İnsanoğlunun bu dünyadaki varoluş serüveni, doğum müjdesiyle başlayıp kabir kapısında nihayete eren, sınırları beşer aklının erişemeyeceği bir kudret tarafından çizilmiş geçici bir zaman dilimidir. Bizler bu sınırlı süreye ömür, o görünmez sınırın nihayete erdiği, ruhun bedenden sıyrılıp asıl vatanına yükseldiği mukadder vakte ise ecel deriz.
Ecel, ilahi iradenin her kul için takdir ettiği ve asla şaşmayan bir ilahi saattir. Nitekim Rabbimiz Kur'ân-ı Kerîm’de bu mutlak hakikati bizlere şöyle beyan etmektedir: "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler." (A'râf Suresi, 34). Bu ilahi beyan, hayatın akışındaki en büyük yanılgıyı, yani zamanın ve ömrün bizim kontrolümüzde olduğu illüzyonunu kökünden sarsar. Bizler planlar yaparken, hayaller kurarken ve yarınlara dair uzun vadeli hesaplar içine girmişken, takdir edilen ecel vakti sessizce ve kendi kararlılığıyla bize doğru yaklaşmaktadır.
Dünyevi algılarımız bizi genellikle ölümün sırayla geleceği, önce yaşlıların, sonra olgunların, en son ise gençlerin bu dünyadan göçeceği gibi sahte bir güven duygusuna sevk eder. Oysa ölüm, beşeriyetin koyduğu hiçbir yaş hiyerarşisine hürmet etmez. Kimi hayatlar henüz anne rahminde bir nefes bile alamadan son bulur, kimi masum bedenler çocukluğun neşeli baharında toprağa düşer, kimi fidanlar ise en verimli, en umutlu gençlik yıllarında dünya sahnesinden çekilir. Ne gençlik ne de fiziki güç, ölümün karşısında bir kalkan vazifesi görebilir. Allah Teâlâ bu kaçınılmaz gerçeği Nisâ Suresi’nde şu sarsıcı ifadelerle dikkatimize sunar: "Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bile olsanız ölüm sizi bulur." (Nisâ Suresi, 78).
Büyük İslam âlimi ve tabiînin önde gelen fakihlerinden Hasan-ı Basrî'nin, insanın zaman karşısındaki bu çaresizliğini ve her an eksilen ömrünü şu muazzam sözüyle özetlediği rivayet edilir: "Ey Âdemoğlu! Sen aslında günlerden ibaretsin. Bir gün geçip gittiğinde, senin de bir parçan gitmiş demektir." Bu idrak, ömür dediğimiz sermayenin aslında her saniye eriyen bir buz kalıbı olduğunu ve yaşımızın asla ölüm karşısında bir güvence teşkil etmediğini bizlere en yalın haliyle hatırlatır.
Hayat yolculuğunda her nefes bizi kabre bir adım daha yaklaştırırken, dünyadan göçen sevdiklerimizin acısı içimizde hiç geçmeyen, zaman zaman küllense de her hatırlandığında taze kalan bir yürek sızısı bırakır. Onların yokluğu, arkalarında bıraktıkları boşlukla bize bu dünyanın fâniliğini, geçiciliğini ve her şeyin bir gün aslına döneceğini en somut şekilde gösterir. Sevdiklerimizin ölümü bize ilk zamanlar sanki kısa süreli bir ayrılıkmış, sanki birazdan kapıdan içeri gireceklermiş gibi gelse de, zaman geçtikçe bu ayrılığın dünyevi anlamda mutlak olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. İşte bu kabulleniş, insana ahiretin kapısını aralayan tefekkürün ta kendisidir.
Allah Resûlü (s.a.v.) bu dünya hayatının mahiyetini ve müminin dünyaya bakışını tek bir cümlede formüle ederek şöyle buyurmuştur: "Dünyada tıpkı bir garip, hatta bir yolcu gibi ol!" (Buhârî, Rikâk, 3). Bir yolcu, uğradığı hanı kendi mülkü sanıp oraya kök salmaya çalışmaz; sadece dinlenir, azığını tazeleyip yoluna devam eder.
Bizler de bu fâni dünyada birer yolcuyuz ve sevdiklerimizin gidişi, bize yolculuğun nihayetindeki o büyük buluşmayı ve asıl vatanı müjdeler. Ancak bu vuslatın huzurlu olabilmesi, yolcunun heybesinde ne götürdüğüyle doğrudan ilişkilidir. Nitekim Yüce Allah, Ankebût Suresi’nde "Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz." (Ankebût Suresi, 57) buyurarak nihai dönüşün yalnızca O’na olacağını ve hesabın kaçınılmazlığını ortaya koyar.
Tam bu noktada, kalbimizi sızlatan her kayıptan sonra kendimize sormamız gereken o can alıcı soru devreye girer: "Evet, üzülüyoruz, kalbimiz mahzun oluyor ama biz bu büyük gerçeğe, bu kaçınılmaz sona ne hazırlıyoruz?" Ölümün arkasından gözyaşı dökmek, mahzun olmak insani ve fıtri bir duygudur; fakat akıllıca olan, bu hüznü bir uyanış vesilesine dönüştürmektir.
İki cihan serveri Peygamber Efendimiz (s.a.v.), gerçek akıllılığın ve hazırlığın ne olduğunu bizlere şu hadis-i şerifiyle beyan etmiştir: "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzularına uyup Allah’tan bağışlanma dileyendir." (Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 25). Demek ki hazırlık, sadece bir temenniden ibaret değildir; bilakis her günün, her saatin hesabını verebilecek bir uyanıklıkla yaşamak, hayattayken kendimizi hesaba çekebilmektir.
İmamı İmam Şâfiî, zamanın ve fırsatların kıymetini şu meşhur vecizesiyle dile getirir: "Zaman bir kılıçtır; eğer sen onu kesmezsen (faydalı amellerle değerlendirmezsen), o seni keser." Zamanın bizi kesip biçmesine, elimizdeki ömür sermayesini beyhude tüketmesine izin vermemek, ölüm ötesine yapılacak en esaslı hazırlıktır. Bu hazırlık ise hayatın akışı içinde bize sunulan fırsat pencerelerini kaçırmamakla mümkündür.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), insanoğlunun en çok aldandığı ve kıymetini bilemediği nimetleri hatırlatarak bizleri şöyle uyarır: "Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, fakirliğinden önce zenginliğinin, meşguliyetinden önce boş vaktinin ve ölümünden önce hayatının." (Hâkim, Müstedrek, IV, 341). Bu nebevi ikaz, hayatın her evresinde aktif, üretken ve ahlaklı bir duruş sergilememiz gerektiğini emreder. Gençliği ibadetle, sağlığı hayırlı işlerle, zenginliği infakla, boş vakti tefekkür ve ilimle doldurmak; ölüm kapıyı çaldığında "keşke" dememenin tek çaresidir.
Ölümden sonrası için hazırlık yapmak, dünyadan tamamen kopmak veya meşru nimetlerden mahrum kalmak anlamına gelmez. Aksine, dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp, her adımı bu bilinçle atmaktır. İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye, vaktin kıymetini ve bu hazırlığın önemini şu çarpıcı kıyasla ortaya koyar: "Vaktin zayi edilmesi, ölümden daha çetindir. Çünkü vaktin zayi edilmesi seni Allah’tan ve ahiret yurdundan koparır; ölüm ise sadece dünyadan ve dünya ehlinden koparır." Bu bakış açısıyla bakıldığında, asıl korkulması gereken şey nefesin kesilmesi değil, o nefeslerin ne uğurda tüketildiğidir.
Bizler fâni dünyaya veda edip ahirete göç ettiğimizde, arkamızda bırakacağımız en güzel hazırlık, insanlığa faydalı izler ve amel defterimizi açık tutacak sadaka-i cariyelerdir. Kalbimizi kin, haset ve kibirden arındırıp, kul hakkına girmeden, sevgi ve merhametle örülmüş tevhid üzere bir hayat yaşamak, ecel vakti geldiğinde Rabbimizin huzuruna selim bir kalple çıkmamızı sağlayacaktır.
Unutmamalıyız ki ölüm bir yok oluş değil, fâni rüyadan baki olan hakikate uyanış, sevdiklerimizle ebedi yurtta buluşmak üzere çıkılan mukaddes bir yolculuktur. Akıllı yolcuya düşen ise, yolun uzunluğunu bilip heybesini helal azıkla ve salih amellerle doldurmaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.