (s.a.s.) evliliği teşvik etmekle birlikte, eşin dindar olanının tercih edilmesinde hem dünya hemde ahiret saatetinin olduğunu belirtmektedir.

Bu noktada birkaç hadis zikredecek olursak;

“Nikâh benim sünnetimdir. Bundan yüz
çevirenler benden değildir.”(Buhari) demek suretiyle, evlilikten kaçanlar için, kendi yolundan
ayrıldıkları anlamında bir ifade kullanmıştır.

“Gençler! Sizden durumu müsait olan
hemen evlensin. Zira evlilik gözü (haramdan) çevirir ve iffetin korunmasına daha çok
vesile olur.”(Buhari) hadisinde ise, iffetli olmada evliliğin rolünü belirtmiştir.

“Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindâr olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhari) hadisinde ise dikkati evlilikte tecih edilecek kişinin vasfına çekmektedir.

“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (Furkân, 74)

Netice itibariyle evlilk, kaçınılmaz bir ihtiyaç, Resullah'ın süneti, haramdan korunmanın yolu, imanı korumanın vesilesidir...

Birde evliliğin getirdiği sorumluluklar var! Malesef evlilik müesesesinde en çok ihmal ettiğimiz konuda budur. Hem erkek hemde kadının ciddiyetile bilmesi gerekirki, evlilik ben olmaktan çıkıp biz olmaya başlamaktır, yani sorumluluk altına girmektir... Evet evlilik bir nimettir her nimette olduğu gibi evlilikte bir imtihandır.

Bundan dolayı özelde şimdi evlenen kardeşlerimizin geneldeyse bütün müslüman evliller bu konuya dikkatlerini yoğunlaştırmalıdırlar. Bu konuda baştada belirtmeye çalıştığımız gibi modelimiz Muhammed (s.a.s.) ve Eşleri olmak durumundadır. Bu ilkeye bağlı kalma kaydıyla kitaplar okumalı hatta kitaplar eşliğinde dersler yapılmalıdır.

Üzülerek belirtmek zorundayız ki, bu konudaki gevşek tutum, evliliklerin kalitesini düşürüyor hatta evliliklerin kimisini beklenen saadet yuvasından ziyade çekilmez bir çileye dönüştürüyor. Nasıl olmasın ki, kişi bir iş ya da bir işletme sahibi olurken bile yığınla araştırma ve çok fazla istişare ediyor olmasına rağmen kimi zaman başarısız oluyorda, evlilik gibi ulvî bir sorumluk konusunda gayri ciddi bir tutumla başarılı olsun? Ne mümkün!?

Konuyu daha fazla uzatmamak üzere evliliğin meyvesi olan çocuklar konusundada sorumluluklarımıza değinmek istiyorum.

"Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın." (Bakara, 128) ayetinde dikatinizi çekti mi? İbrahim (a.s)'ın ağzıyla bize öğretilen duada dahi, önce kendimizin doğrulmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz! Sahi biz anne-babalar sorumluluk sahibi birer mümin olsak yani, Allah'ın hududutlarına riayet edersek çocuklarımızda bize tabi olmazlar mı? İnsanlık tarihi boyunca istisnai vakalar hariç hep çocuklar kendi atalarına yani anne ve bababarına benzemişlerdir...

O halde neslimizin emniyeti için, ciğer parelerimizi Tahrim suresi 6. Ayette geçen, "yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşidinden koruyun" emri gereği kendimizi ıslah edelim ki, çocuklarımızı bahsi geçen cehhennem ateşinden korunmaya çalışmış olalım.

Unutmayalım ki, anne-babalar birinci dereceden çocuklarından mesuldurlar. Kimilerimizin aklına "çocuğumu tağuti sistemin eğitiminden koruyorum, daha ne olsun" türünden düşünceler gelebilir. Bilelim ki, bu tür düşünceler yanlış yani İslam ile bağdaşmaz. Çünkü, çocuklarımız geleceğimizdir, geleceğimiz olan çocuklarımızı ise sadece tağuti eğitim korumlarından korumamız yetmez. Ancak eğitim ile sorumluluğumuzun bir kısmını yerine getirmiş oluruz... Bu ise başta güzel/doğru örnek olmamızla mümkündür. 

Dikat etikse, kaliteli bir toplum ya da kaliteli çocuklar hep kaliteli evler/evlilikler ile mümkün olmaktatır. Zaten başkasıda realiteye uygun düşmez.

O halde sözü daha fazla uzatmadan, hazır bir aradayken sözümüzün her müslümana isabet edebileceği şekilde noktalayalım.

Değerli müslümalar, Islah olmuş bir toplum, kaliteli bir gençlik ve huzurlu yuvalar istiyorsak, birinci ve en önemli sorumluluğumuz, ben ne durumdayım? Sorusuna samimiyet ile cevap vermekten geçer.

Misal; anneysek, çocuklarımızı geleceğe yani ahirete yönelik nekadar hazırlıyoruz? İşimiz gücümüz yemek, elbise vs. Mi? yoksa derdimiz çocuklarımızın islami durumu mu? Elbette bu soruların gerçekçi cevabı işe yarar. Yoksa sabahtan akşama kadar elinde telefon, o dizi senin bu dizi benim, o mağaza senin bu mağaza benim şeklinde günleri öldüren bir ebeveyn istediği kadar benim derdim çocuklarımın islamı desin... gerçekci değildir...

Hasılı kelam; muhterem müslümanlar sözlerimiz meclisten dışarıya değil, bizzat bizedir. Öyleki kendimize ilaç olmasını temenni ediyoruz.

Rabbim, sen şu ahir zaman dönemine isabet etmiş olan bizlere dinimizi koruma gücü ver. Evliliklerimizi razı olduğun şekilde sürdürmemizi bize nasip et. Çocuklarımızı birer ismail misali emrine amade olacak olgunluğa ulaştır.

Yeni evlenmiş olan çiftimize hayırlı birer eş olmalarını ve kendilerine göz aydılığı olacak bereketli zürriyetler nasip et! Amin.

Elhamdülillahi rabbil alemin...



Devamını oku...

29 Aralık 2019 Pazar

Din, Güzel Ahlâktır!

Bir kandil düşünün. İçi islemiş, dışı
tozlanmış ve fitilinin yanan kısmı kesilmemiş. Bu bakımı yapılmamış ve körleşmiş kandil dışarıya ne kadar ışık verebilir ki?!

İşte aynen bu misalde olduğu gibi, İslam ahlakı ile ahlaklanmamış kimsede böyle kör bir kandil gibidir! Oysa mümin tevhid ile birlikte İslam ahlakıyla ahlaklanmış olmalıdır. Öyleki hem kendisine hemde etrafına faydalı olup, sahip olduğu dini temsil edebilsin!

İslam'ın teşvik ettiğini yerine getirip zemmettiğinden sakınmak için müminin güzel ahlak ile ahlaklanması ve kötü ahlaktan uzak durması gerekir. Çünkü müşrikler de olan ahlakî bir zafiyet veya ahlakî bir problem ciddi manada eleştirilmezken, mümin İslam'ı temsil ettiği için hemen eleştirilir. Küçük bir hatası insanlar tarafından abartılır. Sigara içmek haramdır. Sıradan bir insanın sigara içmesi insanlar tarafından ciddi manada eleştirilmeyip normal karşılanırken, mümin içtiği zaman ciddi manada eleştirip tepki verilir.

AHLÂK SABİT DEĞİLDİR, DEĞİŞTİRİLEBİLİR
“Halk” kelimesi insanın bedenî yaratılışını ifade eder. Manevi yaratılış ise “hulk” kelimesi ile anlatılır. Ahlâk “hulk” kelimesinin çoğuludur. Yani ahlâk; “manevi yaratılışlar manzumesi” gibi bir anlam taşımaktadır. İnsan fiziksel yönüyle ebeveynine veya akrabalarına benzeyebildiği gibi ahlâkî özellikleri ile de benzeyebilir. Fakat ahlâk kalıtsal değildir. Değişebilir. Dolayısı ile bir insan “ne yapayım ben böyleyim, beni böyle kabul edin!” diyemez. Bu kötü ahlâkta ısrar etmekten başka bir şey değildir. İnsan istedikten sonra hasletlerinin mecrasını değiştirilebilir. 

Bir insan belki kıskanç olabilir. Fakat öğrendiği hakikatler ve İslâm terbiyesi gereği hasedini gıptaya çevirerek güzel insanların güzel hallerini arzu eder.

Kimi insanda da kendini aciz düşürecek derecede düşmanlık hisleri bulunabilir. İllaki birilerine düşman olmak ister. Aldığı İslâm terbiyesi ile bu hissini mümin kardeşleri ve arkadaşları üzerinde değil, kendini daima şerre sevk edip cennetten uzaklaştıran şeytan ve şeytanın arkadaşlarına yönelik istimal edebilir.


 Yani İslâm terbiyesi ile hırs azime, inat sebata, gurur vakara vs. dönerek kötü ahlâk güzel ahlâka inkılâp etmiş olur.

İnsaflı olmak, insanların hatasını görmemek, hüsnü zan etmek, su-i zandan kaçınmak, arkadaşlarının eziyetlerine göğüs germek, onlardan şikayetçi olmamak, hep kendi ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak, kendi nefsini kınamak, güler yüzlü olup, herkesle yumuşak konuşmak güzel ahlâkın en bariz alametlerindendir.

Güzel ahlâklı kimse, edeplidir az konuşur, hatası azdır, gıybet etmez, Allah için sever, Allah için buğzeder, emanete riayet eder, komşu ve arkadaşını korur. Bütün hasletlerin başı ise hayadır.

Katade oğlu Umeyr der ki: Bir adam: “Hangi Mü’minin imanı daha kamildir?” deyince de: Rasulullah (sav): “Ahlâkı en güzel olanların imanıdır” buyurdu. (Taberani) İki haslet vardır ki, mü’minde bir araya gelmezler: Cimrilik ve çirkin ahlâk. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn-i Mace) 

Mü’ minlerin iman bakımından en olgun olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır. En hayırlılarınız kadınlarına en hayırlı olanınızdır. (Ebu Davud)

Güzel ahlaklı olmamızı bize emreden Allah Rasûlü, bunun faziletlerini ve faydalarını da beyan etmiştir ki kişi buna daha fazla önem versin.

En hayırlı Müslüman olmak için güzel ahlaklı olmak gerekir... Allah ve Rasûlü Müslümanın en hayırlı özelliklerini Kur'an ve Sünnet'te açıklamışlardır. Müslümanın en hayırlı özelliklerinden bir tanesi de güzel ahlaklı olmasıdır. 

Abdullah b. Amr b. As'tan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:' ''Rasûlullahçirkin söz söyleyen ve çirkinliğe yeltenen biri değildi. O şöyle derdi : 'Sizin en hayırlarınız ahlakı en güzel olanlarınızdır.' " (Buhari, Müslim)

Kıyamet günü kulun terazisinde en ağır amel güzel ahlaktır... Kıyamet günü terazi kurulduğu zaman herkes hayır amellerinin daha ağır basmasını isteyecektir. Bunun olabilmesi için dünyadayken bunun hazırlığının yapılması gerekir. Bunun yollarından bir tanesi de güzel ahlaktan geçer.

Güzel ahlakın sayesinde gündüz oruç tutan gece ibadet eden kişilerin derecelerine ulaşabilirsin... Geceleri kaim gündüzleri saim olmak sahabenin temel özelliklerinden bir tanesi idi. Bu gün sen de bunu yapıp onların aldığı ecri alabilirsin. Eğer yapamıyorsan üzülme ahlakını güzelleştirerek bu mertebeye ulaşabilirsin. 

Aişe'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:" Rasûlullah'tan işittim şöyle buyurdu: 'Mümin, güzel ahlakı sayesinde, gündüz oruç tutup gece ibadet eden kişilerin derecesine ulaşır.' " (Ebu Davud)

Cennete gidip ve cennetin en üst mertebesinde bir evinin olmasını ister misin? Eminim ki herkesin bu soruya vereceği cevap evet olacaktır. Eğer gerçekten istiyorsan şu hadisleri uygula ve güzel ahlakınla istediklerini elde et. Ebu

 Hureyre'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasûlullah şöyle demiştir:" Rasûlullah'a insanların cennete girmesine en çok sebep olan şey soruldu: 'Takva ve güzel ahlak' buyurdu. İnsanların cehenneme en çok girmesine sebep olan şey soruldu: 'Ağız ve avret yeri' buyurdu." (Tirmizi)

Ebu Umame El-Bahili'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:" Haklı da olsa tartışmayı terk eden kişiye cennetin kenarında bir ev verileceğine kefilim. Şaka da olsa yalanı terk eden kişiye cennetin ortasında bir ev verileceğine kefilim. Ahlakı güzel olan kişiye de cennetin en yüksek yerinde bir ev verileceğine kefilim." (Ebu Davud)

Rasûlullah'ın en çok sevdiği ve ona kıyamet günü en yakın olanlardan mı olmak istiyorsun? Eğer çok istiyorum diyorsan şu hadisi dinle ve uygula:

Cabir'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:" İçinizde en çok sevdiğim kişiler ve kıyamet günü bana en yakın olan kişiler ahlakı en güzel olanlarınızdır.'' (Tirmizi) 

Suyun buzu erittiği gibi, güzel ahlâk da günahları eritir. (Yok eder.) Kötü ahlâk da, sirkenin balı bozduğu gibi (güzel) amelleri bozar. (Taberani)

Netice itibariyle, Kişi ancak Kur'an'ın istediği ahlakla ahlaklanırsa güzel ahlak sahibi olabilir. Bunun olabilmesi için Kur'an-ı Kerim'de zikredilen güzel ahlak çeşitlerini bilmesi gerekir. Kur'an-ı Kerim bize güzel ahlakı öğretirken farklı metotlar izler. Bazen onu emreder… Bazen yapmayanları kınar… Bazen de örnek olan insanların hayatlarını beyan ederek teşvik eder…

Devamını oku...

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Yellendikten Sonra Kokuya Şaşırmak

Bu toplum 'yellendikten' sonra burnuna gelen kötü kokudan
rahatsızlığına şaşıran ve tepki gösteren kişiye benzer. Alçakça işlenen istismarlar herkesin yüreğini dağlıyor kuşkusuz, boğazlar düğümleniyor. Metrobüslerde rezil bir şekilde ifşa olan mide bulandırıcı tecavüzler illallah ettiriyor. İçip içip etrafa saldıran, trafikte can alan sarhoşlar sabrı taşırıyor. Ancak siyasiler, haber veren muhabirler, kanaat önderleri, yazar ve senaristler şarkınlıkla müşahede edip tepki gösteriyorlar. Aslında bu durum, yazarların, karma eğitim sisteminin ve müfredatının, cinsel temalı ve tecavüz özendirici sahneleri ile reyting rekorları kıran filmlerin, haddi aşan modanın ortaya çıkardığı iğrenç bir "koku" dur. Şaşılacak şey, bu toplumun ürettiği bu iğrençliğe şaşırmalarıdır. Şaşırmayın, bilakis kendi ürününüzle sevinin!

Cinselliği Freud babalarından ders alıp tıpkı yeme içme gibi aynı şart ve zeminde insani ihtiyaç olarak görmek, komuya açık alanlarda; park, bahçe, vapur ve metrobüslerde cinsel davranışlar sergilenmesine çağdaşlık ve modernizm 'referansı' kabul etmektir bunun yegane sebebi. Zira, yatak odalarındaki en mahrem ilişkilerini hayvandan daha pervasız bir şekilde 'gönüllü' şekilde park ve sokaklarda sergilemeye onay verenler, 'gönül' alamayan tecavüzcülerin zoraki tecavüzlerine hazır olmalılar.


"Hadım, hadım!" ya da "idam idam" diye bağıran çığırtkanlar ise insanların en yüzsüzleridirler. Seçimlerde bütün iğrenliklere 'kanun' çıkarmaları için sandık başında kavga verip de idam istemek, zehir içip tedavi olacağını düşünen şarhoşun işidir. Allah topunuzun belasını verecek. İçki içip karısının boğazını keseni mi söyleyelim yoksa Prof olup kadeh kaldırdıktan sonra asiatanına tecavüz edeni mi? Baştan başa kepazelik doğlu süslü ve şatafatlı bir hayat.


Bilgi sahibi herkese ayandır ki, İslam, sadece işlenen bir suça verilen idam cezası değildir ya da ruhi ahlak yumağı da değildir veya ibadetler dini de değildir. Hele vicdan rahatlatma ve takma bir isimden asla ibaret değildir. İslam gelmiş geçmiş tüm sistemlerden 'inanç, yaşam, hukuk, adalet ve ahlak' bakımından tartışmasız üstün, dört yanı mamur bir "yaşam tarzıdır". Kişi ya büsbütün İslam dinine girer, cahiliye sistemi ve halkından yüz çevirir, Allah'ın egemenliğini gasbeden zorbaları reddedip Allah'ın Rab'liğini pratiği ile tastik eder ya da büsbütün terkeder. Bu  üçüncüsü olmayan iki yoldur. Elbette bu, hakikat açısından böyledir. Yoksa dileyen tıpkı bir çocuğun kendini silikon emzikle avuttuğu gibi, kuru bir 'Müslümanlık' ismi veya akideden yoksun bir ibadet ve İslam ahlakıyla kendini avutabilir. Bu ise ya Yahudilerin kaypaklığına benzeyen bir 'isim' den ibaret olur ya da dindar Hıristiyanların yaptığı gibi ruhi bir terbiyede takılıp kalır. Her gün namazda okunup Allah ile yapılan Tevhid üzeri sadakat sözleşmesinin "Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine(yahudileşenlerinkine) ve sapıklarınkine(Hıristiyanlaşanlarınkine) değil. ﴾ Fatiha 6-7﴿ ayetine göre her Müslüman büsbütün cahiliyeden arınır ve tamamen İslam'a geçer. Böylece hayatının tüm noktalarını, düşünce şeklinin her köşesini, davranışlarındaki tüm refleksleri siyasi anlamını da içinde barındıran "Allah'ın egemenliğine teslim" eder, Müslüman olur, kafasını rahat eder. Şirkin karanlığından kurtulup cahili hayatın türbülansın çıkıp aydınlık ve selamete kavuşur.

Ya Rab! Mübarek Ramazan ile beraber bizi arındır ve girişimcilik ruhu bahşet. Amin. Vesselam.
Devamını oku...

24 Mart 2019 Pazar

HER MÜSLÜMAN SORUMLU BİR DAVETCİDİR

Her müslüman, sorumlu bir davetçidir. Bu davet bir tercih değil, bilakis zorunluluktur. Allah’ın omuzlarına bıraktığı bir sorumluluk… Allah’ın, kulu üzerindeki hakkıdır.
Nitekim Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz Muaz b. Cebel’e hitaben; “Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin? ”diye sordu. Muaz: “Allah ve Resulü bilir.” dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle devam etti: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, ona ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi ona ortak koşmamalarıdır. Peki, bu görevlerini yerine getiren kulların Allah’ın üzerindeki haklarının ne olduğunu bilir misin?” Muaz: “Allah ve Resulü bilir.” dedi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onların Allah üzerindeki hakları, Allah’ın onlara azap etmemesidir” diye buyurdu. (Buharî, Müslim,)
Hak, kişinin Allah’a ibadet etmesi, O’na şirk koşmamasıdır. Allah’ın yarattığı arzda O’nun otoritesini başkası ile paylaşmamak, sadece O’na boyun eğip itaat etmek ve her türlü egemenliği kayıtsız şartsız Allah’a ait kılmak. Kula kulluğu reddedip Allah’a kul olma özgürlüğüne kavuşmaktır. Bu bir onur, İzzet ve şeref olmanın yanında hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi Allah’ın, kulu üzerindeki hakkıdır.
Bu hak, başka bir ifade ile namus borcudur; iffettir. Allah’a karşı İffet, tevhidi iffet. İffetine halel gelmesin diye, titiz davranmak, ince eleyip sık dokumak. Allah’a kulluğa, yabancı unsurlar karıştırmamak. Özellikle, Tevhid’in özünden kaynaklanan ‘hararetten’ ötürü gençlerde ‘provakatif’ bir açıklık oluşur.
Dışardan gelen tahriklere karşı açık hale gelir, acelecilik, yakıp yıkma, savaş naraları gibi heyecanlara kapılma halet-i ruhuna girer. Oysa, bu kuralsız davranışlar, müslümanı basite indirger, saygısını yitirir ve ‘lailahe illallah’ davasına gölge düşürür. Artık, konu komşusu ve dinleyip duyanlar, onun tevhid davetine değil agresif davranışlarına odaklanırlar.
Bundan ötürüdür ki, Rasüli Ekrem, sürekli Ashab’a telkinde bulunmuş ve Rab Teale bu hususu Kur’an’a taşıyarak ebedi bir düstura dönüştürmüştür. “Elinizi savaştan çekin, namazı dosdoğru kılıp zekatı verin(Nisa 77)” düsturu gereği müslüman büyük bir ağır başlılıkla Tevhidi yaşar ve yaşatma mücadelesi verir. Bu mücadelede asla ayette bahsedilen olgun ve ağırbaşlı tutumundan vazgeçmez. Geçici heveslere kapılıp ne kendisini ne de davasını töhmet altında bırakmaz. Zira İslam, zaman zaman etrafımızda şahitlik ettiğimiz “bir anda alev topuna dönüşüp etrafı kasıp kavuran” örgütsel bir heyecan değildir. Uzun soluklu, emin adımlı Adem(as)’dan başlayıp Muhammed(asm) ile devam eden kadim bir kervandır.
Davet kervanı; pratik hayata yön veren, sosyal, siyasi, ekonomik ve ahlaki boyutu olan dört yani mamur bir kervandır, yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzı, etrafındaki insanlara bir örneklik ve önderlik olur. Cahiliye insanı, bu yaşam tarzından hoşlanmasa da vakur duruştan ötürü saygı duyar ve içten içe sempati hisseder. Çünkü etrafa hiç bir zararı olmayan, içinde bulunduğu toplumunu sürekli iyiye, hayra ve Allah’a davet eden olgun kişilik vardır. İnsanların özlem duyup bir türlü başaramadığı kişilik…
Devamını oku...

SÖZLEŞMELER VE İMZA MESELESİ

Hâmd ve Hüküm Allâh sûbhânehû we-teâla’ya aittir.

Konuyu İslam hukuku açısından değerlendireceğimizden dolayı şu kâideyi bilmemiz gerekli olacaktır. ‘’Akitlerde maksat ve manaya itibar edilir, lafızlara değil. Bir işte maksat ne ise hüküm ona göredir.’’ Bu usul kaidesinden anlaşılacağı üzere, sözleşmelerde asıl olan lafızlar değil, o ibarelerin hangi niyet ve amaçla konduğu ve bunların hangi manaya geldiğidir. Demek ki, herhangi bir sözleşmedeki bir sözün hangi mana ve maksat için olduğunu bilinmeden onunla ilgili bir hükümde bulunulamaz. Bizim metodumuz da akitlerdeki mana ve maksadı anlayıp ona göre hükmü tespit etme üzere olacaktır.

İslam âlimleri arasında yazının söz gibi olup olmadığıyla ilgili bir ihtilaf vardır. (Birçok fıkıh kitabında bu ihtilaf uzun uzun anlatılmaktadır. Konuyu uzatmamak için onları buraya almadık. Dileyen fıkıh kitaplarına müracaat edebilir.) Bu ihtilafın nedeni nasslar değildir. Yazıyı söz gibi kabul etmeyenler, içinde yaşadıkları dönemin etkisiyle böyle bir kanaate varmışlardır. Onlara göre yazının değiştirilme, tahrif edilme gibi bir riski vardır. Bizim söz konusu ettiğimiz sözleşmeler için böyle bir ihtimal düşünülemez. Dolayısıyla böyle bir ihtilafı gündeme getirip yazılı sözleşmeleri hükümsüz saymak, vakıa ile bağdaşmaz. Böyle bir iddiada bulunmak ya hakkı anlayamamak ya da hakikati gizlemekten başka ne olabilir!
Doğalgaz, elektrik, su ve Mobil Hat… Gibi sözleşmeleri tek taraflı bildirimler olarak değerlendirmek de doğru bir yaklaşım değildir. Bir sözleşmede icap ve kabul varsa ona tek taraflı bildirim denemez. (Konunun detayı fıkıh kitaplarından okunabilir, Google’dan değil.) Söz konusu olan sözleşme metinleri şirketlerin sunduğu icap metinleridir, onları imzalayan müşterinin imzası ise kabul anlamını taşır. Gözünü kapatan kendine karanlık yapar, güneşi kapatmış olmaz.

Zaruretten dolayı küfür içerikli sözleşmeler imzalanabilir, diye fetva verenler de vardır. Zaruretten dolayı bir ruhsat söz konusu olacaksa, ancak bu nass ile olur. Yoksa kişisel maslahatla olmaz. Domuz eti yeme haram kılınmıştır. Muztar durumda olan için yeme ruhsatı da nass ile belirlenmiştir. Yine ikrah durumunda küfür sözü söyleme ruhsatı da nass ile meşru kılınmıştır. Nassa dayanmayan her ruhsat heva ürünüdür. Rehberi heva olanın kendisini bulacağı yer dalalettir.
Ayrıca bu konuyla ilgili birçok iddia yazılıp çizilmektedir. Bunların tamamını burada serdetmenin manası yoktur. Konu açıklandıktan sonra, İnşâAllâh bu iddialar da cevap bulacaktır.

Sözleşmelerin içerikleri birbirinden farklı olduğu için, haliyle de hükümleri de birbirinden farklı olacaktır. Bunların bir kısmı açık açık küfür içermektedir. Mahiyetleri ve maksatları tamamıyla küfür ihtiva ettiği için bunların hükümleri de gün gibi ortadadır. Bunlarla ilgili bir örnek verip geçelim.   Azıcık haberi olan herkes bunların küfür olduğunu bilir.
Asli devlet memurluğuna atananların imzaladıkları  yemini örnek vermemiz yeterli olacaktır. İnşâAllâh

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatle bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını Milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

Bu metin, memur olmak isteyenlerin TC.’nin resmi dinini kabul etmelerini istemektedir. Bu metnin tamamı Allah’ın dinini ret anlamı taşır. Bu metni imzalayan Kemalizm dinine girdiğini beyan etmektedir. Bu hem içerdiği mana itibariyle, hem de lafzen küfürdür. Bu metni imzalayan Tâğut’un dinine girmiştir. Namaz da kılsa, oruç da tutsa, ben İslam’a hizmet için yaptım da dese halis muhlis müşrik olur.
O halde kim Tâğût’u inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.’’[1]
Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.’’ [2]
Bir kısım sözleşmeler de içerik olarak küfür anlamı taşımadıkları halde ihtilaf konusu olmaktadır.

Tartışmanın sonuçlanamamasının sebebi, konuyla ilgili görüş belirtenlerin meseleye vakıf olmamalarıdır. Hukuki bir konu olması hasebiyle vakıanın hukuki zeminde anlaşılması gerekmektedir. Maalesef meseleye hüküm bina etme cüretinde bulunanların araştırma ihtiyacı duymadan konuşup yazmaları insanların kafasını karıştırmıştır. Aslında bu konuyu bulandırmaktan başka bir şey değildir.

Bunların bazıları ne olursa olsun bu sözleşmeleri her durumda imzalamanın küfür olduğunu söylüyorlar.Bazıları ise, bunlara küfür hükmünü verdikten sonra, işin içinden kendileri de çıkamamakta ve sonuç olarak da sözleşmelerin bazı kelimelerini veya harflerini çizerek ya da değiştirerek tahrifat yaptıklarını iddia etme gibi, komik bir duruma da düşmekteler. Mesela Doğalgaz sözleşmesini imzalarken yetkili firmanın haberi olmadan harf değişimi yaparak veya çizgi çekerek kendilerini kurtardıklarını düşünmekteler. Hâlbuki bu sözleşme metinleri bu şirketlerin genel merkezlerinde hazırlanmakta ve müşteriye bir değişiklik yapma hakkı tanımamaktadır. Şirket görevlisinin bile bu maddeler üzerinde tasarruf yetkisi bulunmaz. Onun vazifesi ise müşteriye metni imzalatmaktır. Kendileri de biliyor ki, tahrif adı altında yaptıklarının, kendi kendilerini aldatma dışında, bir kıymeti yoktur.
Dijital ortamdaki anlaşmaları bazı programlarla sadece ekranda kendilerine kapattırarak, yani yanında bulunan kitabın üzerine bir örtü atıp kitap yok demek gibi, bir buton üzerindeki yazıyı kapatıp üzerine başka bir yazı yazarak, tabii ki bu yazı sadece kendilerine gözüküyor, bu yazdıkları yazıya tıkladıkları zaman karşı tarafa butona yazılan ilk yazıyı kabul ettiğini  bildiren birtakım insanlar da kendi kendilerini kandırmacayla avunmakta, başkalarını da bundan dolayı tekfir etmekteler. Bu durum insana Osmanlı bankasındaki saati hatırlatmaktadır. Osmanlı’da güya faiz yasak olduğu için, bir hile ile bir saat üzerinden sattım aldım yapılarak, aslında bir alış satış yok ama görünüşte bir saat alınıp satılıyor gibi yapılarak, faizli işlemler yapılıyordu.

Böylelerine, dürüst olun, kendinizi kandırmayın, sözleşmeleri de imzalamayın ki, samimi olduğunuzu bilelim, demekten başka ne söylenebilir. Peki, bu harf değişimleri ve çizgi çekmeler hakikatte bu sözleşmelerdeki hükümleri değiştirmekte midir? Hayır!  Bunu kendileri de biliyor. Eğer bunlar dinlerinde dürüstseler, sözleşme yaptıkları şirketlerin yönetimleriyle oturup anlaşarak, bu sözleşme maddelerini değiştirmeliler. Bunun da olamayacağı da bilindiğine göre, kişi kendi kendini kandırmakla ne dünyevi ne de uhrevî hükmü değiştirebilir.
Şöyle garabetlerle de internette karşılaşıyoruz; Adam Facebook, Blogspot, WordPress gibi firmalarda hesap açmış, sonradan bunun küfür olduğu kanaatine varmış. Kendisini küfre soktuğunu düşündüğü anlaşmayı reddettiğini firmaya bildirip yeni bir anlaşma yapması lazım. Bu da karşı taraftaki firmalar tarafından kabul edilebilecek bir şey değil. Ne yapması lazım? Tabii ki, hesabı kapatması lazım. Yok, yok, bu arkadaşlar uyanık, ne yardan ne de serden geçerler. Bunu yapmayıp firmayla yaptıkları anlaşmayı olduğu gibi bırakıp okuyucusuna, yani bize, bu sözleşmelerdeki küfür maddeleri reddettiklerini bildirmektedirler. Bu ne yaman çelişkidir… Bu ne anlayışsızlıktır… Ne büyük tutarsızlık…

Kafayı kuma gömersem, avcı beni görmez misali…  Aklı olan görüyor: kral çıplak…

Bilgisayar dilinde “onaylama” tuşu giriş anlamı taşır, dolayısıyla buna bir hüküm bina edilemez, diyenlere ise sadece gülünür. Bunların amacı dinin hükmünü tespit edip ona itaat değil, konumlarını meşrulaştırma çabasından başka bir şey değildir.

Meseleyi anlamadan hüküm verenin çözümü de ancak bu kadar olur…
Bu, dini ciddiye almamadır…

Helal, haram, küfür, şirk hükmü vermenin hakikatini kavrayamamadır…
Su, elektrik, gaz, internet, telefon… Gibi sözleşmelerdeki şu maddenin ‘’İhtilaf vukuunda İstanbul mahkemeleri ve icra daireleri yetkilidir.’’ anlaşılması aslında meselenin de anlaşılmasını sağlayacaktır:
Bu madde ufak tefek farklarla beraber mana olarak çoğu mal ve hizmet alımı sözleşmelerinde yer almaktadır. Öncelikle, bu madde sözleşmelerde yer almasa Türk mahkemeleri meseleye bakamaz anlamını taşımaz. Bu maddenin yer almadığı bir sözleşme neticesinde ihtilaf doğduysa ve bu da mahkemeye intikal etmişse Türk mahkemeleri soruna bakar. Sözleşmeyi yapan taraflardan biri,  bizim sözleşmemizde yetkili mahkeme belirlemediğimiz için, sizin bunda yetkiniz yoktur, diyemez. Çünkü T.C. kendi sınırları içerisinde kendi mahkemeleri dışında bir mahkeme tanımamakta ve bu konuda cehaleti de mazeret saymamaktadır.
Şunun çok iyi anlaşılması gerekir: Bu madde, T.C.  mahkemelerini  kabul anlamını taşımamaktadır. Bu madde Türk hukukuna göre sözleşmelere konmaktadır ve aynı kanunlarda Türk mahkemelerinden başka mahkeme ve kanunlarından başka kanunlarla yargılanma suç olarak değerlendirilmektedir.

Bazı kimselerin şöyle demesi ‘’Eğer mahkemeyi kabul etme anlamı taşımasaydı,“ yetkilidir“ sözü sözleşmelerde yer almazdı,’’ iddiası da  bu kavramın ne anlama geldiğini bilmemekten ileri gelmektedir. Meselenin can alıcı noktalarından biri de budur. Hukukta bu kelimenin anlamı bilinirse mesele büyük oranda aydınlanacaktır:
“ Hukuk usulü muhakemeleri kanunu hükümleri uyarınca, yetki, uyuşmazlığa hangi yer mahkemesince bakılacağı hususudur.“
“Hukukta yetkili mahkeme, davanın hangi mahkeme alanına girdiğini belirtir.“Demek ki hangi mahkemenin hangi davaya bakabileceği yetkisini biz değil, T.C. vermiş. Bunu kanunla belirlemiş. (HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU, 6100 nolu Kanun vb. gibi kanunlara bakabilirsiniz.)

Bazıları kalkıp, bu kanunlardan bize ne, diyebilir. Bizim hükmünü anlamaya çalıştığımız da zaten bu kanunlardır. Söz konusu olan sözleşmelerdeki yetki maddesi bu kanunlara göre oraya konmuştur. Bu madde kime göre konmuşsa onun yüklediği anlama göre ancak, tanımlayabilir ve hükmünün ne olduğunu anlayabiliriz. Bizim, Atatürkçülüğün hükmünü anlayabilmemiz için, Atatürk ve ilkelerini bilmemiz gerekmektedir. Onu da kimden öğrenmemiz gerektiği bellidir. Lat putunun hükmünü anlayabilmek için de Mekke müşriklerinin ona ne anlam verdiklerini bilmemiz lazım. Yusûf Sûresinde müşriklerin edindikleri düzmece ilahlar için Allah şöyle buyurmaktadır:
Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.’’ [3]
Bu ayetten de anlaşıldığı üzere Allah’a şirk koşulan düzmece ilahların aslında bir hakikatleri yoktur. Müşrikler, bu varlıkları kendi zanlarınca ilahlaştırmaktalar. Allah da bu vakıaya göre hükmünü koymuş ve bunların batıl oluşunu bize belirtmiştir.

Görüldüğü gibi yetki kelimesi, mahkemenin hükmünü kabul ettirme anlamını taşımıyor, ihtilaf konusunun T.C. mahkemelerinden hangisinin kapsamına girdiğini ifade etmektedir.
Peki, bu madde  sözleşmelere niçin konmaktadır?
.   Bunun iki sebebi var:
1. Mahkemenin yerini bildirmek. Bu firmalar çeşitli yerlerde açılmış olan davalarla uğraşmak istememektedir. Onun için mahkeme yeri belirlemektedirler.
2. İstinaf mahkemeleri, icra mahkemeleri, aile mahkemeleri…  Gibi birçok T.C. mahkemeleri vardır. Sözleşmeleriyle ilgili ihtilafın hangi mahkemenin alanına girdiğini belirtmekteler.

Böylece anlaşılmış oldu ki, bu madde, mahkeme yeri ve çeşidini bildirmektedir. Bu madde sözleşmelerde yer almasa da bu firma ve kişiler inançlarına uygun olarak aynı mahkemelerden hüküm isteyecekler. Müslüman açısından da bu maddenin sözleşmelerde yer alıp almaması bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü Müslümanın Tâğut’un mahkemesine başvurma ve ondan hüküm istemesi akidesi gereği küfürdür.
Vakıa anlaşıldığına göre, bu mesele için getirdikleri delilin de bu meseleye delalet etmediği ve bu mesele için delil olmadığı da anlaşılmış olmaktadır.
‘’Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a mahsustur.’’  [4]
Vakıayı anlamadan veya yanlış değerlendirerek hüküm koymak büyük bir cürümdür. Üstelik bu meselede küfür hükmüne varanlara baktığımızda, yazılarını çeşitli fıkhi kaidelerle süslemektedirler. Alakasız ve gereksiz birçok lafla adeta insanları lafa boğmaktalar. Kendilerini meseleye hâkimlermiş gibi göstererek riyakârlığa da gidebilmektedirler. Bu durum insana ehli kitabın şu halini hatırlatmaktadır:
Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Hâlbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.“ [5]
Bir meselenin hükmünü tespit edebilmenin birinci şartı vakıayı (menat) anlamaktır. Vakıayı anlamayan fıkıh usulünü yutsa, İslam ahkâmını bilse de doğruya varamaz. Usul kaidelerine göre de öncelikle vakıanın anlaşılması gereklidir.

Demek ki, sözleşmelerdeki maddelerin, ihtiva ettiği anlama göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Yukarıda anlatıldığı gibi bazı sözleşmelere imza atmak insanı küfre sokar, bazıları için ise küfür söz konusu olmaz. Vakıayı bilip ona göre değerlendirmek gerekmektedir.
Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.“ [6]
Son olarak, Hâmd Âlemlerin Râbbi olan Allâh’a aittir. Doğrusunu O bilir.
[1] Bakâra Sûresi 256.Ayet
[2] Al-i İmrân Sûresi 85.Ayet
[3] Yusûf Sûresi 40.Ayet
[4] Şûra Sûresi 10.Ayet
[5] Al-i İmrân 78.Ayet
[6] İsrâ Sûresi 36.Ayet
Devamını oku...

14 Mart 2018 Çarşamba

Aldatıcılara Aldanmamak İçin

Adem (as)in yaratılışı dünyanın yaratılış amacı Allah (c.c) muhkem kitabında bize mükemmel bir üslupla hikaye ediliyor. İlkin Adem
aleyhi selam için Allah yeryüzünde bir halife yaratacağım diyor.

" Hani Rab’ın, meleklere «Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım» demişti..." [ Bakara 30 ]
"Sizi yeryüzünde öncekilere halefler yapan O´dur. Verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminiz üzerine derecelerle yükseltmiştir. Rabbin ceza verdiğinde çok süratli verir. Ama O, gerçekten çok affedici, çok merhametlidir." [Enam : 165]

Sonrasında şeytanın büyüklenmesi, adem oğlu ile şeytan ile arasında ebedi düşmanlık baş gösterdi.  Bu düşmanlık şeytanın hilesi ile adem ve Havva as ‘arin cennetten kovulması ile yeni bir dünyada devam etti, edecek..

"O vakit biz meleklere, Âdem´e secde edin demiştik de İblis dışında tümü secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu." [ Bakara : 34 ]

"Ey iman sahipleri! Hepiniz toptan barış içine girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır." [ Bakara : 208 ]

Kuşkusuz Allah Teâlâ yarattığı her şeyi hikmetle yaratmıştır. Bu şeytan ve yandaşlarının varlığında da aynıdır. İmtihan dünyasında iki cephe olmalıdır ki bir mücadele oluşabilsin. Ve Allah ezeli ilmi ile her şeyi olmadan önce bilir.

Süre gelen deneme ve imtihanda düşman farklı renklerde zuhur ediyor.

"Allah katından kendilerine, ellerinde bulunanı tasdikleyici bir resul geldiğinde, kitap verilenlerden bir fırka, Allah´ın Kitabı´nı hiç bilmiyorlarmış gibi kaldırıp arkalarına attılar." [ Bakara : 101 ]

Ilk zamanlar Müslümanlar arasında yalancı peygamberler ortaya çıktılar. Allah Resulünün (sas) öğrencileri onlara gereken cevabı verdiler. Gerek İslam’ı anlatarak gerekte cihad ederek küfrü yerinde ihtilafa girmeden yok ettiler. Sonrasında  zekatı vermedikleri için küfre girdiler. Sonuç yine ihtilaf edilmeden sonuçlandı.

Kimse bu insanların duygusal tepkilerini , yandaşlarının cehaletini öne sürerek berrak suyu bulundurmaya çalışmadı. Çünkü onlar şunu çok iyi öğrenmişlerdi bu din Allah'ındır. Katıksız değişmez aynı zaman zafiyetlere göre yoruma açık değildir. Küfre giren Kur’an ve sünnete göre belirlenir. Tekfir edilende tekfir eden de Allah’ın buyruklarına göre belirlenir. Yani ikiside keyfi davranamaz.

Bugünün müşrik toplumunun dinde at oynatma keyfiliği yoktu. Olmadı da.

"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyilik ve güzelliği belirlenmiş olana özendirirsiniz, kötülük ve çirkinliği belirlenmiş olandan sakındırırsınız, Allah´a iman edersiniz. Ehlikitap da iman etseydi, kendileri için, elbette hayırlı olurdu. İçlerinde müminler vardır ama onların çoğu sapıkların ta kendileridir." [Âl-i İmran : 110 ]

Bugün durum tamamen şeklen de fikrende değişmiş durumda. Allah'ın ayetini okuduğun zaman sorumluluktan kaçmanın yolu;  ya cehalettir bahane ve yahut muasır medeniyet te İslam ile hilafeti gerçekleştirmek mümkün değildir.

Son moda olan ise hilafetin çağrısı demokratik bir hak olarak yapılıyor!  Şeriatı dahi demokrasi izin verirse yapabilirler ne dehşet bir imanı kayma görülüyor.

İlimde derinleşmesi imanda sağlamlaşmaya yaramıyorsa o ilimde ilimi alanda İslam’a bir aykırılık vardır.

Bu gün İslam’ın bayraktarlığını yapması gereken birinin kamuoyu oluşturalım protesto yapmak çağrısı yapıyorsa bilin ki bu demokratça bir harekettir! Demokrasi kimilerine göre yorumlanır biliyorsunuz ki , demokrasi beşeri üretim olduğu için doğru düzgün bir tanımıda yok!

Yeni senorosyon dinde reformu dinden tamamen uzaklaştırılan halkı ikna ederek yapıyorlar. Son zamanlarda Suudi Arabistan en bariz hali ile reform yapıyor. Çok su kaldıran kadın hakları üzerinden. Gayri İslami uygulamalarla iyice katılaştırdıkları hamuru cıvıtmaya başladılar. Neymiş efendim kadın hakları veriliyor! Kadın hakları derken sinema, şalvarlı koşu! Ne muazzam hak iadesi! Yarın bu şalvarlı koşu yapın Suudi Arap kadınlar özgürlük mimarı olarak lanse edilecek!

Kadın pazarının kurulması için öncü kadınlar. Firavunun saray işçisi Israil oğulları akıllara geliyor zulüm çarkının öncü çevireni zulme uğrayan halklar. Günümüz Kürtleri gibi...

Halife Adem'in-Havva'nın torunlarını kandırmak için, şeytanın Allah adına yemin etmesine ihtiyacı kalmadı. Çünkü bu gün artık ne kadar Allah'sız o kadar özgür olacaklarını düşünüyorlar!

"İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: Allah size hak bir vaatle vaatte bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir sultam yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Hepsi bu. Şimdi beni kınamayı bırakın da öz benliklerinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında ben sizin, daha önceden beni şirk aracı yapmanıza karşı çıkmıştım. Zalimler için acıklı bir azap öngörülmüştür." [14-İbrahim : 22 ]

 Dini yarım olanlara demokrasiyi verin. Bedel olarak ne isterlerse verirler!

Bunlar ilk defa yapılan tespitler değil elbette. İslam’ın bayraktarlığını yapan İslam alimleri bunu hiç durmadan vurguluyorlar.

Çözüm ; Kuran ve Sünnete katıksız olarak geri dönmekle mümkün. Bırakalım belamlarin dine fesat karıştırma çabasına. Çünkü onlar ancak fasıkları aldata bilirler. Zira Allah'ın biz kullarını şeytanın zayıf hilesinin tesirine koymayacağını biliyoruz. Tabi biz hakkı kendimiz için tek ölçü olarak kabul edip yaşarsak. 

"Rabb´i ona, Müslüman olup bana teslim ol! dediğinde o şu cevabı vermişti: Teslim oldum âlemlerin Rabb´ine!" [ Bakara : 131] "Allah´ın boyasını esas alın. Allah´tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalnız O´na kulluk ederiz." [ Bakara : 138]

Bizim cemaatimizin asrı saadet Ashabın cemaate uyum sağlaması için Resulluh'in (sas) terbiyesini sünnetinden almamızla mümkün. Bir insanın kardeşimiz ve velimiz olması için iman şartı olmalı tıpkı darul erkama girince Ömer'in İslam düşmanı olması iman edince kardeş olması gibi. Tıpkı İslam kardeşi olan İkrimen'in mürtet olunca düşman olması gibi. İslam üzerine bir araya gelen nadide toplum. İslâm ile yol alan. İslâm ile terbiye edilen. Dini eğip bükmeden tevil etmeden iman eden toplum.

"Ey Mü’minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, ALLAH’ın kitabı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamber’in sünnetidir" (Veda Hutbesi/İmam Malik-Muvatta:1395 nolu hadis, Hakim-Müstedraki sahiheyn Cilt1-sayfa 93 )

|Zehra Celalî Ararat
Devamını oku...