İnsanoğlunun en büyük çelişkilerinden biri, avuçlarının arasından kayıp gideceğini bildiği şeylere ebediymiş gibi sarılmasıdır. Günümüz dünyasına baktığımızda, insanların ekserisinin dünya malı, makamı, mevki, şehvet, eş ve evlat sevgisiyle avunduğunu, bunlarla mutlu olmaya çalışırken asıl varoluş gayesini ve ahireti unuttuğunu görürüz. Oysa insan kalbi, sonlu olan hiçbir şeyle tatmin olmayacak bir derinlikte yaratılmıştır.
Geçici olana takılıp kalmak, kaynağın kendisini bırakıp duvardaki gölgesinin peşinden koşmaya benzer.
Dünya hayatının sunduğu zenginlik, güç, itibar, aile ve evlat gibi nimetler, aslında daha büyük ve şerefli bir hakikatin küçük birer numunesidir. Yaratıcı’nın katında, insanı mutlu edecek her şeyin kıyas kabul etmez derecede güzeli ve ebedi olanı mevcuttur. Ancak insan, gözünün önündeki yakın lezzete tamah ettiği için sonsuz olanı gözden kaçırır.
Yüce Allah bu hakikati Âl-i İmrân Suresi 14. ayette ve devamında şöyle açıklar:
"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma atlara, davarlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçici metaıdır. Oysa asıl varılacak güzel yer Allah’ın katındadır."
Geçici olana bel bağlamak hüsran getirir; çünkü dünyalık hırslar tüketildikçe insanı tüketen, nihayetinde yok oluşa mahkûm olan şeylerdir. Nitekim Kur'an-ı Kerim bizi evlat ve mal imtihanı konusunda Tekâsür Suresi 1-2. ayetlerde uyarır: "Çoklukla övünmek (mal, evlat ve soy ile çoğalma yarışı) sizi oyaladı. Hatta kabirleri ziyaret edinceye (ölünceye) kadar..."
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de insanın bitmek bilmeyen bu dünyevi hırsını ve kalbi doyumsuzluğunu şu hadis-i şerifiyle en yalın haliyle resmeder:
"İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, mutlaka üçüncüsünü de ister. Onun gözünü/karnını ancak toprak doyurur. Allah ise tövbe edenin tövbesini kabul eder." (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116)
Bu doyumsuzluk döngüsünden çıkmanın tek yolu, bakış açımızı faniden baki olana çevirmektir. Hakiki mutluluk sadece varılacak nihai hedefte değil; o hedefe giden yoldaki çabanın, davanın ve mücadelenin kendisinde gizlidir. Baki olana odaklanan bir insan için hakikat yolunda çile çekmek, başlı başına bir huzur kaynağıdır. Uğruna ter dökülen gaye yüce olduğunda, o yolda karşılaşılan zorluklar dahi tatlılaşır. İnsan, sahip olduğu dünyalıklarla değil; uğruna mücadele ettiği değerlerle anlam kazanır.
Seyyid Kutub, zindanda idamı beklerken kız kardeşine yazdığı mektuplardan oluşan Ruhun Sevinci adlı eserinde, davası uğruna verdiği mücadelede yakaladığı o tarifsiz manevi hazzı ve ölümsüzlük hissini şöyle dile getirir:
"Biz başkaları için yaşadığımız zaman, kendimiz için daha dolu bir hayat yaşarız... İman etmiş fikirler uğruna can verdiğimizde, sözlerimiz birdenbire canlanır ve ölü kalpler arasında yaşamaya başlar... Şimdi gelse ölüm, artık beni korkutmaz; çünkü elimden geldiği kadar çok şey yaptım." hayatın değeri uzunluğunda veya konforunda değil, uğruna bedel ödediğin davanın büyüklüğündedir.
İşte baki olana yönelmek, dünyadan tamamen kopmak demek değildir; aksine dünyayı, evladı, eşi ve makamı ebedi olanı kazanmak için bir imkân ve gayret sahası olarak görmektir.
Peki, aynı dünyada yaşayıp aynı imkânlara bakarken kimimiz dünyalıklar içinde kaybolurken kimimiz baki olana yönelir? Bu durum tamamen ahirete ne kadar ve nasıl iman ettiğimizle alakalıdır.
İman, sadece zihinsel bir kabul değil; bir görüş biçimi, bir kalbi duruştur. Ahirete olan inancımız ne kadar derin ve yakîn mertebesinde ise, dünya malının ve mevkiinin gözümüzdeki değeri de o nispette küçülür. Bakara Suresi 212. ayette buyrulduğu üzere: "Dünya hayatı, inkâr edenlere süslü gösterildi. Bu yüzden onlar, iman edenlerle alay ederler. Oysa müttakîler (günahtan sakınanlar), kıyamet gününde onların üstündedir." Gerçek güç ve izzet, dünyalığın çokluğunda değil, kalbin ahiret bilinciyle korunmasındadır.
Gönlüne ahiret sevgisini ve imanın hakikatini yerleştiren kimse, dünyevi kaygıların baskısından kurtularak özgürleşir. Efendimiz (s.a.v.) bu içsel dengenin ve niyetin hayatımıza yansımasını şöyle haber vermiştir:
"Kimin kaygısı ahiret olursa, Allah onun zenginliğini kalbine yerleştirir, iki yakasını bir araya getirir ve dünya ona boyun eğerek gelir. Kimin kaygısı da dünya olursa, Allah onun fakirliğini iki gözünün arasına koyar, işlerini darmadağın eder ve dünyadan da kendisine ancak takdir edilen neyse o gelir." (Tirmizî, Kıyamet, 30; İbn Mâce, Zühd, 1)
Kalp, fani olanın peşinde sürüklendikçe yorulur; ebedi olana yöneldikçe sükûnet bulur. Kasas Suresi 77. ayette ifade edilen ilahi denge, müminin yolunu en berrak şekilde aydınlatır: "Allah’ın sana verdiğinden (o imkânlarla) ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma!" İnsan dünyadaki makamını, ailesini, rızkını ve imkânlarını kalbine gömmeden kullandığı sürece, niyet ahiret olunca her adımı ibadete dönüşür ve onu baki olana yaklaştırır.
Nihayetinde insan kalbini bağladığı şey kadardır. Geçici olana bağlanan kalp onunla birlikte çökmeye mahkûmdur; gözünü ve gönlünü baki olana diken ise asla kaybetmeyeceği bir kazancın kapısını aralar. Dünyada hakiki huzuru bulmak isteyenler, neticeye değil, rıza-yı ilahi yolundaki gayrete aşık olanlardır.
Ahiret bilinciyle verilen her mücadele, insanı hem bu dünyada izzetli ve huzurlu bir hayata kavuşturur hem de ebedi saadet kapılarını açar. Cümlelerimizi, adımlarımızı ve niyetlerimizi bu hakikate göre hizalamak, insanoğlunun bu dünyadaki en büyük kazanımı olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.