Sayfalar

Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

12 Haziran 2024 Çarşamba

Kurbana Doğru

Allah-u Ekber, Allah-u Ekber...

Bu nida, gökyüzünü yırtan bir sesten ibaret değildir; bu, yeryüzündeki tüm sahte otoritelerin, modern firavunların, putların ve insanın kendi içine ördüğü küçük krallıkların karşısında çekilen en büyük zikirdir. Bu zikir, dilde hapsolduğunda bir alışkanlığa, hatta mekanik bir tekrar haline düşebilir; fakat kalbe inip oradan tüm varlığa yayıldığında ve eyleme döküldüğünde ise köklü bir devrime, zihinsel ve ruhsal bir özgürleşmeye dönüşür. "En Büyük" olanın huzurunda, O’ndan başka hiçbir güce, hiçbir menfaate, hiçbir ideolojiye, hiçbir korkuya ve hiçbir dünyevi otoriteye boyun eğmeyeceğinin en sarsılmaz, en açık beyanıdır.

Müslüman olmak, hayatın her alanını ilahi bir ölçüye vurmak, her kararını, her ilişkisini, her birikimini ve her arzusunu o ölçüyle tartmaktır. Aslında bütün bir insanlık tarihi, ya Rabbe kayıtsız şartsız kurban olmak ya da kurban olmaya engel teşkil eden her ne varsa onu tereddütsüzce kurban etmek üzerine şekillenmiştir. Atamız Adem’den (a.s) Hatemü’l-Enbiya Muhammed Mustafa’ya (s.a.s) kadar bu hakikat hiç değişmemiştir. Her peygamberin misyonu, insanı kendi benliğinin putlarından, ego krallıklarından ve yalancı ilahlarından kurtarmak olmuştur.

Kur’an bize Kabil ile Habil’in trajedisini anlatırken aslında samimiyetsiz, gösterişçi ve kalpsiz bir dindarlığın anatomisini en çarpıcı şekilde çizer. (Mâide, 27) İki kardeş kurban sunar; birinin kurbanı kabul edilir, diğerinin ise edilmez. Neden? Çünkü Allah Teâlâ, sunulan “nesneye” değil, o nesneyi sunarken kalpte taşınan niyete, ihlâsa ve takvaya bakar. Kurban kelimesinin asıl anlamı “yaklaşmak”tır. Eğer kurbanın seni Allah’a yaklaştırmıyorsa, o sadece bir hayvanın telef edilmesinden, etinin dağılmasından ibaret kalır; hiçbir manevi değeri yoktur.

Bu ilahi ihtar, bugün buzdolaplarını doldurma telaşına düşmüş, sadece şekliyle dindarlığını icra eden modern insanlara tokat gibi iner:

“Onların etleri ve kanları Allah’a asla ulaşmaz. O’na ancak sizden takva ulaşır...” (Hac, 37)

Peki Allah Teâlâ İbrahim’i (a.s) neden “Halîlullah” (Allah’ın Dostu) mertebesine yükseltti? Onu dost kılan şey, konforlu ve risksiz bir dindarlık değildi. En sevdiğini, en değerlisini Allah’ın emriyle bıçağın altına yatırabilecek o çelik gibi irade, o sarsılmaz sadakat ve o derin teslimiyetti.

Sâffât Suresi’nde (100-107) yankılanan o diyalog, insanlık tarihinin en yüksek sadakat ve imtihan zirvesidir. İbrahim (a.s) rüyasını oğluna açar:

“Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?”

Bu, sıradan bir babanın evladına sorduğu soru değildir; imanın en ağır imtihanıdır. İsmail’in (a.s) cevabı ise tüm çağlara, tüm müminlere bir teslimiyet dersi olarak kalmıştır:

“Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.”

Her ikisi de tam teslim olduğunda, bıçak işlemez olmuş, yerine fidye olarak büyük bir kurban gönderilmiştir. İbrahim (a.s) rüyasını doğrulamış, imtihanı geçmiş ve “Halîl” unvanını hak etmiştir. İşte gerçek kurban budur: Bıçağı boyna indirmeden önce, kalbindeki tüm dünyevi bağları, sevgileri ve putları koparabilmek; Allah’tan başka her şeyi O’nun yolunda feda edebilecek bir ruh haline ulaşabilmek.

Senin “İsmail”in Kim veya Ne?

İbrahim (a.s) İsmail’ini kurban ederken aslında bir cana kıymadı; kalbindeki “evlat putunu”, en büyük sevgisini Allah’ın huzuruna koyarak oradaki son gölgeyi de devirdi. Şimdi sen de dur ve kalbinin en derin köşelerine samimiyetle bak. Senin “İsmail”in nedir? Seni Allah’ın çağrısını duymaktan alıkoyan, seni adaletten, merhametten, hakikatten ve sorumluluktan geri çeviren o en güçlü, en büyülü prangan hangisidir?

Mevkiin ve makamın mı? “Bu haksızlığa ses çıkarırsam koltuğumu kaybederim” diye düşündüğün o unvan, senin İsmail’indir.

Paran ve servetin mi? “Daha fazlasını” elde etme hırsıyla muhtacın hakkını gasp ettiğin, helal haram gözetmeden elde ettiğin birikim, senin İsmail’indir.

Sosyal statün ve itibarının mı? “Çevrem, ailem, arkadaşlarım ne der?” korkusuyla Allah’ın rızasını ikinci plana attığın o kibir ve sınıf bilinci, senin İsmail’indir.

Kariyerin, diploman, arabaların, mülklerin mi? İnancını sulandıran, tevhidini zayıflatan, seni sorumluluktan kaçıran her ne varsa...

Eğer kurbanını, yapacağın kavurmanın lezzeti, misafirlerin övgüsü veya toplumsal gösteriş için boğazlıyorsan; sen bir İbrahim değilsin, sadece bir kasapsın. Ve bu eylem seni Allah’a yaklaştırmaz; aksine kendi bencilliğinin, nefsinin ve dünyevi hırslarının daha derin zindanına hapseder.

Bizler İbrahim’in (a.s) milletinden, Muhammed’in (s.a.s) ümmetinden olduğumuzu iddia ediyoruz. Ancak iddia, ispat ister. Eğer dilimiz “Allah en büyüktür” derken hayatımız küçük menfaatlerin, siyasi hesapların, kariyer kaygılarının ve dünyevi korkuların kölesi haline gelmişse; kurban bayramımız sadece bir ritüele, toplumsal bir şova, et dağıtım törenine dönüşmüş demektir.

Bu bayram, kendimizi muhasebe etmek, ruhumuzu ıslah etmek ve niyetlerimizi yenilemek için bir fırsattır. Eylemi olmayan söz, sahibine ancak vebal olur. Kurban; bir kaçış değil, bir uyanıştır. Kurban; “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir” (En’âm, 162) diyebilenlerin cesaret eylemidir.

Rabbimiz!

Bizleri, zikri dilinden kalbine, kalbinden hayatına, hayatından da toplumsal adalete ve merhamete yansıtan kullarından eyle. Bize İbrahimî bir samimiyet, İsmailî bir teslimiyet ve Muhammedî bir ahlak bağışla. Kurbanlarımızı, bizi senden alıkoyan her şeyi temsilen feda etme şuuruyla kestir. Bizleri şekilci, gösterişçi dindarlıktan kurtar; hakiki takvaya, ihlâsa ve samimiyete ulaştır.

Hamd, her türlü sahte ilahı reddedip sadece O’na yönelenlerin, adaleti ve teslimiyeti tek rehber edinenlerin Rabbi olan Allah’adır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.