Toplumların ihyası ve insanlığın düştüğü girdaplardan kurtulması, tarih boyunca hep bir ıslah hareketinin ve bu hareketi sırtlayan muvahhid kadroların varlığıyla mümkün olmuştur. Ancak ilahi sünnet ve sosyolojik gerçeklikler bizlere açıkça göstermektedir ki, dış dünyayı tanzim ve ıslah etme iddiasında olanların karşılaştıkları ilk ve en çetin imtihan, kendi nefisleridir.
Bir toplumda ıslah edici olabilmenin ilk, en temel ve vazgeçilmez şartı, bizzat ıslah olmuş bir şahsiyete sahip olmaktır. Kendisi karanlıkta olan birinin başkasına aydınlık vaat etmesi, kendi kalbi marazlarla malul bir tabibin hastaları tedaviye yeltenmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Nitekim Yüce Rabbimiz Kitab-ı Kerim’inde, kendi nefislerini unutarak başkalarına erdem ve iyilik telkin edenlerin içine düştüğü yaman çelişkiyi sert bir üslupla ihtar ederek, "Siz Kitab’ı okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına mı iyiliği emrediyorsunuz? Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?" (Bakara Suresi, 44. Ayet) buyurmaktadır. Bu ayet-i kerime, ıslah davasının teorik bir söylemden ibaret olmadığını, aksine merkezinde bizzat arınmış ve istikamet bulmuş bir nefsin yer alması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu ilahi düsturun tarihteki en mücessem, en berrak ve en ihtişamlı örneğini şüphesiz ki Allah Resûlü (s.a.s.) ve O’nun rahle-i tedrisinde yetişen güzide Sahabe-i Kiram (r.anhüm) kadrosunda görmekteyiz. Efendimiz, kırk yıllık risalet öncesi hayatında Mekke toplumunda "el-Emîn" sıfatıyla maruf olmuş, düşmanlarının dahi doğruluğuna ve ahlakına şehadet ettiği bir şahsiyet inşa etmiştir. O, insanları İslam’a davet etmeden önce, bizzat o davetin yaşayan en memnun ve en mükemmel numunesi olmuştur. İşte bu sebeple, O’nun çağrısı kalplerde karşılık bulmuş ve cahiliyenin en katı, en acımasız ve vahşi insanlarından, insanlık tarihinin gördüğü en müşfik, en adil ve en dürüst nesli doğmuştur.
Hz. Ebu Bekirler, Hz. Ömerler, Hz. Osmanlar ve Hz. Aliler, önce
Allah Resûlü’nün elinde şahsi birer inkılap yaşamış, kendi nefislerini ıslah
etmiş, ardından da birer cihan devletinin ve küresel bir ıslah hareketinin
öncüleri olmuşlardır. Selef-i Salihîn’in büyüklerinden İmam Malik bu hakikati
ne güzel özetler: "Bu ümmetin sonu da ancak ilklerinin ıslah olduğu
şeyle ıslah olur." (İbn Abdilberr, et-Temhîd, c. 23, s. 294). Demek ki
toplumu dönüştürmenin yolu, yeryüzünde feryat figan etmekten değil, önce
kalplerin derinliklerinde imanın ve ahlakın kökleşmesinden geçmektedir.
Nefsin ıslahından sonra, toplumsal dönüşümün kalıcı olabilmesini sağlayan ikinci en önemli koşul ise şüphesiz ki doğru bir dil, hikmetli bir üslup ve nebevi yöntemlerin tercih edilmesidir. Haklı olmak, haklılığı anlatırken kaba, kırıcı ve itici olma imtiyazını kimseye vermez. Bilakis, hakikatin izzeti ve şerefi, onun aktarıldığı kabın da temiz, zarif ve incelikli olmasını iktiza eder.
Allah Resûlü (s.a.s.), ister açıkça isyan eden kaba bir bedevi olsun, ister cehaletin pençesinde kıvranan miskin ve çaresiz bir kimse olsun, karşılaştığı her insana karşı daima kalpleri yumuşatan, akılları ikna eden mucizevi bir dil kullanmıştır. O’nun üslubu, yıkan değil yapan, nefret ettiren değil sevdiren, zorlaştıran değil kolaylaştıran bir rahmet pınarıydı. Mescidin ortasına bevl edecek kadar görgüsüzlük ve kabalık gösteren bir bedeviye, ashabın öfkeyle parladığı o anda bile "Onu kendi haline bırakın, sonra da bevl ettiği yere bir kova su dökün. Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı değil" (Buhârî, Vudû, 58; Müslim, Tahâret, 98-100) diyerek müdahale eden nebevi ahlak, kaba saba bir duruma karşı hilmin, yumuşaklığın ve örnek yaşantının nasıl birer ıslah silahına dönüştüğünün en büyük kanıtıdır.
Resûlullah efendimizin etrafında pırlanta gibi, yıldızlar misali bir neslin
pervane olması, O’nun sadece getirdiği mesajın doğruluğundan değil, aynı
zamanda o mesajı sunuş biçimindeki eşsiz nezaket, şefkat ve tahammülden
kaynaklanmaktadır.
Yüce Rabbimiz, ıslah edicilerin kuşanması gereken bu muazzam üslup ve
metodolojiyi Fussilet Suresi’nde bizlere adeta bir manifesto niteliğinde
sunmaktadır. Rabbimiz şöyle buyurur: "İyilikle kötülük bir olmaz.
Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında
düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Bu olgunluğa ancak
sabredenler kavuşturulur; buna ancak hayırdan büyük payı olanlar kavuşturulur."
(Fussilet Suresi, 34-35. Ayetler). Ayet-i kerime, kötülüğe kötülükle, kabalığa
kabalıkla karşılık vermenin ıslah değil, ifsada hizmet edeceğini; asıl
büyüklüğün ve etki gücünün, kötülüğü "en güzel olanla" savuşturmakta
yattığını ihtar etmektedir. En azılı düşmanları bile candan birer dosta
dönüştüren sır, işte bu nebevi yumuşaklık ve asil duruştur. Nitekim Cenab-ı
Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’u, ilahlık iddia eden dönemin en zalim, en gaddar
diktatörü Firavun’a gönderirken bile bu evrensel metodolojiyi emretmiş ve "Ona
yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar" (Tâhâ Suresi, 44.
Ayet) buyurmuştur. Eğer Firavun gibi bir zalime bile yumuşak bir dille
gidilmesi emrediliyorsa, kendi toplumumuzun günahkar, cahil yahut asi
fertlerine karşı sert, dışlayıcı bir dil kullanmanın İslami ıslah
metodolojisinde asla yeri olamaz.
Mümin bir kul, insanlara iyiliği emredip kötülükten sakındırırken, bunu aralarında bir şefkat, merhamet ve rıfk ile yapar. O, tıpkı evladının üzerine titreyen müşfik bir baba gibidir; asla kırıp dökmez, azarlamaz. Nitekim tebliğ ve ıslah faaliyetlerinde dili sertleştirmek, muhatabın nefsani bir savunma mekanizması geliştirmesine, hakikate karşı kulaklarını tıkamasına ve inatlaşmasına zemin hazırlar. Islah edici, bir cerrah titizliğiyle hareket etmelidir; gayesi hastayı öldürmek veya canını yakmak değil, tümörlü hücreyi hastaya zarar vermeden söküp almaktır.
Anlatıldığına göre Ömer b. Abdülaziz’in
hilafeti döneminde oğlu Abdülmelik babasına gelerek, "Babacığım, neden
kötülüklerin üzerine daha sert ve hızlı gitmiyorsun? Vallahi hak uğrunda
seninle birlikte tencerelerde kaynatılmaya bile razıyım" dediğinde, adil
halife oğluna şu muazzam ıslah dersini vermiştir: "Acele etme oğlum!
Allah Teâlâ Kur'an'da içkiyi iki defa yermiş, üçüncüsünde haram kılmıştır. Ben
insanların karşısına hakkı bir anda bütünüyle çıkarırsam, onlar da hakkı bir
anda bütünüyle reddederler ve bundan büyük bir fitne doğar." (Ebû
Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, c. 5, s. 324). Bu derin fıkıh ve basiret, ıslahın
zamana yayılan, muhatabın seviyesini gözeten ve daima kolaylaştırıcı bir
üslupla yürütülmesi gereken sabırlı bir süreç olduğunu göstermektedir.
Sürecin sabır boyutu incelendiğinde, toplumsal dönüşümün sadece dildeki yumuşaklıktan ibaret olmadığı, aynı zamanda köklü bir zihniyet ve ahlak inşası gerektirdiği açıkça görülür. İnsanın iç dünyasındaki ıslah gerçekleşmeden toplumsal planda atılan adımlar, temelsiz bir binanın rüzgarda savrulması gibidir.
Toplumsal ıslahın temel taşının ferdin kendi amellerindeki dürüstlük ve niyetindeki ihlas olmayla paralken, amelin dış yüzünden ziyade kalbi boyutuda hayati önem arz eder. Toplumu ıslah etmeye kalkanların düştüğü en büyük tuzaklardan biri, kendilerini hatadan münezzeh görerek muhataplarını sürekli bir yargılama sarmalına sokmalarıdır. Halbuki hakiki bir muslih, insanlara üstten bakan bir yargıç değil, onlarla birlikte aynı gemide seyahat eden ve geminin su almaması için çırpınan dertli bir refiktir. Bu dert ve sorumluluk bilinci, nasihatcinin dilindeki keskinliği törpüler, yerine derin bir merhamet ve basiret yerleştirir.
Kur'an-ı Kerim bu gerçeği Hz. Şuayb'ın diliyle ne kadar
veciz bir şekilde beyan eder: "Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah
etmek istiyorum. Başarım ancak Allah’ın yardımıyladır. Ben yalnızca O’na
dayandım ve ancak O’na yönelirim." (Hûd Suresi, 88. Ayet). Bu ayet,
ıslah davasının merkezine kulun kendi acziyetini bilerek yalnızca Allah'ın
inayetine sığınması gerektiğini yerleştirir. Islah edici, gücünün sınırlarını
bilmeli, sonucu yaratacak olanın yalnızca ilahi irade olduğunu unutmamalıdır.
Nefislerin tezkiyesi ve terbiyesi, tebliğin diliyle öyle bir harmanlanmalıdır ki, muhatap kurulan cümlenin arkasındaki yapmacıklığı değil, kalpten süzülen samimiyeti hissetsin. Abdullah b. Mübareke nispet edildiğine göre bu noktada çok mühim bir tespitte bulunarak şöyle der: "Biz çok ilimden ziyade az da olsa edep ve ahlaka muhtacız. Çünkü ahlak ve samimiyetle desteklenmeyen ilim, sahibini kibirli bir müfsit yapmaktan başka bir işe yaramaz." İlmin ve nasihatin kibre dönüşmesi, toplumda ıslah yerine tam manasıyla bir yıkım ve ifsat meydana getirir.
Kendi bildiği doğruları mutlaklaştırıp, karşısındakini doğrudan reddeden,
insanları merhametle kazanmak yerine dışlayıcı bir dille savuran zihniyet,
nebevi metodolojinin tam zıddı bir istikamette yürümektedir. Oysa Allah Resûlü
(s.a.s.), ümmetinin hidayeti için kendini paralarcasına dertlenen, adeta
geceleri uykusuz kalarak insanlığın kurtuluşu için gözyaşı döken bir rahmet
peygamberidir. Cenab-ı Hak O'nun bu şefkat dolu halini tasvir ederken, "Belki
de onlar iman etmiyorlar diye üzüntüden kendini mahvedeceksin!" (Şuarâ
Suresi, 3. Ayet) buyurarak davetçinin muhatabına karşı hissetmesi gereken o
derin sızıyı ve sevgi bağını en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır. Müslüman,
karşısındaki ferde nefretle değil, şefkatle yaklaşmalı; onu düşman olarak
değil, kurtarılması gereken bir kazazede olarak görmelidir.
Bu köklü merhamet anlayışı, asr-ı saadetten sonra selef alimlerinin ve
tabiin neslinin hayatında da bir hayat felsefesi olarak sürdürülmüştür. Kendi
haklılığını ispatlama derdinde olan biri, muhatabının nefsini tahrik eder ve
inatlaşmaya sebep olur; fakat muhatabının iyiliğini ve hidayetini samimiyetle
isteyen bir muslih, kalplerin kapısını incelikle aralar. Toplumsal dönüşüm,
sert ve insanları sürekli azarlayan minber konuşmalarıyla değil; mahallede,
çarşıda, pazarda, evde ve iş yerinde sergilenen o muazzam ve asil İslami
şahsiyetin bizzat yaşanmasıyla gerçekleşir. Sözün gücü, ancak amelin
dürüstlüğüyle birleştiğinde kalıcı bir inkılap meydana getirebilir.
Sonuç olarak, içinde yaşadığımız modern çağın getirdiği ahlaki erozyon, toplumsal yozlaşma ve manevi buhranlar karşısında Müslümanlar olarak en büyük vazifemiz, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlara yada yanlış yolda olan kardeşlerimize karşı, duruşuyla, diliyle ve yaşantısıyla birer "muslih" (ıslah edici) olabilmektir. Ancak unutulmamalıdır ki, bu ulvi gayeye giden yol, nefsî arınmadan, samimiyetten, ihlastan ve nebevi rıfk ahlakından geçer.
Amellerin en makbulü, en ihlaslı ve en doğru olanıdır. İhlaslı olup doğru olmazsa kabul edilmez; doğru olup ihlaslı olmazsa yine kabul edilmez. Doğru olması ise Sünnet-i Seniyye’ye uygun olması demektir." Kendi hayatımızda tesis edemediğimiz bir nizamı, toplumda ikame etmeye çalışmak beyhude bir çabadır. Dilimiz rahmet, kalbimiz şefkat, duruşumuz istikamet üzere olduğu müddetçe, Allah’ın izni ve inayetiyle aramızdaki en katı kalpler bile Fussilet Suresi’nde müjdelendiği üzere sıcak birer dosta, toplum ise asr-ı saadetin o pırlanta neslinin izinden giden salih bir topluluğa dönüşecektir.
Asıl başarı, zafer elde etmek değil, bu kutlu ıslah yolunda doğru yöntemle ve
tertemiz bir şahsiyetle yürüyebilme şerefine nail olmaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.