Sayfalar

Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

26 Mayıs 2026 Salı

Herkes Tarlasına Ne Ektiğine Baksın

"Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (Haşr, 18)

İlahi kelamın bu sarsıcı ve derin ikazı, insanı kendi varoluşuyla, tercihleriyle ve nihai akıbetiyle yüzleşmeye davet eden muazzam bir aynadır. Hayat, her anı titizlikle işlenmesi gereken bir tarla; insan ise bu tarlaya ektiği tohumların kalitesinden sorumlu bir çiftçidir. Toprağa ne bırakılırsa, hasat vaktinde devşirilecek olan da odur. Bu yalın ama sarsıcı hakikat, sadece fiziki bir ekim dikim işini değil, insanın bizzat kendi elleriyle inşa ettiği ebedi geleceğini anlatır. 

Bizler bu dünyaya sadece yaşamak için değil, esasen bir "yarın" inşa etmek için gönderildik. Dolayısıyla attığımız her adım, söylediğimiz her söz ve kalbimizde büyüttüğümüz her niyet, o mukadder yarının yapı taşlarını oluşturmaktadır. 

İnsanın dönüp kendi tarlasına bakması, aslında kendi vicdanına, ömür sermayesini nerede ve nasıl tükettiğine bakması demektir. Kur'an-ı Kerim bu gerçeği Şûra Suresi 20. ayette, "Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da dünyadan bir şeyler veririz; fakat onun ahirette hiçbir nasibi olmaz" buyurarak mühürler. Yine Zilzal Suresi 7 ve 8. ayetlerde yer alan, "Kim zerre miktarı hayır işlemişse onun karşılığını görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onun karşılığını görür" beyanı, tarladaki en ufak bir tohumun bile zayi olmayacağının kesin ilanıdır.

Bu ilahi çağrının kalbinde ve o tarlaya ekilecek en kıymetli tohumun merkezinde ise hiç şüphesiz Tevhid inancı yer alır. Tevhid, sadece Allah’ın birliğine dil ile ikrar getirmek değil; hayatın merkezine yalnızca O’nun rızasını koyabilmek, zihni ve kalbi her türlü sahte ilâhtan, dünyevi prangalardan temizlemektir. 

Tarlanın verimli olabilmesi, toprağın yabani otlardan arındırılmasına bağlıdır; insanın amellerinin değer bulması da ancak Tevhid bilinciyle kalbin şirkten ve samimiyetsizlikten arınmasıyla mümkündür. Büyük alim İbn Teymiyye bu hakikati, "Ahiret için hazırlık yapmak, kalbi Allah’tan başka her şeyden temizlemekle başlar. Hakiki esir, nefsini heva ve hevesine esir edendir; Haşr Suresi'ndeki bu ayet kula her nefeste bir tercih yapma sorumluluğu yükler: Ya geçici olanı seçip tüketeceksin, ya da Tevhid ile ebedi olanı inşa edeceksin"(el-Ubûdiyye) sözleriyle açıklar. 

Tevhid ile mayalanmış bir hayat, kulun her işinde "Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımda bu amelimin karşılığı ne olacak?" sorusunu sormasını sağlar. Bu soru sorulmaya başlandığı an, hayatın sıradan rutinleri bile birer ibadete, ahiret azığına dönüşür. Peygamber (s.a.v.) de bu uyanışı şu nebevi ölçüyle taçlandırır: "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzularına uyan ve buna rağmen Allah’tan bağışlanma umandır."(Tirmizî)

Tevhidin hayattaki ameli tezahürü ve o tarlayı besleyen en güçlü can suyu ise takvadır. Takva, kulun Yaratıcısına karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesi, O’nun sevgisini kaybetme korkusuyla günahlardan titizlikle sakınmasıdır. Yarın için hazırlık yapmak, takva zırhını kuşanmaktan geçer. Hakiki bir takva; namazla, niyazla, adaletle, ahlakla ve insani erdemlerle tarlayı ilmek ilmek işlemektir. Bugün neyin peşinden koşuyorsak, yarın onunla karşılaşacağımız gerçeği, bizi anlık heveslerin peşinde savrulmaktan alıkoymalıdır. 

İbn Kayyim el-Cevziyye, takva ile sulanmayan bir ömrün hüsranını şöyle tasvir eder: "Kulun yarın için ne hazırladığına bakması, amellerinin kabule şayan olup olmadığını denetlemesidir. Tevhid ve takva tohumunu kalbine ekmeyen, sulamayan ve onu günah devedikenlerinden korumayan bir kul, hasat günü geldiğinde kupkuru bir toprakla baş başa kalır. Bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok." (Medâricü’s-Sâlikîn)

Dünya hayatının aldatıcı süslerine aldanıp tarlasını çer çöple dolduranlar, hasat günü geldiğinde ellerinde derin bir pişmanlıktan başka bir şey bulamayacaklardır. Bu sebeple Allah Resulü (s.a.v.) yolumuzu şu ikazla aydınlatır: "Dünyada tıpkı bir garip hatta bir yolcu gibi ol! Kendini kabir ehlinden say."(Buhârî)

Nihayetinde bu ayet, insana geçici olanla kalıcı olanı ayırt etme basireti aşılar. Ahirette karşılığını bulacağımız yegane sermaye, bu dünyada samimiyetle büyüttüğümüz Salih amellerdir. Seyyid Kutub, bu şuurun müminin zaman algısını nasıl dönüştürdüğünü şu harika cümlelerle ifade eder: "Ayet, 'Yarın için ne hazırladığına baksın' diyerek koskoca dünya hayatını bir 'bugün', ahireti ise 'yarın' olarak nitelendirir. İşte Kur'an’ın zaman ölçüsü budur! Dünya o kadar kısa, ahiret ise o kadar yakındır. Mümin, ayakları bugüne basan ama gözleri hep o 'yarın'da olan insandır. Yol uzun, azık ise ancak takvadır. Eğer attığın adımda Tevhid’in izi, takvanın titizliği yoksa, yarın heyben bomboş kalacaktır."(İlgili ayetin tefsirinde özetle)Zaman akıp giderken ve geri dönüşü olmayan o büyük güne her an bir adım daha yaklaşırken, yapılması gereken en acil iş yönümüzü tayin etmektir. 

Ömer’in (r.a.) o meşhur, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Büyük hesap günü için hazırlık yapın" (İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn) nasihatine kulak vererek kendi tarlamıza dönüp bakmalı; oraya sevgiyi, adaleti, kulluğu ve en başta dosdoğru bir imanı ekip ekmediğimizi kontrol etmeliyiz. Çünkü yarın, bugünün tohumlarından filizlenecektir ve heybesinde güzel bir yarın hazırlığı olanlar için o büyük gün, korkulan bir son değil, vuslatın ve huzurun başlangıcı olacaktır.

Devamını oku...

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Zilhicce Ayı İlk On Günün Fazileti

Bildiğiniz üzere birkaç gün sonra Zilhicce ayına giriş yapacağız. Zilhicce'nin ilk on günü Resulullah Efendimiz tarafından övülmüş ve bu günlerin ihyası için bizleri ikaz edip hatırlatmalarda bulunmuştur. İnşaAllah bu mübarek günler yaklaşırken hepimiz için kısa ve öz bir hatırlatma yapalım:

​Zilhicce ayının ilk on günü çok faziletlidir. Allah-u Teâlâ katında yılın en değerli günleridir. Bu günlerde yapılan salih ameller, Allah’a en sevimli amellerdir. Bu sebeple bu günlerde bol bol salih ameller işlemek müstehap kılınmıştır.

​Abdullah ibni Abbas şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu: “Kendisinde salih amel işlenen günlerin Allah’a en sevimlisi bu günler yani (Zilhicce’nin ilk) on günüdür.”

Sahabeler:

​−Ya Rasulallah! Allah’ın Yolunda yapılan cihadda mı (o günler kadar sevimli) değildir? diye sordular. Rasulullah de şöyle buyurdu:

​−“Evet, Allah’ın Yolunda yapılan cihadda! Ancak canı ve malı ile cihada çıkıp da onlerden hiçbir şeyi geri döndürmeyen (yani şehid olan) hariçtir!” (Ebu Davud 2438, Buhari 928, Tirmizi 754, İbni Mace 1727, Beyhaki, Taberani, Bezzar, Ebu Ya’la, İbni Hibban, Ahmed bin Hanbel Müsned 6/112, Tergib ve Terhib 3/20)

​Bu hadis, Zilhicce'nin ilk on gününde yapılan her türlü meşru amelin (namaz, sadaka, Kur'an tilaveti, ana-babaya iyilik gibi) zamansal bir bereketle katlandığını gösterir. Normal şartlarda İslam'ın en zirve ameli kabul edilen cihad bile, bu zaman diliminde işlenen salih amellerin sevap değerine ulaşamamaktadır. Buradaki tek istisna, canını ve malını Allah yolunda tamamen feda edip geri hiçbir şey bırakmayan şehitlerdir; bu da söz konusu on günün manevi ağırlığını ve kaçırılmaması gereken muazzam bir fırsat olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

​Cabir bin Abdullah şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu:

​“Dünya günlerinin en faziletlisi Zilhicce’nin ilk on günüdür…”(İbni Hibban, Tergib ve Terhib 3/22)

​Ulema, Ramazan ayının son on gecesinin (içinde Kadir Gecesi barındırmasından dolayı) gecelerin en faziletlisi; Zilhicce ayının ilk on gününün ise (içinde Arefe ve Kurban bayramı barındırmasından dolayı) gündüzlerin en faziletlisi olduğunu belirtmiştir. Bu günler, yeryüzünde güneşin doğduğu en bereketli, duaların kabule en yakın olduğu ve ilahi rahmetin sağanak sağanak indiği müstesna bir zaman dilimidir.

​Nebi’nin eşlerinden bazısından rivayet edildiğine göre:

​“Rasulullah Zilhicce’nin dokuz günü, Aşure günü, her aydan üç gün ve ayın ilk Pazartesi ve Perşembesi oruç tutardı.”(Ebu Davud 2437, Nesei 2366, 2410, 2411, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/271 No: 22690, 27001, 27920)

​Oruç ibadeti, kulun nefsini terbiye eden ve Allah'a aidiyetini pekiştiren en halis amellerdendir. Resulullah bu on günün bayramdan önceki dokuz gününü oruçla geçirerek, bu mübarek zaman dilimini bedenen ve ruhen en temiz şekilde ihya etmiştir. Bu sünnet, bizler için de hem geçmiş günahların temizlenmesine bir vesile hem de bayram coşkusuna manevi bir hazırlıktır.

Abdullah ibni Ömer şöyle dedi: Nebi şöyle buyurdu:

​“Allah’ın katında içerisinde salih amel işlenen bu on günden (yani Zilhicce ayının ilk on gününden) sevabı daha büyük ve Allah’ın daha çok hoşuna giden başka günler yoktur. O halde, bu günlerde tehlili, tekbiri ve tahmidi çokça yapınız!”

​Tehlil:

لآ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَحْدَهُ لاَشَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ، وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَعَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

​Duanın Manası: “Allah’tan başka hakkı ile ibadet olunan hiçbir ilah yoktur. O, birdir ve hiçbir ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd da O’nadır. O, her şeye gücü yetendir.”

​Tekbir:

اللهُ أَكْبَرُ

​Duanın Manası: “Allah en büyüktür.”

​Tahmid:

الْحَمْدُ لِلَّهِ

​Duanın Manası: “Hamd, Allah’a mahsustur.” (Ahmed bin Hanbel Müsned 6/115, Taberani Mucemu’l-Kebir, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 3/398, 399)

​Peygamber Efendimiz bu hadisinde bizlere bu on gün için özel bir zikir programı sunmaktadır. Tehlil ile tevhid inancımızı tazelememizi, Tekbir ile Allah’ın her şeyden üstün ve büyük olduğunu haykırmamızı, Tahmid ile de bize bahşettiği sayısız nimetlere şükretmemizi emretmektedir. Bu zikirler, müminin gün boyunca dilinden düşürmemesi gereken, kalbi gafletten koruyan en güçlü kalelerdir.

​Bu günlerde ve özellikle de Arefe Gününde oruç tutulmalıdır. Ama bu oruç, hac görevini yerine getiren için geçerli değildir! Çünkü Rasulullah hacda iken Arefe Günü oruç tutmamıştır! Bilindiği gibi Arefe Günü orucunun fazileti oldukça büyüktür.

​Ebu Katâde şöyle dedi: Rasulullah’e Arefe Günü oruç tutmak hakkında sorulunca, Rasulullah şöyle buyurdu: “Arefe Günü oruç tutmak, geçmiş senenin ve gelecek senenin günahlarına kefarettir.” (Müslim 1162/197, İbni Mace 1731)

​Arefe günü tutulan oruç, Allah'ın kullarına büyük bir lütfudur. Hac ibadetini yapanların, Arafat vakfesinde zayıf düşmemeleri ve duaya daha çok enerji bulabilmeleri için oruç tutmamaları sünnettir. Ancak hacca gidemeyen müminler için bu günün orucu, adeta bir arınma kurnasıdır. Hadiste belirtilen "kefaret", kulun işlediği küçük günahların silinmesi ve Allah'ın rahmetiyle kuşatılması anlamına gelir.

​Ebu Katâde şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurdu:

​“Allah’ın, Arefe Günü tutulan orucun, ondan önceki seneye ve ondan sonraki seneye kefaret etmesini umarım.” (İbni Mace 1730, Müslim 1162/197, Ebu Davud 2425, 2426, Beyhaki 4/286, 293, 300, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/297, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 952)

​Resulullah "umarım" (ihtisab ederim) ifadesini kullanarak, Allah’ın vaadinden ve sonsuz cömertliğinden emin olduğunu vurgulamıştır. Sadece bir günlük bir açlığın, geçmiş bir yılın hatalarını sildiği gibi gelecek bir yılda da kulu günahlardan koruyacağına veya işleyeceği hatalara kefaret olacağına işaret edilmektedir. Bu, kaçırılması ebedi bir hasret doğuracak kadar büyük bir ticarettir.

​Said bin Cübeyr Zilhicce Ayı’nın ilk on günü girdiğinde çok ibadet etmeye çalışır, hatta neredeyse ona güç yetiremez olurdu. (Beyhaki, Terğib ve Terhib 3/20)

​Tabiin neslinin büyük alimlerinden olan Said bin Cübeyr’in bu hali, Selef-i Salihin’in bu günlere verdiği değeri somutlaştırmaktadır. Onlar bu günleri sıradan bir zaman dilimi gibi görmez, kapasitelerini sonuna kadar zorlayarak namazı, zikri ve hayır hasenatı artırırlardı. Bu örnek, bizlerin de bu on gün girdiğinde dünyalık meşgaleleri asgariye indirip ahiret azığına odaklanmamız gerektiğinin açık bir kanıtıdır.

​Kurban kesecek kişi, kurbanını kesinceye kadar bu günlerde vücudundaki kıllarından ve tırnaklarından hiçbir şeyi kesemez! Çünkü Rasulullah bunu yasaklamıştır! Yani kurban kesecek kişi, kurban bayramına 10 gün kala vücut temizliğini yapar ve kurbanını kesene kadar vücudundan hiçbir şeyi kesmez!

​Said bin Müseyyeb şöyle dedi: ​Nebi’nin eşi Ümmü Seleme’yı işittim şöyle diyordu: Rasulullah’ı işittim şöyle buyuruyordu:

​“Kimin keseceği bir kurbanlık hayvanı varken, Zilhicce Ayının hilali görülürse artık o kimse kurbanını kesene kadar vücudundaki kıllardan, saçından ve tırnaklarından hiçbir şeyi almasın!” (Müslim 1977/42, Nesei 4373, 4376, İbni Mace 3149, 3150, Beyhaki 9/266, Ahmed bin Hanbel Müsned 26536)

​Bu nehiy (yasak), kurban kesecek Müslümanların, kutsal topraklarda ihrama girmiş olan hacılarla amelde ve hissede ortak olmalarını sağlar. Hacılar ihramdayken saç ve tırnak kesemezler. Dünyanın diğer yerlerindeki müminler de bu sünnete uyarak adeta manevi bir ihram iklimine girerler. Ayrıca kurbanın kesilmesiyle birlikte kulun günahlardan temizlenmesi gibi, tırnak ve kılların da kurbanla beraber temizlenmesi ümit edilir.

​Arefe Günü sabah namazından bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar teşrik tekbiri getirmek.

​Abdullah ibni Ömer ve Ebu Hureyre bu on gün içinde çarşıya giderler, yüksek sesle tekbir getirirlerdi. Onları işiten insanlar da onlara uyarak yüksek sesle tekbir getirirlerdi. (Buhari 926, Begavi, Beyhaki)

​Sahabenin önde gelenlerinin çarşı ve pazarlarda tekbir getirmesi, unutulmaya yüz tutmuş bir sünneti ihya etmek ve insanlara gaflet içinde bulundukları dünya işleri arasında Allah'ı hatırlatmaktır. Onların yüksek sesle tekbir getirmesi, bir koro halinde toplu okumak için değil, çevredeki insanları tekbire teşvik etmek ve İslam şiarını izhar etmek içindir. Herkes onları duyup kendi kendine tekbire başlardı.

​Ali bin Ebi Talib Arefe Günü sabah namazından sonra teşrik günlerinin son günü ikindi namazına kadar tekbir getirirdi. Son günün ikindi namazının akabinde de yine tekbir getirirdi.” (İbni Ebi Şeybe 2/72/1, Beyhaki 3/314, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 3/125)

​Hz. Ali’nin bu uygulaması, bugün fıkıhta uyguladığımız teşrik tekbirlerinin zaman sınırını belirleyen temel dayanaktır. Arefe günü sabah namazıyla başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazı dahil olmak üzere toplam 23 vakitte getirilen bu tekbirler, İslam dininin azametini, birliğini ve kulun her namazın ardından Rabbine olan sadakatini ilan ettiği muazzam bir zikir takvimidir.

​Abdullah ibni Ömer o günlerde yani Mina günleri olan teşrik günlerinde namazların arkasında, yatağının üzerinde, çadırında, oturduğu yerde ve yürüdüğü yerde yani aklına geldikçe o günlerin hepsinde tekbir getirirdi. (Buhari 928, 929, İbni Münzir)

​İbn Ömer’in bu hassasiyeti, zikrin sadece mescitlere veya farz namazların arkasına hasredilmemesi gerektiğini gösterir. Mümin, hayatın her alanında (yatarken, yürürken, dinlenirken) Allah'ı yüceltmelidir. Bu günler tamamen "ziyafet ve zikir günleri" olduğu için, Müslüman her anını bu bilinçle donatmalı, adeta diliyle ve kalbiyle kesintisiz bir ibadet hali yaşamalıdır.

​Teşrik Tekbirleri

Teşrik tekbirleri şöyledir:

اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَاللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، وَلِلَّهِ الْحَمْدُ

​“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, La İlahe İllallahu Vallahu Ekber, Allah-u Ekber ve Lillahilhamd.”

​اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَاللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، وَلِلَّهِ الْحَمْدُ

​“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, La İlahe İllallahu Vallahu Ekber, Allah-u Ekber ve Lillahilhamd.”

​اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ، اللهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا

​“Allah-u Ekber, Allah-u Ekber, Allah-u Ekber Kebira.” (İbni Ebi Şeybe 2/73, 74, Beyhakî 3/315, Albânî İrvâu’l-Ğalîl Fî Tahrîci Ehâdîsi Menari’s-Sebîl 3/125)

​Bu lafızlar, Selef-i Salihin’den ve sahabeden en sahih yollarla rivayet edilen orijinal zikir ifadeleridir. İçeriğinde Allah’ın yüceliği (Tekbir), O’ndan başka ilah olmadığı (Tevhid) ve her türlü övgünün yalnızca O’na ait olduğu (Hamd) gerçeği bir araya getirilmiştir. Bu kelimeleri manasını tefekkür ederek söylemek, zikrin kulun kalbine nüfuz etmesini sağlar.

​Tekbirlerin, herkes tarafından tek bir ağızdan okunmasının dini bir temeli yoktur! Yani teşrik tekbirlerini toplu bir halde yapmak, bid’attır ve sapıklıktır!

​Kişiler bu tekbirleri yalnız başlarına getirmelidirler. Zikir, ister açıktan olsun, ister gizli, bu zikirlerin hiçbirisinin toplu olarak yapılması hususunda dini bir dayanak bulunmamaktadır!

​İbadetlerin geçerliliği ve sevabı, onların Hz. Peygamber ve Ashabı tarafından yapılış şekline uygun olmasına bağlıdır. İslam tarihinde ne Resulullah'ın ne de sahabenin koro halinde, tek bir ritim ve ağızla toplu zikir veya tekbir getirdiğine dair hiçbir sahih delil yoktur. Her kul, ibadetini kendi bilinci ve huşusuyla müstakil olarak yerine getirmelidir. İyi niyetle de olsa ibadetlere sonradan eklenen bu tarz toplu ritüeller sünnete aykırıdır yardır ve dinde aslı olmayan sonradan uydurulmuş (bid'at) uygulamalar sınıfına girer.

Devamını oku...

13 Nisan 2026 Pazartesi

Müşriğin İmameti Konusu

Bismillahirrahmanirrahim...

Müşriğin imameti meselesi, salt bir fıkıh problemi olmanın ötesinde, velayet, teberri ve ibadetin mahiyeti gibi doğrudan akideyi ilgilendiren temel usul prensipleriyle ilişkilidir. Konunun derinliklerine inmeden önce, meseleyi metodolojik bir zemine oturtmak adına 'İtikatta Delil' üzerinde durmak elzemdir. Zira bir hükmün meşruiyeti, dayandığı delile (Kur'an ve Sahih Sünnete) bağlıdır. 

İtikatta delil yalnızca Kur’ân-ı Kerîm ve sahih sünnettir. Bunun dışında kalan âlim sözleri kendi başına asla delil niteliği taşımaz. Akîdede âlim sözlerini –hafizanallah– delil kabul eden kişi, farkında olmadan Tevbe Suresi 31. âyetteki gibi din bilgilerini (âlimleri) rab edinmiş olur.

İtikad, bir Müslüman’ın kalbindeki iman köküdür. Allah’a, Resûlüne, ahirete ve dinin temel esaslarına dair inancımız, herhangi bir şahsın, mezhebin veya âlimin kişisel görüşüyle şeklbellenmez. Bu inanç, doğrudan Allah’ın kelamı Kur’ân-ı Kerîm ve O’nun Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in sahih sünnetiyle belirlenir. İtikadî meselelerde “falanca âlim şöyle dedi” diyerek hareket etmek, vahyi terk etmek ve beşerî sözleri üstün tutmak anlamına gelir.

Kur’ân-ı Kerîm’de itikadın temeli gayba iman olarak verilir ve bu iman, “Allah’ın indirdiğine” tâbi olmakla tanımlanır (Bakara 2/2-5). Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerinde de iman, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe ve kadere iman” şeklinde vahye dayalı olarak açıklanır (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 1 - Cibril Hadisi). Hiçbir âlimin sözü bu vahyin yerine geçemez.

Şer’î delillerin aslı Kur’ân ve sahih sünnettir. 

Kur’ân, Allah’ın korunmuş kelamıdır. “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr 15/9). 

Sünnet ise Resûlullah’ın vahyi tebliğ, açıklama ve tatbik etmesidir. “...Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”(Nahl 16/44). 

Âlimler bu delilleri anlama ve açıklama görevindedir; kendi sözleri ise ancak Kur’ân ve sünnete dayandığı ölçüde değer taşır. Kendi başına, delilsiz bir âlim sözü hüccet değildir.

Zaten büyük imamlarımız bu gerçeği çok net ifade etmişlerdir.

İmam Mâlik rahimehullah şöyle demiştir: “Herkesin sözü alınabilir de reddedilebilir de. Ancak şu kabrin sahibi (Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem) hariç.” (İbn Hazm, el-İhkâm, 6/145; Ebû Şâme el-Makdisî, el-Muhtasaru'l-Müemmel). Bu sözü, Peygamber Efendimiz’in kabrini işaret ederek söylemiştir. Başka bir rivayette de “Ben her beşer gibi hata ve isabet edebilirim. Sözlerime bakın, Kitab ve Sünnet’e uyanlarını alın, o ikisine uymayanlarımı terk edin” buyurmuştur.

İmam Şâfiî rahimehullah da “Hadis sahih olduğu zaman benim sözümü alın, duvara çarpın” demiştir. Benzer şekilde “Hadis sahihse mezhebim odur” veya “Allah’ın Resulünden gelen bir hadise aykırı söz söylemiş isem benim sözümü duvara çarpın” şeklinde rivayetler meşhurdur. (Nevevî, el-Mecmû’, 1/63; Beyhakî, Menâkıbü’ş-Şâfiî).

İbn Teymiyye rahimehullah ise şöyle buyurur: “İtikad benden alınmaz, benden daha büyük olanlardan da alınmaz. Ancak Allah’ın kitabından, Resûlü’nün sünnetinden ve ümmetin selefinin icmasından alınır.” (Mecmû’u’l-Fetâvâ, 3/203).

İbn Kayyım el-Cevziyye rahimehullah taklidi haram, vacip ve mübah diye ayırır; akîdede delilsiz taklidi haram sayar. Ona göre delile rağmen taklit, Allah ve Resûlüne isyandır. (İ’lâmü’l-Muvakkı’în, Taklid Bölümü).

Selef âlimleri akîdede taklidi yasaklamış, “Bizim sözümüz delildir” dememiştir; aksine “Delilimiz budur” diyerek âyet ve hadis zikretmiştir. İmam Ahmed bin Hanbel rahimehullah, akîde konusunda Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılmayı emretmiş, “Beni taklit etme, Mâlik’i, Şâfiî’yi veya Sevrî’yi de taklit etme. Onlar nereden (delili) aldıysa sen de oradan al” diyerek vahye bağlı kalmayı vurgulamıştır. (İbnü’l-Cevzî, Menâkıbü’l-İmâm Ahmed, s. 192).

Konunun en çarpıcı delili Tevbe Suresi 31. âyettir:“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa onlara yalnız bir ilâha ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe 9/31)

Bu âyet, Yahudi ve Hristiyanların âlimlerini (haham ve rahiplerini) rab edinmelerini kınar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu “rab edinme”yi bizzat açıklamıştır. Adî bin Hâtim radıyallahu anh (henüz Müslüman olmadan) Resûlullah’ın huzuruna boynunda haçla gelmişti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Tevbe 31’i okuyordu. Adî: “Onlar onlara ibadet etmiyorlardı ki!” dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Evet, fakat onlar Allah’ın helâl kıldığını haram kılarlar, siz de haram tanırdınız. Allah’ın haram kıldığını helâl kılarlar, siz de helâl sayardınız. İşte bu, onlara ibadettir (onları rab edinmektir).” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3095; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm).

Bu hadis, âyetin tefsiridir. Rab edinme, âlimlerin helâl-haram koyduğu hükümlere uymak, vahyi terk ederek onların görüşlerini üstün tutmaktır. Akîdede âlim sözlerini delil kabul etmek de aynı hatadır: “Falanca âlim Allah’ın sıfatlarını şöyle tevil etti” diye Kur’ân’ın zahirini terk etmek, Tevbe 31’in kapsamına girer. İbn Kesîr tefsirinde ve diğer muteber tefsirlerde bu hadis genişçe yer alır ve “âlimleri rab edinmenin” itaat yoluyla gerçekleştiği vurgulanır.

Sahabe radıyallahu anhüm, akîdede Resûlullah’ın sözünden başka delil aramamıştır. Tâbiîn de sahabe’nin naklettiği sünnete tâbi olmuştur. Dört büyük imam ve selef âlimleri akîdede bu yolu takip etmiş, “Kur’ân ve sünnetle amel”i esas almıştır.

Günümüzde bazı çevrelerde “falanca âlim şöyle dedi” diye akîde inşa etmek yaygındır. Halbuki bu, itikadın vahye değil, beşerî otoriteye dayandırılmasıdır. İtikad, delile dayalı ittiba (deliliyle takip) ile olur; taklit ile değil. Kim akîdede âlim sözlerini delil kabul ederse, selefin yolundan sapmış, Tevbe 31’in uyarısına maruz kalmış olur.

Sonuç olarak, itikatta delil yalnızca Kur’ân ve sahih sünnettir. Âlim sözleri, ancak bu ikisine dayandığı sürece kıymetlidir; kendi başına delil değildir. Bu gerçeği kabul etmeyen, farkında olmadan âlimleri rab edinir ve Tevbe 31’in kınadığı duruma düşer.

Müslüman, akîdesini Kur’ân ve sünnetten öğrenmeli, âlimleri “delil” değil “rehber” olarak görmelidir. Delili sorup öğrenmeli, ittiba etmelidir. Bu, selefin yoludur; bu, tevhidin ve selametin yoludur.

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân 3/31)

Aynı zamanda, İslam’ın "ihtilaf fıkhı" bizzat Rabbimiz tarafından vazedilmektedir.

​“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Müslim/şirki terk edip tevhid ile Allah’a yönelen yöneticilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz —şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne gerçekten inanıyorsanız— onu Allah’a ve Resûl’e arz edin. Bu, hem hayırlıdır hem de netice itibarıyla en güzel yoldur.” (Nisâ, 59)

​Ayetteki "Herhangi bir konu" ifadesi üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Bu ibare, ilahi hükmün hayatın istisnasız her alanını kuşattığını ve şümullü olduğunu ilan eder. Yüce Allah, bu üslup ile beşerî hayatın her türlü ihtilafını Kendi hakemliğine ve Resûl’ü sallallahu aleyhi ve selle'in rehberliğine havale etmiştir.

​İster itikadi ve ahlaki, ister amelî ve siyasi olsun; küçük büyük tüm anlaşmazlıklarda Allah ve Resûl’ünün hükmüne rücu etmek, basit bir tercih değil, doğrudan "İtikadi bir mecburiyettir." Zira Allah Teâlâ, bu teslimiyeti “Allah’a ve Ahiret Günü’ne iman” şartına bağlamıştır. Dolayısıyla bu sorumluluk, keyfî bir uygulama değil; kişinin Allah’a ve ahirete olan imanının yegâne sağlaması, İslam iddiasının asıl ispatıdır.

Allah’ım, bizi Kur’ân ve sünnete sımsıkı sarılan, âlimleri rab edinmekten korunan kullarından eyle. 

Şimdi konumuz olan müşriğin İmameti konusuna başlayalım inşaallah...

İslam düşünce tarihinde namaz, sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda tevhid akidesinin toplumsal bir tezahürü ve siyasi-hukuki bir temsildir. Namazda "imam" olan kişi, cemaatin Allah katındaki vekili ve o anki velisidir. Bu sebeple imamın akidesi, namazın sıhhatini (geçerliliğini) doğrudan etkiler. Mesele Kur’an ve Sünnet ışığında incelendiğinde, küfrü açık olan birinin arkasında namaz kılmak, sadece bir fıkhi hata değil, tevhidin rükünlerine muhalefet içeren "fiili bir küfür" eylemi olarak nitelendirilir.

İslam hukukunda imamet, bir velayet şubesidir. İmam, namaz kıldırdığı sırada cemaati Allah huzurunda temsil eder.

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmam (kendisine uyanların namazlarına) kefil, müezzin ise (namaz vakitleri konusunda) kendisine güvenilen kimsedir. Allah’ım! İmamlara (kefil oldukları konuda) muvaffakiyet ver, müezzinleri de (olası taksirlerinden dolayı) bağışla!” (Tirmizî, Salât, 39)

Namazda cemaat, imamı kendi adına dua etmesi ve secdeleri yönetmesi için vekil tayin eder. Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İmam ancak kendisine uyulmak için vardır. Öyleyse (namazda) ondan farklı davranmayın. O rükûa varınca siz de rükûa varın. ‘Semiallâhü limen hamideh.’ dediği zaman ‘Rabbenâ leke’l-hamd.’ deyin. Secdeye gittiği zaman siz de secdeye gidin. Oturarak namaz kıldığı vakit siz de hep birlikte oturarak kılın...” (Buhari, Ezan, 74)

Bir muvahhidin, Allah’ın düşmanı olarak vasıflandırılan bir kafiri kendine vekil kılması, akidevi bir tenakuzdur. Kur’an-ı Kerim, müminlerin kafirleri veli (dost, yönetici, hami) edinmesini kesin bir dille yasaklar:

"Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri veli edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile olan bağını koparmış olur..." (Âl-i İmrân, 28)

"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin..." (Mümtehine Suresi, 1)

Namazda imama tabi olmak, ona boyun eğmek ve onu rehber edinmektir. Küfrü sabit birine tabi olmak, Kur’an’ın emrettiği "beri olma" (teberri) ilkesini ihlal eder.

Kur’an’da müşriklerin ve kafirlerin yaptıkları salih amellerin, iman şartı eksik olduğu için geçersiz olduğu defalarca vurgulanmıştır:

"Eğer onlar da ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi." (En’âm, 88)

"Andolsun, sana da senden öncekilere de şöyle vahyedildi: 'Eğer Allah’a ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun.'" (Zümer, 65)

"Müşriklerin, kendi inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeye yetkileri yoktur. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır." (Tevbe, 17)

Kendi namazı Allah katında "sıfır" hükmünde olan, secdesi geçersiz ve ameli boşa gitmiş bir kimsenin, başkasının namazına köprü olması aklen ve naklen imkânsızdır. Bir kafirin namazı, teknik olarak bir "ibadet" değil, sadece fiziksel bir harekettir. Olmayan bir ibadete tabi olmak, ibadeti batıl kılar.

İmamet makamı, İslam’ın en şerefli makamlarından biridir. Bir kafiri bu makama geçirmek, ona dini bir tazim (saygı) göstermektir. İslam hukukunda kafire dini bir üstünlük tanımak küfür kabul edilmiştir.

"...Allah, kafirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki/velayet) vermeyecektir." (Nisâ, 141)

"Sana gelen bu ilimden sonra, eğer onların arzularına uyacak olursan, bak ki Allah tarafından senin için ne bir koruyucu vardır, ne de bir yardımcı." (Bakara Suresi, 120)

"Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara karşı bu Kur’an’la büyük bir cihat (ilim ve tebliğ mücadelesi) ver." (Furkân Suresi, 52)

Allah’ın reddettiği bir kimseyi Allah ile kul arasında aracı (imam) kılmak, ibadeti oyun ve eğlence yerine koymaktır.

"Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak..." (En'âm Suresi, 70)

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ​"Bir topluluğa Allah’ın kitabını en iyi okuyan (ve hükümlerini en iyi bilen) kimse imamlık yapar. Eğer okuma hususunda eşit iseler, sünneti en iyi bilen imamlık yapar. (Müslim: Mesâcid, 290 (673)). Bu hadisten anladığımız; imam, toplumun dini değerleri en iyi olan kişilerden seçiliyor. Bunu, Müslümanların Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’in vefatından sonra Ebu Bekir (radiyallahu anh)’ın imam olmasından da anlayabiliyoruz. Bir kafirin burada değerlendirilmesi olması imkânsızdır. Dolayısıyla kafiri böylesi şerefli bir yere geçirmek, filen kafiri yüceltmek olur.

"...Allah, kafirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki/velayet) vermeyecektir." (Nisâ, 141)

Kafirin arkasında namaz kılan kişi, dolaylı olarak o kafirin amelinin "makbul" olabileceğini kabul etmiş sayılır. Bu durum, Kur’an’ın kafirler hakkındaki hükmünü (amellerinin boşa gitmesi) pratikte reddetmektir.

Eğer bir mümin, kafirin imametinde/arkasında duruyorsa, o kafirin İslam dairesinde olduğunu veya küfrün ibadete engel olmadığını iddia etmiş olur. Bu da şer'i bir hükmü (küfrün ameli iptal etmesini) inkar olduğu için kişiyi küfre sokar.

İslam inancı "El-Vela ve'l-Bera" (Allah için sevmek, Allah için buğzetmek) üzerine kuruludur. Kafire imamlık yetkisi vermek, ona "vela" (dostluk ve bağlılık) göstermektir. Bu, tevhidin özüne terstir.

Şu hakikati tekrar hatırlatmakta fayda var: İnsanlar ne zaman Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın pak sünnetini terk ederse, sapıklık kaçınılmaz olur. Hevâlarına uyanlar, beşer sözlerini din edinenler, mutlaka haktan uzaklaşırlar. Zira Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünneti dışında hiçbir söz masum değildir, hiçbir yol güvenilir değildir. Bu yüzden Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.’ (Muvatta’, Kader, 3; Hâkim, el-Müstedrek, 1/93) Öyleyse kurtuluş, yalnızca bu iki kaynağa sarılmaktadır; bunun dışındaki her yol, insanı hüsrana götürür.

Şüphe: Ama alimler Cehmiyeyi tekfir ettikleri halde onların arkasında kılınan namazı iade etmekle sınırlı kalmışlar, siz neden küfür diyorsunuz?

Cevap: Cehmiye’yi tekfir eden alimlerin tavrı sadece bir "iade" tavsiyesi değildir. Onlar meseleyi akidevi bir ayrışma olarak görmüşlerdir:İmam Ahmed b. Hanbel der ki: "Cehmi’nin arkasında namaz kılınmaz. Eğer kılındıysa iade edilir." (Es-Sunne).

Buradaki mantık şudur: Bir kafirin namazı kendisi için bile geçerli değilken (bkz: En'am 88), başkasına nasıl önderlik edebilir? "Sıfır" olan bir değer, kendisinden sonra gelenleri de "sıfır" yapar.

Cehmiye konumuz olmadığı için detaylara girmeyeceğim, ama konu onların sandığı gibi tek kalem değildir, tavsilatlıdır. Haliyle burada duraksama gayet normaldir. Merak edenler sadece Ahmed b. Hanbel'in bu konudaki tutumuna bakarak bizi çok rahat anlayabilirler. Çünkü cehmiyenin görüşünü küfür olarak tanımlarken şahsa özel duraksamalar olmuştur. Bunu İbn-i Teymiye şöyle izah eder: "İmam Ahmed, 'Kur'an mahluktur' diyen, insanların bu görüşe inanması için baskı yapan, âlimleri hapseden ve kırbaçlayan halifelere tekfirde bulunmamıştır. Bilakis o, onların arkasında namaz kılmış, onlara 'Müminlerin Emiri' diyerek dua etmiş, onlara hakkını helal etmiş ve onlar için Allah'tan mağfiret dilemiştir. Çünkü İmam Ahmed, onların peygamberi yalanlamak ve dini yıkmak kasdıyla hareket etmediklerini biliyordu. Onlar tevil ettiler, yanıldılar ve (Mutezile âlimlerini) taklit ederek bu hataya düştüler. Bu yüzden İmam Ahmed onlara 'Cehmiyye' veya 'kâfir' demedi." (İbn Teymiyye, Mecmu'u'l-Fetâvâ, Cilt 12, s. 489 ve Cilt 3, s. 229-231). 

Bu görüş dahi tartışmalıdır... Yani bu tür tarihi mevzular hiçbir zaman akidede referans olamaz. Kaldı ki tarihi vakıalar İslam’da delil değil, ibret sebebidir... Bu gün olduğu gibi.

Selef alimlerinin 'namazı iade edin' kavlini, meselenin küfür olmadığına delil sanıyorlar. Oysa bir namazın iadesinin istenmesi, o imamın 'iman vasfını yitirdiğinin' fiili kanıtıdır. Müşriki imam edinip arkasında rükuya varmak, Tevhidin 'Bera' (uzaklaşma) ilkesini pratikte inkar etmektir. 

Eğer konu sanıldığı kadar berrak olsaydı hiç şüphesiz selef bunu tereddütsüz söylerdi. Birkaç fetvayı birlikte okuyalım:

Ebu Davud şöyle anlatıyor: Namazları Cehmi imamların kıldırdığı dönemde Ahmed ibni Hanbel’e cuma namazlarını sordum bana dedi ki: "Ben Cehmi’nin arkasında kıldığım namazları iade ediyorum sen de ne zaman Kur’an mahluktur diyen birinin arkasında kılsan namazını iade et." (Ebu Davud, Mesail ul Ahmed, 48) 

İbn Ebi Ya’la, İmam Ahmed’in bid’atçinin arkasında namaz kılmak hakkında sorulunca dediğini nakleder: "Cehmiyye’nin arkasında namaz kılınmaz. Rafizilere gelince, hadisleri inkâr ederler. Onların arkasında da namaz kılınmaz." (Tabakat’ul Hanabile 1/168) 

Diğer imamlardan da bu minvalde sözler nakledilmiştir: İmam Şafi şöyle demiştir: "Rafizi’nin, Kaderiye mensubunun ve Mürcie’den olan kimselerin arkasında namaz kılma!" (Zehebi, Siyeru A’lam’un Nubela, 10/31)

İmam Malik’e, Kaderi bir imamın arkasında namaz kılmak soruldu. Sonra kimseye dedi ki: "Sana sorulursa arkasında namaz kılma. Cuma da mı kılınmaz? Diye sorunca: Cuma da kılınmaz. Şayet ondan korkar ve sana zarar vermesinden endişe edersen cuma ancak öğlen namazı olarak iade et." (Müdevvenet’ul Kubra, 1/84)

Kadı Ebu Yusuf şöyle demiştir: "Cehmi’nin, Rafizi’nin ve Kaderi’nin arkasında namaz kılınmaz." (el-Lalekai, Şerhu Usuli İ’tikadi Ehli Sünneti ve’l Cema’at, 2/733)

Bu minvalde sözlerden fazlaca bulmak pek mümkün, bu sözler ne ayet nede hadis değillerdir. Bunlar üzerine din bina edilmesi kendi başına akidevi bir sapmadır. 

Ayrıca sözlerin soru soran kişinin imamın itikadını, mezhebini bilmediği, geçmişte kıldığı ibadetin geçerliliği hakkında şüphesi olduğunu gösteriyor. Yani sıcak ve canlı tartışmaların olduğu, fitnenin evin içinde, islam toplumuna sirayet ettiği bir ortam karşımızda. Bu durumda devlet, toplumsal baskınının olduğu, kişi ve grupların tam ayrışmadığı insanların çoğunun meselenin neye taaluk ettiğini bilmediği, anlamadığı bir dönemden başlayan soru, sorgulama ve verilen fetvalardan külli bir kaide çıkarılamaz.

Elhasıl, bu âlimlerin sözlerinden anlaşıldığı üzere, burada namaz kılanların hükmü değil; kılınan namazın hükmü ve sıhhati ele alınmıştır. Bu da bize gösteriyor ki, dinin temel dinamikleriyle doğrudan ilgili böyle bir meselede, kaynağı meçhul veya amacı farklı -selefe ait olduğu iddia edilse bile -sözlere dayanarak hüküm veremeyiz.

Nitekim yukarıda da ifade edildiği gibi, mesele akideyle ilgiliyse -ki burada akidenin merkezî bir konusu söz konusudur- o hâlde şüphe barındırmadan bize mütevatir olarak ulaşan Kur’an ve onun beyanı olan sahih sünnet, rehberimiz olmalıdır. Bu iki temel kaynak dışında kalan dayanaklarla beslenerek sağlıklı ve güvenilir bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.

Dediğimiz gibi bu tür tarihi vesikalar sahih/mütevatir rivayetler değildir... Sahih olduğunu varsaysak dahi akidede hiçbir zaman delil sınıfına girmez. Burası malumunuz.

Burada İmam Şâfiî'nin tahrif edilerek küfre delil alınan sözünün izahınıda yapmakta fayda var.

Kafirin arkasında namaz kılmanın küfür değil olsa olsa haram olacağını iddia eden heva ehlinin dayanakları malum olduğu üzere âlimlerin anlamadıkları sözlerdir. Bu konuda hepsinin ağızlarına pelesenk edindikleri İmam Şafii’nin sözünü gelin birlikte okuyup bağlamından koparmadan, cümle cümle izah edelim.

وَلَوْ أَنَّ رَجُلًا كَافِرًا أَمَّ قَوْمًا مُسْلِمِينَ وَلَمْ يَعْلَمُوا كُفْرَهُ، أَوْ يَعْلَمُوا لَمْ تَجْزِهِمْ صَلَاتُهُمْ وَلَمْ تَكُنْ صَلَاتُهُ إِسْلَامًا لَهُ إِذَا لَمْ يَكُنْ تَكَلَّمَ بِالْإِسْلَامِ قَبْلَ الصَّلَاةِ وَيُعَزَّرُ الْكَافِرُ وَقَدْ أَسَاءَ مَنْ صَلَّىٰ وَرَاءَهُ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ كَافِرٌ

Eğer kâfir bir adam, müslüman bir topluluğa imamlık yapacak olsa da onlar onun küfrünü bilmeseler veya bilseler de, onların namazı geçerli olmaz. Ve eğer namazdan önce İslam’ı sözlü olarak benimsememişse, onun bu namazı kendisi için bir Müslümanlık (geçerli bir ibadet) sayılmaz. Kâfire tazir cezası verilir. Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü etmiş olur. (El-Ümm)

Eğer kâfir bir adam, müslüman bir topluluğa imamlık yapacak olsa da onlar onun küfrünü bilmeseler veya bilseler de, onların namazı geçerli olmaz.

İfadenin bu kısmı, kâfir olduğu ortaya çıkarsa kılınan namazın iadesi ile ilgilidir. Yani kafir olduğu bilinsin yada bilinmesin fark etmez, imamda aranan ilk şart olan “İslam” eksik olduğu için namazın geçerli olmayacağını anlıyoruz.

Ve eğer namazdan önce İslam’ı sözlü olarak benimsememişse, onun bu namazı kendisi için bir Müslümanlık (geçerli bir ibadet) sayılmaz.

Kâfir olan kişi eğer namazdan önce sözlü olarak küfre girdiği noktadan imana döndüğünü izhar etmezse, onun kıldığı namazla İslam’ına hükmedilemeyeceğini söylüyor. Demek ki kişinin küfrü hangi noktadaysa aynı noktada tövbenin yada küfürden döndüğünün lisan ile haber verilmesi gerektiğidir.

Kâfire tazir cezası verilir.

Eğer kâfir olan kişi küfründen döndüğünü sözlü olarak izhar etmez ve Müslüman cemaate namaz kıldırırsa tazir cezası ile cezalandırılır deniyor. 

Onun kâfir olduğunu bile bile arkasında namaz kılan kimse ise kötü etmiş olur.

Burada ise, kâfir olduğunu bildiği kişinin namaz kıldığını görüp, namazı İslam’ına hamlederek hemen arkasına geçip ona tabi olup namaz kılan kisinin büyük bir yanlış yaptığını ifade etmiş. 

Hâsılı, burada asıl mesele; namazın tek başına bir kişinin İslam’ına hükmetmek için yeterli olmadığıdır. Yoksa bu durum, birinin gidip kâfirin kâfir olduğuna hükmederek (bilinçli bir şekilde bir kâfire tabi olarak) arkasında namaz kılması meselesi değildir. Âyetteki “esâû” (kötülük ettiler) vurgusu, dini usulleri ve iman şartlarını hafife alarak kâfirin şekli ibadetini İslam’a giriş için yeterli görme yanlışına (tekzip/alay) işaret etmektedir.

Maalesef toplumumuzda okuduğunu anlayamayanlar, âlimlerin bu tür sözlerini kafalarına göre anlamlandırıp, kâfirin arkasında bile bile namaz kılmaya hamlediyorlar. Bununla da yetinmeyip “bakın İmam Şâfiî kâfir birinin arkasında namaz kılmaya kötü diyor” diyerek alimin muradının dışında bir mana ile hem âlime iftira ediyor hem de dini bozmaya yönelik bir eylemde bulunuyorlar. Oysa konu dediğimiz gibi kâfirin arkasında namaz kılmaktan ziyade, konu namaz kılanın İslam’ına hükmetmektir.

Neyse ki Allah Teâlâ dini Kur’ân ve sahih sünnet ile tamamlanmış bir şekilde bize ulaştırmış. Bu tür durumlar kalbi hastalıklılar için imtihan sebebi olur, yakîn imana sahip olanlara elbette insî ya da cinnî olan şeytanlar zarar veremez.

Rabbimiz şöyle diyor:

إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“Gerçek şu ki; iman edenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hakimiyeti (zarar verme gücü) yoktur.” (Nahl, 99)

Sonuç olarak, küfrü açık olan (Allah’a ortak koşan, ayetleri inkar eden veya İslam’ın bir hükmünü alenen reddeden) birinin arkasında namaz kılmak şu nedenlerle fiili küfür ve batıl bir eylemdir:

Velayet: Müminin, bir kâfirin dini lider/veli edinmesi haramdır.

Vekalet: Geçersiz amelin sahibi, müminler adına vekil olamaz.

Tazim: Kafiri mihraba geçirmek, İslam'ın kutsallarına hakarettir.

İnkâr: Kur’an’ın “kafirler ameli boştur” hükmünü fiilen reddetmektir.

Bu nedenle, akidesi bozuk veya küfrü sabit olan birinin arkasında kılınan namaz yok hükmündedir ve bu fiilde ısrar etmek, İslam’ın temel iddialarına muhalefet olduğu için kişinin kendi akidesini de ifsad eder.

Son olarak, bu tür akideyle doğrudan ilgili meselelerde Kur’an ve sahih sünnet dışında dayanak aramak kendi başına akidevi bir arızadır. Çünkü akide, kalbin kesin olarak bağlandığı, şüpheye yer bırakmayan inanç demektir; bu yüzden deliller kesinlik (yakîn) ifade etmelidir. Bu da Kur’an ve sahih sünnet dışında hiçbir kaynakta yoktur...

Tüm bunlardan sonra biri kalkıp ama alimler şöyle demiştir, derse bizde Abdullah ibn Abbas’ın şu sözünü söyleyip ayrılmayı uygun görürüz.

“Başınıza gökten taş yağma zamanı yakındır. Ben size Allah Resûlü diyorum, siz ise ‘Ebu Bekir ve Ömer şöyle şöyle dedi’ diyorsunuz.” (Ed-Dürerü’s-Seniyye, cilt 4)

“Ben ancak gücüm yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Başarım ise ancak Allah’tandır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve yalnız O’na yönelirim.” (Hûd, 11/88)

Elhamdülillâhi Rabbil âlemîn...

Devamını oku...

12 Haziran 2024 Çarşamba

Kurbana Doğru

Allah-u Ekber, Allah-u Ekber...

Bu nida, gökyüzünü yırtan bir sesten ibaret değildir; bu, yeryüzündeki tüm sahte otoritelerin, modern firavunların, putların ve insanın kendi içine ördüğü küçük krallıkların karşısında çekilen en büyük zikirdir. Bu zikir, dilde hapsolduğunda bir alışkanlığa, hatta mekanik bir tekrar haline düşebilir; fakat kalbe inip oradan tüm varlığa yayıldığında ve eyleme döküldüğünde ise köklü bir devrime, zihinsel ve ruhsal bir özgürleşmeye dönüşür. "En Büyük" olanın huzurunda, O’ndan başka hiçbir güce, hiçbir menfaate, hiçbir ideolojiye, hiçbir korkuya ve hiçbir dünyevi otoriteye boyun eğmeyeceğinin en sarsılmaz, en açık beyanıdır.

Müslüman olmak, hayatın her alanını ilahi bir ölçüye vurmak, her kararını, her ilişkisini, her birikimini ve her arzusunu o ölçüyle tartmaktır. Aslında bütün bir insanlık tarihi, ya Rabbe kayıtsız şartsız kurban olmak ya da kurban olmaya engel teşkil eden her ne varsa onu tereddütsüzce kurban etmek üzerine şekillenmiştir. Atamız Adem’den (a.s) Hatemü’l-Enbiya Muhammed Mustafa’ya (s.a.s) kadar bu hakikat hiç değişmemiştir. Her peygamberin misyonu, insanı kendi benliğinin putlarından, ego krallıklarından ve yalancı ilahlarından kurtarmak olmuştur.

Kur’an bize Kabil ile Habil’in trajedisini anlatırken aslında samimiyetsiz, gösterişçi ve kalpsiz bir dindarlığın anatomisini en çarpıcı şekilde çizer. (Mâide, 27) İki kardeş kurban sunar; birinin kurbanı kabul edilir, diğerinin ise edilmez. Neden? Çünkü Allah Teâlâ, sunulan “nesneye” değil, o nesneyi sunarken kalpte taşınan niyete, ihlâsa ve takvaya bakar. Kurban kelimesinin asıl anlamı “yaklaşmak”tır. Eğer kurbanın seni Allah’a yaklaştırmıyorsa, o sadece bir hayvanın telef edilmesinden, etinin dağılmasından ibaret kalır; hiçbir manevi değeri yoktur.

Bu ilahi ihtar, bugün buzdolaplarını doldurma telaşına düşmüş, sadece şekliyle dindarlığını icra eden modern insanlara tokat gibi iner:

“Onların etleri ve kanları Allah’a asla ulaşmaz. O’na ancak sizden takva ulaşır...” (Hac, 37)

Peki Allah Teâlâ İbrahim’i (a.s) neden “Halîlullah” (Allah’ın Dostu) mertebesine yükseltti? Onu dost kılan şey, konforlu ve risksiz bir dindarlık değildi. En sevdiğini, en değerlisini Allah’ın emriyle bıçağın altına yatırabilecek o çelik gibi irade, o sarsılmaz sadakat ve o derin teslimiyetti.

Sâffât Suresi’nde (100-107) yankılanan o diyalog, insanlık tarihinin en yüksek sadakat ve imtihan zirvesidir. İbrahim (a.s) rüyasını oğluna açar:

“Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?”

Bu, sıradan bir babanın evladına sorduğu soru değildir; imanın en ağır imtihanıdır. İsmail’in (a.s) cevabı ise tüm çağlara, tüm müminlere bir teslimiyet dersi olarak kalmıştır:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.”

Her ikisi de tam teslim olduğunda, bıçak işlemez olmuş, yerine fidye olarak büyük bir kurban gönderilmiştir. İbrahim (a.s) rüyasını doğrulamış, imtihanı geçmiş ve “Halîl” unvanını hak etmiştir. İşte gerçek kurban budur: Bıçağı boyna indirmeden önce, kalbindeki tüm dünyevi bağları, sevgileri ve putları koparabilmek; Allah’tan başka her şeyi O’nun yolunda feda edebilecek bir ruh haline ulaşabilmek.

Senin “İsmail”in Kim veya Ne?

İbrahim (a.s) İsmail’ini kurban ederken aslında bir cana kıymadı; kalbindeki “evlat putunu”, en büyük sevgisini Allah’ın huzuruna koyarak oradaki son gölgeyi de devirdi. Şimdi sen de dur ve kalbinin en derin köşelerine samimiyetle bak. Senin “İsmail”in nedir? Seni Allah’ın çağrısını duymaktan alıkoyan, seni adaletten, merhametten, hakikatten ve sorumluluktan geri çeviren o en güçlü, en büyülü prangan hangisidir?

Mevkiin ve makamın mı? “Bu haksızlığa ses çıkarırsam koltuğumu kaybederim” diye düşündüğün o unvan, senin İsmail’indir.

Paran ve servetin mi? “Daha fazlasını” elde etme hırsıyla muhtacın hakkını gasp ettiğin, helal haram gözetmeden elde ettiğin birikim, senin İsmail’indir.

Sosyal statün ve itibarının mı? “Çevrem, ailem, arkadaşlarım ne der?” korkusuyla Allah’ın rızasını ikinci plana attığın o kibir ve sınıf bilinci, senin İsmail’indir.

Kariyerin, diploman, arabaların, mülklerin mi? İnancını sulandıran, tevhidini zayıflatan, seni sorumluluktan kaçıran her ne varsa...

Eğer kurbanını, yapacağın kavurmanın lezzeti, misafirlerin övgüsü veya toplumsal gösteriş için boğazlıyorsan; sen bir İbrahim değilsin, sadece bir kasapsın. Ve bu eylem seni Allah’a yaklaştırmaz; aksine kendi bencilliğinin, nefsinin ve dünyevi hırslarının daha derin zindanına hapseder.

Bizler İbrahim’in (a.s) milletinden, Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olduğumuzu iddia ediyoruz. Ancak iddia, ispat ister. Eğer dilimiz “Allah en büyüktür” derken hayatımız küçük menfaatlerin, siyasi hesapların, kariyer kaygılarının ve dünyevi korkuların kölesi haline gelmişse; kurban bayramımız sadece bir ritüele, toplumsal bir şova, et dağıtım törenine dönüşmüş demektir.

Bu bayram, kendimizi muhasebe etmek, ruhumuzu ıslah etmek ve niyetlerimizi yenilemek için bir fırsattır. Eylemi olmayan söz, sahibine ancak vebal olur. Kurban; bir kaçış değil, bir uyanıştır. Kurban; “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En’âm, 162) diyebilenlerin cesaret eylemidir.

Rabbimiz!

Bizleri, zikri dilinden kalbine, kalbinden hayatına, hayatından da toplumsal adalete ve merhamete yansıtan kullarından eyle. Bize İbrahimî bir samimiyet, İsmailî bir teslimiyet ve Muhammedî bir ahlak bağışla. Kurbanlarımızı, bizi senden alıkoyan her şeyi temsilen feda etme şuuruyla kestir. Bizleri şekilci, gösterişçi dindarlıktan kurtar; hakiki takvaya, ihlâsa ve samimiyete ulaştır.

Hamd, her türlü sahte ilahı reddedip sadece O’na yönelenlerin, adaleti ve teslimiyeti tek rehber edinenlerin Rabbi olan Allah’adır.

Devamını oku...

25 Ekim 2021 Pazartesi

Düğün Konuşması

Bismillah velhamdulillah vessalatu vesselamu ala Rasulillah, emma ba’d...

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu...

Değerli Müslümanlar hepiniz hoş geldiniz, Rabb'imizin izniyle günümüzün önemi itibarıyla evlilikten bahsedeceğiz. Akabinde hepimizin malumu evliliğin getirdiği en tatlı meyve olan evlatların/neslin korunması konusuna diğer bir ifadeyle çocuklarımız noktasındaki sorumluluklarımız konusundada bir hatırlatmada bulunmaya çalışacağız. Gayret bizden başarı Allah subhanehu ve Teala dandır...

Evrensel bir din olan İslâm, her çağa, coğrafyaya ve topluma hitap etmekle beraber, ferdî ve toplumsal hayatın temel esaslarını belirlerken, insanoğlunun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu hedef ve gaye edinmiştir. Ahiret mutluluğunun elde edilmesi, İslâm‟ın belirlediği ölçütler çerçevesinde sürdürülebilen huzurlu ve mutlubir dünya hayatının varlığına bağlıdır. İşte dünya hayatının huzuru, mutluluğu ve sükûnu, büyük ölçüde iyi bir eş seçimi yapmak suretiyle oluşturulan aile ortamı ve bu ortamda yetiştirilen sağlam nesiller sayesinde mümkün olmaktadır.

Muhammed (s.a.s.), öncelikle söz ve fiilleri ile insanlığa örnek olmuş ve onlara, her iki cihan saadetini elde edebilmeleri için, hayatlarının her safhasını kapsayan ilke ve prensipler koymak suretiyle rehberlik görevini ifa etmiştir. Konumuz
itibariyle bu ilkelerin en önemlilerinden biri de, sağlam bir aile yapısının ana unsuru olan eş seçiminde dindarlığın ön planda tutulmasıdır.

Bu noktadan konuyu biraz değelendirmeye çalıştığımızda, görüyoruz ki, Resulullah (s.a.s.) evliliği teşvik etmekle birlikte, eşin dindar olanının tercih edilmesinde hem dünya hemde ahiret saatetinin olduğunu belirtmektedir.

Bu noktada birkaç hadis zikredecek olursak;

“Nikâh benim sünnetimdir. Bundan yüz
çevirenler benden değildir.”(Buhari) demek suretiyle, evlilikten kaçanlar için, kendi yolundan
ayrıldıkları anlamında bir ifade kullanmıştır.

“Gençler! Sizden durumu müsait olan
hemen evlensin. Zira evlilik gözü (haramdan) çevirir ve iffetin korunmasına daha çok
vesile olur.”(Buhari) hadisinde ise, iffetli olmada evliliğin rolünü belirtmiştir.

“Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindâr olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhari) hadisinde ise dikkati evlilikte tecih edilecek kişinin vasfına çekmektedir.

“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” (Furkân, 74)

Netice itibariyle evlilk, kaçınılmaz bir ihtiyaç, Resullah'ın süneti, haramdan korunmanın yolu, imanı korumanın vesilesidir...

Birde evliliğin getirdiği sorumluluklar var! Malesef evlilik müesesesinde en çok ihmal ettiğimiz konuda budur. Hem erkek hemde kadının ciddiyetile bilmesi gerekirki, evlilik ben olmaktan çıkıp biz olmaya başlamaktır, yani sorumluluk altına girmektir... Evet evlilik bir nimettir her nimette olduğu gibi evlilikte bir imtihandır.

Bundan dolayı özelde şimdi evlenen kardeşlerimizin geneldeyse bütün müslüman evliller bu konuya dikkatlerini yoğunlaştırmalıdırlar. Bu konuda baştada belirtmeye çalıştığımız gibi modelimiz Muhammed (s.a.s.) ve Eşleri olmak durumundadır. Bu ilkeye bağlı kalma kaydıyla kitaplar okumalı hatta kitaplar eşliğinde dersler yapılmalıdır.

Üzülerek belirtmek zorundayız ki, bu konudaki gevşek tutum, evliliklerin kalitesini düşürüyor hatta evliliklerin kimisini beklenen saadet yuvasından ziyade çekilmez bir çileye dönüştürüyor. Nasıl olmasın ki, kişi bir iş ya da bir işletme sahibi olurken bile yığınla araştırma ve çok fazla istişare ediyor olmasına rağmen kimi zaman başarısız oluyorda, evlilik gibi ulvî bir sorumluk konusunda gayri ciddi bir tutumla başarılı olsun? Ne mümkün!?

Konuyu daha fazla uzatmamak üzere evliliğin meyvesi olan çocuklar konusundada sorumluluklarımıza değinmek istiyorum.

"Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın." (Bakara, 128) ayetinde dikatinizi çekti mi? İbrahim (a.s)'ın ağzıyla bize öğretilen duada dahi, önce kendimizin doğrulmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz! Sahi biz anne-babalar sorumluluk sahibi birer mümin olsak yani, Allah'ın hududutlarına riayet edersek çocuklarımızda bize tabi olmazlar mı? İnsanlık tarihi boyunca istisnai vakalar hariç hep çocuklar kendi atalarına yani anne ve bababarına benzemişlerdir...

O halde neslimizin emniyeti için, ciğer parelerimizi Tahrim suresi 6. Ayette geçen, "yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşidinden koruyun" emri gereği kendimizi ıslah edelim ki, çocuklarımızı bahsi geçen cehhennem ateşinden korunmaya çalışmış olalım.

Unutmayalım ki, anne-babalar birinci dereceden çocuklarından mesuldurlar. Kimilerimizin aklına "çocuğumu tağuti sistemin eğitiminden koruyorum, daha ne olsun" türünden düşünceler gelebilir. Bilelim ki, bu tür düşünceler yanlış yani İslam ile bağdaşmaz. Çünkü, çocuklarımız geleceğimizdir, geleceğimiz olan çocuklarımızı ise sadece tağuti eğitim korumlarından korumamız yetmez. Ancak eğitim ile sorumluluğumuzun bir kısmını yerine getirmiş oluruz... Bu ise başta güzel/doğru örnek olmamızla mümkündür. 

Dikat etikse, kaliteli bir toplum ya da kaliteli çocuklar hep kaliteli evler/evlilikler ile mümkün olmaktatır. Zaten başkasıda realiteye uygun düşmez.

O halde sözü daha fazla uzatmadan, hazır bir aradayken sözümüzün her müslümana isabet edebileceği şekilde noktalayalım.

Değerli müslümalar, Islah olmuş bir toplum, kaliteli bir gençlik ve huzurlu yuvalar istiyorsak, birinci ve en önemli sorumluluğumuz, ben ne durumdayım? Sorusuna samimiyet ile cevap vermekten geçer.

Misal; anneysek, çocuklarımızı geleceğe yani ahirete yönelik nekadar hazırlıyoruz? İşimiz gücümüz yemek, elbise vs. Mi? yoksa derdimiz çocuklarımızın islami durumu mu? Elbette bu soruların gerçekçi cevabı işe yarar. Yoksa sabahtan akşama kadar elinde telefon, o dizi senin bu dizi benim, o mağaza senin bu mağaza benim şeklinde günleri öldüren bir ebeveyn istediği kadar benim derdim çocuklarımın islamı desin... gerçekci değildir...

Hasılı kelam; muhterem müslümanlar sözlerimiz meclisten dışarıya değil, bizzat bizedir. Öyleki kendimize ilaç olmasını temenni ediyoruz.

Rabbim, sen şu ahir zaman dönemine isabet etmiş olan bizlere dinimizi koruma gücü ver. Evliliklerimizi razı olduğun şekilde sürdürmemizi bize nasip et. Çocuklarımızı birer ismail misali emrine amade olacak olgunluğa ulaştır.

Yeni evlenmiş olan çiftimize hayırlı birer eş olmalarını ve kendilerine göz aydılığı olacak bereketli zürriyetler nasip et! Amin.

Elhamdülillahi rabbil alemin...



Devamını oku...

29 Aralık 2019 Pazar

Din, Güzel Ahlâktır!

Bir kandil düşünün. İçi islemiş, dışı
tozlanmış ve fitilinin yanan kısmı kesilmemiş. Bu bakımı yapılmamış ve körleşmiş kandil dışarıya ne kadar ışık verebilir ki?!

İşte aynen bu misalde olduğu gibi, İslam ahlakı ile ahlaklanmamış kimsede böyle kör bir kandil gibidir! Oysa mümin tevhid ile birlikte İslam ahlakıyla ahlaklanmış olmalıdır. Öyleki hem kendisine hemde etrafına faydalı olup, sahip olduğu dini temsil edebilsin!

İslam'ın teşvik ettiğini yerine getirip zemmettiğinden sakınmak için müminin güzel ahlak ile ahlaklanması ve kötü ahlaktan uzak durması gerekir. Çünkü müşrikler de olan ahlakî bir zafiyet veya ahlakî bir problem ciddi manada eleştirilmezken, mümin İslam'ı temsil ettiği için hemen eleştirilir. Küçük bir hatası insanlar tarafından abartılır. Sigara içmek haramdır. Sıradan bir insanın sigara içmesi insanlar tarafından ciddi manada eleştirilmeyip normal karşılanırken, mümin içtiği zaman ciddi manada eleştirip tepki verilir.

AHLÂK SABİT DEĞİLDİR, DEĞİŞTİRİLEBİLİR
“Halk” kelimesi insanın bedenî yaratılışını ifade eder. Manevi yaratılış ise “hulk” kelimesi ile anlatılır. Ahlâk “hulk” kelimesinin çoğuludur. Yani ahlâk; “manevi yaratılışlar manzumesi” gibi bir anlam taşımaktadır. İnsan fiziksel yönüyle ebeveynine veya akrabalarına benzeyebildiği gibi ahlâkî özellikleri ile de benzeyebilir. Fakat ahlâk kalıtsal değildir. Değişebilir. Dolayısı ile bir insan “ne yapayım ben böyleyim, beni böyle kabul edin!” diyemez. Bu kötü ahlâkta ısrar etmekten başka bir şey değildir. İnsan istedikten sonra hasletlerinin mecrasını değiştirilebilir. 

Bir insan belki kıskanç olabilir. Fakat öğrendiği hakikatler ve İslâm terbiyesi gereği hasedini gıptaya çevirerek güzel insanların güzel hallerini arzu eder.

Kimi insanda da kendini aciz düşürecek derecede düşmanlık hisleri bulunabilir. İllaki birilerine düşman olmak ister. Aldığı İslâm terbiyesi ile bu hissini mümin kardeşleri ve arkadaşları üzerinde değil, kendini daima şerre sevk edip cennetten uzaklaştıran şeytan ve şeytanın arkadaşlarına yönelik istimal edebilir.


 Yani İslâm terbiyesi ile hırs azime, inat sebata, gurur vakara vs. dönerek kötü ahlâk güzel ahlâka inkılâp etmiş olur.

İnsaflı olmak, insanların hatasını görmemek, hüsnü zan etmek, su-i zandan kaçınmak, arkadaşlarının eziyetlerine göğüs germek, onlardan şikayetçi olmamak, hep kendi ayıp ve kusurlarıyla meşgul olmak, kendi nefsini kınamak, güler yüzlü olup, herkesle yumuşak konuşmak güzel ahlâkın en bariz alametlerindendir.

Güzel ahlâklı kimse, edeplidir az konuşur, hatası azdır, gıybet etmez, Allah için sever, Allah için buğzeder, emanete riayet eder, komşu ve arkadaşını korur. Bütün hasletlerin başı ise hayadır.

Katade oğlu Umeyr der ki: Bir adam: “Hangi Mü’minin imanı daha kamildir?” deyince de: Rasulullah (sav): “Ahlâkı en güzel olanların imanıdır” buyurdu. (Taberani) İki haslet vardır ki, mü’minde bir araya gelmezler: Cimrilik ve çirkin ahlâk. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn-i Mace) 

Mü’ minlerin iman bakımından en olgun olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır. En hayırlılarınız kadınlarına en hayırlı olanınızdır. (Ebu Davud)

Güzel ahlaklı olmamızı bize emreden Allah Rasûlü, bunun faziletlerini ve faydalarını da beyan etmiştir ki kişi buna daha fazla önem versin.

En hayırlı Müslüman olmak için güzel ahlaklı olmak gerekir... Allah ve Rasûlü Müslümanın en hayırlı özelliklerini Kur'an ve Sünnet'te açıklamışlardır. Müslümanın en hayırlı özelliklerinden bir tanesi de güzel ahlaklı olmasıdır. 

Abdullah b. Amr b. As'tan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:' ''Rasûlullahçirkin söz söyleyen ve çirkinliğe yeltenen biri değildi. O şöyle derdi : 'Sizin en hayırlarınız ahlakı en güzel olanlarınızdır.' " (Buhari, Müslim)

Kıyamet günü kulun terazisinde en ağır amel güzel ahlaktır... Kıyamet günü terazi kurulduğu zaman herkes hayır amellerinin daha ağır basmasını isteyecektir. Bunun olabilmesi için dünyadayken bunun hazırlığının yapılması gerekir. Bunun yollarından bir tanesi de güzel ahlaktan geçer.

Güzel ahlakın sayesinde gündüz oruç tutan gece ibadet eden kişilerin derecelerine ulaşabilirsin... Geceleri kaim gündüzleri saim olmak sahabenin temel özelliklerinden bir tanesi idi. Bu gün sen de bunu yapıp onların aldığı ecri alabilirsin. Eğer yapamıyorsan üzülme ahlakını güzelleştirerek bu mertebeye ulaşabilirsin. 

Aişe'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:" Rasûlullah'tan işittim şöyle buyurdu: 'Mümin, güzel ahlakı sayesinde, gündüz oruç tutup gece ibadet eden kişilerin derecesine ulaşır.' " (Ebu Davud)

Cennete gidip ve cennetin en üst mertebesinde bir evinin olmasını ister misin? Eminim ki herkesin bu soruya vereceği cevap evet olacaktır. Eğer gerçekten istiyorsan şu hadisleri uygula ve güzel ahlakınla istediklerini elde et. Ebu

 Hureyre'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasûlullah şöyle demiştir:" Rasûlullah'a insanların cennete girmesine en çok sebep olan şey soruldu: 'Takva ve güzel ahlak' buyurdu. İnsanların cehenneme en çok girmesine sebep olan şey soruldu: 'Ağız ve avret yeri' buyurdu." (Tirmizi)

Ebu Umame El-Bahili'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:" Haklı da olsa tartışmayı terk eden kişiye cennetin kenarında bir ev verileceğine kefilim. Şaka da olsa yalanı terk eden kişiye cennetin ortasında bir ev verileceğine kefilim. Ahlakı güzel olan kişiye de cennetin en yüksek yerinde bir ev verileceğine kefilim." (Ebu Davud)

Rasûlullah'ın en çok sevdiği ve ona kıyamet günü en yakın olanlardan mı olmak istiyorsun? Eğer çok istiyorum diyorsan şu hadisi dinle ve uygula:

Cabir'den radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:" İçinizde en çok sevdiğim kişiler ve kıyamet günü bana en yakın olan kişiler ahlakı en güzel olanlarınızdır.'' (Tirmizi) 

Suyun buzu erittiği gibi, güzel ahlâk da günahları eritir. (Yok eder.) Kötü ahlâk da, sirkenin balı bozduğu gibi (güzel) amelleri bozar. (Taberani)

Netice itibariyle, Kişi ancak Kur'an'ın istediği ahlakla ahlaklanırsa güzel ahlak sahibi olabilir. Bunun olabilmesi için Kur'an-ı Kerim'de zikredilen güzel ahlak çeşitlerini bilmesi gerekir. Kur'an-ı Kerim bize güzel ahlakı öğretirken farklı metotlar izler. Bazen onu emreder… Bazen yapmayanları kınar… Bazen de örnek olan insanların hayatlarını beyan ederek teşvik eder…

Devamını oku...

11 Mayıs 2019 Cumartesi

Yellendikten Sonra Kokuya Şaşırmak

Bu toplum 'yellendikten' sonra burnuna gelen kötü kokudan
rahatsızlığına şaşıran ve tepki gösteren kişiye benzer. Alçakça işlenen istismarlar herkesin yüreğini dağlıyor kuşkusuz, boğazlar düğümleniyor. Metrobüslerde rezil bir şekilde ifşa olan mide bulandırıcı tecavüzler illallah ettiriyor. İçip içip etrafa saldıran, trafikte can alan sarhoşlar sabrı taşırıyor. Ancak siyasiler, haber veren muhabirler, kanaat önderleri, yazar ve senaristler şarkınlıkla müşahede edip tepki gösteriyorlar. Aslında bu durum, yazarların, karma eğitim sisteminin ve müfredatının, cinsel temalı ve tecavüz özendirici sahneleri ile reyting rekorları kıran filmlerin, haddi aşan modanın ortaya çıkardığı iğrenç bir "koku" dur. Şaşılacak şey, bu toplumun ürettiği bu iğrençliğe şaşırmalarıdır. Şaşırmayın, bilakis kendi ürününüzle sevinin!

Cinselliği Freud babalarından ders alıp tıpkı yeme içme gibi aynı şart ve zeminde insani ihtiyaç olarak görmek, komuya açık alanlarda; park, bahçe, vapur ve metrobüslerde cinsel davranışlar sergilenmesine çağdaşlık ve modernizm 'referansı' kabul etmektir bunun yegane sebebi. Zira, yatak odalarındaki en mahrem ilişkilerini hayvandan daha pervasız bir şekilde 'gönüllü' şekilde park ve sokaklarda sergilemeye onay verenler, 'gönül' alamayan tecavüzcülerin zoraki tecavüzlerine hazır olmalılar.


"Hadım, hadım!" ya da "idam idam" diye bağıran çığırtkanlar ise insanların en yüzsüzleridirler. Seçimlerde bütün iğrenliklere 'kanun' çıkarmaları için sandık başında kavga verip de idam istemek, zehir içip tedavi olacağını düşünen şarhoşun işidir. Allah topunuzun belasını verecek. İçki içip karısının boğazını keseni mi söyleyelim yoksa Prof olup kadeh kaldırdıktan sonra asiatanına tecavüz edeni mi? Baştan başa kepazelik doğlu süslü ve şatafatlı bir hayat.


Bilgi sahibi herkese ayandır ki, İslam, sadece işlenen bir suça verilen idam cezası değildir ya da ruhi ahlak yumağı da değildir veya ibadetler dini de değildir. Hele vicdan rahatlatma ve takma bir isimden asla ibaret değildir. İslam gelmiş geçmiş tüm sistemlerden 'inanç, yaşam, hukuk, adalet ve ahlak' bakımından tartışmasız üstün, dört yanı mamur bir "yaşam tarzıdır". Kişi ya büsbütün İslam dinine girer, cahiliye sistemi ve halkından yüz çevirir, Allah'ın egemenliğini gasbeden zorbaları reddedip Allah'ın Rab'liğini pratiği ile tastik eder ya da büsbütün terkeder. Bu  üçüncüsü olmayan iki yoldur. Elbette bu, hakikat açısından böyledir. Yoksa dileyen tıpkı bir çocuğun kendini silikon emzikle avuttuğu gibi, kuru bir 'Müslümanlık' ismi veya akideden yoksun bir ibadet ve İslam ahlakıyla kendini avutabilir. Bu ise ya Yahudilerin kaypaklığına benzeyen bir 'isim' den ibaret olur ya da dindar Hıristiyanların yaptığı gibi ruhi bir terbiyede takılıp kalır. Her gün namazda okunup Allah ile yapılan Tevhid üzeri sadakat sözleşmesinin "Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine(yahudileşenlerinkine) ve sapıklarınkine(Hıristiyanlaşanlarınkine) değil. ﴾ Fatiha 6-7﴿ ayetine göre her Müslüman büsbütün cahiliyeden arınır ve tamamen İslam'a geçer. Böylece hayatının tüm noktalarını, düşünce şeklinin her köşesini, davranışlarındaki tüm refleksleri siyasi anlamını da içinde barındıran "Allah'ın egemenliğine teslim" eder, Müslüman olur, kafasını rahat eder. Şirkin karanlığından kurtulup cahili hayatın türbülansın çıkıp aydınlık ve selamete kavuşur.

Ya Rab! Mübarek Ramazan ile beraber bizi arındır ve girişimcilik ruhu bahşet. Amin. Vesselam.
Devamını oku...