Günümüzde bir insanın "iyi" veya "dindar" olup olmadığını anlamak için hangi kriterlere bakıyoruz? Sosyal medyadaki paylaşımlarına mı, kılık kıyafetine mi, yoksa sadece cemaat safındaki duruşuna mı? Ne yazık ki modern çağın yüzeyselliği, insanı değerlendirme biçimlerimize de sirayet etti. Artık insanların kalitesini ve dindarlığını sadece vitrinine bakarak ölçer olduk. Oysa İslam ahlakı; vicdanın derinliklerinde başlayan ve doğrudan insan ilişkilerine yansıyan canlı bir hakikattir. İslam, yalnızca kul ile Yaratıcı arasındaki hususi ritüellerden ibaret değil; ticaret, komşuluk, sözleşme ve nezaket gibi insan ilişkilerinin tam merkezinde sınanan bir yaşam nizamıdır.
Bu hakikatin en çarpıcı örneklerinden biri, adalet timsali Ömer’in (r.a.) atfedilerek şöyle anlatılır: Ömer’in (r.a.) halifeliği döneminde, Ömer’in huzurunda bir davanın görülmesi sırasında mahkemede bulunan bir adamın şahitlik yapması gerekir. Ömer, adama dönerek: "Ben seni tanımıyorum. Seni tanıyan, bildiğin birini getir" der. Adam salondan çıkıp orada bulunanlardan birini kollarından tutarak huzura getirir. Getirdiği kişi, şahitlik yapacak adamın çok dürüst, son derece güvenilir ve ibadetine düşkün biri olduğunu söyleyerek onu övmeye başlar.
İşte tam bu noktada Hz. Ömer, o kişiyi öven adama yönelerek, dinin ve insani ilişkilerin özünü ortaya koyan o sarsıcı soruları sıralar:
— "Onunla hiç komşuluk yaptın mı ki; onun sabahını akşamını, girip çıktığı yeri bilesin?"
Adam: "Hayır," der.
— "Peki, onunla hiç ticaret yaptın mı ki; onun takvasını, dürüstlüğünü ve dünya hırsını göresin?"
Adam: "Hayır," der.
— "Peki, onunla hiç yolculuk yaptın mı ki; onun güzel ahlakını ve gerçek karakterini anlayasın?"
Adam yine: "Hayır," cevabını verir.
Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle buyurur:
— "Seni Allah’a yemin ettirerek soruyorum; sen onu sadece ibadet mekanında başını kımıldatıp dururken, rükû ve secde ederken mi gördün?"
Adam: "Evet," deyince Hz. Ömer son noktayı koyar:
— "Git! Sen onu tanımıyorsun."
Ardından şahitlik yapacak asıl adama dönerek şöyle der:
— "Kalk git, sen kendini gerçekten tanıyan başka birini getir!"
Hz. Ömer'in bu muazzam yaklaşımı; ibadetin ruhunun, sosyal hayattaki ahlak ve dürüstlükle tamamlanması gerektiğini haykırır. Çünkü İslam; teoride kabul edilen ilkelerin, insan ilişkilerinde pratiğe dökülmesiyle hayat bulur.
Kur’an-ı Kerim, ibadetlerin temel amacının insanı ahlaken olgunlaştırmak ve kötülüklerden alıkoymak olduğunu açıkça bildirir. Örneğin namaz, tek başına bir gaye değil; kişiyi çirkinliklerden koruyan bir kalkandır:
"Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebût Suresi, 29:45)
Eğer kılınan namaz, tutulan oruç bir insanın dilini yalandan, elini başkasının malından, kalbini kirden korumuyorsa; o ibadetin şekli eda edilmiş fakat ruhu ıskalanmış demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.), hakiki dindarlığın tarifini yaparken tam da bu noktaya vurgu yapar:
"Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Mümin ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir." (Tirmizî, Îmân, 12; Nasâî, Îmân, 8)
Bir kimse ne kadar çok ibadet ederse etsin, çevresine zarar veriyorsa, insan ilişkilerinde kırıcı ve güvensizse, o kimsenin dindarlık iddiası ciddi bir yara almıştır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), komşusuna eziyet eden ibadet düşkünü bir kadından bahsedildiğinde: "Onda hayır yoktur, o cehennemdedir" buyurarak (Ahmad b. Hanbel, el-Müsned, c. 2, s. 440), insan ilişkilerinin akıbetimiz üzerindeki belirleyici rolünü ortaya koymuştur.
Hz. Ömer’in şahide sorduğu sorular hatırlandığında, insanın gerçek karakterinin kendi çıkarı ile başkasının hakkı karşı karşıya geldiğinde belli olduğu görülür. Para, mal ve menfaat sınavı; takvanın sahte mi yoksa hakiki mi olduğunu ayırt eden en keskin kılıçtır. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de ticarette ve ölçüde dürüstlüğü imanın ayrılmaz bir parçası saymıştır:
"Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın..." (En'âm Suresi, 6:152)
"Eksik ölçüp tartanların (mutaffifîn) vay haline! Onlar insanlardan bir şey aldıklarında tam ölçerler; fakat insanlara bir şey sattıklarında eksik tartarlar." (Mutaffifîn Suresi, 83:1-3)
Alışverişte dürüst olan, verdiği sözü tutan, borcuna sadık kalan bir tüccar; sadece bir iş insanı değil, dinini bizzat yaşayan bir kimsedir. Rasulullah (s.a.v.) bu kimseleri şöyle müjdeler:
"Güvenilir ve dürüst tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olacaktır." (Tirmizî, Büyû', 4; İbn Mâce, Ticârât, 1)
Gözünü bürüyen kâr hırsı yüzünden insanları kandıran, ayıplı malı gizleyen veya sözünden dönen birinin ritüel ibadetleri, insani ilişkilerdeki bu çürümeyi örtmeye yetmez. İslami kimliğin omurgasını "emin olmak" oluşturur. Hz. Peygamber (s.a.v.), henüz peygamberlik görevi gelmeden önce bile toplumunda "el-Emîn" (Güvenilir İnsan) olarak tanınmıştır. Müslüman, temsil ettiği inancın güven veren yüzü olmak zorundadır. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder..." (Nisâ Suresi, 4:58)
Bununla birlikte, verilen sözlerin tutulması ve antlaşmalara sadakat gösterilmesi de insan ilişkilerindeki samimiyetin kilit noktasıdır:
"Antlaşma yaptığınızda Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin..." (Nahl Suresi, 16:91)
Efendimiz (s.a.v.) ise ahde vefasızlığı ve güvensizliği münafıklık alameti sayarak bizleri uyarmıştır:
"Münafığın alameti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder." (Buhârî, Îmân, 24; Müslim, Îmân, 107)
Komşuluk insanın maskesiz halini görür, yolculuk ise stresi ve yorgunluğu beraberinde getirdiği için kişinin sabrını ortaya çıkarır. Zor bir yolculuk anında arkadaşına yük olan değil, onun yükünü alan kimse gerçek ahlakı sergilemiş olur. İslam, bir güleryüzü dahi sadaka sayarak insan ilişkilerini ibadet seviyesine yükseltir. Kur'an-ı Kerim'de insanlara karşı takınılacak tavır şöyle ölçülendirilir:
"Kullarıma söyle: En güzel sözü söylesinler..." (İsrâ Suresi, 17:53)
"İnsanlara güzel ve tatlı söz söyleyin..." (Bakara Suresi, 2:83)
Hz. Peygamber (s.a.v.) de ahlakın imandaki yerini şu hadis-i şerifle perçinler:
"Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlakı en güzel olanıdır." (Ebu Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Radâ', 11)
Sonuç olarak; İslam sadece ibadet alanlarının sınırları içine hapsedilecek bir vicdan dini değildir. Seccadedeki samimiyetin, tesbihteki zikrin ve secdedeki gözyaşının gerçek dünyadaki karşılığı; insan ilişkilerindeki adalet, merhamet, dürüstlük ve zarafettir.
Eğer bir kimse kul hakkına riayet etmiyor, trafikte hak gasp ediyor, komşusunu rahatsız ediyor, ticaretinde insanları aldatıyor ama buna rağmen kendisini çok "dindar" görüyorsa; Hz. Ömer’in kulaklarda çınlaması gereken o ikazını hatırlamalıdır: "Sen onu tanımıyorsun!"
Çünkü din; hayatın içine karıştığımızda, menfaatlerimiz sınandığında, öfkemize hâkim olmamız gerektiğinde ortaya çıkan bir edaptır. İnsan ilişkilerinde kalbi kırılan, hakkı yenen veya kandırılan kişilerin gözünde İslam’ın izzeti, bizim ahlakımızla ölçülür. Müslüman, hal ve hareketiyle İslam’ın güzelliğini yansıtan aydınlık bir ayna olmakla mükelleftir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.