Bismillahirrahmanirrahim...
Müşriğin imameti meselesi, salt bir fıkıh problemi olmanın ötesinde, velayet, teberri ve ibadetin mahiyeti gibi doğrudan akideyi ilgilendiren temel usul prensipleriyle ilişkilidir. Konunun derinliklerine inmeden önce, meseleyi metodolojik bir zemine oturtmak adına 'İtikatta Delil' üzerinde durmak elzemdir. Zira bir hükmün meşruiyeti, dayandığı delile (Kur'an ve Sahih Sünnete) bağlıdır.
İtikatta delil yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnettir. Bunun dışında kalan âlim sözleri kendi başına asla delil niteliği taşımaz. Akîdede âlim sözlerini –hafizanallah– delil kabul eden kişi, farkında olmadan Tevbe Suresi 31. âyetteki gibi din bilgilerini (âlimleri) rab edinmiş olur.
İtikad, bir Müslüman’ın kalbindeki iman köküdür. Allah’a, Resûlüne, ahirete ve dinin temel esaslarına dair inancımız, herhangi bir şahsın, mezhebin veya âlimin kişisel görüşüyle şeklbellenmez. Bu inanç, doğrudan Allah’ın kelamı Kur’ân-ı Kerîm ve O’nun Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetiyle belirlenir. İtikadî meselelerde “falanca âlim şöyle dedi” diyerek hareket etmek, vahyi terk etmek ve beşerî sözleri üstün tutmak anlamına gelir.
Kur’ân-ı Kerîm’de itikadın temeli gayba iman olarak verilir ve bu iman, “Allah’ın indirdiğine” tâbi olmakla tanımlanır (Bakara 2/2-5). Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinde de iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe ve kadere iman” şeklinde vahye dayalı olarak açıklanır (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1 - Cibril Hadisi). Hiçbir âlimin sözü bu vahyin yerine geçemez.
Şer’î delillerin aslı Kur’ân ve sahih sünnettir.
Kur’ân, Allah’ın korunmuş kelamıdır. “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr 15/9).
Sünnet ise Resûlullah’ın vahyi tebliğ, açıklama ve tatbik etmesidir. “...Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”(Nahl 16/44).
Âlimler bu delilleri anlama ve açıklama görevindedir; kendi sözleri ise ancak Kur’ân ve sünnete dayandığı ölçüde değer taşır. Kendi başına, delilsiz bir âlim sözü hüccet değildir.
Zaten büyük imamlarımız bu gerçeği çok net ifade etmişlerdir.
İmam Mâlik rahimehullah şöyle demiştir: “Herkesin sözü alınabilir de reddedilebilir de. Ancak şu kabrin sahibi (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) hariç.” (İbn Hazm, el-İhkâm, 6/145; Ebû Şâme el-Makdisî, el-Muhtasaru'l-Müemmel). Bu sözü, Peygamber Efendimiz’in kabrini işaret ederek söylemiştir. Başka bir rivayette de “Ben her beşer gibi hata ve isabet edebilirim. Sözlerime bakın, Kitab ve Sünnet’e uyanlarını alın, o ikisine uymayanlarımı terk edin” buyurmuştur.
İmam Şâfiî rahimehullah da “Hadis sahih olduğu zaman benim sözümü alın, duvara çarpın” demiştir. Benzer şekilde “Hadis sahihse mezhebim odur” veya “Allah’ın Resulünden gelen bir hadise aykırı söz söylemiş isem benim sözümü duvara çarpın” şeklinde rivayetler meşhurdur. (Nevevî, el-Mecmû’, 1/63; Beyhakî, Menâkıbü’ş-Şâfiî).
İbn Teymiyye rahimehullah ise şöyle buyurur: “İtikad benden alınmaz, benden daha büyük olanlardan da alınmaz. Ancak Allah’ın kitabından, Resûlü’nün sünnetinden ve ümmetin selefinin icmasından alınır.” (Mecmû’u’l-Fetâvâ, 3/203).
İbn Kayyım el-Cevziyye rahimehullah taklidi haram, vacip ve mübah diye ayırır; akîdede delilsiz taklidi haram sayar. Ona göre delile rağmen taklit, Allah ve Resûlüne isyandır. (İ’lâmü’l-Muvakkı’în, Taklid Bölümü).
Selef âlimleri akîdede taklidi yasaklamış, “Bizim sözümüz delildir” dememiştir; aksine “Delilimiz budur” diyerek âyet ve hadis zikretmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah, akîde konusunda Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılmayı emretmiş, “Beni taklit etme, Mâlik’i, Şâfiî’yi veya Sevrî’yi de taklit etme. Onlar nereden (delili) aldıysa sen de oradan al” diyerek vahye bağlı kalmayı vurgulamıştır. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıbü’l-İmâm Ahmed, s. 192).
Konunun en çarpıcı delili Tevbe Suresi 31. âyettir:“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa onlara yalnız bir ilâha ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe 9/31)
Bu âyet, Yahudi ve Hristiyanların âlimlerini (haham ve rahiplerini) rab edinmelerini kınar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu “rab edinme”yi bizzat açıklamıştır. Adî bin Hâtim radıyallahu anh (henüz Müslüman olmadan) Resûlullah’ın huzuruna boynunda haçla gelmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tevbe 31’i okuyordu. Adî: “Onlar onlara ibadet etmiyorlardı ki!” dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Evet, fakat onlar Allah’ın helâl kıldığını haram kılarlar, siz de haram tanırdınız. Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar, siz de helâl sayardınız. İşte bu, onlara ibadettir (onları rab edinmektir).” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3095; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm).
Bu hadis, âyetin tefsiridir. Rab edinme, âlimlerin helâl-haram koyduğu hükümlere uymak, vahyi terk ederek onların görüşlerini üstün tutmaktır. Akîdede âlim sözlerini delil kabul etmek de aynı hatadır: “Falanca âlim Allah’ın sıfatlarını şöyle tevil etti” diye Kur’ân’ın zahirini terk etmek, Tevbe 31’in kapsamına girer. İbn Kesîr tefsirinde ve diğer muteber tefsirlerde bu hadis genişçe yer alır ve “âlimleri rab edinmenin” itaat yoluyla gerçekleştiği vurgulanır.
Sahabe radıyallahu anhüm, akîdede Resûlullah’ın sözünden başka delil aramamıştır. Tâbiîn de sahabe’nin naklettiği sünnete tâbi olmuştur. Dört büyük imam ve selef âlimleri akîdede bu yolu takip etmiş, “Kur’ân ve sünnetle amel”i esas almıştır.
Günümüzde bazı çevrelerde “falanca âlim şöyle dedi” diye akîde inşa etmek yaygındır. Halbuki bu, itikadın vahye değil, beşerî otoriteye dayandırılmasıdır. İtikad, delile dayalı ittiba (deliliyle takip) ile olur; taklit ile değil. Kim akîdede âlim sözlerini delil kabul ederse, selefin yolundan sapmış, Tevbe 31’in uyarısına maruz kalmış olur.
Sonuç olarak, itikatta delil yalnızca Kur’ân ve sahih sünnettir. Âlim sözleri, ancak bu ikisine dayandığı sürece kıymetlidir; kendi başına delil değildir. Bu gerçeği kabul etmeyen, farkında olmadan âlimleri rab edinir ve Tevbe 31’in kınadığı duruma düşer.
Müslüman, akîdesini Kur’ân ve sünnetten öğrenmeli, âlimleri “delil” değil “rehber” olarak görmelidir. Delili sorup öğrenmeli, ittiba etmelidir. Bu, selefin yoludur; bu, tevhidin ve selametin yoludur.
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân 3/31)
Aynı zamanda, İslam’ın "ihtilaf fıkhı" bizzat Rabbimiz tarafından vazedilmektedir.
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Müslim/şirki terk edip tevhid ile Allah’a yönelen yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz —şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne gerçekten inanıyorsanız— onu Allah’a ve Resûl’e arz edin. Bu, hem hayırlıdır hem de netice itibarıyla en güzel yoldur.” (Nisâ, 59)
Ayetteki "Herhangi bir konu" ifadesi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Bu ibare, ilahi hükmün hayatın istisnasız her alanını kuşattığını ve şümullü olduğunu ilan eder. Yüce Allah, bu üslup ile beşerî hayatın her türlü ihtilafını Kendi hakemliğine ve Resûl’ü sallallahu aleyhi ve selle'in rehberliğine havale etmiştir.
İster itikadi ve ahlaki, ister amelî ve siyasi olsun; küçük büyük tüm anlaşmazlıklarda Allah ve Resûl’ünün hükmüne rücu etmek, basit bir tercih değil, doğrudan "İtikadi bir mecburiyettir." Zira Allah Teâlâ, bu teslimiyeti “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman” şartına bağlamıştır. Dolayısıyla bu sorumluluk, keyfî bir uygulama değil; kişinin Allah’a ve ahirete olan imanının yegâne sağlaması, İslam iddiasının asıl ispatıdır.
Allah’ım, bizi Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılan, âlimleri rab edinmekten korunan kullarından eyle.
Şimdi konumuz olan müşriğin İmameti konusun başlayalım inşaallah...
İslam düşünce tarihinde namaz, sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda tevhid akidesinin toplumsal bir tezahürü ve siyasi-hukuki bir temsildir. Namazda "imam" olan kişi, cemaatin Allah katındaki vekili ve o anki velisidir. Bu sebeple imamın akidesi, namazın sıhhatini (geçerliliğini) doğrudan etkiler. Kur’an ve Sünnet ışığında incelendiğinde, küfrü açık olan birinin arkasında namaz kılmak, sadece bir fıkhi hata değil, tevhidin rükünlerine muhalefet içeren "fiili bir küfür" eylemi olarak nitelendirilir.
İslam hukukunda imamet, bir velayet şubesidir. İmam, namaz kıldırdığı sırada cemaati Allah huzurunda temsil eder.
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“İmam (kendisine uyanların namazlarına) kefil, müezzin ise (namaz vakitleri konusunda) kendisine güvenilen kimsedir. Allah’ım! İmamlara (kefil oldukları konuda) muvaffakiyet ver, müezzinleri de (olası taksirlerinden dolayı) bağışla!” (Tirmizî, Salât, 39)
Namazda cemaat, imamı kendi adına dua etmesi ve secdeleri yönetmesi için vekil tayin eder. Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“İmam ancak kendisine uyulmak için vardır. Öyleyse (namazda) ondan farklı davranmayın. O rükûa varınca siz de rükûa varın. ‘Semiallâhü limen hamideh.’ dediği zaman ‘Rabbenâ leke’l-hamd.’ deyin. Secdeye gittiği zaman siz de secdeye gidin. Oturarak namaz kıldığı vakit siz de hep birlikte oturarak kılın...” (Buhari, Ezan, 74)
Bir muvahhidin, Allah’ın düşmanı olarak vasıflandırılan bir kafiri kendine vekil kılması, akidevi bir tenakuzdur. Kur’an-ı Kerim, müminlerin kafirleri veli (dost, yönetici, hami) edinmesini kesin bir dille yasaklar:
"Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri veli edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile olan bağını koparmış olur..." (Âl-i İmrân, 28)
"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin..." (Mümtehine Suresi, 1)
Namazda imama tabi olmak, ona boyun eğmek ve onu rehber edinmektir. Küfrü sabit birine tabi olmak, Kur’an’ın emrettiği "beri olma" (teberri) ilkesini ihlal eder.
Kur’an’da müşriklerin ve kafirlerin yaptıkları salih amellerin, iman şartı eksik olduğu için geçersiz olduğu defalarca vurgulanmıştır:
"Eğer onlar da ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi." (En’âm, 88)
"Andolsun, sana da senden öncekilere de şöyle vahyedildi: 'Eğer Allah’a ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.'" (Zümer, 65)
"Müşriklerin, kendi inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeye yetkileri yoktur. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır." (Tevbe, 17)
Kendi namazı Allah katında "sıfır" hükmünde olan, secdesi geçersiz ve ameli boşa gitmiş bir kimsenin, başkasının namazına köprü olması aklen ve naklen imkânsızdır. Bir kafirin namazı, teknik olarak bir "ibadet" değil, sadece fiziksel bir harekettir. Olmayan bir ibadete tabi olmak, ibadeti batıl kılar.
İmamet makamı, İslam’ın en şerefli makamlarından biridir. Bir kafiri bu makama geçirmek, ona dini bir tazim (saygı) göstermektir. İslam hukukunda kafire dini bir üstünlük tanımak küfür kabul edilmiştir.
"...Allah, kafirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki/velayet) vermeyecektir." (Nisâ, 141)
"Sana gelen bu ilimden sonra, eğer onların arzularına uyacak olursan, bak ki Allah tarafından senin için ne bir koruyucu vardır, ne de bir yardımcı." (Bakara Suresi, 120)
"Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir cihat (ilim ve tebliğ mücadelesi) ver." (Furkân Suresi, 52)
Allah’ın reddettiği bir kimseyi Allah ile kul arasında aracı (imam) kılmak, ibadeti oyun ve eğlence yerine koymaktır.
"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak..." (En'âm Suresi, 70)
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Bir topluluğa Allah’ın kitabını en iyi okuyan (ve hükümlerini en iyi bilen) kimse imamlık yapar. Eğer okuma hususunda eşit iseler, sünneti en iyi bilen imamlık yapar. (Müslim: Mesâcid, 290 (673)). Bu hadisten anladığımız; imam, toplumun dini değerleri en iyi olan kişilerden seçiliyor. Bunu, Müslümanların Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’in vefatından sonra Ebu Bekir (radiyallahu anh)’ın imam olmasından da anlayabiliyoruz. Bir kafirin burada değerlendirilmesi olması imkânsızdır. Dolayısıyla kafiri böylesi şerefli bir yere geçirmek, filen kafiri yüceltmek olur.
"...Allah, kafirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki/velayet) vermeyecektir." (Nisâ, 141)
Kafirin arkasında namaz kılan kişi, dolaylı olarak o kafirin amelinin "makbul" olabileceğini kabul etmiş sayılır. Bu durum, Kur’an’ın kafirler hakkındaki hükmünü (amellerinin boşa gitmesi) pratikte reddetmektir.
Eğer bir mümin, kafirin imametinde/arkasında duruyorsa, o kafirin İslam dairesinde olduğunu veya küfrün ibadete engel olmadığını iddia etmiş olur. Bu da şer'i bir hükmü (küfrün ameli iptal etmesini) inkar olduğu için kişiyi küfre sokar.
İslam inancı "El-Vela ve'l-Bera" (Allah için sevmek, Allah için buğzetmek) üzerine kuruludur. Kafire imamlık yetkisi vermek, ona "vela" (dostluk ve bağlılık) göstermektir. Bu, tevhidin özüne terstir.
Şu hakikati tekrar hatırlatmakta fayda var: İnsanlar ne zaman Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın pak sünnetini terk ederse, sapıklık kaçınılmaz olur. Hevâlarına uyanlar, beşer sözlerini din edinenler, mutlaka haktan uzaklaşırlar. Zira Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti dışında hiçbir söz masum değildir, hiçbir yol güvenilir değildir. Bu yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.’ (Muvatta’, Kader, 3; Hâkim, el-Müstedrek, 1/93) Öyleyse kurtuluş, yalnızca bu iki kaynağa sarılmaktadır; bunun dışındaki her yol, insanı hüsrana götürür.
Şüphe: Ama alimler Cehmiyeyi tekfir ettikleri halde onların arkasında kılınan namazı iade etmekle sınırlı kalmışlar, siz neden küfür diyorsunuz?
Cevap: Cehmiye’yi tekfir eden alimlerin tavrı sadece bir "iade" tavsiyesi değildir. Onlar meseleyi akidevi bir ayrışma olarak görmüşlerdir:İmam Ahmed b. Hanbel der ki: "Cehmi’nin arkasında namaz kılınmaz. Eğer kılındıysa iade edilir." (Es-Sunne).
Buradaki mantık şudur: Bir kafirin namazı kendisi için bile geçerli değilken (bkz: En'am 88), başkasına nasıl önderlik edebilir? "Sıfır" olan bir değer, kendisinden sonra gelenleri de "sıfır" yapar.
Cehmiye konumuz olmadığı için detaylara girmeyeceğim, ama konu onların sandığı gibi tek kalem değildir, tavsilatlıdır. Haliyle burada duraksama gayet normaldir. Merak edenler sadece Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki tutumuna bakarak bizi çok rahat anlayabilirler. Çünkü cehmiyenin görüşünü küfür olarak tanımlarken şahsa özel duraksamalar olmuştur. Bunu İbn-i Teymiye şöyle izah eder: "İmam Ahmed, 'Kur'an mahluktur' diyen, insanların bu görüşe inanması için baskı yapan, âlimleri hapseden ve kırbaçlayan halifelere tekfirde bulunmamıştır. Bilakis o, onların arkasında namaz kılmış, onlara 'Müminlerin Emiri' diyerek dua etmiş, onlara hakkını helal etmiş ve onlar için Allah'tan mağfiret dilemiştir. Çünkü İmam Ahmed, onların peygamberi yalanlamak ve dini yıkmak kasdıyla hareket etmediklerini biliyordu. Onlar tevil ettiler, yanıldılar ve (Mutezile âlimlerini) taklit ederek bu hataya düştüler. Bu yüzden İmam Ahmed onlara 'Cehmiyye' veya 'kâfir' demedi." (İbn Teymiyye, Mecmu'u'l-Fetâvâ, Cilt 12, s. 489 ve Cilt 3, s. 229-231).
Bu görüş dahi tartışmalıdır... Yani bu tür tarihi mevzular hiçbir zaman akidede referans olamaz. Kaldı ki tarihi vakıalar İslam’da delil değil, ibret sebebidir... Bu gün olduğu gibi.
Selef alimlerinin 'namazı iade edin' kavlini, meselenin küfür olmadığına delil sanıyorlar. Oysa bir namazın iadesinin istenmesi, o imamın 'iman vasfını yitirdiğinin' fiili kanıtıdır. Müşriki imam edinip arkasında rükuya varmak, Tevhidin 'Bera' (uzaklaşma) ilkesini pratikte inkar etmektir.
Eğer konu sanıldığı kadar berrak olsaydı hiç şüphesiz selef bunu tereddütsüz söylerdi. Birkaç fetvayı birlikte okuyalım:
Ebu Davud şöyle anlatıyor: Namazları Cehmi imamların kıldırdığı dönemde Ahmed ibni Hanbel’e cuma namazlarını sordum bana dedi ki: "Ben Cehmi’nin arkasında kıldığım namazları iade ediyorum sen de ne zaman Kur’an mahluktur diyen birinin arkasında kılsan namazını iade et." (Ebu Davud, Mesail ul Ahmed, 48)
İbn Ebi Ya’la, İmam Ahmed’in bid’atçinin arkasında namaz kılmak hakkında sorulunca dediğini nakleder: "Cehmiyye’nin arkasında namaz kılınmaz. Rafizilere gelince, hadisleri inkâr ederler. Onların arkasında da namaz kılınmaz." (Tabakat’ul Hanabile 1/168)
Diğer imamlardan da bu minvalde sözler nakledilmiştir: İmam Şafi şöyle demiştir: "Rafizi’nin, Kaderiye mensubunun ve Mürcie’den olan kimselerin arkasında namaz kılma!" (Zehebi, Siyeru A’lam’un Nubela, 10/31)
İmam Malik’e, Kaderi bir imamın arkasında namaz kılmak soruldu. Sonra kimseye dedi ki: "Sana sorulursa arkasında namaz kılma. Cuma da mı kılınmaz? Diye sorunca: Cuma da kılınmaz. Şayet ondan korkar ve sana zarar vermesinden endişe edersen cuma ancak öğlen namazı olarak iade et." (Müdevvenet’ul Kubra, 1/84)
Kadı Ebu Yusuf şöyle demiştir: "Cehmi’nin, Rafizi’nin ve Kaderi’nin arkasında namaz kılınmaz." (el-Lalekai, Şerhu Usuli İ’tikadi Ehli Sünneti ve’l Cema’at, 2/733)
Bu minvalde sözlerden fazlaca bulmak pek mümkün, bu sözler ne ayet nede hadis değillerdir. Bunlar üzerine din bina edilmesi kendi başına akidevi bir sapmadır.
Ayrıca sözlerin soru soran kişinin imamın itikadını, mezhebini bilmediği, geçmişte kıldığı ibadetin geçerliliği hakkında şüphesi olduğunu gösteriyor. Yani sıcak ve canlı tartışmaların olduğu, fitnenin evin içinde, islam toplumuna sirayet ettiği bir ortam karşımızda. Bu durumda devlet, toplumsal baskınının olduğu, kişi ve grupların tam ayrışmadığı insanların çoğunun meselenin neye taaluk ettiğini bilmediği, anlamadığı bir dönemden başlayan soru, sorgulama ve verilen fetvalardan külli bir kaide çıkarılamaz.
Elhasıl, bu âlimlerin sözlerinden anlaşıldığı üzere, burada namaz kılanların hükmü değil; kılınan namazın hükmü ve sıhhati ele alınmıştır. Bu da bize gösteriyor ki, dinin temel dinamikleriyle doğrudan ilgili böyle bir meselede, kaynağı meçhul veya amacı farklı -selefe ait olduğu iddia edilse bile -sözlere dayanarak hüküm veremeyiz.
Nitekim yukarıda da ifade edildiği gibi, mesele akideyle ilgiliyse -ki burada akidenin merkezî bir konusu söz konusudur- o hâlde şüphe barındırmadan bize mütevatir olarak ulaşan Kur’an ve onun beyanı olan sahih sünnet, rehberimiz olmalıdır. Bu iki temel kaynak dışında kalan dayanaklarla beslenerek sağlıklı ve güvenilir bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
Dediğimiz gibi bu tür tarihi vesikalar sahih/mütevatir rivayetler değildir... Sahih olduğunu varsaysak dahi akidede hiçbir zaman delil sınıfına girmez. Burası malumunuz.
Burada İmam Şâfiî'nin tahrif edilerek küfre delil alınan sözünün izahınıda yapmakta fayda var.
Kafirin arkasında namaz kılmanın küfür değil olsa olsa haram olacağını iddia eden heva ehlinin dayanakları malum olduğu üzere âlimlerin anlamadıkları sözlerdir. Bu konuda hepsinin ağızlarına pelesenk edindikleri İmam Şafii’nin sözünü gelin birlikte okuyup bağlamından koparmadan, cümle cümle izah edelim.
وَلَوْ أَنَّ رَجُلًا كَافِرًا أَمَّ قَوْمًا مُسْلِمِينَ وَلَمْ يَعْلَمُوا كُفْرَهُ، أَوْ يَعْلَمُوا لَمْ تَجْزِهِمْ صَلَاتُهُمْ وَلَمْ تَكُنْ صَلَاتُهُ إِسْلَامًا لَهُ إِذَا لَمْ يَكُنْ تَكَلَّمَ بِالْإِسْلَامِ قَبْلَ الصَّلَاةِ وَيُعَزَّرُ الْكَافِرُ وَقَدْ أَسَاءَ مَنْ صَلَّىٰ وَرَاءَهُ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ كَافِرٌ
Eğer kâfir bir adam, müslüman bir topluluğa imamlık yapacak olsa da onlar onun küfrünü bilmeseler veya bilseler de, onların namazı geçerli olmaz. Ve eğer namazdan önce İslam’ı sözlü olarak benimsememişse, onun bu namazı kendisi için bir Müslümanlık (geçerli bir ibadet) sayılmaz. Kâfire tazir cezası verilir. Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü etmiş olur. (El-Ümm)
Eğer kâfir bir adam, müslüman bir topluluğa imamlık yapacak olsa da onlar onun küfrünü bilmeseler veya bilseler de, onların namazı geçerli olmaz.
İfadenin bu kısmı, kâfir olduğu ortaya çıkarsa kılınan namazın iadesi ile ilgilidir. Yani kafir olduğu bilinsin yada bilinmesin fark etmez, imamda aranan ilk şart olan “İslam” eksik olduğu için namazın geçerli olmayacağını anlıyoruz.
Ve eğer namazdan önce İslam’ı sözlü olarak benimsememişse, onun bu namazı kendisi için bir Müslümanlık (geçerli bir ibadet) sayılmaz.
Kâfir olan kişi eğer namazdan önce sözlü olarak küfre girdiği noktadan imana döndüğünü izhar etmezse, onun kıldığı namazla İslam’ına hükmedilemeyeceğini söylüyor. Demek ki kişinin küfrü hangi noktadaysa aynı noktada tövbenin yada küfürden döndüğünün lisan ile haber verilmesi gerektiğidir.
Kâfire tazir cezası verilir.
Eğer kâfir olan kişi küfründen döndüğünü sözlü olarak izhar etmez ve Müslüman cemaate namaz kıldırırsa tazir cezası ile cezalandırılır deniyor.
Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü etmiş olur.
Burada ise, kâfir olduğunu bildiği kişinin namaz kıldığını görüp, namazı İslam’ına hamlederek hemen arkasına geçip ona tabi olup namaz kılan kisinin büyük bir yanlış yaptığını (“esâe” kelimesiyle) ifade etmiş.
Şimdi birde esâe ifadesine bakalım
Bu ifade ise dinde tekzip (alay) konusu için kullanılır. Bunu Rûm 10. âyette görüyoruz.
ثُمَّ كَانَ عَاقِبَةَ الَّذِينَ أَسَٓاؤُا السُّوٓأَىٰ أَنْ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَكَانُوا بِهَا يَسْتَهْزِئُونَ
“Sonra o kötülük edenlerin (esâû) akıbeti, Allah’ın âyetlerini yalanlamaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle en kötü (azap) oldu.”
Âyette geçen “esâû” fiili, hakikati hafife alan ve âyetleri alaya alanların feci akıbetini nitelemek için kullanılmıştır. Dolayısıyla, bir kâfirin rükû ve secdesini (iman ikrarı olmaksızın) İslam’a giriş için yeterli görmek ve ona tabi olmak, dini usulleri ve ibadetin ciddiyetini bir nevi alaya almaktır.
Hâsılı, burada asıl mesele; namazın tek başına bir kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli olmadığıdır. Yoksa bu durum, birinin gidip kâfirin kâfir olduğuna hükmederek (bilinçli bir şekilde bir kâfire tabi olarak) arkasında namaz kılması meselesi değildir. Âyetteki “esâû” (kötülük ettiler) vurgusu, dini usulleri ve iman şartlarını hafife alarak kâfirin şekli ibadetini İslam’a giriş için yeterli görme yanlışına (tekzip/alay) işaret etmektedir.
Maalesef toplumumuzda okuduğunu anlayamayanlar, âlimlerin bu tür sözlerini kafalarına göre anlamlandırıp, kâfirin arkasında bile bile namaz kılmaya hamlediyorlar. Bununla da yetinmeyip “bakın İmam Şâfiî kâfir birinin arkasında namaz kılmaya kötü diyor” diyerek alimin muradının dışında bir mana ile hem âlime iftira ediyor hem de dini bozmaya yönelik bir eylemde bulunuyorlar. Oysa konu dediğimiz gibi kâfirin arkasında namaz kılmaktan ziyade, konu namaz kılanın İslam’ına hükmetmektir.
Bir an için, gerçekten imam Şâfiî'nin kâfirin arkasında namaz kılanın hükmünü konuştuğunu düşünelim. Bu durumda sözü nasıl anlamak gerekir? Eğer ifadeye bir bütünlük içinde ve azıcık aklı selim bakarsak, metini İslam'ın bütünlüğüne uygun yorumlanmalıyız.
imam Şâfiî'nin sözünün kırpılarak delil alınan kısmını aktaralım:
...Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü (esâe) etmiş olur.
Burada görüldüğü üzere, imam ince bir ayrıntı ile Kuran’da Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlarla alay edenler için kullanılan esâû ifadesini kullanmış.
Eğer bizde niyeti bozuk, rotası yanlış kimseler değilsek, aynı şekilde burada dini alaya almak olduğu için İmam Şafii esâ'e ifadesini tercih etmiş demeliyiz. Neden kötü anlamına gelen yığınla ifade olduğu halde, bu özel esâe ifadesini tercih etti diye durup düşünmek gerekmez mi? Buda bu filin (kafirin arkasında namaz kılmanın) din ile alay anlamı geldiğine işaret eder diyerek konuya dair ayet ve hadisler bağlamında anlaşılması gerekmez miydi? Anlıyoruz ki, cehalet ve küfre niyet bir araya gelince her yol yol ediliyor.
Neyse ki Allah Teâlâ dini Kur’ân ve sahih sünnet ile tamamlanmış bir şekilde bize ulaştırmış. Bu tür durumlar kalbi hastalıklılar için imtihan sebebi olur, yakîn imana sahip olanlara elbette insî ya da cinnî olan şeytanlar zarar veremez.
Rabbimiz şöyle diyor:
إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
“Gerçek şu ki; iman edenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hakimiyeti (zarar verme gücü) yoktur.” (Nahl, 99)
Sonuç olarak, küfrü açık olan (Allah’a ortak koşan, ayetleri inkar eden veya İslam’ın bir hükmünü alenen reddeden) birinin arkasında namaz kılmak şu nedenlerle fiili küfür ve batıl bir eylemdir:
Velayet: Müminin, bir kâfirin dini lider/veli edinmesi haramdır.
Vekalet: Geçersiz amelin sahibi, müminler adına vekil olamaz.
Tazim: Kafiri mihraba geçirmek, İslam'ın kutsallarına hakarettir.
İnkâr: Kur’an’ın “kafirler ameli boştur” hükmünü fiilen reddetmektir.
Bu nedenle, akidesi bozuk veya küfrü sabit olan birinin arkasında kılınan namaz yok hükmündedir ve bu fiilde ısrar etmek, İslam’ın temel iddialarına muhalefet olduğu için kişinin kendi akidesini de ifsad eder.
Son olarak, bu tür akideyle doğrudan ilgili meselelerde Kur’an ve sahih sünnet dışında dayanak aramak kendi başına akidevi bir arızadır. Çünkü akide, kalbin kesin olarak bağlandığı, şüpheye yer bırakmayan inanç demektir; bu yüzden deliller kesinlik (yakîn) ifade etmelidir. Bu da Kur’an ve sahih sünnet dışında hiçbir kaynakta yoktur...
Tüm bunlardan sonra biri kalkıp ama alimler şöyle demiştir, derse bizde Abdullah ibn Abbas’ın şu sözünü söyleyip ayrılmayı uygun görürüz.
“Başınıza gökten taş yağma zamanı yakındır. Ben size Allah Resûlü diyorum, siz ise ‘Ebu Bekir ve Ömer şöyle şöyle dedi’ diyorsunuz.” (Ed-Dürerü’s-Seniyye, cilt 4)
“Ben ancak gücüm yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’tandır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na yönelirim.” (Hûd, 11/88)
Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn...





