İnsanın bu dünyaya gönderilişindeki o büyük ve derin gayeyi, küçücük bir dünyaya sığdırmaya çalışması, modern zamanların en büyük trajedisidir. Rabbimiz, Zâriyât Suresi 56. ayet-i kerimede varoluşumuzun sınırlarını ve yönünü net bir şekilde çizer: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."
Bu ilahi beyan, insanın rütbesini ve hayat sahnesindeki rolünü belirlerken; elimizdeki o muazzam potansiyeli yalnızca geçici heveslerin, bitmeyen koşuşturmaların ve sığ arzuların dar kalıplarına hapsetmek, insanın kendi kendine verebileceği en büyük zarardır. Ne acıdır ki, birçoğumuz bu dar alanda dönüp dururken, zamanın elimizden sessizce kayıp gidişini sadece seyrediyoruz. Aslında seyretmekle de kalmıyor, Tekâsür Suresi’nin ilk ayetinde ihtar edilen o derin gaflete düşüyoruz: "Çoğaltma yarışı (ve dünyalıklarla övünmek) sizi oyaladı; ta kabirlere varıncaya kadar." Ayet-i kerimenin parmak bastığı bu "oyalanma", bugün tam anlamıyla hayatımızın merkezine yerleşmiş durumdadır.
Kimi insan vardır ki, Rezzâk olan Yaratıcısının kefaletini unutup rızık endişesini bir saplantı haline getirir. Sabahtan akşama kadar, sanki bu dünyaya sadece bir şeyler biriktirmek ve tüketmek için gönderilmiş gibi, daha fazla dünya malı elde etmek uğruna kendini helak eder. Oysa rızık, gayretimizin değil, ilahi takdirin bir sonucudur ve asıl acı olan, garanti edilmiş olan geçici dünya rızkı için çırpınırken, kazanılması tamamen bizim cehdimize bırakılmış olan ebedi ahiret azığını ihmal etmektir.
İnsan, biriktirdikçe büyüdüğünü sanır; oysa ömründen eksilterek yığdığı her mal, aslında onu dünyadaki esaretine bir adım daha yaklaştırır. İşte bu derin yanılsama ve dünya hayatının göz boyayan o fani hakikati, Hadîd Suresi 20. ayette ne kadar da berrak açıklanmıştır: "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma arzusundan ibarettir."
Elbette Yaratıcımız, bizleri bu dünyaya sadece bir çile hanesindeymiş gibi yaşamaya mahkûm etmemiştir. Rabbimiz, helal dairede kalmak ve aşırılığa kaçmamak şartıyla, yeryüzünün güzelliklerini gezip görmeyi, helal ve temiz nimetlerden yiyip içmeyi, dinlenip meşru çerçevede eğlenmeyi yasaklamamıştır. Bilakis bunlar, hayatın yükünü omuzlayan insan ruhu için birer ihtiyaç, şükre vesile olan birer ikramdır.
Ancak asıl tehlike ve aldanış; asıl hedefi unutup, bu meşru araçları hayatın yegâne gayesi haline getirmektir. Gezmeyi, yemeyi ve eğlenmeyi bir dinlenme durağı olmaktan çıkarıp bizzat varoluşun merkezine yerleştirmek, ruhu ebedi gıdasından mahrum bırakarak fani bir seraba hapsetmektir.
En acı hisselerden biri ise günümüz insanının düştüğü o dijital dehlizdir. Sosyal medyanın parıltılı ekranlarında, hiçbir ahlaki, fikri ya da insani derinliği olmayan kişilerin anlık paylaşımlarını, "reels" videolarını izleyerek en kıymetli hazinesini, yani vaktini adeta çöpe atar. İnsan, ucuz eğlencelerin peşinde tükenirken Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şu sarsıcı uyarısını kulak ardı eder:
"İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu hususta aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit." (Buhârî, Rikâk, 1)
Şüphesiz, ömrümüzü heba ettiğimiz, kendimizi kaptırıp asıl gayemizden uzaklaştığımız alanlar yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Burada zikredilenler modern insanın zaman girdabında kaybolup gittiği mecralardan sadece birkaç çarpıcı misaldir. Hayatın her anında önümüze serilen, bizi uyanık kalmaktan ve yaratılış gayemizi düşünmekten alıkoyan irili ufaklı daha nice tuzaklar mevcuttur. Önemli olan, bu birkaç misalin aynasında kendi hayatımızı tartabilmek ve nerede kayıp verdiğimizi dürüstçe görebilmektir.
Aldandığımız bu boş vakitler, aslında ahirette önümüze konulacak en büyük hesap pusulalarıdır. Çünkü her birimizin ömür sermayesi, sıcak bir yaz gününde avuçlarımızın arasında eriyip giden bir buz kalıbı misali hızla tükenmektedir. Asr Suresi’nde Rabbimizin zamana yemin ederek başladığı o ilahi manifesto, tam da bu kayıp gidişi ve kurtuluş reçetesini sunar: "Asra yemin olsun ki, insan mutlaka ziyandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler ve birbirine sabrı tavsiye edenler müstesna." Zaman akıp giderken ziyanda olmamanın tek yolu, ömrü bu dört esasa göre şekillendirmektir. Aksi halde, eriyen buzun ardından geriye sadece ıslak bir hiçlik kalacaktır.
Bu buzun erimesine engel olamayız; zamanın akışını durduramayız. Ancak o eriyen suyun nereyi sulayacağına biz karar veririz. O eriyen ömür ya Rabbine adanıp ebedi bir baharın müjdesi olacak ya da geçici, fani arzuların peşinde yok olup gidecektir. Kendini dünyalık hırslara, uyuşturucu ekranların sahte dünyasına hapseden insan, aslında kendi elleriyle heba edilmiş bir ömrün faturasını hazırlamaktadır. Efendimiz (s.a.v.) kıyamet gününün o çetin anını tasvir ederken bizi doğrudan bu gerçekle yüzleştirir:
"Hiçbir kul, kıyamet gününde ömrünü nerede ve nasıl tükettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından sorulmadıkça yerinden kımıldayamaz." (Tirmizî, Kıyamet, 1)
Akıllıca olan, henüz elimizde o buzdan birkaç parça kalmışken, nefes alıp verirken uyanmak, silkelenmek ve adımlarımızı bizi var eden, bizi her an izleyen ve bizden razı olmak isteyen Yaratıcı'ya doğru atmaktır. Çünkü bu dünyadan göçtüğümüzde arkamızda kalan tek gerçek, O’nun rızası için ne kadar yaşayabildiğimiz olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.