Âlemlerin Rabbi, mülkün tek sahibi, yaratmada, rızık vermede, hüküm koymada
ve teşri (kanun yapma) yetkisinde hiçbir ortağı bulunmayan Allah’a hamd olsun.
Salat ve selam, cehalet karanlığını vahyin nuruyla yırtan, tağutların
saltanatını tevhitle sarsan, ümmetine canı ve evladı pahasına imanı muhafaza
etmeyi miras bırakan Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.), onun pak aline, ashabına
ve kıyamete dek batıl nizamlara boyun eğmeden yürüyen muvahhid müminlerin
üzerine olsun.
İslam, modern çağın iddia ettiği gibi sadece vicdanlara hapsedilmiş, cami
duvarları arasına sıkıştırılmış, bireyin iç dünyasındaki soyut bir huşudan
ibaret değildir. İslam; hayatın, devletin, hukukun, ailenin ve en nihayetinde
eğitimin tek mutlak otoritesinin Allah olması demektir. İman, amelle kaimdir.
Kalpte gizli kalıp hayata sirayet etmeyen, amel sahasında tağutların
kanunlarına boyun eğen bir inanç, Kur’an’ın tarif ettiği sahih iman değildir.
nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Aramızda hükmetmesi için Allah'a ve Resûlüne çağrıldıkları zaman,
müminlerin sözü ancak: 'İşittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte asıl
kurtuluşa erenler bunlardır." (Nûr, 51).
"Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni
hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı
duymadan ve tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar."
(Nisâ, 65).
Kelime-i Tevhid, yani "Lâ ilâhe illallah" ifadesi, zihnî
bir tekerleme veya dille söylenen kuru bir esmâ değildir. Bu kelime, doğası
gereği mutlak bir reddedişle başlar: "Lâ ilâhe" (Hiçbir ilah,
hiçbir otorite, hiçbir kural koyucu, hiçbir ideolojik mabud yoktur). Ardından
mutlak ispat gelir: "İllallah" (Ancak ve ancak Allah vardır).
Buradaki kilit nokta, nefyin (reddin), ispattan önce gelmesidir. Yani bir insan
yeryüzündeki sahte ilahları, beşerî ideolojileri, Allah’ın nizamına savaş açmış
sistemleri reddetmediği, onlara meydan okumadırı ve onların kurumlarından
teberri etmediği (uzaklaşmadığı) müddetçe, ne kadar "Müslümanım"
derse desin, tevhidi bizzat ihlal etmiş olur. Allah Resûlü (s.a.v.) bu esası
şöyle beyan eder:
"Kim Lâ ilâhe illallah der ve Allah'tan başka tapılanları (tağutları)
inkâr ederse, onun malı ve kanı haram olur. Gizli hallerinin hesabı ise Allah'a
aittir." (Müslim, Îmân 37).
Günümüz dünyasında tevhidi tehdit eden en büyük tehlike, sadece taştan ve
tahtadan putlara secde edilmesi değildir; asıl tehlike, Allah’ın helal ve haram
kılma, helal eğitimi dizayn etme yetkisini kendinde gören modern kurumlara,
onların ideolojilerine ve bu ideolojilerin insan öğütme merkezleri olan seküler
eğitim çarklarına teslim olmaktır. Neslin muhafazası davası, bu sebeple
doğrudan bir iman ve küfür mücadelesidir.
Çocuklar, anne ve babaların mülkü, can can sıkıntısını giderecek
oyuncakları veya dünyevi prestij araçları değil; âlemlerin Rabbinin onlara
bahşettiği en kıymetli, en hassas emanetlerdir. İnsan, bembeyaz ve lekesiz bir
fıtratla dünyaya gözlerini açar. Bu fıtrat, Allah’ı tanımaya, O’na kulluk
etmeye ve İslam’ın emirlerine boyun eğmeye programlanmış ilahi bir yazılımdır.
Rabbimiz bu fıtrata ve onun korunmasının farziyetine şöyle işaret eder:
"Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı
fıtrata çevir. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte dosdoğru
din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30).
"Hani Rabbin, Âdemoğullarının sülblerinden zürriyetlerini almış ve
onları kendilerine şahit tutarak: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' demişti.
Onlar da: 'Evet, şahit olduk' demişlerdi. Bu, kıyamet günü: 'Biz bundan
habersizdik' dememeniz içindir." (A'râf, 172).
Allah Resûlü (s.a.v.) de bu gerçeği şu sarsıcı hadisiyle ilan etmiştir:
"Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudi,
Hristiyan veya Mecusi yapar." (Buhari, Cenâiz 92; Müslim, Kader 22).
Bu hadis-i şerif, ebeveynlerin omuzlarındaki yükün dehşetini ortaya
koymaktadır. Çocuk, anne-babanın elinde şekillenmeyi bekleyen saf bir
cevherdir. Eğer siz o cevheri alır, Allah’ın şeriatıyla düşmanlık üzerine
kurulmuş, seküler ve materyalist nizamların eğitim tornasına teslim ederseniz,
o çocuğun fıtratını kendi ellerinizle bozmuş olursunuz. Hadiste geçen
"Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" ifadesi, sadece tarihsel
inançları kapsamaz; günümüzün modern dinleri olan sekülarizm, Kemalizm, pozitivizm,
liberalizm ve materyalizm de bu fıtratı bozan küfür ideolojileri olarak bu
kapsama aynen dâhildir. Nitekim kudsî bir hadiste Rabbimiz şöyle buyurur:
"Ben kullarımı hanifler (muvaddihler) olarak yarattım. Sonra onlara
şeytanlar geldi de onları dinlerinden saptırdı. Kendilerine helal kıldıklarımı
haram kıldı ve hakkında hiçbir delil indirmediğim şeyleri bana ortak
koşmalarını emretti." (Müslim, Cennet 63).
Çocuğun temiz zihnini, kalbini ve ruhunu kim besliyorsa, çocuğun itaat
mercii ve yönlendiricisi o olur. Sabahın erken saatlerinde evladını Allah’ın
zikrinden, namazından önce tağutların binalarına gönderen, orada saatlerce dine
alternatif olarak sunulan seküler hayat felsefelerini dinlemesine göz yuman bir
anne-baba, emanete en büyük ihaneti işlemektedir. Evladını korumak, sadece onun
fiziki rızkını temin etmek, onu modern kıyafetlerle giydirmek veya ona konforlu
bir oda sunmak değildir. Hakiki koruma, onun ruhunu şirk bataklığından muhafaza
etmektir.
İslam akaidinin en hayati, imanın sıhhati için ayrılmaz tek şartı
"Tağut"un reddedilmesidir. Tağut kelimesi, Arapça “tuğyan”
kökünden türemiştir ve “haddi aşmak, sınırı çiğnemek, isyan etmek” anlamına
gelir. Şer'î ıstılahta ise tağut; Allah’ın koyduğu sınırları aşan, Allah’ın
hükmüne alternatif kanunlar üreten, kendisini mutlak itaat mercii olarak gören,
insanları Allah’a kulluktan alıkoyup beşerî sistemlere boyun eğdiren her türlü
şahıs, lider, ideoloji, rejim, mahkeme, yasa ve kurumdur.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de imanın sahih olabilmesi, amellerin boşa
gitmemesi için tağutun mutlaka ve tereddütsüzce reddedilmesini ilk şart
koşmuştur:
"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.
Kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopması mümkün
olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, işitendir, bilendir." (Bakara,
256).
Bu ayet, İslam’ın giriş kapısıdır. Dikkat edilirse ayette önce
"Allah’a iman eden" denilmemiş; aksine tahliye (temizleme) esası
gereği önce "kim tağutu inkâr edip" denmiş, sonra "Allah'a
iman ederse" buyrulmuştur. Demek ki, kalbinde ve amelinde tağutun
meşruiyetine dair en ufak bir rıza barındıran kişinin Allah’a imanı, fıkhen ve
itikaden geçerli bir iman değildir. Rabbimiz bir başka ayette peygamberlerin
gönderiliş gayesini doğrudan buna bağlar:
"Andolsun biz her ümmete: 'Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının'
diye bir elçi gönderdik." (Nahl, 36).
"Sana indirilenlere ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia
edenleri görmedin mi? Kendisini inkâr etmekle emrolundukları hâlde tağutun
önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa
düşürmek ister." (Nisâ, 60).
Ulemadan İmam Malik tağutu tanımlarken: "Allah'ın dışında kendisine
ibadet edilen (veya mutlak itaat edilen) her şeydir" demiştir.
İbnü'l-Kayyim ise bu tanımı daha da genişleterek fıkhî sınırı çizer: "Tağut;
kulun kendisine uymak, itaat etmek veya ibadet etmek suretiyle haddini aştığı
her şeydir."
Tağutu inkâr etmek; onun mahkemelerini reddetmeyi, onun kanunlarına
buğzetmeyi, onun beşerî kutsallarını, bayramlarını ve ritüellerini lanetlemeyi
ve en önemlisi, onun insanları kendi ideolojisine göre yetiştirmek amacıyla
kurduğu eğitim sistemlerinden evlatlarını fersah fersah uzak tutmayı
gerektirir. Bir insan hem tağutu reddettiğini iddia edip hem de onun ideolojik
dogma merkezlerine hayranlık duyuyor, evladını o kurumlara kendi rızasıyla
teslim ediyorsa, bu kişi kelime-i tevhidin özüyle çelişiyor demektir.
Bugün yeryüzünde hüküm süren beşerî rejimlerin eğitim kurumları, asla
tarafsız, nötr veya sadece "matematik, fizik, kimya" öğreten masum
bilgi merkezleri değildir. Bu kurumlar, ulus-devletlerin ve seküler nizamların
en güçlü ideolojik aygıtlarıdır (hegemonya araçlarıdır). Amaçları,
Allah’ın arzında O’na kul olacak muvahhid nesiller yetiştirmek değil; mevcut
laik/seküler sisteme sadık, kanunlara sorgusuz sualsiz itaat eden, seküler
yaşam tarzını benimsemiş modern köleler üretmektir. Allah Teâlâ bu tür yapıların
ve yönlendiricilerin niyetini şöyle açıklar:
"Onlar, kendileri kâfir oldukları gibi sizin de kâfir olmanızı ve
böylece onlarla eşit olmanızı isterler..." (Nisâ, 89).
"Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra,
içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek
isterler." (Bakara, 109).
Bu kurumların yapısı incelendiğinde şu dehşet verici itikadi ve ahlaki
sapmalarla karşılaşılır:
- Materyalist ve
Pozitivist Dünya Görüşü: Fen derslerinde hayatın kaynağı tesadüflere, doğaya ve
yaratıcıyı inkâr eden evrim teorilerine bağlanarak anlatılır. Fizik ve
kimya derslerinde kâinattaki muazzam nizamın arkasındaki yegâne kudret
olan Allah tamamen devre dışı bırakılır; doğa olayları kendi kendine
gerçekleşen süreçler olarak sunulur. Çocuk, Sani (Yaratıcı) olan Allah'tan
kopuk bir evren tasavvuruyla zehirlenir.
- Şahısların
Kutsallaştırılması ve Küfür Ritüelleri: Bu okullarda eğitimin merkezinde Allah ve Resûlü
değil, sistemin kurucusu olan fani şahıslar yer alır. Çocuklar, her sabah
bu şahısların büstleri, heykelleri ve resimleri karşısında el pençe divan
durmaya, onlara tazim etmeye, onların ilkelerine bağlı kalacaklarına dair
yeminler etmeye zorlanırlar. Bu ritüeller, İslam fıkhında apaçık birer
şirk ve küfür eylemidir.
- Ahlaki Çürüme ve Seküler
Yaşam Tarzı:
Bu kurumlarda haram ve helal sınırları tamamen yok sayılmıştır. Karşı
cinsler arasındaki serbest ilişkiler, flört kültürü, mahremiyet
sınırlarının çiğnenmesi normalleştirilir. İslam’ın ahlak esasları
"gericilik" olarak kodlanırken, batı endeksli ahlaksızlıklar
"özgürlük" adı altında çocukların zihnine kazınır.
Allah Resûlü (s.a.v.) fitne ortamlarındaki bu tehlikeyi şu hadisiyle haber
vermiştir:
"Karanlık gece parçaları gibi fitneler gelmektedir. O fitnelerde insan
sabah mümin olarak uyanır, akşam kâfir olarak girer; ya da akşam mümin olarak
girer, sabah kâfir olarak çıkar. Dinini dünyalıktan az bir şey karşılığında
satar." (Müslim, Îmân 186).
Böyle bir yapıya çocuk göndermek, onun zihnine ve kalbine her gün düzenli
olarak küfür ve şirk şırınga edilmesine göz yummaktır.
Modern eğitim kurumlarında çocuklara dayatılan en bariz küfür amellerinden
biri de bağlılık yeminleri, saygı duruşları ve şahısları ilahlaştıran
törenlerdir. Bir Müslüman çocuk, daha neyin ne olduğunu anlamadan, Allah’ın
şeriatını ilga etmiş şahısların izinden gideceğine, onların ilke ve
inkılaplarına canı pahasına sadık kalacağına dair ant içmeye zorlanmaktadır.
Allah Teâlâ, Allah'tan başkasına tazim gösterip itaat yemini edenler hakkında
şöyle buyurur:
"Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim. Eğer yüz
çevirirlerse, 'Şahit olun ki biz Müslümanlarız' deyin." (Âl-i İmrân, 64).
"Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların hevalarına
(arzularına) uyma. Onlar, Rablerine ortak koşmaktadırlar." (En'âm, 150).
İslam fıkhına göre, Allah’ın dışındaki bir varlığa ibadet kastıyla veya
tazim (yüceltme) amacıyla eğilmek, saygı duruşunda bulunmak imanı temelinden
sarsar. Pek çok ebeveyn bu noktada kendilerini rahatlatmak için şu fasit
mazeretlerin arkasına sığınmaktadır:
- "Biz çocuğa evde
tevhidi anlatıyoruz, okulda sadece takılsın, kalben inanmasın yeter."
- "Kanuni zorunluluk
var, göndermezsek devlet ceza keser, çocuğumuzu elimizden alır."
- "Diploma almazsa aç
kalır, rızkını kazanamaz."
Bu mazeretler, şer'î şerif terazisinde hiçbir fıkhî ağırlığa sahip
değildir. Fıkıhta ikrah-ı mülci (can, uzuv veya mutlak helak tehdidi
içeren zorlama) olmadığı müddetçe, sadece para cezası korkusuyla, rızık
kaygısıyla veya toplumsal baskı nedeniyle şirke ve küfre rıza gösterilemez, o
ameller işlenemez. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Üç özellik vardır ki, kimde bulunursa imanın tatlılığını tatmış olur:
Allah ve Resûlünü herkesten çok sevmek... ve imandan sonra tekrar küfre
dönmeyi, ateşe atılmaktan korktuğu gibi kerih (iğrenç) görmek." (Buhari,
Îmân 9; Müslim, Îmân 67).
Sahabe nesli, imanlarını korumak için yurtlarını, mallarını ve canlarını
feda ederken, modern zamanların Müslümanları evlatlarını basit rızık
endişeleriyle bizzat tağutun kucağına bırakmaktadırlar. Allah katında hiçbir
dünyevi makam, rütbe veya diploma, bir çocuğun kalbine şirk tohumları
ekilmesine rıza göstermenin mazereti olamaz.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, müminlerin batıl, isyan ve küfür karşısındaki
duruşunun nasıl olması gerektiğini en keskin hatlarla çizmiştir. Nisâ Suresi
140. ayet-i kerime bu hususta mutlak, muhkem ve sarsıcı bir hükümdür:
"O, Kitap'ta size indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr
edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka
bir söze dalıncaya kadar onlarla beraber oturmayın. Zira o takdirde siz de
onlar gibi olursunuz. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini
cehennemde toplayacaktır."
Bu ayet-i kerime, küfre ve şirke rıza göstermenin, o ortamlarda sessizce
bulunmanın hükmünü açıkça koymaktadır: "Zira o takdirde siz de onlar
gibi olursunuz." Yani, küfür kelamının konuşulduğu, evrim teorileriyle
yaratılışın inkâr edildiği, Allah’ın kanunlarının aşağılandığı, beşerî
ideolojilerin kutsandığı bir mecliste oturup da buna ses çıkarmayan, bilakis
her gün düzenli olarak o meclise devam eden kişi veya ona izin veren veli,
fıkhen o küfrü işleyenlerle aynı hükme tabi olur. Destekleyici diğer ayetlerde
Rabbimiz şöyle buyurur:
"Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin
Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra size yardım da edilmez." (Hûd,
113).
"O kâfirler ki, boş ve batıl sözlere daldıkları zaman onlardan yüz
çevirirler..." (Kasas, 55).
Büyük müfessir İmam Taberi, Nisâ 140. ayetin tefsirinde şöyle der:
"Bu ayet açıkça gösterir ki; küfür ve masiyet işlenen bir yerde, bu
duruma rıza göstererek ve engel olmadan oturan kimse, o günahı bizzat işleyen
gibidir. Ha o günahı bizzat işlemiş, ha işleyenlerin yanında rıza ile oturmuş,
Allah katında hüküm birdir."
İbn Kesir de benzer şekilde, kötülüğe ve küfre bilerek ortak olmanın,
sessiz kalmanın hükmünün aynılık ifade ettiğini beyan eder.
O hâlde gerçeği örtbas etmeye gerek yoktur: Çocuğunu kendi elleriyle
tağutun eğitim tornasına teslim eden, sabahları tevhide taban tabana zıt
bağlılık yeminleri ettiren, Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiği meclislerde
evladını zorunlu olarak oturtan bir ebeveyn, apaçık bir küfür ve şirk ameline
ortak olmaktadır. Nisâ Suresi 140. ayetin hükmü mutlaktır: "Oturursanız
siz de onlar gibi olursunuz." Allah’ın bu sarih hükmünü çiğneyip,
evlatlarını küfür meclislerinin müdavimi yapanlar, dünyevi mazeretlerin arkasına
sığınarak kendilerini kandırmasınlar. Küfür meclisine rıza gösteren, o meclisin
bir cüzü haline gelen kişi, fıkhî olarak o amelin sorumluluğundan kaçamaz.
Ebeveynlerin çocuklarını tağuti okullara gönderme gerekçelerinin başında
şüphesiz ki "gelecek kaygısı" ve "ekonomik güvence"
aramaları gelmektedir. "Çocuğum okumazsa ne olacak? Büyük bir adam
olamazsa nasıl geçinecek? Aç mı kalacak?" şeklindeki feryatlar,
aslında itikadi bir çöküşün ve tevhid anlayışındaki büyük bir zafiyetin
itirafıdır.
Rızkı veren kimdir? Rızkı veren diplomalar, holdingler, devlet kadroları
veya tağuti nizamların müdürleri değildir. Rızkı veren, yegâne rızık sahibi
olan, Kuvvet sahibi El-Rezzâk olan Allah’tır. Rabbimiz rızkın tek
kaynağının Kendisi olduğunu şu muhkem ayetlerle ilan eder:
"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun
durduğu yeri de emanet bırakıldığı yeri de O bilir." (Hûd, 6).
"Şüphe yok ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak
Allah'tır." (Zâriyât, 58).
"Kim Allah'tan korkup sakınırsa (takva gösterirse), Allah ona bir
çıkış yolu açar. Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah'a
tevekkül ederse, O kendisine yeter." (Talâk, 2-3).
Bir kulun rızkı, o daha anne karnındayken takdir edilmiştir ve kimse
rızkını bitirmeden ölmeyecektir. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Sizden birinizin yaratılış merhaleleri anne karnında kırk gün nutfe
olarak toplanır... Sonra ona bir melek gönderilir, ruh üflenir ve şu dört
kelimeyi yazması emredilir: Rızkı, eceli, ameli, şaki (cehennemlik) mi yoksa
said (cennetlik) mi olacağı..." (Buhari, Kader 1; Müslim, Kader 1).
"Cebrail ruhuma üfledi ki: Hiçbir nefis, rızkını eksiksiz olarak
tastamam alıncaya kadar asla ölmeyecektir. Öyleyse Allah'tan korkun ve rızkı
ararken meşru/güzel yollara başvurun." (İbn Mace, Ticaret 2).
Müslüman bir anne-babanın, çocuğunun rızkını garanti altına almak adına
onun imanını tehlikeye atması, Allah’a karşı yapılmış büyük bir suizandır. Siz
evladınızı Allah’ın sınırlarını çiğneyerek yetiştirirseniz, onun diplomasıyla
kazanacağı para helal dairesinden çıkacak ve bereketsiz bir ateşe dönüşecektir.
Bir Müslüman için asıl istikbal dünyevi kariyer değil, ahiret saadetidir.
Evladını cehennem ateşine hazırlayan bir kariyer planı, hüsranın ta kendisidir.
İslam, müminleri çaresizliğe mahkûm etmez. "Sistem böyle, ne yapalım
elimiz mahkûm" demek, acizlerin, teslimiyetçilerin ve imanı amele
dökmekten kaçınanların felsefesidir. Şartlar ne kadar zor, baskılar ne kadar
çetin olursa olsun, bir muvahhid her zaman şer'î bir çıkış yolu aramak ve
bulmakla mükelleftir.
Rabbimiz, dinlerini korumak için zalimlerin nizamından kaçmayan, mazeret
üretenlerin ahiretteki çetin durumunu ve meleklerin onlara vereceği cevabı Nisâ
Suresi'nde şöyle tasvir eder:
"Melekler, kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken derler ki: 'Ne
işte idiniz?' Onlar: 'Biz yeryüzünde çaresiz kimselerdik' derler. Melekler de:
'Allah’ın arzı geniş değil miydi ki orada hicret etseydiniz?' derler. İşte
onların barınağı cehennemdir. O ne kötü bir gidiş yeridir!" (Nisâ, 97).
"Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. O halde ancak
bana kulluk edin." (Ankebût, 56).
Allah Resûlü (s.a.v.) de fitne zamanlarında dini korumak adına dağ
başlarına çekilmeyi, hicret etmeyi övmüş ve şöyle buyurmuştur:
"Öyle bir zaman gelecek ki, Müslüman kişinin en hayırlı malı, dinini
fitnelerden korumak için dağ eteklerinde ve yağmur düşen yerlerde peşine düşüp
gittiği koyunları olacak." (Buhari, Îmân 12).
Eğer içinde yaşadığımız toplumda resmi eğitim kurumları şirki zorunlu
kılıyorsa, Müslümanların yapması gereken ilk şey alternatif eğitim modelleri
geliştirmektir. Bunlar başlıca şunlardır:
- Ev Okulları
(Homeschooling):
Çocukların fenni ve dini ilimleri, tağuti ritüellere bulaşmadan ev
ortamında, güvenilir hocalar ve aile gözetiminde alması sağlanmalıdır.
- Sivil Fıkıh ve Tevhid
Halkaları:
Müslüman aileler bir araya gelerek kendi çocuklarının fıtratını koruyacak
alternatif müfredatlar oluşturmalı, çocuklarına tevhidi, akideyi, ahlakı
ve helal-haram sınırlarını bizzat öğretmelidir.
- Zihni ve Coğrafi Hicret: Eğer tüm bu kapılar
kapanır, devlet baskısı evladın imanını tamamen yok edecek bir raddeye
ulaşırsa, mümin için hicret farz olur. Allah’ın arzı geniştir. Dini ve
nesli korumak adına konforu, malı ve mülkü terk edip, dinin daha rahat
yaşanabileceği ücra köşelere, köylere veya başka coğrafyalara hicret
etmek, peygamberlerin asıl sünnetidir.
İslam hukukunda aile reisliği ve velayet kavramı, mutlak bir sorumluluk ve
hesap alanıdır. Baba, evinin çobanıdır ve raiyyesinden (yönetimi
altındakilerden) kıyamet günü hesaba çekilecektir. Rabbimiz, aile reislerinin
omuzlarındaki bu ağır mesuliyeti şu sarsıcı ayetlerle beyan etmektedir:
"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar
olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine
buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır."
(Tahrîm, 6).
"Bilesiniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihandır (fitnedir).
Büyük mükafat ise mutlak surette Allah katındadır." (Enfâl, 28).
Resûlullah (s.a.v.) bu mesuliyet zincirini şu sarih sözleriyle
perçinlemiştir:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden
sorumlusunuz... Erkek, ailesinin çobanıdır ve raiyyesinden sorumludur."
(Buhari, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20).
"Allah’ın bir topluluğa çoban kıldığı hiçbir kul yoktur ki, öldüğü gün
tebaasına hıyanet etmiş olarak ölsün de Allah ona cenneti haram kılmasın!"
(Müslim, Îmân 228).
Çocuğunun ruhunu, aklını ve kalbini Allah düşmanı sistemlerin insafına
bırakmak, velayet hukukuna ve hilafet emanetine yapılabilecek en somut
hıyanettir. Bir baba, çocuğunu yangın çıkan fiziki bir binaya kendi elleriyle
soksa, tüm toplum onu canilikle suçlar. Peki, her gün çocukların kalbine
inkârcılık, şirk ve ahlaksızlık üfleyen bu kurumlara evladını göndermek, onu
yakıtı insanlar ve taşlar olan o ebedi ateşe bizzat fırlatmak değil midir?
Kıyamet gününde velayet görevini ihmal eden, dünyevi çıkarlar uğruna
çocuğunun imanının çalınmasına göz yuman babalar çok büyük bir pişmanlık
yaşayacaklardır. O gün evlatlar anne ve babalarının yakasına yapışacak ve
feryat edeceklerdir:
"Rabbimiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlarda
bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve onları büyük
bir lanetle lanetle!" (Ahzâb, 67-68).
İçinde bulunduğumuz çağda, internetin, kitabın, ilmin ve davetçilerin her
yere ulaştığı, hüccetin ikame edildiği bir dönemde, hiç kimse "Ben bu
okulların şirk olduğunu bilmiyordum, sistemin bu kadar kötü olduğunu fark
etmedim" diyerek cehalet mazeretinin arkasına sığınamaz. Allah Teâlâ
cehaleti bahane edenleri şöyle uyarır:
"De ki: 'Kulluk edip durduğunuz o ortaklarınız hakkında ne
düşünüyorsunuz? Bana gösterin bakalım, yeryüzünden neyi yaratmışlar?' Yoksa
onların göklerin yaratılışında bir ortaklıkları mı var? Yahut biz onlara bir
kitap verdik de onlar ondaki bir delile mi dayanıyorlar? Hayır, o zalimler
birbirlerine aldatmadan başka bir şey vadetmiyorlar." (Fâtır, 40).
"Kendilerine ayetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, o inkâr edenler
kendilerine gelen hak (Kur'an) için: 'Bu, apaçık bir sihirdir' dediler."
(Ahkâf, 7).
İslam fıkhında kural nettir: "Zarurât-ı dîniyye" (dinden
olduğu kesin olarak bilinen şer'î hükümler, tevhid ve şirkin sınırları)
hususunda, bilgiye ulaşma imkânı olan yerlerde cehalet mazeret olarak kabul
edilmez. Tevhidin ne olduğunu bilmek, şirkin ve tağutun ne anlama geldiğini
öğrenmek her mükellef üzerine farz-ı ayındır.
Bizim örnek almamız gereken model, batının seküler pedagojisi veya modern
dünyanın insanı ilahlaştıran eğitim kuramları değil; Resûlullah (s.a.v.),
sahabe-i kiram ve Selef-i Salihîn’in nesil yetiştirme metodudur. Kur’an bu
örnekliği şöyle emreder:
"Öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle uyanlar var
ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı
olmuşlardır..." (Tevbe, 100).
"Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, doğru yolu
bulmuş olurlar..." (Bakara, 137).
Sahabeden Cündeb b. Abdullah (r.a.) kendi yetişme dönemlerindeki şer'î
usulü anlatırken şöyle der:
"Biz ergenlik çağına yaklaşmış gençlerken Resûlullah (s.a.v.) ile
beraberdik. Biz Kur’an’ı öğrenmeden önce imanı (akideyi) öğrendik. Sonra
Kur’an’ı öğrendik de onunla imanımız kat kat arttı." (İbn Mace, Mukaddime
9).
Bu şer'î metot, eğitimin ilk basamağının seküler teoriler değil, doğrudan
doğruya iman ve tevhid akidesi olduğunu ispatlar. İlk dönem Müslümanları,
çocuklarının eğitimine her şeyden önce akideyle başlarlardı. Çocuk daha
konuşmayı yeni öğrenirken ona ilk öğretilen cümle "Âmentü billahi ve
kefertü bi't-tâğût" (Allah'a iman ettim ve tağutu inkâr ettim) cümlesi
olurdu. Çocukların kalbine önce Allah sevgisi, peygamber sevdası ve batıl
nizamlara karşı bir duruş yerleştirilirdi. Hz. Ali'nin (r.a.) şu uyarısı bu hassasiyeti
özetler: "Çocuklarınıza üç şeyi öğretin: Peygamberinizin sevgisini,
O'nun ehli beyninin sevgisini ve Kur'an okumayı."
Onlar evlatlarını sarayların, zalim hükümdarların veya din düşmanı
felsefecilerin meclislerine asla yaklaştırmazlardı. İmam Malik, İmam Ebû
Hanife, İmam Şafiî, İmam Ahmed gibi büyük müctehidlerin hayatlarına
baktığımızda, onların tamamen şer'î ve ahlaki bir iklimde, tağuti nizamların
müdahalesinden uzak ortamlarda yetiştiklerini görürüz. Onlar ilmi, Allah’ın
rızasını kazanmak ve ümmete rehber olmak için öğrendiler; tağutların sistemlerine
memur olmak için değil.
Bu dava, sadece kendi evini kurtarma, kapısını kapatıp köşesine çekilme
davası değildir. Müslüman, çevresindeki tüm toplumsal yangına ve gidişata karşı
sorumlu olan kişidir. Bugün toplum, evlatlarını kendi elleriyle tağutun
potasında eriten, sekülerleştiren ailelerle doludur. Bu büyük felaket
karşısında sessiz kalmak, şirke ve küfre seyirci kalmak, o cürme dolaylı ortak
olmaktır.
İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevi (Emr-i bi'l-ma'ruf ve
nehy-i ani'l-münker), ümmetin ayakta kalma, azaptan kurtulma şartıdır.
Rabbimiz bu görevi terk eden toplumların başına gelecek felaketi ve laneti
şöyle haber verir:
"İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın
diliyle lanetlendiler. Bu, onların isyan etmeleri ve sınırı aşmaları
yüzündendi. Onlar, işledikleri hiçbir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye
çalışmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötüydü!" (Mâide, 78-79).
"Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i
İmrân, 110).
Allah Resûlü (s.a.v.) bu sorumluluğun yerine getirilmemesi durumunda
duaların dahi kabul edilmeyeceğini şu sarsıcı hadisiyle ilan etmiştir:
"Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve
kötülükten nehyedersiniz ya da Allah yakın bir zamanda kendi katından üzerinize
bir azap gönderir. Sonra O'na dua edersiniz de duanız kabul olunmaz."
(Tirmizi, Fiten 9).
"Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse
diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin ki, bu imanın en
zayıf derecesidir." (Müslim, Îmân 78).
Eğer bizler kardeşlerimizi, akrabalarimizi ve komşularımızı bu büyük eğitim
tehlikesine karşı uyarmaz, bu okulların şer'î hükmünü onlara en net haliyle
anlatmazsak, gelecek olan umumi azap hepimizi kuşatır. Muvahhid bir Müslüman,
bu eğitim sisteminin küfür ve şirk mahiyetini her ortamda fıkhî delilleriyle
anlatmalı, insanları bu gaflet uykusundan uyandırmak için canla başla mücadele
etmelidir.
Son söz olarak meseleyi en net, en berrak ve tavizsiz haliyle ortaya
koyuyoruz: Bu seküler kurumlara çocuklarını rızık, kariyer ve istikbal
kaygısıyla gönderenler; tağuta itaat, şirke rıza ve küfür meclislerini tasdik
fıkhı dairesine girmektedirler. Bir Müslüman için evladını bile bile ateşe
atmaktan, onun temiz fıtratını kâfir sistemlerin insafına teslim etmekten daha
büyük bir hüsran olamaz. Rabbimiz son akıbeti şöyle açıklar:
"De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve
beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve O'nun yolunda cihat
etmekten daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah,
fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.'" (Tevbe, 24).
"O gün ne mal fayda verir ne de evlatlar. Ancak Allah'a kalb-i selim
(temiz bir kalp) ile gelenler müstesna." (Şuarâ, 88-89).
Müfrit mazeretleri, sahte tevilleri, dünyevi diplomaları ve vicdan
rahatlatıcı sahte bahaneleri bir kenara bırakın. Allah’ın dinini tağutların
nizamına kurban edenler, evlatlarını bu şirk yuvalarında büyüterek iman bağını
tehlikeye atmakta ve küfür bataklığına saplanmaktadırlar. Mahşer günü pişmanlık
fayda vermeden önce, bu şirk nizamından ve onun kurumlarından elinizi,
eteğinizi ve en kıymetli emanetiniz olan neslinizi çekin!
Ey Müslümanlar! Evlatlarınızın geçici dünyevi diplomaları için ebedi
ahiretlerini yakmayın. Er-Rezzâk olan Allah’a güvenin, tağutun amansız
çarklarına karşı tevhidi bir direniş ve alternatif eğitim modelleri başlatın.
Unutmayın ki izzet, şeref ve galibiyet ancak Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve
muvahhid müminlerin yanındadır.
Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.