Sayfalar

Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Yolcu, Heybende Ne Var?

 İnsanoğlunun bu dünyadaki varoluş serüveni, doğum müjdesiyle başlayıp kabir kapısında nihayete eren, sınırları beşer aklının erişemeyeceği bir kudret tarafından çizilmiş geçici bir zaman dilimidir. Bizler bu sınırlı süreye ömür, o görünmez sınırın nihayete erdiği, ruhun bedenden sıyrılıp asıl vatanına yükseldiği mukadder vakte ise ecel deriz. Ecel, ilahi iradenin her kul için takdir ettiği ve asla şaşmayan bir ilahi saattir. Nitekim Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm’de bu mutlak hakikati bizlere şöyle beyan etmektedir: "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler." (A'râf Suresi, 34). Bu ilahi beyan, hayatın akışındaki en büyük yanılgıyı, yani zamanın ve ömrün bizim kontrolümüzde olduğu illüzyonunu kökünden sarsar. Bizler planlar yaparken, hayaller kurarken ve yarınlara dair uzun vadeli hesaplar içine girmişken, takdir edilen ecel vakti sessizce ve kendi kararlılığıyla bize doğru yaklaşmaktadır.


​Dünyevi algılarımız bizi genellikle ölümün sırayla geleceği, önce yaşlıların, sonra olgunların, en son ise gençlerin bu dünyadan göçeceği gibi sahte bir güven duygusuna sevk eder. Oysa ölüm, beşeriyetin koyduğu hiçbir yaş hiyerarşisine hürmet etmez. Kimi hayatlar henüz anne rahminde bir nefes bile alamadan son bulur, kimi masum bedenler çocukluğun neşeli baharında toprağa düşer, kimi fidanlar ise en verimli, en umutlu gençlik yıllarında dünya sahnesinden çekilir. Ne gençlik ne de fiziki güç, ölümün karşısında bir kalkan vazifesi görebilir. Allah Teâlâ bu kaçınılmaz gerçeği Nisâ Suresi’nde şu sarsıcı ifadelerle dikkatimize sunar: "Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bile olsanız ölüm sizi bulur." (Nisâ Suresi, 78). Büyük İslam âlimi ve tabiînin önde gelen fakihlerinden Hasan-ı Basrî'nin, insanın zaman karşısındaki bu çaresizliğini ve her an eksilen ömrünü şu muazzam sözüyle özetlediği rivayet edilir: "Ey Âdemoğlu! Sen aslında günlerden ibaretsin. Bir gün geçip gittiğinde, senin de bir parçan gitmiş demektir." Bu idrak, ömür dediğimiz sermayenin aslında her saniye eriyen bir buz kalıbı olduğunu ve yaşımızın asla ölüm karşısında bir güvence teşkil etmediğini bizlere en yalın haliyle hatırlatır.


​Hayat yolculuğunda her nefes bizi kabre bir adım daha yaklaştırırken, dünyadan göçen sevdiklerimizin acısı içimizde hiç geçmeyen, zaman zaman küllense de her hatırlandığında taze kalan bir yürek sızısı bırakır. Onların yokluğu, arkalarında bıraktıkları boşlukla bize bu dünyanın fâniliğini, geçiciliğini ve her şeyin bir gün aslına döneceğini en somut şekilde gösterir. Sevdiklerimizin ölümü bize ilk zamanlar sanki kısa süreli bir ayrılıkmış, sanki birazdan kapıdan içeri gireceklermiş gibi gelse de, zaman geçtikçe bu ayrılığın dünyevi anlamda mutlak olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. İşte bu kabulleniş, insana ahiretin kapısını aralayan tefekkürün ta kendisidir. Allah Resûlü (s.a.v.) bu dünya hayatının mahiyetini ve müminin dünyaya bakışını tek bir cümlede formüle ederek şöyle buyurmuştur: "Dünyada tıpkı bir garip, hatta bir yolcu gibi ol!" (Buhârî, Rikâk, 3). Bir yolcu, uğradığı hanı kendi mülkü sanıp oraya kök salmaya çalışmaz; sadece dinlenir, azığını tazeleyip yoluna devam eder. Bizler de bu fâni dünyada birer yolcuyuz ve sevdiklerimizin gidişi, bize yolculuğun nihayetindeki o büyük buluşmayı ve asıl vatanı müjdeler. Ancak bu vuslatın huzurlu olabilmesi, yolcunun heybesinde ne götürdüğüyle doğrudan ilişkilidir. Nitekim Yüce Allah, Ankebût Suresi’nde "Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz." (Ankebût Suresi, 57) buyurarak nihai dönüşün yalnızca O’na olacağını ve hesabın kaçınılmazlığını ortaya koyar.


​Tam bu noktada, kalbimizi sızlatan her kayıptan sonra kendimize sormamız gereken o can alıcı soru devreye girer: "Evet, üzülüyoruz, kalbimiz mahzun oluyor ama biz bu büyük gerçeğe, bu kaçınılmaz sona ne hazırlıyoruz?" Ölümün arkasından gözyaşı dökmek, mahzun olmak insani ve fıtri bir duygudur; fakat akıllıca olan, bu hüznü bir uyanış vesilesine dönüştürmektir. İki cihan serveri Peygamber Efendimiz (s.a.v.), gerçek akıllılığın ve hazırlığın ne olduğunu bizlere şu hadis-i şerifiyle beyan etmiştir: "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzularına uyup Allah’tan bağışlanma dileyendir." (Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 25). Demek ki hazırlık, sadece bir temenniden ibaret değildir; bilakis her günün, her saatin hesabını verebilecek bir uyanıklıkla yaşamak, hayattayken kendimizi hesaba çekebilmektir.


İmamı İmam Şâfiî, zamanın ve fırsatların kıymetini şu meşhur vecizesiyle dile getirir: "Zaman bir kılıçtır; eğer sen onu kesmezsen (faydalı amellerle değerlendirmezsen), o seni keser." Zamanın bizi kesip biçmesine, elimizdeki ömür sermayesini beyhude tüketmesine izin vermemek, ölüm ötesine yapılacak en esaslı hazırlıktır. Bu hazırlık ise hayatın akışı içinde bize sunulan fırsat pencerelerini kaçırmamakla mümkündür. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), insanoğlunun en çok aldandığı ve kıymetini bilemediği nimetleri hatırlatarak bizleri şöyle uyarır: "Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, fakirliğinden önce zenginliğinin, meşguliyetinden önce boş vaktinin ve ölümünden önce hayatının." (Hâkim, Müstedrek, IV, 341). Bu nebevi ikaz, hayatın her evresinde aktif, üretken ve ahlaklı bir duruş sergilememiz gerektiğini emreder. Gençliği ibadetle, sağlığı hayırlı işlerle, zenginliği infakla, boş vakti tefekkür ve ilimle doldurmak; ölüm kapıyı çaldığında "keşke" dememenin tek çaresidir.


​Ölümden sonrası için hazırlık yapmak, dünyadan tamamen kopmak veya meşru nimetlerden mahrum kalmak anlamına gelmez. Aksine, dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp, her adımı bu bilinçle atmaktır. İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye, vaktin kıymetini ve bu hazırlığın önemini şu çarpıcı kıyasla ortaya koyar: "Vaktin zayi edilmesi, ölümden daha çetindir. Çünkü vaktin zayi edilmesi seni Allah’tan ve ahiret yurdundan koparır; ölüm ise sadece dünyadan ve dünya ehlinden koparır." Bu bakış açısıyla bakıldığında, asıl korkulması gereken şey nefesin kesilmesi değil, o nefeslerin ne uğurda tüketildiğidir. Bizler fâni dünyaya veda edip ahirete göç ettiğimizde, arkamızda bırakacağımız en güzel hazırlık, insanlığa faydalı izler ve amel defterimizi açık tutacak sadaka-i cariyelerdir. Kalbimizi kin, haset ve kibirden arındırıp, kul hakkına girmeden, sevgi ve merhametle örülmüş tevhid üzere bir hayat yaşamak, ecel vakti geldiğinde Rabbimizin huzuruna selim bir kalple çıkmamızı sağlayacaktır. Unutmamalıyız ki ölüm bir yok oluş değil, fâni rüyadan baki olan hakikate uyanış, sevdiklerimizle ebedi yurtta buluşmak üzere çıkılan mukaddes bir yolculuktur. Akıllı yolcuya düşen ise, yolun uzunluğunu bilip heybesini helal azıkla ve salih amellerle doldurmaktır.


Devamını oku...

17 Haziran 2026 Çarşamba

Muharrem Ayı ve Âşure Orucu

İslam’ın zarafetle örülmüş zaman bilincinde, bazı anlar ve aylar vardır ki, adeta ilahi bir esintiyle ruhu durulmaya, kalbi arınmaya davet eder. İşte bu mübarek durakların ilk adımı, hicri takvimin de kapısını aralayan Muharrem ayıdır. O, sadece yeni bir yılın başlangıcı değil, Allah katındaki kutsiyetiyle bizlere ikram edilen manevi bir sığınaktır. Kur’an-ı Kerim’de, “Kim, Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur” (Nisâ Suresi, 13) buyurularak işaret edilen o büyük kurtuluşun yolu, Allah’ın kıymet verdiği zamanlara O’nun razı olacağı ibadetlerle mukabele etmekten geçer. Bu bağlamda Muharrem, aidiyeti doğrudan Yaratan’a atfedilerek bizzat Efendimiz (s.a.v.) tarafından "Allah’ın ayı" şeklinde nitelendirilir. Ebu Hureyre (r.a.)’ın naklettiği hadiste Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Ramazan orucundan sonra orucun en faziletlisi, Allah’ın ayı olan Muharrem ayı orucudur! Farz namazından sonra en faziletli namaz, gece namazıdır!” (Müslim 1163/202, Ebu Davud 2429, Tirmizi 438). Nasıl ki gecenin karanlığında kılınan namaz kul ile Rabbi arasında gizli ve derin bir bağ kuruyorsa, Muharrem ayında tutulan oruç da kulun kalabalıkların hengamesinden sıyrılıp Allah’ın ayında sakin bir şükür makamına oturmasıdır.


​Muharrem’in kalbi ise şüphesiz onuncu günü, yani Âşure günüdür. Bugün, insanlık tarihinin en ihtişamlı kurtuluş destanlarına şahitlik etmiştir. Âşure gününün faziletine dair sahih hadisler vardır. Abdullah ibni Abbas (r.anhuma)’nın rivayetine göre; Nebi (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde oradaki Yahudileri oruçlu olarak buldu ve onlara “Bu ne orucu!?” diye sordu. Yahudiler: “Bugün, Allah-u Teâlâ’nın Musa’yı kurtardığı ve Firavun’u denizde boğduğu gündür. Musa da bugün şükür olarak oruç tutmuştur” dediler. Bunun üzerine Nebi (s.a.v.): “Biz Musa’ya sizden daha yakınız!” buyurdu ve o gün oruç tutup insanlara da bunu emretti (Buhari 1860, İbni Mace 1734, Ebu Davud 2444). Âşure, zulmün ve karanlığın sembolü olan Firavun’un sularda boğulduğu, hakkın batıla üstün geldiği o şükür gününün ta kendisidir.


​Allah Resulü’nün hayatında bu güne gösterilen bağlılık o kadar derindir ki, henüz Ramazan orucu farz kılınmadan önce adeta bir seferberlik ilan edilmiştir. Er-Rübeyyi binti Muavviz (r.anha) şöyle anlatır: Nebi (s.a.v.) Âşure gününün sabahında Ensar köylerine haber gönderip, “Herkim iftar ederek sabahladı ise günün geri kalan kısmında oruç tutsun! Herkim de oruçlu olarak sabahladı ise orucuna devam etsin!” buyurdu. Biz bundan sonra Âşure orucunu tutardık ve çocuklarımıza da tuttururduk. Onlara yünden oyuncaklar yapardık; açlıktan ağladıklarında iftar vaktine kadar bu oyuncaklarla oyalardık (Buhari 1827, Müslim 1136/136). Bir nesli ibadetin neşesiyle büyütmenin, açlığı sabra dönüştürmenin bu naif hikayesi, Muharrem’in bir ailede nasıl bir ruhla yaşanması gerektiğinin yaşayan bir delilidir.


​Daha sonra İslam’ın ibadet takvimi netleşip Ramazan orucu farz kılınınca, Âşure orucunun yükümlülüğü bir serbestliğe dönüşmüştür. Hz. Aişe (r.anha) validemiz bu süreci şu sözlerle netleştirir: “Cahiliyede Kureyş, Âşure günü oruç tutardı. Rasulullah (s.a.v.) de bu orucu tutardı. Medine’ye geldiğinde de tuttu ve emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, Âşure günü oruç tutmayı terk etti. Bundan sonra dileyen tuttu, dileyen terk etti” (Buhari 1859, Müslim 1125/113). Bu serbestliğe rağmen günün muazzam bereketi ve mükafatı baki kalmıştır. Ebu Katâde (r.a.)’ın naklettiği hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) şöyle müjdelemiştir: “Şüphesiz ki, Allah’ın Âşure günü orucuyla ondan önceki yılı bağışlamasını umarım” (İbni Mace 1738). Ebu Said el-Hudri (r.a.) vasıtasıyla gelen bir diğer nebevi müjde de bu hakikati perçinler: “…Kim, Âşure orucu tutarsa o kişinin bir yıllık günahı bağışlanır” (Taberani, Tergib ve Terhib 2/466). Bir günlük samimi bir duruşa, koca bir yılın hatasını silen bu lütuf, merhamet kapılarının ne kadar geniş olduğunun apaçık göstergesidir.


​Ancak İslam’ın tevhid bilinci, ibadet ederken bile mümini kendine has bir şahsiyete ve duruşa davet eder. Diğer inanç mensuplarına benzememek, ibadete müslümanca bir şuur kazandırmak adına Âşure orucunu 9 ve 10 Muharrem veya 10 ve 11 Muharrem şeklinde tutmak müstehap görülmüştür. Abdullah ibni Abbas (r.anhuma) anlatır: Rasulullah (s.a.v.) Âşure günü oruç tutup bize de emrettiği zaman kendisine: “Ya Rasulallah! Bugün, Yahudilerle Hristiyanların tazim ettikleri bir gündür!” dediler. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): “Öyleyse biz de gelecek sene (Muharrem’in) dokuzunda oruç tutarız!” buyurdu. Fakat ertesi yıl gelmeden vefat etti (Müslim 1134/133, Ebu Davud 2445). Efendimiz’in ömrünün vefa etmediği bu niyeti, ümmetine bir miras kalmış ve İbni Abbas (r.anhuma) bu mirası fıkhi bir ölçüye bağlayarak şöyle demiştir: “Muharrem’in dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutun! Bu şekilde Yahudilere muhalefet edin!” (Abdurrezzak 7839, Tirmizi 2/55). Nitekim Nebi (s.a.v.)’in eşlerinden nakledilen rivayetlerde de onun zati hayatında "Zilhicce’nin dokuz günü, Âşure günü, her aydan üç gün ve ayın ilk Pazartesi ve Perşembesi" (Ebu Davud 2437, Nesei 2410) düzenli olarak oruç tuttuğu sabit olmuştur.


​Bu şuur, ibadet günlerinin fıkhi boyutuna ve meşru sınırlarına karşı da uyanık olmayı gerektirir. Kul, sırf kendi arzusu ve coşkusuyla hareket edemez; ibadetin sınırlarını da yine şer’i deliller belirler. Cuma günü tek başına oruç tutmakla ilgili nehiy gelmiştir; ancak yanında bir gün daha oruç tutulursa caizdir. Ebu Hureyre (r.a.)’dan nakledilen, “Sizden hiç kimse Cuma günü oruç tutmasın! Ancak Cuma’dan bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutarsa bu müstesnadır” (Buhari 1850, Müslim 1144/147) hadisi ile Cabir (r.a.)’ın onayladığı, “Nebi (s.a.v.) Cuma günü oruç tutmayı nehyetti” (Buhari 1850, Müslim 1143/146) rivayeti bu durumun beyanıdır. Cumartesi orucu konusunda da âlimler arasında farklı görüşler vardır. Yezid es-Samma (r.a.) kanalıyla gelen, “Üzerinize farz olunan orucun dışında Cumartesi günü oruç tutmayın!” (Ebu Davud 2421, Tirmizi 744) rivayeti üzerinden fıkıh usulünde yasak ve izin delilleri değerlendirilmiştir. Ebu Hureyre (r.a.)’ın naklettiği hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “…Ben size bir şey emrettiğim zaman siz onu gücünüz yettiğince yerine getirin! Size bir şeyi de yasakladığım zaman artık onu terk ediniz!” (Müslim 1337/412, Buhari 7151). Tüm bu deliller ışığında, Âşure günü Cuma veya Cumartesi gününe denk gelse dahi, öncesine veya sonrasına günler ekleyerek oruç tutmak, fıkhi çekinceleri ortadan kaldıran ve sünnete muvafakat sağlayan bir yaklaşımdır.


​Bu nasların ve nebevi ölçülerin ışığında idrak edeceğimiz Muharrem ayı, bizler için sadece takvim yapraklarının değiştiği sıradan bir zaman dilimi değil; ruhlarımızın silkinişine, tövbelerimizin kabulüne ve Rabbimize olan sadakatimizin yenilenmesine vesile olacak muazzam bir fırsat kapısıdır. Adım atacağımız bu kutlu iklimde, tutacağımız her oruç, kalkacağımız her gece namazı ve fıkhi bir şuurla her sünnete sarılışımız, bizi ahiretin o en büyük kurtuluşuna bir adım daha yaklaştıracaktır. Unutmayalım ki, bir günün samimiyetine koca bir yılın günahını bağışlayan bir Rahman’ın kullarıyız; O’nun rahmeti, bizim kusurlarımızdan katbekat büyüktür. Öyleyse kalplerimizi bu manevi uyanışa açalım ve bu mübarek günlerin bereketini kaçırmamak için bugünden niyetlerimizi tazeleyelim.

​İlahi Ya Rabbi! Bizleri mülküne ortak kıldığın, "Allah'ın ayı" diyerek şereflendirdiğin bu mübarek Muharrem ayının feyzinden, bereketinden ve nurundan mahrum eyleme. Hz. Musa’yı Firavun’un zulmünden, İsrâiloğullarını düşmanlarından kurtarırken tecelli ettirdiğin o sonsuz kudretin, rahmetin ve azametinle; bizleri de nefsimizin esaretinden, dünyanın aldatıcı hengamesinden ve her türlü manevi darlıktan selamete erdir. Bu ayda sırf senin rızan için tutacağımız oruçları, Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine uygun olarak lütfunla kabul eyle ve bu salih amelimizi geçmiş bir yıllık günahlarımıza kefaret kıl. Kalplerimize peygamber sevgisini, zihnimize sünnet şuurunu nakşet. Bizleri altından ırmaklar akan ebedi cennetlerinde, Resul-i Ekrem’in sancaktarları altında buluştur. Ömrümüzü hayırlı, ibadetlerimizi daim, rızanı da nihai mükafatımız eyle. Âmin, elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn.

Devamını oku...

11 Haziran 2026 Perşembe

Dünya Hayatının İllüzyonu

Çocukların ve gençlerin büyülenmişçesine bağlandığı, dünyasından kopamadığı o online oyunların derin acısını ve illüzyonunu kalbinde, vicdanında hissedenler bilir. Karanlık odalarda, sadece ekranın o soğuk ve yapay ışığıyla aydınlanan yüzlere baktığınızda, aslında koca bir ömrün nasıl dijital bir hiçliğe kurban edildiğini görürsünüz. 

Öyle bir teslimiyetle, öyle bir vecd haliyle girerler ki o dijital atmosferin içine; zihinleri, duyguları, fıtratları ve uykusuz geceleri o sanal gerçeklik tarafından bütünüyle ipotek altına alınır. O sahte ekranda bir derece yapmak, fani bir rütbe almak, hiçbir maddesel gerçekliği olmayan dijital bir nesne kazanmak onlar için varoluşsal bir meseleye, adeta uğrunda can verilecek bir hayat memat davasına dönüşür. Ekrandaki piksellerden ibaret karakterleri güçlendikçe kendilerinin de güçlendiğini zannederler. Hatta hakiki alın terlerini, babalarının veya kendilerinin gerçek paralarını feda ederek, o yapay aşamaları geçmek, o kurgusal evrende bir "servet" ve güç biriktirmek isterler. 

Oyunun başındayken kendilerini o dünyanın yenilmez kahramanı, mutlak hükümdarı sanan bu körpe zihinler, aslında parıltılı bir hapishanede, kendi iradeleriyle seçtikleri bir kölelik düzeninde en değerli sermayeleri olan zamanı tüketmektedirler. Onlar için dışarıdaki güneşin doğuşu, yağmurun toprağa düşüşü, bir annenin şefkatli seslenişi anlamını yitirmiştir; zira asıl hayat, o cam ekranın ardındaki yalan dünyadır.

​Fakat bu trajik sarhoşluk, kaçınılmaz olarak bir gün nihayete erer. Oyunun sunucuları kapandığında, elektrik kesildiğinde veya yaş kemale erip de hayatın acımasız çarkları dönmeye başladığında uyanış başlar. Bu çocuklar, ömürlerini adadıkları o ekranın başından kalkıp hayatın sert, tavizsiz ve yalın yüzüyle karşılaştıklarında büyük bir hüsran yaşarlar. 

Bir iş görüşmesine, bir hakikat masasına, hayatlarını kazanacakları gerçek bir arenaya oturduklarında, o sanal dünyada hangi devasa derecelere geldiklerinden, karanlık zindanlarda hangi efsanevi canavarları alt edip nasıl sahte zaferler kazandıklarından bahsedemezler. Cüzdanlarında taşıdıkları binlerce saatlik emeğin karşılığı olan o "sanal altınların", fırından bir ekmek almaya dahi yetmediğini acı bir şekilde öğrenirler. Bahsetmeye kalksalar da karşılarında soğuk, alaycı bir gerçeklikten ve yüzlerinde beliren acımasız bir tebessümden başka bir şey bulamazlar. Çünkü o kurgusal evrende biriktirilen her şey hayalidir; hakikatin terazisinde hiçbir ağırlığı, hiçbir kıymeti ve hiçbir karşılığı yoktur. 

Ekran kapandığı an, o devasa servetler, o yenilmez ordular, o ulaşılamaz rütbeler bir anda sıfırlanır ve koca bir hiçliğe mahkûm olur. Geriye sadece kamburlaşmış bir sırt, yorulmuş gözler ve israf edilmiş, geri getirilemez bir gençlik kalır.

​Bizler yetişkinler olarak çocukların düştüğü bu hali dışarıdan izleyip onlara acır, zamanlarını nasıl boşa harcadıklarına hayıflanırız. Peki ya biz? Biz "büyüklerin" dünyası çok mu farklıdır? Yetişkinlerin kendi elleriyle kurdukları, kanunlarını yazdıkları ve taparcasına bağlandıkları modern dünya hayatı da aslında bu dijital oyunun biraz daha karmaşık, biraz daha süslü bir versiyonundan başka nedir ki? Sadece ekranlar büyümüş, karakterlerin isimleri değişmiş, sanal altınların yerini banka hesaplarındaki rakamlar, rütbelerin yerini kartvizitlerdeki unvanlar almıştır. 

Bizler de holding plazalarında, siyaset kürsülerinde, lüks tüketim mabetlerinde, sosyal medyanın sahte alkışlarında kendi "level"ımızı atlamak, kendi sanal karakterimizi yüceltmek için ömrümüzü heba etmiyor muyuz? Daha lüks bir araba, daha gösterişli bir ev, daha fazla insanın önünde eğileceği bir makam peşinde koşarken, aslında o ekran başındaki çocuktan zerre kadar farkımız olmadığını görebiliyor muyuz? Biz de ölüm denilen o kesin ve mutlak "fiş çekilme" anı gelene kadar, dünyanın yenilmezleri olduğumuzu zannetme gafleti içinde debelenip duruyoruz.

​İşte tam da bu noktada, insanlığın kararmış ufkuna bir hidayet meşalesi, bir diriliş soluğu olarak inen Kur'an-ı Kerim devreye girer. Kalpleri ve zihinleri kuşatan bu devasa dünya illüzyonunu, insanın eşyaya ve maddeye olan trajik kulluğunu en sarsıcı, en çıplak mahiyetiyle tasvir eder. Yüce Yaratıcı, kalplerin pasını silmek, insanın gözündeki o kalın gaflet perdesini yırtıp atmak ve onu köleleştiği geçici putlardan, dünyevi prangalardan özgürleştirmek için Hadid Suresi 20. ayet-i kerimede bütün bir insanlık tarihini özetleyen şu muazzam hakikati haykırır:

​"İyi bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundan, bir eğlenceden, bir süs ve gösterişten, aranızda bir öğünmeden, mal ve evlatta çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki, onun bitirdiği ekinler çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kuruyuverir de sen onu sapsarı kesilmiş görürsün. Ardından da çerçöp hâline gelirler. Âhirette kâfirlere şiddetli bir azap, mü’minlere ise Allah’tan bir bağışlama ve rızâ vardır. Evet, dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir."

​Bu ilahi kelam, insanın sığındığı tüm sahte kaleleri, ömrünü uğruna feda ettiği tüm dünyevi makamları, bütün o kibir kulelerini kökünden sarsmaktadır. Ayet, dünya hayatının katmanlarını bir cerrah titizliğiyle ayırır. Önce "oyun ve eğlence" diyerek, bu hayatın ciddiyetten uzak, geçici bir oyalanma olduğuna dikkat çeker. Tıpkı çocukların oyunu ciddiye alıp hakikati unutması gibi, yetişkinlerin de dünyayı ciddiye alıp ahireti unutmasına vurgu yapar. Sonra "süs ve gösteriş" diyerek, markaların, lüksün, şatafatın ve dış görünüşün ardına saklanan o boşluğu ifşa eder. Ardından "aranızda bir öğünme" diyerek, makamların, şöhretin ve sosyal statünün insanı nasıl kibre, nasıl bir üstünlük taslama hastalığına sürüklediğini gösterir. Ve nihayet "mal ve evlatta çokluk yarışı" diyerek, insanın tükenmek bilmeyen o hırsını, kapitalizmin de temeli olan o sınırsız biriktirme tutkusunu yüzümüze vurur. Bütün bunlar, devasa bir illüzyonun, ustaca kurgulanmış bir tiyatro sahnesinin dekorlarından başka bir şey değildir.

​Rabbimiz, bu derin sosyolojik tespiti yaptıktan sonra, hakikati zihnimize kazımak için doğadan muazzam bir tablo çizer. Gökten inen yağmuru, o yağmurla yeşeren, göz alıcı bir güzelliğe bürünen ve toprağa bakan çiftçinin (insanın) gönlüne ferahlık, kibrine kibir katan o ekinleri anlatır. İnsan o yeşilliğin, o gücün, o gençliğin ve o servetin hep öyle taze kalacağını, o baharın hiç bitmeyeceğini zanneder. Ancak ilahi yasa işler; zamanın acımasız rüzgarları eser, mevsim döner. O göz alıcı ekinler önce boynunu büker, sonra kuruyuverir, sapsarı kesilir. En nihayetinde rüzgarın önünde savrulan, değersiz, ayaklar altında ezilen bir çerçöp, bir toz yığını haline gelir. İşte holdingler, imparatorluklar, güzellik kraliçeleri, yenilmez ordular ve hesapsız servetler de zamanın değirmeninde öğütülüp tıpkı o sararmış yapraklar gibi tarihin çöplüğüne karışmaya mahkûmdur.

​Tıpkı o çocuğun oyun bittiğinde bomboş ve anlamsız bir ekrana bakakalması gibi, insan da ecel kapısını çaldığında, ölüm meleğiyle burun buruna geldiğinde, uğruna fıtratını bozduğu, yalanlar söylediği, kul hakkı yediği ve gecesini gündüzüne kattığı dünya ekranının bir anda kapandığını görecektir. O an, bütün maskeler düşecek, bütün sanal rütbeler sökülecektir. 

Soğuk toprağın altına, o dar ve karanlık kabre girildiği an, yeryüzünde verilen o büyük ve kirli kavgalar, hırsla biriktirilen banka hesapları, başkalarını ezerek inşa edilen o şatafatlı kariyerler hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Kabre ne CEO unvanınızı, ne banka kartlarınızı, ne de o lüks araçlarınızı sokabilirsiniz. Oraya sadece ve sadece amelleriniz, niyetleriniz ve kalbinizin safiyeti girecektir. Kefenin cebi, dünyanın sahte paralarını ahiret yurduna taşımak için tasarlanmamıştır.

​Ey hırslarına esir olmuş insan! Ey dünyanın yaldızlı yalanlarına kanmış yolcu! Bu fani ve çürümeye mahkûm sahnede ne biriktirirsen biriktir, hangi geçici makamın tahtına oturursan otur, hangi dünyevi başarıyla gururlanıp yeryüzünde kibirle yürürsen yürü; o en büyük, o en dehşetli mülakat gününde, yani Mahşer meydanında, Mutlak Hakikatin, Alemlerin Rabbinin huzurunda bunları bir başarı hikayesi gibi anlatmanın zerre kadar bir değeri olmayacaktır. Mahkeme-i Kübra'da, tıpkı iş görüşmesine giden o çocuğun sanal altınlarının geçersiz olması gibi, senin dünyevi rütbelerinin de zerre kadar hükmü geçmeyecektir. Orada "Ben falanca şirketin yöneticisiydim", "Ben milyonların takip ettiği bir şöhrettim", "Benim şu kadar arazim vardı" demek, meleklerin nezdinde sadece acınası bir saçmalıktan ibaret olacaktır.

​Bilakis, asıl dehşet şuradadır: Kalbini, fıtratını ve ruhunu ilahi vahiyle beslemek yerine, devasa bir oyun mesabesindeki bu dünyaya taparcasına ayırdığın her bir saniyenin hesabı senden sorulacaktır. O sahte güçleri, o geçici unvanları elde etmek için çiğnediğin ilahi sınırların, yaptığın her bir zerre miktar kötülüğün hesabı senden tek tek, milimi milimine, o şaşmaz adaletin terazisinde sorulacaktır. Küresel sistemin, kapitalizmin ve doymak bilmez nefsin önümüze koyduğu bu yaldızlı sahneler, bu sahte cennetler, bizi asıl vatanımızdan, kalıcı olan ahiret yurdundan alıkoyan, bizi oyalayıp cehennem çukurlarına sürükleyen şeytani birer tuzaktan ibarettir. Bu gerçeği görmek için illa ölümün o sarsıcı tokadını yemek mi gerekir?

​Mesele, biyolojik bir varlık olarak yiyip içmek, üremek ve sadece bir ömür tüketmek değildir; mesele, varoluşun hakiki idrakine varabilmektir. Hayatın kalbine nüfuz etmek, insanın kainattaki yerini ve yaratılış gayesini kavramaktır. Dünyanın gerçek mahiyetini, onun bir vasıta, bir köprü, bir imtihan meydanı olduğunu bilmek; onu yoktan var edenin, ona biçtiği bu "aldatıcı meta" değerini kalbinin, zihninin ta derinliklerine kazımak gerek. 

Dünya terk edilecek bir yer değil, fethedilip ahiret hesabına kullanılacak bir tarladır. Eşyaya hükmetmek gerekirken, eşyanın kölesi olmak insanın fıtratına ihanettir. Bizler, zaman deryasında yönünü kaybetmiş, rüzgarın önünde savrulan başıboş akıntılar, tesadüfün oyuncakları değiliz; bizler, ezelden gelip ebede giden, yeryüzünde Allah'ın halifesi olma şerefini taşıyan ebediyet yolcularıyız. Önümüzde duran bu dar, kısıtlı ve bir nefes kadar kısa zaman dilimini, sanal rütbelerin, ucuza alınmış alkışların ve geçici heveslerin peşinde ziyan etmek büyük bir ahmaklıktır. Bu fani ömrü, ebedi kurtuluşun, sonsuz cennetlerin mukaddes azığına dönüştürebilmeyi, her nefeste Allah'ın rızasını arayan uyanık ve devrimci bir bilinçle yaşamayı, aldananlardan değil, hakikate şahitlik edenlerden olmayı Rabbim hepimize nasip eylesin. Amin


Devamını oku...

26 Mayıs 2026 Salı

Herkes Tarlasına Ne Ektiğine Baksın

"Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Haşr, 18)

İlahi kelamın bu sarsıcı ve derin ikazı, insanı kendi varoluşuyla, tercihleriyle ve nihai akıbetiyle yüzleşmeye davet eden muazzam bir aynadır. Hayat, her anı titizlikle işlenmesi gereken bir tarla; insan ise bu tarlaya ektiği tohumların kalitesinden sorumlu bir çiftçidir. Toprağa ne bırakılırsa, hasat vaktinde devşirilecek olan da odur. Bu yalın ama sarsıcı hakikat, sadece fiziki bir ekim dikim işini değil, insanın bizzat kendi elleriyle inşa ettiği ebedi geleceğini anlatır. 

Bizler bu dünyaya sadece yaşamak için değil, esasen bir "yarın" inşa etmek için gönderildik. Dolayısıyla attığımız her adım, söylediğimiz her söz ve kalbimizde büyüttüğümüz her niyet, o mukadder yarının yapı taşlarını oluşturmaktadır. 

İnsanın dönüp kendi tarlasına bakması, aslında kendi vicdanına, ömür sermayesini nerede ve nasıl tükettiğine bakması demektir. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği Şûra Suresi 20. ayette, "Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da dünyadan bir şeyler veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi olmaz" buyurarak mühürler. Yine Zilzal Suresi 7 ve 8. ayetlerde yer alan, "Kim zerre miktarı hayır işlemişse onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığını görür" beyanı, tarladaki en ufak bir tohumun bile zayi olmayacağının kesin ilanıdır.

Bu ilahi çağrının kalbinde ve o tarlaya ekilecek en kıymetli tohumun merkezinde ise hiç şüphesiz Tevhid inancı yer alır. Tevhid, sadece Allah’ın birliğine dil ile ikrar getirmek değil; hayatın merkezine yalnızca O’nun rızasını koyabilmek, zihni ve kalbi her türlü sahte ilâhtan, dünyevi prangalardan temizlemektir. 

Tarlanın verimli olabilmesi, toprağın yabani otlardan arındırılmasına bağlıdır; insanın amellerinin değer bulması da ancak Tevhid bilinciyle kalbin şirkten ve samimiyetsizlikten arınmasıyla mümkündür. Büyük alim İbn Teymiyye bu hakikati, "Ahiret için hazırlık yapmak, kalbi Allah’tan başka her şeyden temizlemekle başlar. Hakiki esir, nefsini heva ve hevesine esir edendir; Haşr Suresi'ndeki bu ayet kula her nefeste bir tercih yapma sorumluluğu yükler: Ya geçici olanı seçip tüketeceksin, ya da Tevhid ile ebedi olanı inşa edeceksin"(el-Ubûdiyye) sözleriyle açıklar. 

Tevhid ile mayalanmış bir hayat, kulun her işinde "Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımda bu amelimin karşılığı ne olacak?" sorusunu sormasını sağlar. Bu soru sorulmaya başlandığı an, hayatın sıradan rutinleri bile birer ibadete, ahiret azığına dönüşür. Peygamber (s.a.v.) de bu uyanışı şu nebevi ölçüyle taçlandırır: "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzularına uyan ve buna rağmen Allah’tan bağışlanma umandır."(Tirmizî)

Tevhidin hayattaki ameli tezahürü ve o tarlayı besleyen en güçlü can suyu ise takvadır. Takva, kulun Yaratıcısına karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesi, O’nun sevgisini kaybetme korkusuyla günahlardan titizlikle sakınmasıdır. Yarın için hazırlık yapmak, takva zırhını kuşanmaktan geçer. Hakiki bir takva; namazla, niyazla, adaletle, ahlakla ve insani erdemlerle tarlayı ilmek ilmek işlemektir. Bugün neyin peşinden koşuyorsak, yarın onunla karşılaşacağımız gerçeği, bizi anlık heveslerin peşinde savrulmaktan alıkoymalıdır. 

İbn Kayyim el-Cevziyye, takva ile sulanmayan bir ömrün hüsranını şöyle tasvir eder: "Kulun yarın için ne hazırladığına bakması, amellerinin kabule şayan olup olmadığını denetlemesidir. Tevhid ve takva tohumunu kalbine ekmeyen, sulamayan ve onu günah devedikenlerinden korumayan bir kul, hasat günü geldiğinde kupkuru bir toprakla baş başa kalır. Bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok." (Medâricü’s-Sâlikîn)

Dünya hayatının aldatıcı süslerine aldanıp tarlasını çer çöple dolduranlar, hasat günü geldiğinde ellerinde derin bir pişmanlıktan başka bir şey bulamayacaklardır. Bu sebeple Allah Resulü (s.a.v.) yolumuzu şu ikazla aydınlatır: "Dünyada tıpkı bir garip hatta bir yolcu gibi ol! Kendini kabir ehlinden say."(Buhârî)

Nihayetinde bu ayet, insana geçici olanla kalıcı olanı ayırt etme basireti aşılar. Ahirette karşılığını bulacağımız yegane sermaye, bu dünyada samimiyetle büyüttüğümüz Salih amellerdir. Seyyid Kutub, bu şuurun müminin zaman algısını nasıl dönüştürdüğünü şu harika cümlelerle ifade eder: "Ayet, 'Yarın için ne hazırladığına baksın' diyerek koskoca dünya hayatını bir 'bugün', ahireti ise 'yarın' olarak nitelendirir. İşte Kur'an’ın zaman ölçüsü budur! Dünya o kadar kısa, ahiret ise o kadar yakındır. Mümin, ayakları bugüne basan ama gözleri hep o 'yarın'da olan insandır. Yol uzun, azık ise ancak takvadır. Eğer attığın adımda Tevhid’in izi, takvanın titizliği yoksa, yarın heyben bomboş kalacaktır."(İlgili ayetin tefsirinde özetle)Zaman akıp giderken ve geri dönüşü olmayan o büyük güne her an bir adım daha yaklaşırken, yapılması gereken en acil iş yönümüzü tayin etmektir. 

Ömer’in (r.a.) o meşhur, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük hesap günü için hazırlık yapın" (İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn) nasihatine kulak vererek kendi tarlamıza dönüp bakmalı; oraya sevgiyi, adaleti, kulluğu ve en başta dosdoğru bir imanı ekip ekmediğimizi kontrol etmeliyiz. Çünkü yarın, bugünün tohumlarından filizlenecektir ve heybesinde güzel bir yarın hazırlığı olanlar için o büyük gün, korkulan bir son değil, vuslatın ve huzurun başlangıcı olacaktır.

Devamını oku...

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Zilhicce Ayı İlk On Günün Fazileti

Bildiğiniz üzere birkaç gün sonra Zilhicce ayına giriş yapacağız. Zilhicce'nin ilk on günü Resulullah Efendimiz tarafından övülmüş ve bu günlerin ihyası için bizleri ikaz edip hatırlatmalarda bulunmuştur. İnşaAllah bu mübarek günler yaklaşırken hepimiz için kısa ve öz bir hatırlatma yapalım:

​Zilhicce ayının ilk on günü çok faziletlidir. Allah-u Teâlâ katında yılın en değerli günleridir. Bu günlerde yapılan salih ameller, Allah’a en sevimli amellerdir. Bu sebeple bu günlerde bol bol salih ameller işlemek müstehap kılınmıştır.

​Abdullah ibni Abbas şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu: “Kendisinde salih amel işlenen günlerin Allah’a en sevimlisi bu günler yani (Zilhicce’nin ilk) on günüdür.”

Sahabeler:

​−Ya Rasulallah! Allah’ın Yolunda yapılan cihadda mı (o günler kadar sevimli) değildir? diye sordular. Rasulullah de şöyle buyurdu:

​−“Evet, Allah’ın Yolunda yapılan cihadda! Ancak canı ve malı ile cihada çıkıp da onlerden hiçbir şeyi geri döndürmeyen (yani şehid olan) hariçtir!” (Ebu Davud 2438, Buhari 928, Tirmizi 754, İbni Mace 1727, Beyhaki, Taberani, Bezzar, Ebu Ya’la, İbni Hibban, Ahmed bin Hanbel Müsned 6/112, Tergib ve Terhib 3/20)

​Bu hadis, Zilhicce'nin ilk on gününde yapılan her türlü meşru amelin (namaz, sadaka, Kur'an tilaveti, ana-babaya iyilik gibi) zamansal bir bereketle katlandığını gösterir. Normal şartlarda İslam'ın en zirve ameli kabul edilen cihad bile, bu zaman diliminde işlenen salih amellerin sevap değerine ulaşamamaktadır. Buradaki tek istisna, canını ve malını Allah yolunda tamamen feda edip geri hiçbir şey bırakmayan şehitlerdir; bu da söz konusu on günün manevi ağırlığını ve kaçırılmaması gereken muazzam bir fırsat olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

​Cabir bin Abdullah şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu:

​“Dünya günlerinin en faziletlisi Zilhicce’nin ilk on günüdür…”(İbni Hibban, Tergib ve Terhib 3/22)

​Ulema, Ramazan ayının son on gecesinin (içinde Kadir Gecesi barındırmasından dolayı) gecelerin en faziletlisi; Zilhicce ayının ilk on gününün ise (içinde Arefe ve Kurban bayramı barındırmasından dolayı) gündüzlerin en faziletlisi olduğunu belirtmiştir. Bu günler, yeryüzünde güneşin doğduğu en bereketli, duaların kabule en yakın olduğu ve ilahi rahmetin sağanak sağanak indiği müstesna bir zaman dilimidir.

​Nebi’nin eşlerinden bazısından rivayet edildiğine göre:

​“Rasulullah Zilhicce’nin dokuz günü, Aşure günü, her aydan üç gün ve ayın ilk Pazartesi ve Perşembesi oruç tutardı.”(Ebu Davud 2437, Nesei 2366, 2410, 2411, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/271 No: 22690, 27001, 27920)

​Oruç ibadeti, kulun nefsini terbiye eden ve Allah'a aidiyetini pekiştiren en halis amellerdendir. Resulullah bu on günün bayramdan önceki dokuz gününü oruçla geçirerek, bu mübarek zaman dilimini bedenen ve ruhen en temiz şekilde ihya etmiştir. Bu sünnet, bizler için de hem geçmiş günahların temizlenmesine bir vesile hem de bayram coşkusuna manevi bir hazırlıktır.

Abdullah ibni Ömer şöyle dedi: Nebi şöyle buyurdu:

​“Allah’ın katında içerisinde salih amel işlenen bu on günden (yani Zilhicce ayının ilk on gününden) sevabı daha büyük ve Allah’ın daha çok hoşuna giden başka günler yoktur. O halde, bu günlerde tehlili, tekbiri ve tahmidi çokça yapınız!”

​Tehlil:

لآ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَحْدَهُ لاَشَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ، وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَعَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

​Duanın Manası: “Allah’tan başka hakkı ile ibadet olunan hiçbir ilah yoktur. O, birdir ve hiçbir ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd da O’nadır. O, her şeye gücü yetendir.”

​Tekbir:

اللهُ أَكْبَرُ

​Duanın Manası: “Allah en büyüktür.”

​Tahmid:

الْحَمْدُ لِلَّهِ

​Duanın Manası: “Hamd, Allah’a mahsustur.” (Ahmed bin Hanbel Müsned 6/115, Taberani Mucemu’l-Kebir, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 3/398, 399)

​Peygamber Efendimiz bu hadisinde bizlere bu on gün için özel bir zikir programı sunmaktadır. Tehlil ile tevhid inancımızı tazelememizi, Tekbir ile Allah’ın her şeyden üstün ve büyük olduğunu haykırmamızı, Tahmid ile de bize bahşettiği sayısız nimetlere şükretmemizi emretmektedir. Bu zikirler, müminin gün boyunca dilinden düşürmemesi gereken, kalbi gafletten koruyan en güçlü kalelerdir.

​Bu günlerde ve özellikle de Arefe Gününde oruç tutulmalıdır. Ama bu oruç, hac görevini yerine getiren için geçerli değildir! Çünkü Rasulullah hacda iken Arefe Günü oruç tutmamıştır! Bilindiği gibi Arefe Günü orucunun fazileti oldukça büyüktür.

​Ebu Katâde şöyle dedi: Rasulullah’e Arefe Günü oruç tutmak hakkında sorulunca, Rasulullah şöyle buyurdu: “Arefe Günü oruç tutmak, geçmiş senenin ve gelecek senenin günahlarına kefarettir.” (Müslim 1162/197, İbni Mace 1731)

​Arefe günü tutulan oruç, Allah'ın kullarına büyük bir lütfudur. Hac ibadetini yapanların, Arafat vakfesinde zayıf düşmemeleri ve duaya daha çok enerji bulabilmeleri için oruç tutmamaları sünnettir. Ancak hacca gidemeyen müminler için bu günün orucu, adeta bir arınma kurnasıdır. Hadiste belirtilen "kefaret", kulun işlediği küçük günahların silinmesi ve Allah'ın rahmetiyle kuşatılması anlamına gelir.

​Ebu Katâde şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu:

​“Allah’ın, Arefe Günü tutulan orucun, ondan önceki seneye ve ondan sonraki seneye kefaret etmesini umarım.” (İbni Mace 1730, Müslim 1162/197, Ebu Davud 2425, 2426, Beyhaki 4/286, 293, 300, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/297, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 952)

​Resulullah "umarım" (ihtisab ederim) ifadesini kullanarak, Allah’ın vaadinden ve sonsuz cömertliğinden emin olduğunu vurgulamıştır. Sadece bir günlük bir açlığın, geçmiş bir yılın hatalarını sildiği gibi gelecek bir yılda da kulu günahlardan koruyacağına veya işleyeceği hatalara kefaret olacağına işaret edilmektedir. Bu, kaçırılması ebedi bir hasret doğuracak kadar büyük bir ticarettir.

​Said bin Cübeyr Zilhicce Ayı’nın ilk on günü girdiğinde çok ibadet etmeye çalışır, hatta neredeyse ona güç yetiremez olurdu. (Beyhaki, Terğib ve Terhib 3/20)

​Tabiin neslinin büyük alimlerinden olan Said bin Cübeyr’in bu hali, Selef-i Salihin’in bu günlere verdiği değeri somutlaştırmaktadır. Onlar bu günleri sıradan bir zaman dilimi gibi görmez, kapasitelerini sonuna kadar zorlayarak namazı, zikri ve hayır hasenatı artırırlardı. Bu örnek, bizlerin de bu on gün girdiğinde dünyalık meşgaleleri asgariye indirip ahiret azığına odaklanmamız gerektiğinin açık bir kanıtıdır.

​Kurban kesecek kişi, kurbanını kesinceye kadar bu günlerde vücudundaki kıllarından ve tırnaklarından hiçbir şeyi kesemez! Çünkü Rasulullah bunu yasaklamıştır! Yani kurban kesecek kişi, kurban bayramına 10 gün kala vücut temizliğini yapar ve kurbanını kesene kadar vücudundan hiçbir şeyi kesmez!

​Said bin Müseyyeb şöyle dedi: ​Nebi’nin eşi Ümmü Seleme’yı işittim şöyle diyordu: Rasulullah’ı işittim şöyle buyuruyordu:

​“Kimin keseceği bir kurbanlık hayvanı varken, Zilhicce Ayının hilali görülürse artık o kimse kurbanını kesene kadar vücudundaki kıllardan, saçından ve tırnaklarından hiçbir şeyi almasın!” (Müslim 1977/42, Nesei 4373, 4376, İbni Mace 3149, 3150, Beyhaki 9/266, Ahmed bin Hanbel Müsned 26536)

​Bu nehiy (yasak), kurban kesecek Müslümanların, kutsal topraklarda ihrama girmiş olan hacılarla amelde ve hissede ortak olmalarını sağlar. Hacılar ihramdayken saç ve tırnak kesemezler. Dünyanın diğer yerlerindeki müminler de bu sünnete uyarak adeta manevi bir ihram iklimine girerler. Ayrıca kurbanın kesilmesiyle birlikte kulun günahlardan temizlenmesi gibi, tırnak ve kılların da kurbanla beraber temizlenmesi ümit edilir.

​Arefe Günü sabah namazından bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar teşrik tekbiri getirmek.

​Abdullah ibni Ömer ve Ebu Hureyre bu on gün içinde çarşıya giderler, yüksek sesle tekbir getirirlerdi. Onları işiten insanlar da onlara uyarak yüksek sesle tekbir getirirlerdi. (Buhari 926, Begavi, Beyhaki)

​Sahabenin önde gelenlerinin çarşı ve pazarlarda tekbir getirmesi, unutulmaya yüz tutmuş bir sünneti ihya etmek ve insanlara gaflet içinde bulundukları dünya işleri arasında Allah'ı hatırlatmaktır. Onların yüksek sesle tekbir getirmesi, bir koro halinde toplu okumak için değil, çevredeki insanları tekbire teşvik etmek ve İslam şiarını izhar etmek içindir. Herkes onları duyup kendi kendine tekbire başlardı.

​Ali bin Ebi Talib Arefe Günü sabah namazından sonra teşrik günlerinin son günü ikindi namazına kadar tekbir getirirdi. Son günün ikindi namazının akabinde de yine tekbir getirirdi.” (İbni Ebi Şeybe 2/72/1, Beyhaki 3/314, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 3/125)

​Hz. Ali’nin bu uygulaması, bugün fıkıhta uyguladığımız teşrik tekbirlerinin zaman sınırını belirleyen temel dayanaktır. Arefe günü sabah namazıyla başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazı dahil olmak üzere toplam 23 vakitte getirilen bu tekbirler, İslam dininin azametini, birliğini ve kulun her namazın ardından Rabbine olan sadakatini ilan ettiği muazzam bir zikir takvimidir.

​Abdullah ibni Ömer o günlerde yani Mina günleri olan teşrik günlerinde namazların arkasında, yatağının üzerinde, çadırında, oturduğu yerde ve yürüdüğü yerde yani aklına geldikçe o günlerin hepsinde tekbir getirirdi. (Buhari 928, 929, İbni Münzir)

​İbn Ömer’in bu hassasiyeti, zikrin sadece mescitlere veya farz namazların arkasına hasredilmemesi gerektiğini gösterir. Mümin, hayatın her alanında (yatarken, yürürken, dinlenirken) Allah'ı yüceltmelidir. Bu günler tamamen "ziyafet ve zikir günleri" olduğu için, Müslüman her anını bu bilinçle donatmalı, adeta diliyle ve kalbiyle kesintisiz bir ibadet hali yaşamalıdır.

​Teşrik Tekbirleri

Teşrik tekbirleri şöyledir:

اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَاللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، وَلِلَّهِ الْحَمْدُ

​“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, La İlahe İllallahu Vallahu Ekber, Allah-u Ekber ve Lillahilhamd.”

​اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَاللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، وَلِلَّهِ الْحَمْدُ

​“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, La İlahe İllallahu Vallahu Ekber, Allah-u Ekber ve Lillahilhamd.”

​اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا

​“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber Kebira.” (İbni Ebi Şeybe 2/73, 74, Beyhakî 3/315, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 3/125)

​Bu lafızlar, Selef-i Salihin’den ve sahabeden en sahih yollarla rivayet edilen orijinal zikir ifadeleridir. İçeriğinde Allah’ın yüceliği (Tekbir), O’ndan başka ilah olmadığı (Tevhid) ve her türlü övgünün yalnızca O’na ait olduğu (Hamd) gerçeği bir araya getirilmiştir. Bu kelimeleri manasını tefekkür ederek söylemek, zikrin kulun kalbine nüfuz etmesini sağlar.

​Tekbirlerin, herkes tarafından tek bir ağızdan okunmasının dini bir temeli yoktur! Yani teşrik tekbirlerini toplu bir halde yapmak, bid’attır ve sapıklıktır!

​Kişiler bu tekbirleri yalnız başlarına getirmelidirler. Zikir, ister açıktan olsun, ister gizli, bu zikirlerin hiçbirisinin toplu olarak yapılması hususunda dini bir dayanak bulunmamaktadır!

​İbadetlerin geçerliliği ve sevabı, onların Hz. Peygamber ve Ashabı tarafından yapılış şekline uygun olmasına bağlıdır. İslam tarihinde ne Resulullah'ın ne de sahabenin koro halinde, tek bir ritim ve ağızla toplu zikir veya tekbir getirdiğine dair hiçbir sahih delil yoktur. Her kul, ibadetini kendi bilinci ve huşusuyla müstakil olarak yerine getirmelidir. İyi niyetle de olsa ibadetlere sonradan eklenen bu tarz toplu ritüeller sünnete aykırıdır yardır ve dinde aslı olmayan sonradan uydurulmuş (bid'at) uygulamalar sınıfına girer.

Devamını oku...

13 Nisan 2026 Pazartesi

Müşriğin İmameti Konusu

Bismillahirrahmanirrahim...

Müşriğin imameti meselesi, salt bir fıkıh problemi olmanın ötesinde, velayet, teberri ve ibadetin mahiyeti gibi doğrudan akideyi ilgilendiren temel usul prensipleriyle ilişkilidir. Konunun derinliklerine inmeden önce, meseleyi metodolojik bir zemine oturtmak adına 'İtikatta Delil' üzerinde durmak elzemdir. Zira bir hükmün meşruiyeti, dayandığı delile (Kur'an ve Sahih Sünnete) bağlıdır. 

İtikatta delil yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnettir. Bunun dışında kalan âlim sözleri kendi başına asla delil niteliği taşımaz. Akîdede âlim sözlerini –hafizanallah– delil kabul eden kişi, farkında olmadan Tevbe Suresi 31. âyetteki gibi din bilgilerini (âlimleri) rab edinmiş olur.

İtikad, bir Müslüman’ın kalbindeki iman köküdür. Allah’a, Resûlüne, ahirete ve dinin temel esaslarına dair inancımız, herhangi bir şahsın, mezhebin veya âlimin kişisel görüşüyle şeklbellenmez. Bu inanç, doğrudan Allah’ın kelamı Kur’ân-ı Kerîm ve O’nun Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetiyle belirlenir. İtikadî meselelerde “falanca âlim şöyle dedi” diyerek hareket etmek, vahyi terk etmek ve beşerî sözleri üstün tutmak anlamına gelir.

Kur’ân-ı Kerîm’de itikadın temeli gayba iman olarak verilir ve bu iman, “Allah’ın indirdiğine” tâbi olmakla tanımlanır (Bakara 2/2-5). Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinde de iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe ve kadere iman” şeklinde vahye dayalı olarak açıklanır (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1 - Cibril Hadisi). Hiçbir âlimin sözü bu vahyin yerine geçemez.

Şer’î delillerin aslı Kur’ân ve sahih sünnettir. 

Kur’ân, Allah’ın korunmuş kelamıdır. “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr 15/9). 

Sünnet ise Resûlullah’ın vahyi tebliğ, açıklama ve tatbik etmesidir. “...Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”(Nahl 16/44). 

Âlimler bu delilleri anlama ve açıklama görevindedir; kendi sözleri ise ancak Kur’ân ve sünnete dayandığı ölçüde değer taşır. Kendi başına, delilsiz bir âlim sözü hüccet değildir.

Zaten büyük imamlarımız bu gerçeği çok net ifade etmişlerdir.

İmam Mâlik rahimehullah şöyle demiştir: “Herkesin sözü alınabilir de reddedilebilir de. Ancak şu kabrin sahibi (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) hariç.” (İbn Hazm, el-İhkâm, 6/145; Ebû Şâme el-Makdisî, el-Muhtasaru'l-Müemmel). Bu sözü, Peygamber Efendimiz’in kabrini işaret ederek söylemiştir. Başka bir rivayette de “Ben her beşer gibi hata ve isabet edebilirim. Sözlerime bakın, Kitab ve Sünnet’e uyanlarını alın, o ikisine uymayanlarımı terk edin” buyurmuştur.

İmam Şâfiî rahimehullah da “Hadis sahih olduğu zaman benim sözümü alın, duvara çarpın” demiştir. Benzer şekilde “Hadis sahihse mezhebim odur” veya “Allah’ın Resulünden gelen bir hadise aykırı söz söylemiş isem benim sözümü duvara çarpın” şeklinde rivayetler meşhurdur. (Nevevî, el-Mecmû’, 1/63; Beyhakî, Menâkıbü’ş-Şâfiî).

İbn Teymiyye rahimehullah ise şöyle buyurur: “İtikad benden alınmaz, benden daha büyük olanlardan da alınmaz. Ancak Allah’ın kitabından, Resûlü’nün sünnetinden ve ümmetin selefinin icmasından alınır.” (Mecmû’u’l-Fetâvâ, 3/203).

İbn Kayyım el-Cevziyye rahimehullah taklidi haram, vacip ve mübah diye ayırır; akîdede delilsiz taklidi haram sayar. Ona göre delile rağmen taklit, Allah ve Resûlüne isyandır. (İ’lâmü’l-Muvakkı’în, Taklid Bölümü).

Selef âlimleri akîdede taklidi yasaklamış, “Bizim sözümüz delildir” dememiştir; aksine “Delilimiz budur” diyerek âyet ve hadis zikretmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah, akîde konusunda Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılmayı emretmiş, “Beni taklit etme, Mâlik’i, Şâfiî’yi veya Sevrî’yi de taklit etme. Onlar nereden (delili) aldıysa sen de oradan al” diyerek vahye bağlı kalmayı vurgulamıştır. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıbü’l-İmâm Ahmed, s. 192).

Konunun en çarpıcı delili Tevbe Suresi 31. âyettir:“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa onlara yalnız bir ilâha ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe 9/31)

Bu âyet, Yahudi ve Hristiyanların âlimlerini (haham ve rahiplerini) rab edinmelerini kınar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu “rab edinme”yi bizzat açıklamıştır. Adî bin Hâtim radıyallahu anh (henüz Müslüman olmadan) Resûlullah’ın huzuruna boynunda haçla gelmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tevbe 31’i okuyordu. Adî: “Onlar onlara ibadet etmiyorlardı ki!” dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Evet, fakat onlar Allah’ın helâl kıldığını haram kılarlar, siz de haram tanırdınız. Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar, siz de helâl sayardınız. İşte bu, onlara ibadettir (onları rab edinmektir).” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3095; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm).

Bu hadis, âyetin tefsiridir. Rab edinme, âlimlerin helâl-haram koyduğu hükümlere uymak, vahyi terk ederek onların görüşlerini üstün tutmaktır. Akîdede âlim sözlerini delil kabul etmek de aynı hatadır: “Falanca âlim Allah’ın sıfatlarını şöyle tevil etti” diye Kur’ân’ın zahirini terk etmek, Tevbe 31’in kapsamına girer. İbn Kesîr tefsirinde ve diğer muteber tefsirlerde bu hadis genişçe yer alır ve “âlimleri rab edinmenin” itaat yoluyla gerçekleştiği vurgulanır.

Sahabe radıyallahu anhüm, akîdede Resûlullah’ın sözünden başka delil aramamıştır. Tâbiîn de sahabe’nin naklettiği sünnete tâbi olmuştur. Dört büyük imam ve selef âlimleri akîdede bu yolu takip etmiş, “Kur’ân ve sünnetle amel”i esas almıştır.

Günümüzde bazı çevrelerde “falanca âlim şöyle dedi” diye akîde inşa etmek yaygındır. Halbuki bu, itikadın vahye değil, beşerî otoriteye dayandırılmasıdır. İtikad, delile dayalı ittiba (deliliyle takip) ile olur; taklit ile değil. Kim akîdede âlim sözlerini delil kabul ederse, selefin yolundan sapmış, Tevbe 31’in uyarısına maruz kalmış olur.

Sonuç olarak, itikatta delil yalnızca Kur’ân ve sahih sünnettir. Âlim sözleri, ancak bu ikisine dayandığı sürece kıymetlidir; kendi başına delil değildir. Bu gerçeği kabul etmeyen, farkında olmadan âlimleri rab edinir ve Tevbe 31’in kınadığı duruma düşer.

Müslüman, akîdesini Kur’ân ve sünnetten öğrenmeli, âlimleri “delil” değil “rehber” olarak görmelidir. Delili sorup öğrenmeli, ittiba etmelidir. Bu, selefin yoludur; bu, tevhidin ve selametin yoludur.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân 3/31)

Aynı zamanda, İslam’ın "ihtilaf fıkhı" bizzat Rabbimiz tarafından vazedilmektedir.

​“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Müslim/şirki terk edip tevhid ile Allah’a yönelen yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz —şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne gerçekten inanıyorsanız— onu Allah’a ve Resûl’e arz edin. Bu, hem hayırlıdır hem de netice itibarıyla en güzel yoldur.” (Nisâ, 59)

​Ayetteki "Herhangi bir konu" ifadesi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Bu ibare, ilahi hükmün hayatın istisnasız her alanını kuşattığını ve şümullü olduğunu ilan eder. Yüce Allah, bu üslup ile beşerî hayatın her türlü ihtilafını Kendi hakemliğine ve Resûl’ü sallallahu aleyhi ve selle'in rehberliğine havale etmiştir.

​İster itikadi ve ahlaki, ister amelî ve siyasi olsun; küçük büyük tüm anlaşmazlıklarda Allah ve Resûl’ünün hükmüne rücu etmek, basit bir tercih değil, doğrudan "İtikadi bir mecburiyettir." Zira Allah Teâlâ, bu teslimiyeti “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman” şartına bağlamıştır. Dolayısıyla bu sorumluluk, keyfî bir uygulama değil; kişinin Allah’a ve ahirete olan imanının yegâne sağlaması, İslam iddiasının asıl ispatıdır.

Allah’ım, bizi Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılan, âlimleri rab edinmekten korunan kullarından eyle. 

Şimdi konumuz olan müşriğin İmameti konusuna başlayalım inşaallah...

İslam düşünce tarihinde namaz, sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda tevhid akidesinin toplumsal bir tezahürü ve siyasi-hukuki bir temsildir. Namazda "imam" olan kişi, cemaatin Allah katındaki vekili ve o anki velisidir. Bu sebeple imamın akidesi, namazın sıhhatini (geçerliliğini) doğrudan etkiler. Mesele Kur’an ve Sünnet ışığında incelendiğinde, küfrü açık olan birinin arkasında namaz kılmak, sadece bir fıkhi hata değil, tevhidin rükünlerine muhalefet içeren "fiili bir küfür" eylemi olarak nitelendirilir.

İslam hukukunda imamet, bir velayet şubesidir. İmam, namaz kıldırdığı sırada cemaati Allah huzurunda temsil eder.

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmam (kendisine uyanların namazlarına) kefil, müezzin ise (namaz vakitleri konusunda) kendisine güvenilen kimsedir. Allah’ım! İmamlara (kefil oldukları konuda) muvaffakiyet ver, müezzinleri de (olası taksirlerinden dolayı) bağışla!” (Tirmizî, Salât, 39)

Namazda cemaat, imamı kendi adına dua etmesi ve secdeleri yönetmesi için vekil tayin eder. Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmam ancak kendisine uyulmak için vardır. Öyleyse (namazda) ondan farklı davranmayın. O rükûa varınca siz de rükûa varın. ‘Semiallâhü limen hamideh.’ dediği zaman ‘Rabbenâ leke’l-hamd.’ deyin. Secdeye gittiği zaman siz de secdeye gidin. Oturarak namaz kıldığı vakit siz de hep birlikte oturarak kılın...” (Buhari, Ezan, 74)

Bir muvahhidin, Allah’ın düşmanı olarak vasıflandırılan bir kafiri kendine vekil kılması, akidevi bir tenakuzdur. Kur’an-ı Kerim, müminlerin kafirleri veli (dost, yönetici, hami) edinmesini kesin bir dille yasaklar:

"Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri veli edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile olan bağını koparmış olur..." (Âl-i İmrân, 28)

"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin..." (Mümtehine Suresi, 1)

Namazda imama tabi olmak, ona boyun eğmek ve onu rehber edinmektir. Küfrü sabit birine tabi olmak, Kur’an’ın emrettiği "beri olma" (teberri) ilkesini ihlal eder.

Kur’an’da müşriklerin ve kafirlerin yaptıkları salih amellerin, iman şartı eksik olduğu için geçersiz olduğu defalarca vurgulanmıştır:

"Eğer onlar da ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi." (En’âm, 88)

"Andolsun, sana da senden öncekilere de şöyle vahyedildi: 'Eğer Allah’a ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.'" (Zümer, 65)

"Müşriklerin, kendi inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeye yetkileri yoktur. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır." (Tevbe, 17)

Kendi namazı Allah katında "sıfır" hükmünde olan, secdesi geçersiz ve ameli boşa gitmiş bir kimsenin, başkasının namazına köprü olması aklen ve naklen imkânsızdır. Bir kafirin namazı, teknik olarak bir "ibadet" değil, sadece fiziksel bir harekettir. Olmayan bir ibadete tabi olmak, ibadeti batıl kılar.

İmamet makamı, İslam’ın en şerefli makamlarından biridir. Bir kafiri bu makama geçirmek, ona dini bir tazim (saygı) göstermektir. İslam hukukunda kafire dini bir üstünlük tanımak küfür kabul edilmiştir.

"...Allah, kafirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki/velayet) vermeyecektir." (Nisâ, 141)

"Sana gelen bu ilimden sonra, eğer onların arzularına uyacak olursan, bak ki Allah tarafından senin için ne bir koruyucu vardır, ne de bir yardımcı." (Bakara Suresi, 120)

"Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir cihat (ilim ve tebliğ mücadelesi) ver." (Furkân Suresi, 52)

Allah’ın reddettiği bir kimseyi Allah ile kul arasında aracı (imam) kılmak, ibadeti oyun ve eğlence yerine koymaktır.

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak..." (En'âm Suresi, 70)

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ​"Bir topluluğa Allah’ın kitabını en iyi okuyan (ve hükümlerini en iyi bilen) kimse imamlık yapar. Eğer okuma hususunda eşit iseler, sünneti en iyi bilen imamlık yapar. (Müslim: Mesâcid, 290 (673)). Bu hadisten anladığımız; imam, toplumun dini değerleri en iyi olan kişilerden seçiliyor. Bunu, Müslümanların Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’in vefatından sonra Ebu Bekir (radiyallahu anh)’ın imam olmasından da anlayabiliyoruz. Bir kafirin burada değerlendirilmesi olması imkânsızdır. Dolayısıyla kafiri böylesi şerefli bir yere geçirmek, filen kafiri yüceltmek olur.

"...Allah, kafirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki/velayet) vermeyecektir." (Nisâ, 141)

Kafirin arkasında namaz kılan kişi, dolaylı olarak o kafirin amelinin "makbul" olabileceğini kabul etmiş sayılır. Bu durum, Kur’an’ın kafirler hakkındaki hükmünü (amellerinin boşa gitmesi) pratikte reddetmektir.

Eğer bir mümin, kafirin imametinde/arkasında duruyorsa, o kafirin İslam dairesinde olduğunu veya küfrün ibadete engel olmadığını iddia etmiş olur. Bu da şer'i bir hükmü (küfrün ameli iptal etmesini) inkar olduğu için kişiyi küfre sokar.

İslam inancı "El-Vela ve'l-Bera" (Allah için sevmek, Allah için buğzetmek) üzerine kuruludur. Kafire imamlık yetkisi vermek, ona "vela" (dostluk ve bağlılık) göstermektir. Bu, tevhidin özüne terstir.

Şu hakikati tekrar hatırlatmakta fayda var: İnsanlar ne zaman Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın pak sünnetini terk ederse, sapıklık kaçınılmaz olur. Hevâlarına uyanlar, beşer sözlerini din edinenler, mutlaka haktan uzaklaşırlar. Zira Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti dışında hiçbir söz masum değildir, hiçbir yol güvenilir değildir. Bu yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.’ (Muvatta’, Kader, 3; Hâkim, el-Müstedrek, 1/93) Öyleyse kurtuluş, yalnızca bu iki kaynağa sarılmaktadır; bunun dışındaki her yol, insanı hüsrana götürür.

Şüphe: Ama alimler Cehmiyeyi tekfir ettikleri halde onların arkasında kılınan namazı iade etmekle sınırlı kalmışlar, siz neden küfür diyorsunuz?

Cevap: Cehmiye’yi tekfir eden alimlerin tavrı sadece bir "iade" tavsiyesi değildir. Onlar meseleyi akidevi bir ayrışma olarak görmüşlerdir:İmam Ahmed b. Hanbel der ki: "Cehmi’nin arkasında namaz kılınmaz. Eğer kılındıysa iade edilir." (Es-Sunne).

Buradaki mantık şudur: Bir kafirin namazı kendisi için bile geçerli değilken (bkz: En'am 88), başkasına nasıl önderlik edebilir? "Sıfır" olan bir değer, kendisinden sonra gelenleri de "sıfır" yapar.

Cehmiye konumuz olmadığı için detaylara girmeyeceğim, ama konu onların sandığı gibi tek kalem değildir, tavsilatlıdır. Haliyle burada duraksama gayet normaldir. Merak edenler sadece Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki tutumuna bakarak bizi çok rahat anlayabilirler. Çünkü cehmiyenin görüşünü küfür olarak tanımlarken şahsa özel duraksamalar olmuştur. Bunu İbn-i Teymiye şöyle izah eder: "İmam Ahmed, 'Kur'an mahluktur' diyen, insanların bu görüşe inanması için baskı yapan, âlimleri hapseden ve kırbaçlayan halifelere tekfirde bulunmamıştır. Bilakis o, onların arkasında namaz kılmış, onlara 'Müminlerin Emiri' diyerek dua etmiş, onlara hakkını helal etmiş ve onlar için Allah'tan mağfiret dilemiştir. Çünkü İmam Ahmed, onların peygamberi yalanlamak ve dini yıkmak kasdıyla hareket etmediklerini biliyordu. Onlar tevil ettiler, yanıldılar ve (Mutezile âlimlerini) taklit ederek bu hataya düştüler. Bu yüzden İmam Ahmed onlara 'Cehmiyye' veya 'kâfir' demedi." (İbn Teymiyye, Mecmu'u'l-Fetâvâ, Cilt 12, s. 489 ve Cilt 3, s. 229-231). 

Bu görüş dahi tartışmalıdır... Yani bu tür tarihi mevzular hiçbir zaman akidede referans olamaz. Kaldı ki tarihi vakıalar İslam’da delil değil, ibret sebebidir... Bu gün olduğu gibi.

Selef alimlerinin 'namazı iade edin' kavlini, meselenin küfür olmadığına delil sanıyorlar. Oysa bir namazın iadesinin istenmesi, o imamın 'iman vasfını yitirdiğinin' fiili kanıtıdır. Müşriki imam edinip arkasında rükuya varmak, Tevhidin 'Bera' (uzaklaşma) ilkesini pratikte inkar etmektir. 

Eğer konu sanıldığı kadar berrak olsaydı hiç şüphesiz selef bunu tereddütsüz söylerdi. Birkaç fetvayı birlikte okuyalım:

Ebu Davud şöyle anlatıyor: Namazları Cehmi imamların kıldırdığı dönemde Ahmed ibni Hanbel’e cuma namazlarını sordum bana dedi ki: "Ben Cehmi’nin arkasında kıldığım namazları iade ediyorum sen de ne zaman Kur’an mahluktur diyen birinin arkasında kılsan namazını iade et." (Ebu Davud, Mesail ul Ahmed, 48) 

İbn Ebi Ya’la, İmam Ahmed’in bid’atçinin arkasında namaz kılmak hakkında sorulunca dediğini nakleder: "Cehmiyye’nin arkasında namaz kılınmaz. Rafizilere gelince, hadisleri inkâr ederler. Onların arkasında da namaz kılınmaz." (Tabakat’ul Hanabile 1/168) 

Diğer imamlardan da bu minvalde sözler nakledilmiştir: İmam Şafi şöyle demiştir: "Rafizi’nin, Kaderiye mensubunun ve Mürcie’den olan kimselerin arkasında namaz kılma!" (Zehebi, Siyeru A’lam’un Nubela, 10/31)

İmam Malik’e, Kaderi bir imamın arkasında namaz kılmak soruldu. Sonra kimseye dedi ki: "Sana sorulursa arkasında namaz kılma. Cuma da mı kılınmaz? Diye sorunca: Cuma da kılınmaz. Şayet ondan korkar ve sana zarar vermesinden endişe edersen cuma ancak öğlen namazı olarak iade et." (Müdevvenet’ul Kubra, 1/84)

Kadı Ebu Yusuf şöyle demiştir: "Cehmi’nin, Rafizi’nin ve Kaderi’nin arkasında namaz kılınmaz." (el-Lalekai, Şerhu Usuli İ’tikadi Ehli Sünneti ve’l Cema’at, 2/733)

Bu minvalde sözlerden fazlaca bulmak pek mümkün, bu sözler ne ayet nede hadis değillerdir. Bunlar üzerine din bina edilmesi kendi başına akidevi bir sapmadır. 

Ayrıca sözlerin soru soran kişinin imamın itikadını, mezhebini bilmediği, geçmişte kıldığı ibadetin geçerliliği hakkında şüphesi olduğunu gösteriyor. Yani sıcak ve canlı tartışmaların olduğu, fitnenin evin içinde, islam toplumuna sirayet ettiği bir ortam karşımızda. Bu durumda devlet, toplumsal baskınının olduğu, kişi ve grupların tam ayrışmadığı insanların çoğunun meselenin neye taaluk ettiğini bilmediği, anlamadığı bir dönemden başlayan soru, sorgulama ve verilen fetvalardan külli bir kaide çıkarılamaz.

Elhasıl, bu âlimlerin sözlerinden anlaşıldığı üzere, burada namaz kılanların hükmü değil; kılınan namazın hükmü ve sıhhati ele alınmıştır. Bu da bize gösteriyor ki, dinin temel dinamikleriyle doğrudan ilgili böyle bir meselede, kaynağı meçhul veya amacı farklı -selefe ait olduğu iddia edilse bile -sözlere dayanarak hüküm veremeyiz.

Nitekim yukarıda da ifade edildiği gibi, mesele akideyle ilgiliyse -ki burada akidenin merkezî bir konusu söz konusudur- o hâlde şüphe barındırmadan bize mütevatir olarak ulaşan Kur’an ve onun beyanı olan sahih sünnet, rehberimiz olmalıdır. Bu iki temel kaynak dışında kalan dayanaklarla beslenerek sağlıklı ve güvenilir bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.

Dediğimiz gibi bu tür tarihi vesikalar sahih/mütevatir rivayetler değildir... Sahih olduğunu varsaysak dahi akidede hiçbir zaman delil sınıfına girmez. Burası malumunuz.

Burada İmam Şâfiî'nin tahrif edilerek küfre delil alınan sözünün izahınıda yapmakta fayda var.

Kafirin arkasında namaz kılmanın küfür değil olsa olsa haram olacağını iddia eden heva ehlinin dayanakları malum olduğu üzere âlimlerin anlamadıkları sözlerdir. Bu konuda hepsinin ağızlarına pelesenk edindikleri İmam Şafii’nin sözünü gelin birlikte okuyup bağlamından koparmadan, cümle cümle izah edelim.

وَلَوْ أَنَّ رَجُلًا كَافِرًا أَمَّ قَوْمًا مُسْلِمِينَ وَلَمْ يَعْلَمُوا كُفْرَهُ، أَوْ يَعْلَمُوا لَمْ تَجْزِهِمْ صَلَاتُهُمْ وَلَمْ تَكُنْ صَلَاتُهُ إِسْلَامًا لَهُ إِذَا لَمْ يَكُنْ تَكَلَّمَ بِالْإِسْلَامِ قَبْلَ الصَّلَاةِ وَيُعَزَّرُ الْكَافِرُ وَقَدْ أَسَاءَ مَنْ صَلَّىٰ وَرَاءَهُ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ كَافِرٌ

Eğer kâfir bir adam, müslüman bir topluluğa imamlık yapacak olsa da onlar onun küfrünü bilmeseler veya bilseler de, onların namazı geçerli olmaz. Ve eğer namazdan önce İslam’ı sözlü olarak benimsememişse, onun bu namazı kendisi için bir Müslümanlık (geçerli bir ibadet) sayılmaz. Kâfire tazir cezası verilir. Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü etmiş olur. (El-Ümm)

Eğer kâfir bir adam, müslüman bir topluluğa imamlık yapacak olsa da onlar onun küfrünü bilmeseler veya bilseler de, onların namazı geçerli olmaz.

İfadenin bu kısmı, kâfir olduğu ortaya çıkarsa kılınan namazın iadesi ile ilgilidir. Yani kafir olduğu bilinsin yada bilinmesin fark etmez, imamda aranan ilk şart olan “İslam” eksik olduğu için namazın geçerli olmayacağını anlıyoruz.

Ve eğer namazdan önce İslam’ı sözlü olarak benimsememişse, onun bu namazı kendisi için bir Müslümanlık (geçerli bir ibadet) sayılmaz.

Kâfir olan kişi eğer namazdan önce sözlü olarak küfre girdiği noktadan imana döndüğünü izhar etmezse, onun kıldığı namazla İslam’ına hükmedilemeyeceğini söylüyor. Demek ki kişinin küfrü hangi noktadaysa aynı noktada tövbenin yada küfürden döndüğünün lisan ile haber verilmesi gerektiğidir.

Kâfire tazir cezası verilir.

Eğer kâfir olan kişi küfründen döndüğünü sözlü olarak izhar etmez ve Müslüman cemaate namaz kıldırırsa tazir cezası ile cezalandırılır deniyor. 

Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü etmiş olur.

Burada ise, kâfir olduğunu bildiği kişinin namaz kıldığını görüp, namazı İslam’ına hamlederek hemen arkasına geçip ona tabi olup namaz kılan kisinin büyük bir yanlış yaptığını ifade etmiş. 

Hâsılı, burada asıl mesele; namazın tek başına bir kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli olmadığıdır. Yoksa bu durum, birinin gidip kâfirin kâfir olduğuna hükmederek (bilinçli bir şekilde bir kâfire tabi olarak) arkasında namaz kılması meselesi değildir. Âyetteki “esâû” (kötülük ettiler) vurgusu, dini usulleri ve iman şartlarını hafife alarak kâfirin şekli ibadetini İslam’a giriş için yeterli görme yanlışına (tekzip/alay) işaret etmektedir.

Maalesef toplumumuzda okuduğunu anlayamayanlar, âlimlerin bu tür sözlerini kafalarına göre anlamlandırıp, kâfirin arkasında bile bile namaz kılmaya hamlediyorlar. Bununla da yetinmeyip “bakın İmam Şâfiî kâfir birinin arkasında namaz kılmaya kötü diyor” diyerek alimin muradının dışında bir mana ile hem âlime iftira ediyor hem de dini bozmaya yönelik bir eylemde bulunuyorlar. Oysa konu dediğimiz gibi kâfirin arkasında namaz kılmaktan ziyade, konu namaz kılanın İslam’ına hükmetmektir.

Neyse ki Allah Teâlâ dini Kur’ân ve sahih sünnet ile tamamlanmış bir şekilde bize ulaştırmış. Bu tür durumlar kalbi hastalıklılar için imtihan sebebi olur, yakîn imana sahip olanlara elbette insî ya da cinnî olan şeytanlar zarar veremez.

Rabbimiz şöyle diyor:

إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“Gerçek şu ki; iman edenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hakimiyeti (zarar verme gücü) yoktur.” (Nahl, 99)

Sonuç olarak, küfrü açık olan (Allah’a ortak koşan, ayetleri inkar eden veya İslam’ın bir hükmünü alenen reddeden) birinin arkasında namaz kılmak şu nedenlerle fiili küfür ve batıl bir eylemdir:

Velayet: Müminin, bir kâfirin dini lider/veli edinmesi haramdır.

Vekalet: Geçersiz amelin sahibi, müminler adına vekil olamaz.

Tazim: Kafiri mihraba geçirmek, İslam'ın kutsallarına hakarettir.

İnkâr: Kur’an’ın “kafirler ameli boştur” hükmünü fiilen reddetmektir.

Bu nedenle, akidesi bozuk veya küfrü sabit olan birinin arkasında kılınan namaz yok hükmündedir ve bu fiilde ısrar etmek, İslam’ın temel iddialarına muhalefet olduğu için kişinin kendi akidesini de ifsad eder.

Son olarak, bu tür akideyle doğrudan ilgili meselelerde Kur’an ve sahih sünnet dışında dayanak aramak kendi başına akidevi bir arızadır. Çünkü akide, kalbin kesin olarak bağlandığı, şüpheye yer bırakmayan inanç demektir; bu yüzden deliller kesinlik (yakîn) ifade etmelidir. Bu da Kur’an ve sahih sünnet dışında hiçbir kaynakta yoktur...

Tüm bunlardan sonra biri kalkıp ama alimler şöyle demiştir, derse bizde Abdullah ibn Abbas’ın şu sözünü söyleyip ayrılmayı uygun görürüz.

“Başınıza gökten taş yağma zamanı yakındır. Ben size Allah Resûlü diyorum, siz ise ‘Ebu Bekir ve Ömer şöyle şöyle dedi’ diyorsunuz.” (Ed-Dürerü’s-Seniyye, cilt 4)

“Ben ancak gücüm yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’tandır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na yönelirim.” (Hûd, 11/88)

Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn...

Devamını oku...

12 Haziran 2024 Çarşamba

Kurbana Doğru

Allah-u Ekber, Allah-u Ekber...

Bu nida, gökyüzünü yırtan bir sesten ibaret değildir; bu, yeryüzündeki tüm sahte otoritelerin, modern firavunların, putların ve insanın kendi içine ördüğü küçük krallıkların karşısında çekilen en büyük zikirdir. Bu zikir, dilde hapsolduğunda bir alışkanlığa, hatta mekanik bir tekrar haline düşebilir; fakat kalbe inip oradan tüm varlığa yayıldığında ve eyleme döküldüğünde ise köklü bir devrime, zihinsel ve ruhsal bir özgürleşmeye dönüşür. "En Büyük" olanın huzurunda, O’ndan başka hiçbir güce, hiçbir menfaate, hiçbir ideolojiye, hiçbir korkuya ve hiçbir dünyevi otoriteye boyun eğmeyeceğinin en sarsılmaz, en açık beyanıdır.

Müslüman olmak, hayatın her alanını ilahi bir ölçüye vurmak, her kararını, her ilişkisini, her birikimini ve her arzusunu o ölçüyle tartmaktır. Aslında bütün bir insanlık tarihi, ya Rabbe kayıtsız şartsız kurban olmak ya da kurban olmaya engel teşkil eden her ne varsa onu tereddütsüzce kurban etmek üzerine şekillenmiştir. Atamız Adem’den (a.s) Hatemü’l-Enbiya Muhammed Mustafa’ya (s.a.s) kadar bu hakikat hiç değişmemiştir. Her peygamberin misyonu, insanı kendi benliğinin putlarından, ego krallıklarından ve yalancı ilahlarından kurtarmak olmuştur.

Kur’an bize Kabil ile Habil’in trajedisini anlatırken aslında samimiyetsiz, gösterişçi ve kalpsiz bir dindarlığın anatomisini en çarpıcı şekilde çizer. (Mâide, 27) İki kardeş kurban sunar; birinin kurbanı kabul edilir, diğerinin ise edilmez. Neden? Çünkü Allah Teâlâ, sunulan “nesneye” değil, o nesneyi sunarken kalpte taşınan niyete, ihlâsa ve takvaya bakar. Kurban kelimesinin asıl anlamı “yaklaşmak”tır. Eğer kurbanın seni Allah’a yaklaştırmıyorsa, o sadece bir hayvanın telef edilmesinden, etinin dağılmasından ibaret kalır; hiçbir manevi değeri yoktur.

Bu ilahi ihtar, bugün buzdolaplarını doldurma telaşına düşmüş, sadece şekliyle dindarlığını icra eden modern insanlara tokat gibi iner:

“Onların etleri ve kanları Allah’a asla ulaşmaz. O’na ancak sizden takva ulaşır...” (Hac, 37)

Peki Allah Teâlâ İbrahim’i (a.s) neden “Halîlullah” (Allah’ın Dostu) mertebesine yükseltti? Onu dost kılan şey, konforlu ve risksiz bir dindarlık değildi. En sevdiğini, en değerlisini Allah’ın emriyle bıçağın altına yatırabilecek o çelik gibi irade, o sarsılmaz sadakat ve o derin teslimiyetti.

Sâffât Suresi’nde (100-107) yankılanan o diyalog, insanlık tarihinin en yüksek sadakat ve imtihan zirvesidir. İbrahim (a.s) rüyasını oğluna açar:

“Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?”

Bu, sıradan bir babanın evladına sorduğu soru değildir; imanın en ağır imtihanıdır. İsmail’in (a.s) cevabı ise tüm çağlara, tüm müminlere bir teslimiyet dersi olarak kalmıştır:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.”

Her ikisi de tam teslim olduğunda, bıçak işlemez olmuş, yerine fidye olarak büyük bir kurban gönderilmiştir. İbrahim (a.s) rüyasını doğrulamış, imtihanı geçmiş ve “Halîl” unvanını hak etmiştir. İşte gerçek kurban budur: Bıçağı boyna indirmeden önce, kalbindeki tüm dünyevi bağları, sevgileri ve putları koparabilmek; Allah’tan başka her şeyi O’nun yolunda feda edebilecek bir ruh haline ulaşabilmek.

Senin “İsmail”in Kim veya Ne?

İbrahim (a.s) İsmail’ini kurban ederken aslında bir cana kıymadı; kalbindeki “evlat putunu”, en büyük sevgisini Allah’ın huzuruna koyarak oradaki son gölgeyi de devirdi. Şimdi sen de dur ve kalbinin en derin köşelerine samimiyetle bak. Senin “İsmail”in nedir? Seni Allah’ın çağrısını duymaktan alıkoyan, seni adaletten, merhametten, hakikatten ve sorumluluktan geri çeviren o en güçlü, en büyülü prangan hangisidir?

Mevkiin ve makamın mı? “Bu haksızlığa ses çıkarırsam koltuğumu kaybederim” diye düşündüğün o unvan, senin İsmail’indir.

Paran ve servetin mi? “Daha fazlasını” elde etme hırsıyla muhtacın hakkını gasp ettiğin, helal haram gözetmeden elde ettiğin birikim, senin İsmail’indir.

Sosyal statün ve itibarının mı? “Çevrem, ailem, arkadaşlarım ne der?” korkusuyla Allah’ın rızasını ikinci plana attığın o kibir ve sınıf bilinci, senin İsmail’indir.

Kariyerin, diploman, arabaların, mülklerin mi? İnancını sulandıran, tevhidini zayıflatan, seni sorumluluktan kaçıran her ne varsa...

Eğer kurbanını, yapacağın kavurmanın lezzeti, misafirlerin övgüsü veya toplumsal gösteriş için boğazlıyorsan; sen bir İbrahim değilsin, sadece bir kasapsın. Ve bu eylem seni Allah’a yaklaştırmaz; aksine kendi bencilliğinin, nefsinin ve dünyevi hırslarının daha derin zindanına hapseder.

Bizler İbrahim’in (a.s) milletinden, Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olduğumuzu iddia ediyoruz. Ancak iddia, ispat ister. Eğer dilimiz “Allah en büyüktür” derken hayatımız küçük menfaatlerin, siyasi hesapların, kariyer kaygılarının ve dünyevi korkuların kölesi haline gelmişse; kurban bayramımız sadece bir ritüele, toplumsal bir şova, et dağıtım törenine dönüşmüş demektir.

Bu bayram, kendimizi muhasebe etmek, ruhumuzu ıslah etmek ve niyetlerimizi yenilemek için bir fırsattır. Eylemi olmayan söz, sahibine ancak vebal olur. Kurban; bir kaçış değil, bir uyanıştır. Kurban; “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En’âm, 162) diyebilenlerin cesaret eylemidir.

Rabbimiz!

Bizleri, zikri dilinden kalbine, kalbinden hayatına, hayatından da toplumsal adalete ve merhamete yansıtan kullarından eyle. Bize İbrahimî bir samimiyet, İsmailî bir teslimiyet ve Muhammedî bir ahlak bağışla. Kurbanlarımızı, bizi senden alıkoyan her şeyi temsilen feda etme şuuruyla kestir. Bizleri şekilci, gösterişçi dindarlıktan kurtar; hakiki takvaya, ihlâsa ve samimiyete ulaştır.

Hamd, her türlü sahte ilahı reddedip sadece O’na yönelenlerin, adaleti ve teslimiyeti tek rehber edinenlerin Rabbi olan Allah’adır.

Devamını oku...