Bismillahirrahmanirrahim
İnsanları imtihan etmek suretiyle sadıklarla yalancıları ayıran Allah’a hamd olsun. Salat ve selam en şiddetli belalara uğrayan Muhammed Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve sellem ve ona en yakın ashabı ve etabına olsun.
"İnsanlar, 'inandık' demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir." (29/Ankebut, 2-3)
"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (67/Mülk, 2)
"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele." (2/Bakara, 155)
"Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir." (3/Ali Imran, 186)
"Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Rasûlü'nden ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (9/Tevbe, 16)
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz." (21/Enbiya, 35)
Bu ilahi ayetler, varoluşun en yalın ve amansız gerçeğini ruhlarımıza üflemektedir. İnsan olmanın ve daha da ötesinde tüm yeryüzü otoritelerini reddederek yalnızca "İslam"ı mutlak nizam kabul etmenin bedelsiz, çatışmasız ve sarsıntısız olamayacağını ilan etmektedir. İman, fildişi kulelerde üretilen entelektüel bir felsefe, vicdanlara hapsedilmiş pasif bir duyuş değildir; o, yeryüzünün egemen cahiliye sistemleriyle fiilen karşı karşıya gelmek, bu çatışmada ateşle sınanmaktır.
Her Müslüman, bu kaçınılmaz kozmik fırtına kopmadan önce vahyin bu dinamik hareket fıkhını kavramak mecburiyetindedir. Çünkü bu fıkıh, entelektüel bir lüks değil, bir varoluş savaşı rehberidir. Yüce Yaratıcı, bu çetin yolda yürüyenlere sadece soyut ilkeler sunmamış, tarihin şahitlik ettiği can baha kıssalar üzerinden bu fıkhın pratiğini et ve kemiğe büründürerek bizzat talim etmiştir.
İmtihanlar İmanın İspatı ve Varoluşsal Tescili İçin Şarttır
İman, sadece dille telaffuz edilen bir slogan veya zihni bir kabulden ibaret kaldığı müddetçe, hayat sahnesinde hiçbir ağırlığı ve dönüştürücü gücü olmayan soyut bir iddiadır. Mutlak egemen olan Allah’ın, hayatın pratik realitesinde karşılığı bulunmayan, bedeli ödenmemiş, risk alınmamış bu sığ iddiaları kabul etmeyeceği ilahi adaletinin bir gereğidir.
İnsanın iç dünyasındaki samimiyetin yegane ölçüsü, kurulu konfor alanları tarumar olduğunda, sistemin baskı çarkları ruhu sıkıştırdığında, korku, açlık veya mülkiyet kayıpları kapıya dayandığında takındığı tavırdır. Eğer statükonun dayattığı ağır ambargolar, psikolojik savaş yöntemleri, zamanın ve mekânın boğucu kuşatması kalbin derinliklerindeki o köklü inancı zedeleyemiyorsa; işte o zaman iman, insanın tüm varlığını sevk ve idare eden tek, mutlak ve sarsılmaz eksen haline gelmiş demektir. Hallerin değişmesi karşısında değişmeyen bir öz bulmak, insanı basit bir madde olmaktan çıkarıp ilahi iradenin yeryüzündeki şahidi kılar.
"İnsanlar, 'inandık' demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir." (29/Ankebut, 2-3)
"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele." (2/Bakara, 155)
Hakikat yolunda yürürken türlü çilelere, ambargolara ve dışlanmalara maruz kalan muvahhidler, bu duruma sızlanarak değil, ancak derin bir hamd bilinciyle karşılık vermelidir. Çünkü bu imtihanlar, dildeki iddianın ilahi kat bülteninde işleme konulduğunun, safların netleşmeye başladığının ve kişiye kendi sadakatini, kalitesini ispat etme hakkının tanındığının en açık belgesidir.
Bir ömür boyu büyük iddiaların arkasına sığınıp da hiçbir bedel ödemeyenler, cahiliye nizamlarının çizdiği emniyetli sınırlarda, egemen güçleri ürkütmeden dertsiz bir dindarlık yaşayanlar, kendi imanlarının sıhhatinden şüphe etmeli ve korkmalıdırlar.
Bu hareket metodolojisinde her mümin şu üç aşamalı diyalektik merhale ile mükelleftir:
- Bilinçli bir kopuş ve radikal bir iradeyle iman edip, yalnızca Allah’a kul olmak.
- Cahiliyenin vahşeti, tiranların baskısı ve sistemin cazibesi ne olursa olsun bu özgürleştirici kulluğu lekelemeden muhafaza etmek.
- Bu asil ve ödünsüz duruş üzere son nefesini vererek şahadet mertebesine erişmek.
İlk merhale, hidayeti dilediği kalbe akıtan mutlak kudretin takdiridir:
"Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız." (16/Nahl, 93)
İkinci merhale ise tamamen insan psikolojisi ve iradesinin imtihanıdır. Kulun bela ve musibet anlarında, beşeri korkuları aşarak vahyin çizdiği o dik duruşu, o tavizsiz yürüyüşü kuşanmasıyla ilgilidir. Üçüncü merhale ise, bu kararlı duruşun bir sonucu olarak ilahi sekinetin kalbe inmesi, yardımın tecelli etmesi ve ayakların İslam üzere sabit kılınmasıdır:
"...Sabredenleri müjdele! Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: 'Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz.' Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır." (2/Bakara, 155-157)
"Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat ettirir. Zalimleri de şaşırtıp saptırır; Allah dilediğini yapar." (14/İbrahim, 27)
İlahi terbiye metodu, örnek nesli somut tarihi kıssalarla eğitirken onlara yeryüzündeki hiçbir beşeri gücün söküp atamayacağı muazzam bir aidiyet şuuru aşılamıştı. Onlar, dönemin egemen güçlerinin iddia ettiği gibi köksüz, marjinal veya türedi bir yapı değildiler. Tam aksine, insanlığın ilk şafağından, tevhid sancağının kaldırıldığı ilk andan itibaren her çağda zalimlere karşı kıyam etmiş, bedel ödemiş, zindanları doldurmuş o soylu ve kutlu kervanın çağdaş neferleriydiler.
Tarihteki selefleriyle aynı sistemik baskılara maruz kaldıklarında, benzer propaganda ve iftiralarla kuşatıldıklarında göğüsleri daralıyor, fakat vahyin aynasında geçmişin o yiğit erlerini gördükçe ruhları tarifi imkansız bir sükunete eriyordu. Akıbetin, dünyevi güç dengelerine göre değil, sarsılmaz bir yakin ve sabırla direnen muttakilere ait olduğunu öğrendikçe imanları çelikleşiyordu. Aynı acıları çekmek, vahyin rehberliğine ve elçinin önderliğine olan güvenlerini zirveye taşıyordu.
Zorluklardan, tehlikelerden ve sistemle karşı karşıya gelmekten köşe bucak kaçıp, bu pısırıkça geri çekilişi "stratejik akıl", "zamanın ruhu" veya "hikmetli tebliğ" gibi parıltılı kavramlarla meşrulaştırmaya yeltenen modern akide ve yöntem kaçkınları, Kur'an'ın o devrimci, inşa edici ikliminden bütünüyle kopmuşlardır.
Hayatını bütünüyle güvenlik, kariyer ve konfor eksenine kurmuş bir zihniyetin, Kur'an kıssalarını sadece geçmişte yaşanmış trajik birer masal gibi okuması kaçınılmazdır. Kendi hayatında karşılığı olmayan bir vahiyle soluklanmaları düşünülemez. Kendi can korkularını örtbas etmek için kurguladıkları o yapay dünyadan bakınca, bu kıssalar onlar için hiçbir dönüştürücü anlam ifade etmez.
Oysa ilahi fermanın mantığı son derece berraktır: Cennet, ağır toplumsal sarsıntıların, tasfiyelerin ve varoluşsal çalkantıların neticesinde ödenen bir bedeldir:
"Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki müminlerle: 'Allah’ın yardımı ne zaman?' diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır." (2/Bakara, 214)
Kutlu Elçi, bu değişmez yasayı, kızgın demirlerle sırtındaki etleri eriyene kadar işkence tezgâhından geçmiş adanmış yüreklere, Kâbe'nin gölgesinde bir kırılma anı olarak şöyle haykırıyordu:
"Rasûlullah Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: 'Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?' dedik. Şu cevabı verdi: 'Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindi mi San'a'dan kalkıp Hadramût'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.!' " (Buhari)
Bugün de kendisini İslam’a nispet eden hiçbir cemaat, hiçbir yapı bu evrensel hitaptan muaf değildir. İçinde yüzülen ekonomik imkanlar, egemen cahiliye mekanizmalarıyla girilen barışçıl ilişkiler ve kapılarına hiçbir zorba gücün uğramamış olması, bazı gafilleri "üstün bir metodolojik dehaya" sahip oldukları yanılgısına sevk edebilir.
Dünyanın rahatına ve süsüne ram olmuş kitlelerle birlikte kurdukları bu derin bataklığı, ilahi bir sevgi ve desteğin nişanesi olarak algılayabilirler.
Fakat bu iddia, şer’i ve akli dayanaktan bütünüyle yoksundur. Şayet sistemle uyum sağlamak, tehlikesizce yaşamak ilahi rızanın bir ölçüsü olsaydı; Allah, en çok sevdiği elçilerini ve onların sadık takipçilerini tarihin en ağır işkencelerine, sürgünlerine ve katliamlarına maruz bırakmaz, bu çileleri çağlar boyu okunacak bir hayat nizamı kılmazdı. Cahiliyenin her renginin ortalığı istila ettiği bir fetret döneminde, turnusol kağıdı vazifesi görecek tek ölçü; hareketlerin tarihsel pratikleri ve karşılaştıkları sistemik imtihanlar karşısında omurgalarını milim saptırmadan sergiledikleri o dikey duruştur.
İlahi kanun, hayatın en ağır yüklerini her zaman en parıltılı ve güçlü ruhlara yükler. Bir insanın iç dünyasındaki iman ne kadar köklü, davasına sadakati ne kadar sarsılmazsa, maruz kalacağı imtihanların dalga boyu da o denli devasa ve sarsıcı olur. Hakikat yolundaki yüksek dereceler ve dikey tırmanışlar, ancak çetin sınavlardan alnının akıyla geçilerek hak edilir. Sıradan, iddiasız, statükoyla barışık yaşayanların imtihanları da kendi sığlıkları ve hafiflikleri oranında basit olur:
"Allah Rasûlü'ne sordum. 'İnsanların bela yönünden en ağır olanları kimlerdir?' Dedi ki: 'Peygamberler, sonra onlara derece olarak en yakın olan müminlerdir. Kişi imanı oranında belalara tabi olur. Dini kuvvetli olanın bela ve imtihanı da çetin olur. Dininde zayıf olanın imtihanı da basit olur. Belalar kulu, hatalarını tamamen dökmedikçe bırakmaz.' " (Sünen Sahipleri)
Hak ile batılın amansız çatışmasında, ruh dünyası vahyin nuruyla aydınlanan ve bu bilinci topluma taşımaya azmeden her fert, egemen cahiliye sistemlerinin doğal hedefi haline geleceğini bilir. Vahyin diyalektiğini kavrayan öncüler, bu durumun kaçınılmaz bir sünnetullah olduğunu en baştan teslim etmişlerdir.
Nitekim kutlu elçiye daha ilk vahiy geldiğinde, tarihin derinliklerindeki o değişmez yasayı bilen uyanık bilinçler ona şu sarsıcı gerçeği çıplaklıkla haykırmıştı: "Keşke senin kavmin seni yurdundan çıkaracağı, seni hicrete zorlayacağı günlerde genç olsaydım... Çünkü senin getirdiğin bu tevhidi davayı getirip de düşmanlığa, baskıya ve sürgüne maruz kalmayan hiçbir önder olmamıştır."
Geçmişin o asil, o şerefli nesilleri de hayatı bu ilahi ölçüye göre tartmışlardır. Onlar insanlara makamlarına, cüzdanlarına, soyluluk iddialarına göre değil; hakikat uğrunda ödedikleri bedellere, maruz kaldıkları çilelerin ağırlığına göre değer biçerlerdi. İslam’ın çağrısını duyar duymaz kölelik zincirlerini kırıp ilk andan itibaren kızgın kumlarda işkence gören mustazafları, İslam’a iş işten geçtikten sonra ve konforlarını koruyarak giren aristokratların fersah fersah önünde tutarlardı. Çünkü çok iyi biliyorlardı ki din uğrunda, davanın en yalnız döneminde ödenen bedeller, cahiliyenin bin yıllık sahte şereflerinden çok daha üstündür.
İnsan, fıtratı gereği zayıf, endişeli, geleceğe dair korkularla malul ve dünyevi tutkuların esiri olmaya yatkın bir varlıktır. Bu yapısal zaafiyetin yegane ilacı, tavizsiz bir akide ve bu akideden neşet eden salih eylemlerdir. Sağlam bir akide, kalpteki tüm yersiz endişeleri, gelecek kaygılarını ve rızık korkularını kökünden kazır. Evrenin tek hâkimine kul olduğunu bilen bir ruh, yeryüzünün tüm sahte tanrılarına meydan okuyacak bir cesarete kavuşur. Salih ameller ise bu bilincin pratik hayattaki zırhıdır.
Zorluklar ve sarsıntılar karşısında bu imtihanların ilahi hikmetini derinden kavrayabilmek, ruhun üzerindeki o ezici yükü hafifletir ve insanı bilgece bir sükunete ulaştırır:
- İlahi İradenin Mutlak Egemenliği: Başa gelen her ne ise, sonsuz kudretin bilgisi ve izni dahilindedir. Feryat etmek, "keşke"lerin karanlık dehlizlerinde kaybolmak inancı içten içe kemirmekten başka bir işe yaramaz. Mümin, teslimiyetle o fırtınanın içindeki ilahi rızayı aramalıdır.
- Seçilmişlik ve Değer Nişanesi: İmtihana maruz kalmak bir dışlanma veya ceza değil, bilakis ilahi huzurda bir değer ifade etmenin, safın netleştiğinin kanıtıdır. Üzülmek yerine, bu kutlu kervana kabul edilmiş olmanın vakur hamdi kuşanılmalıdır.
- Büyük Tasfiye ve Safların Arınması: Toplumsal hareketlerin içinde her zaman samimilerle sahteler, sadıklarla çıkarcılar bir arada bulunur. Konfor zamanında herkes sadakat nutukları atabilir. Ancak ne zaman ki baskı, zulüm ve zorluklar baş gösterir; işte o zaman ilahi süzgeç devreye girer. Sahte kahramanlar dökülür, geriye davanın yükünü sırtlanacak arınmış, çelikleşmiş öz bir çekirdek kalır. Bu tasfiye, acı verici olsa da hareketin geleceği için mutlak bir hayırdır:
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.