Sayfalar

Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

29 Mart 2013 Cuma

Mezhepler Taassubu


Günümüzde farklı bir anlayış ortalarda gezmektedir, mezhepleri tıpkı bir din gibi kıyaslayıp, mezhep değişenleri yermekte, farklı mezhepten olana kız vermemekte ve bu mezhep taklidini sanki imanın şartların dan mış gibi bir kılıfa sokmaktalar. Bizde bu insanlara bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalışacağız inşaAllah. Gayret bizden başarı ancak Allah (svt)’dandır.
Herkesin bunu iyice bilmesi gerekirki, bugün Rasulullah (sas)’a tabi olmak, ilmi ondan almak, onun sünnetini öğrenmek geçmiş zamana nazaran daha kolay ve ulaşılması gayet tabidir. İnsanlar bu yolu bırakıp atalarından gördüğü üzere yaşamaları onların acziyetinin bir göstergesidir. Bu insanlar cehaleti din edinmiş Allah ve Rasulunun dininden yüz çevirmiş, dini babalarının, annelerinin kendilerine öğrettikleriyle yetinen kimselerdir, şimdi biz buna mezhep taasubu demiyoruz, bunlar kendi atalarına taasub içindeler, bunlardan birisine sorsanız fer’i bir meselede bile, Hanifiye göre, Şafiiye göre böyle! diye bir cümle duyarsınız, oysaki nerde okuduğunu sorarsanız bunun cevabını veremezler, babası öyle demiştir, onun babasıda ona öyle demiştir. İşte bu durum içler acısıdır, şimdi biz bu kimselere mezheplerden faydalanıyoruz, ictihatlarında hatalı onların o görüşünü almıyor en güzelini (Sünnete uygun olanını) alıyoruz dediğimizde bizi şiddetle yererler ve sapiklikla suçlarlar.
Allah (svt) şöyle buyuruyor;
“Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin denildiği zaman, “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter” derler.(Maide 104)
Yine Rabbimiz (svt) şöyle buyuruyor;
“Yüzleri ateşte çecrildiği gün, Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik peygambere de itaat etseydik derler. Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler.”(Ahzab: 66-67)
Diğer bir kısımda, araştırır mezhebini öğrenir ve mezhep imamının görüşünün dışına çıkmazlar, bazen sünnet kendilerine ulaştığında dahi onlar kendi imamlarının görüşünü bırakmazlar Ebu Hanife böyle diyor, İmam Şafii böyle diyor! gibi garip cümleler kurarlar.
Allah (svt) şöyle buyuruyor:
“… Her fırka, kendisinde bulunan ile sevinip övünmektedir.” (Müminun: 53)
İşte biz buna mezhep taasubu diyoruz, bu mezhep taasubu içerinde bulunan kimseler, hiçbir şekilde imamların görüşünün dışına çıkmazlar, içtihadlarında isabet etselerde, etmeselerde onlar mezhep imamlarını körü körüne taklid etmekten vaz geçmezler. Bu konuda kalıplaşmış put konumuna getirilmiş bu mezhep anlayışı islam’a büyük zararlar vermiştir. Hiç kimsenin kavli tartışılmaz değildir. Sünneti korumak başkalarının sözlerini ve görüşlerini korumaktan daha hayırlıdır. Önce Resulullah (sas)’in sünnetini korumamız gerekir. Onun sünnetini ihya edenler bu asırdaki garipleri olacaklardır. O garipler ki sünnetinden ölen şeyleri ihya edecekler ve insanları bununla amel etmeye davet edeceklerdir.
Allah (svt) şöyle buyuruyor;
“…Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele… (Zümer: 17-18)
Kaldıki Rab teala, Rasulullah (sas)’a uymamızı brçok ayetinde bize emrediyor, şimdi sorulur, Allah’ın rasulune tabii olmak onun gibi yaşamak yerine neden araya aracı koyup mezhep imamlarının taasubu içinde bocalıyorsunuz.? Yanıldığı konularda mezhep imamlarına uyan kimseye ümmetin selefinden hatırlatma aşağıda gelecektir. Yanlız şu hadisi hatırlatmakta fayda vardır; “Alim içtihad eder isabet ederse iki ecir vardır, hata ederse bir ecir vardır” (Buhari ve Müslim)
Ebu hanife (Rahimahullah) bunu kendisi dillendirmiş ve demiştirki; ” Biz beşeriz, bugün söyleriz, yarın bundan döneriz.” ve yine talebesi Ebu yusuf’a demiştirki; “Benden her duyduğunu yazma. Bugün birşey söylerim yarın ondan dönerim. Yarın bir görüşü benimser ertesi gün ondan da dönerim.” Bu yüzden sağlam olan sahih sünnette ulaşma imkanı varken şaşarım Ebu hanifeyi taklid edene!
Bakınız, İbni Ömer (rh) den Rasulullah (sas) in şöyle buyurduğunu rivayet eder; “Ümmetim üzerine korktuğum üç şeydir. Alimin yanılması, münafığın Kur’anla mücadele etmesi ve boynunuzu vuran dünya.” (Beyhaki)
İmam İbn Kayyım (Rahimahullah) şöyle der; Alimin, yanılmasında korkulan husus onun yanıldığı şeylerde de taklit edilmesi olduğu malumdur.
Şayet korkulan alimin yanıldığı şeylerde taklit edilmesi olmamış olsaydı alimin yanılmasından başkalarına asla korkulmazdı. Kişi, onun yanılgı olduğunu bildiği anda müslümanların ittifakı ile o kişinin alime o yanılgıda tabi olması caiz değildir, aksi takdirde kasten hatayı taklit etmiş olur.
Onun yanılma olduğunu bilmeyen kimse, bilen kişiye göre daha mazurdur. Ancak her ikisi de emir olunduğu hususta ifrat etmektedir. İmam Şafii, Ömer (r.a) in ‘Zamanı üç şey ifsat eder; dalalete düşürücü imamlar, Kur’an hak olduğu halde, münafığın Kur’anla cedelleşmesi ve alimin yanılmasıdır’ dediğini naklediyor.
Muaz b. Cebel bir ilim meclisine oturduğu zaman: ‘Allah adil bir hakemdir. Kalbinde şüphe olanlar helak oldular… der sonra sizi alimin yanılmasından sakındırırım. Çünkü şeytan alimin lisanı üzere dalaletten bir şey konuşabilir ve münafık da hak bir söz söyleyebilir Biri Muaz’a: Allah sana rahmet etsin alimin dalalet üzere, münafığın da hak bir söz söylediğini nereden bilebilirim? Dediğinde. ‘Alimin sözünden bu nedir? denilen karışık ve şüpheli şeylerden sakın. Bununla beraber onun bu sözü, seni ondan tamamen uzaklaştırmasın. Çünkü o alim o sözden dönebilir. Hakkı işittiğin zaman kabul et. Zira hakkın üzerinde nur vardır’ dedi. (Taklid risalesi s;19)
Hammad b. Zeyd el-Müsenna b. Said’den o da Ebu’î-Aliye tariki ile İbni Abbas şöyle dediğini zikrediyor: Alimin sürçmelerinde ona tabi olanların vay haline. İbni Abbas’a o nasıl olur? dendiğinde, şöyle cevap vermiştir: ‘Alim kendi görüşü ile bir şey söyler, sonra Rasulullah (s.a.v) den bir şey işitir ve kendi görüşünü terk eder.’ Diğer bir rivayette ise: ‘Rasulullah (s.a.v) i daha iyi bilen birisiyle karşılaşır, karşılaştığı kimse kendisine o görüşün yanlış olduğunu haber verir o da o görüşünden döner. Buna rağmen onu taklit edenler onun eski yanlış görüşüyle hüküm vermeye devam ederler. (Beyhaki)
Temimu’d-Dari (rh): ‘Alimin yanılmasından sakının’ deyince, Ömer ona: ‘Alimin yanılması nedir?’ dedi. O da: ‘Alim insanları görü­şüyle yanıltır. Fakat insanlar onunla amel etmeye devam ederler’ dedi (Beyhaki)
Kimse bizi, mezhep imamlarına saygı göstermediğimizi zannetmesin, Allah (svt) onlardan razı olsun, Onları cennetinde ağırlasın, lakin kimse bize onları taassub derecesinde bağlılığa çağırmasın. Şüphesiz sizin için örnekler vardır.
Bakınız, Ebu yusuf, ebu hanifenin talebesi olmasına rağmen onun birçok içtihadına muhalefet etmiş ve kabul etmemiş, aynı şekilde İmam muhammed Ebu hanifenin talebesi olmasına rağmen, onun birçok görüşüne karşı çıkmış ve kendi içtihad etmiştir. Yine İmam kurtubi maliki mezhebine tabi olmasına rağmen Onun eserinde (tefsirinde) taassubun (t)’sini bulamazsınız, İmam ahmed, İmam şafiiden fıkıh dersi almıştır, lakin ona birçok konuda muhalif olmuş onun görüşlerini hatalı bulmuştur. İmam ibn teymiyye henbelli mezhebine bağlı olmasına rağmen, İmam ahmedin birçok görüşüne muhalif olmuş kabul etmemiştir. İmam İbn kayyım, hocasına okadar bağlı olmasına rağmen bazı konularda onu düzeltmiş ve böyle demek istemiştir veya böyledir, demiştir.
İşte size Ümmetin ahlakı, kaldıki sizler mezhep imamlarının (Allah onlardan razı olsun) kendilerini delilsiz taklid edilmesini, kendilerine taasub içinde bulunulmasını yasakladığını bilmiyormusunuz.?
İmam İbn kayyım (Rahimahullah) bu konuda derki; ” Dört imam kendilerinin taklit edilmesini yasaklamıştır. Sözlerini delilsiz olarak alan kişileri de yermişlerdir. (Taklid risalesi s;29 Evet İmamlar ve ümmetin alimleri, kendilerini taassub derecesinde taklid edilmesini yasaklamışlardır. Bunu yapanları yermiş, ve helal olmadığını söylemişlerdir.
İmam Ebu hanife (rh); Hadis sahihse işte benim mezhebim odur. nereden aldıgımızı bilmedikçe hiç kimseye bizim görüşlerimizle amel etmesi helal degildir. Allahın kitabına Efendimiz (sas) in sünnetine ters düşen bir söz söyledigim zaman benim görüşümü terk edin. (ibnu abidin/el- haşiye/1-63 Fullani/ikazul himam/50 )
İmam malik (rh) Biz beşeriz hatada ederiz isabette. sizler benim görüşüme bakın allahın kitabına ve Rasulun sav sünnetine uyanı alın uymayanıda bırakın. Peygamberin dışında insanların sözü alınırda reddedilirde. (ibnu abdilber/el-cami/2- ibnu hazm/el-ihkam/6-149)
İmam Şafii (rh): bir kimse için peygamber (sas) den nakledilen bir sünnetin açıkca belirlenmesi halinde onu bir başkasının sözünden dolayı terk etmenin helal olmadıgı hussunda müslümanlar ittifak halindedirler. benim kitabımda Rasulullah (sas)’ in sünnetine aykırı bir sey bulursanız peygamberin (sas) sözünü alınız benim sözümü terk ediniz . ( ibnu ebi hatim/93-94, fullani İ. himam/147)
İmam Ahmed (rh) beni taklit etme maliki şafiiyi ve sevriyi de taklit etme sende onların aldıgı kaynaktan al. evzainin malikin ebu hanefinin sözlerinin hepsi şahsi görüşten ibaret olup bence hepsi eşittir delil ancak hadislerdir. (camii / 2-149 ibnu kayyum / el – ilanm/2-302)
Ebu Yusuf (rh) şöyle der: “Hiç kimsenin, nereden aldığımızı bilmeden bizim sözümüzle konuşması (yani fetva vermesi) caiz değildir.” (İkazul-Himem s;113)
İmam Malik (Rahimahullah) de: ‘Her kim İbrahim en-Nahai’nin sözünden dolayı Ömer (rh)in sözünü terk ederse, o kimse tevbeye davet edilir’ demiştir. İbrahim’in çok gerisinde veya onun emsali bir kimsenin sözü için Allah-u tealanın ve Rasulullah (sas) in sözünü terk eden kimsenin hükmü ne olmalıdır?
Cafer el-Firyabi şöyle diyor: Bana, Ahmed b. İbrahim ed-Durki rivayet etti ve dedi ki bana, el-Heysem b. Cemil rivayet etti ve dedi ki İmam Malik’e ‘Ya Eba Abdillah, bizim orada bir kısım insanlar var. Kitapları önlerine koyuyorlar, sonra içlerinden biri, falan falandan o da Ömer’den şunları rivayet etti, falan da İbrahim’den şunları rivayet etti diyorlar. Ömer’in sözünü terk edip İbrahim’in sözünü alıyorlar, dedim. Malik bana: ‘Ömer’in sözü onlara göre sahih midir?’ dedi. Ben: ‘İbrahim’in sözü onlara göre nasıl bir rivayet ise Ömer’in sözü de onlara göre bir rivayettir’ dedim. Malik: ‘Onlar tevbeye davet edilirler’ dedi. (İbni Abdil-Ber / El-lntifa)
İmam Şafii (Rahimahullah) bu hususta şöyle demiştir: ‘Delilsiz ilim talep eden kimsenin misali, gece odun kesen oduncunun misali gibidir. İçerisinde zehirli bir yılan olan odun destesini sırtlar, derken yılan onu sokamaya başlar fakat o kimse bunun farkında değildir.’
İsmail b. Yahya el-Müzeni ‘el-Muhtasar’ının mukaddimesinde şöyle diyor: ‘İşte bu muhtasar, istifade ve tetkik etmeyi dileyen kimseye onu gereği gibi yaklaştırabilmek için Şafii’nin ilminden ve görüşlerinden ihtisar ettiğim kitaptır. Bununla beraber İmam, kendisinin ve gayrının taklidini yasaklamıştır. Dolayısıyla bu kitaba bakan ona dini için baksın ve kendi nefsi için de ihtiyatlı olsun. (el-Ümm Muhtasaru’l-Müzeni s;1)
Yine İmamlardan bir mezhebe bağlanmanın gerekli olmadığını, böyle birşeyin bid’at olduğunu nakledecegiz inşaAllah bakınız; (Not; buradaki bid’at’ten kasıt sonradan ortaya çıkan yenilik manasındadır.)
İbn hemmam el Hanefi (Rahimahullah) şöyle der; ” Sahih olan görüşe göre bir mezhebe bağlanmak gerekmez. Çünkü br mezhebe bağlanmak lazım değildir. Eğer Allah’ın ve resulünün vacip kıldığının dışında vacip yok ise; ne Allah ne de Resulü hiçbir mezhebe bağlı kalarak bir imamın görüşlerine bağlanıp diğerlerini bırakmanın vacip olduğuna hükmetmemiştir. Faziletli olan ilk nesiller muayyen bir mezhebe bağlılığı gerekli görmezlerdi.” (Hedyetus sultan s;56)
İmam Şankiti (Rahimahullah) şöyle der; “Bu bidat Nebi (sas)’nin diliyle kınanan dört Nesilde ortaya çıkmıştır.” (Edvaul beyan 7/509)
Süleyman et teymi (rh) şöyle der; “Her alimden her ruhsatı alırsan şerrin tamamını kendinde toplarsın.” Bunu ibn abdilber rivayet etti ve akabinde dedi ki; “Bu icmadır zıddını bilmiyorum.” (El Beyan 2/91-92)
İsklipli atıf hoca şöyle der; “İslam’da genellikle taklid caiz değildir. Mesela sadece görerek veya bazı delillerle izah edilebilecek olan itikadi usuller ve İslam esaslarının uygulanmasında, mucizelerle desteklenmiş olan Peygamber (sas) efendimizden başka hiç bir kimseyi taklid caiz değildir. Bu konuda her ferd icmalen veya tafsilen delil ile anlaşılmış olmak lazım ve vaciptir. Bunun sonucunda delil göstermek kudretinde olmayan kişi günahkar olur.” (Frenk mukallitligi – Taklid babı)
İmam ibn Hazm (Rahimahullah) şöyle der; “Taklid haramdır, kimse kimsenin sözünü dayanaksız (delilsiz) olarak taklid edemez. Büyük küçük tüm sahabe, yaşlısı genci bütün tabiun, kendilerinden birinin belli bir şahsın tüm görüşlerini kabul etmesini men etmek ve bundan çekindirmek hususunda icma etmişlerdir. Bu icma dolayısıyla hiç kimsenin, Ebu hanife, Malik, Ahmed ve şafiinin tüm görüşlerini taklid etmesi asla caiz değildir. Yine herhangi bir kişinin onlardan birine bağlanıp, diğer bütün imamların görüşlerini reddetmesi ümmetin icmana aykırıdır, böyle yapan kimse mu’minlerin yolundan başka bir yol tutmuş demektir. Bundan Allah (svt)’a sığınırız. Şuda varki tüm bu degerli imamlar bizatihi kendilerini, başkalarınca taklid edilmelerini kesinlikle yasaklamışlardır. (Usul- i din s; 77-78)
İmam İbn Teymiyye (Rahimahullah) şöyle der; “Allah’a hamd olsun. İnsanlara ancak Allah’a, rasule ve Allah’ın şu ayetinde itaat edilmelerini emrettiği emir sahiplerine itaat etmelerini vacip kılınmıştır: “Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de.”… (Nisa 59) Emir sahiplerine itaat bağımsız değil, mutlaka Allah’a ve rasulüne itaate uygun olmak zorundadır.
Sonra şöyle buyrulur: “Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve rasulüne döndürün. Şayet Allah’â ve ahiret gününe iman ediyorsanız bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir” (Nisa 59)
Müslüman bir meseleyle karşılaştığı zaman, hangi mezhepten olursa olsun, Allah’ın ve rasulünün şeriatiyle fetva vereceğine inandığı bir kimseden fetva ister. Müslümanlardan hiç kimsenin, alimlerden belli bir şahsı, her söylediği şeyde taklid etmesi gerekmez. Yine müslümanlardan hiçbirinin belli bir şahsın mezhebine bağlanması gerekmez. Sadece Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellemin her vacip kıldığı ve her verdiği haber alınabilir. Hatta Rasulullah sallAllahu aleyhi ve sellem dışındaki insanların sözleri alınabilir de, terk edilebilir de. Dini başka bir yoldan bilme konusundaki acizliği sebebiyle bir kimsenin belli bir mezhebe uyması, o kimse için genişlik gösterilebilecek bir husustur. Bu, o yoldan başkasıyla dini bilme imkanı olan herkese de vacip olan bir şey değildir. Bilakis herkesin gücü yettiği kadarıyla Allah’tan korkması, Allah ve rasulünün emrettikleri ilmi talep etmesi, emrolunanları yapması, sakındırılanları terk etmesi gerekir.
Sahabeler, dinin temizlik, namaz, hac, boşanma, feraiz (miras) veya diğerleri gibi bazı fer’î meselelerinde ihtilaf etmiş olsalar da birleşip ittifak ederlerdi. Bu konularda icma etmeleri kesin bir hüccettir. Diğerlerini bir kenara bırakarak imamlardan belli bir şahsa bağlanan, tıpkı diğer sahabeleri bırakarak tek bir sahabeye taassup gösteren gibidir.
Mesela ;rafıziler Ali radıyAllahu anh’e taassup göstererek üç halifeyi ve sahabelerin cumhurunu terk etmişlerdir. Hariciler ise Osman ve Ali radıyAllahu anhuma hakkında dil uzatmışlardır. Bunlar bid’at ve heva ehlinin yollarıdır. Kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur ki onlar kötülenmiş ve Allah’ın rasulü sallAllahu aleyhi ve sellem ile gönderdiği şeriatın ve yollarının dışına çıkmışlardır. Her kim imamlardan birine taassup ederse, bu bidat fırkalarına benzerlik göstermiş olur. Bağlandığı kimsenin, Malik, Şafii, Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel veya başkaları olması fark etmez. Bunlardan birine bağlanan kimse onun ilimde ve dinde değerini bilmediği gibi diğerlerinin değerini de bilmez. Böylece hem cahil hem zalim olur. Allah ise ilmi ve adaleti emreder, cahillikten ve zulümden yasaklar.
Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalim ve pek cahildir” (Ahzab 72)
İşte insanların Ebu Hanife’ye uyma konusunda en öndekileri olan Ebu Yusuf ve Muhammed! Onlar Ebu Hanifenin görüşlerini en iyi bilen kimselerdi. Bununla birlikte neredeyse sayılamayacak kadar çok meselede, sünnetin delilinin kendilerine belirmesi sebebiyle Ebu Hanife’ye muhalefet etmişlerdir. İmamlarına gereken saygıyı göstermelerine rağmen ona tabi olmayı vacip görmemişlerdi. Onlar hakkında “Muzebzeban/görüş değiştirenler” denilemez.
Bilakis Ebu Hanife ve diğer imamlar bir görüş söyler, sonra kendisine aksi istikamette bir delil belirir ve onu söylerdi. Bu durumda ona “müzebzeb/sebatsız” denilmez. Zira insan sürekli olarak ilim ve imanı talep etmeye devam eder. Kendisine daha önce gizli kalan ilim ortaya çıkarsa ona tabi olur ve o bu durumda müzebzeb olmaz. Bilakis o hidayet üzeredir ve Allah hidayetini artırmıştır.
Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: “De ki Rabbim! İlmimi artır” Her müminin, müminlerin idarecilerinin ve müminlerin alimlerinin hakkı amaçlamaları ve buldukları yerde ona uymaları gerekir. Bilmek gerekir ki, onlardan biri içtihat edip isabet ettiğinde ona iki ecir vardır. İçtihat edip hata ettiğinde ise ona ictihadından dolayı bir ecir vardır, hatası ise bağışlanır En iyisin, Allah bilir.” (20/92-93 – 22/252-253)
Bütün bu nakillerden sonra, hala mezhep imamlarını yanlış yönlerinde terk etmeyen kimsenin akibetinden korkulur, Rasulullah (sas)’a uymak ilmi ondan almak, onun gibi yaşamak dururken, hala araya aracılar edinerek onların taassubu içinde olan kimseler akıl yoksunu kişilerdir. Bu kimseler Rasulullah (sas)’ın emrine aykırı davranmış, Rasulullah (sas) dururken, başkasına tabi olan taklid eden, kimseler bu ayetin muhatabı olmaktan kurtulamazlar.
Allah (svt) şöyle buyuruyor: “…O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur: 63)
Bu bir gerçektir, kur’an’dan sonra ilk gelen kitab Sahihi buharidir, açın bakalım içinde neyi bulamayacaksınız? örn; “Namaz kılmasınımı, oruç tutmasınımı, nikah akdinimi, zekatımı, sadakayımı, abdestimi, adakmı, mirasmı.” hangisini bulamayacaksınız.? Sizden öncekilerin, sizden ne eksiği vardır, ey acizler, Sahabenin mezhebi neydi?, Tabbinin, Etbaut tabiinin mezhebi neydi? bu insanlar nasıl fıkhı meselelerde yolunu buldular? Sizde onların yaptığını yapıp ilmi Rasulullah (sas)’dan alsanız sizin için dunya ve ahirette iyilik sağlayacaktır.
Bizlere mezhebsiz demeniz bizi incitmez evet belli taassub içerisine girdiğimiz bir mezhebimiz yoktur, olmayacaktır. Rasulullah (sas)’a ulaşma imkanımız varken asla kimseyi taklid etmeyeceğiz. Bakınız; İbni Abbas (rh) şöyle diyor; “Yakında gökten üzerinize taş yağacağından endişe etmekteyim. Ben “Rasulullah (sas) şöyle buyurdu” diyorum, siz ise “Ebu Bekir ve Ömer şöyle dedi” diyorsunuz. Sizinle başım aynı çatı altında bir araya gelmeyecektir.”
Bizimle sizin misaliniz işte budur, bundan dolayı tevbe etmenizi taassub derecesindeki taklidden sakınmanızı, sakındırmanızı, Rasullah (sas)’a uymanızı, ilmi mezhep imamlarının aldığı yerden almanızı bu farklı din anlayışından kurtulmasınızı Allah (svt)’dan diliyorum. Allah (svt) yazdıklarımızı sizler ve bizler için dünya ve ahirette faydalı kılsın. Allahumma amin.
“Yâ Rabbî ! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.” (Furkan 30)
Devamını oku...

21 Mart 2013 Perşembe

Tağut ve Tağut'un Nasıl İnkar Edileceği Üzerine


Yüce Allah’a iman etmenin ilk ve en önemli aşaması hiç kuşkusuzdur ki, tağutu reddetmektir. Tağut reddedilmeden yüce Allah’a, O’nun indirdiği Kur'an’a, Tevhidi esaslara iman etmek mümkün değildir. Bu nedenle yüce Allah (cc), her millete rasuller göndererek tağuttan kaçınmalarını istemiştir. Çünkü tağuttan kaçınmadan yüce Allah’a iman edilmesi, O’na kulluk yapılması mümkün değildir.

 “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının’ diye bir elçi gönderdik. Onlardan kimine Allâh hidâyet etti, onlardan kimine de sapıklık gerekli oldu. İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş!” (Nahl, 36)

İnsanlık tarihi boyunca, her dönemde yaşayan insanlara tağuttan kaçınmaları, tağutu reddetmeleri ve yüce Allah’a iman edip kulluk yapmaları için elçiler gönderilmiştir. Yani tağut, yüce Allah’a iman etmenin ve O’na kulluk yapmanın önündeki en büyük engeldir. Bu engel aşılmadan yüce Allah’ın belirttiği gibi sapasağlam iman ve Tevhid kulpuna yapışıp iman etmek ve O’na kulluk yapmak mümkün değildir.

Yüce Allah’a iman etmenin ve O’na kulluk yapmanın önündeki en büyük engel olan tağuttan kaçınmak için öncelikle tağutun kim, kimler ve ne olduğunu bilmek gerekir. Çünkü tağut gereği gibi bilinip tanınmadan ondan kaçınmak mümkün değildir.

İnsanların kendisinden kaçınması ve reddedilmesi için rasuller gönderilen, insanların kâfir olmalarına, Rabb’ine isyan etmelerine neden olan, kişilerin ebediyen cehennemde azap görmelerine ve yanmalarına sebebiyet veren tağut nedir, kimdir ve neden bu kadar önemlidir? Kimler tağuttur? Kur'an neden tağutun reddedilmesi konusunda bu kadar hassasiyetle gösteriyor? Bütün bu sorular için Müslümanların yegane yol göstericisi ve hidayet kaynağı olan Kur'an’a bakmakta yarar vardır.

Kur'an’da, değişik anlamlarıyla tağut ve tuğyan ifadeleri 50 defa geçmektedir. Ayrıca  Baği yani azgınlık, zulüm, hakkı gasbetme ve çiğnemek ifadesi de Kur'an’da birçok kez tekrarlanmaktadır. Arapça bir kelime olan tağut, tuğyan ve baği ifadeleri, kısacası “haddini aşmak” anlamına gelmektedir.

Tağutun kelime anlamı; azmak, haddi aşmak, taşmak, azgınlık, azgın, sapık, zorba, şeytan, put, puthane, kâhin, sihirbaz anlamlarına gelmektedir. Tağutun yaptığı fiiller ise, yüce Allah’a karşı tuğyan ve isyandır.

Istılahi manası; yüce Allah’ın koyduğu ölçülere aykırı hareket eden, Tevhidi esaslar dışında ölçüler koyan, insanları yüce Allah’a gereği gibi iman etmekten ve O’na kulluk yapmaktan alıkoyan, Allah’a ve Rasulüne tabi olmayı engelleyen her düşünce, kurum ve kişi tağuttur. Tağut, insanlardan ve cinlerden olabildiği gibi, Allah yolundan alıkoyan şeytan, nefis, para, kadın da olabilir.

Kur'an’ın üzerinde ağırlıklı olarak durduğu ve reddedilmesini istediği tağut, insan cinsinden olan azgın kimseler, beşeri düşünceler ve ideolojilerdir. Allah’ın hükümleri dışında hükümler koyan zalim diktatörler, beşeri demokratik sistemlerde halkın seçtiği kişi ve zümreler, beşeri sistemlerdeki meclisler, yüce Allah’ın indirdiği esaslara aykırı hareket eden tüm yönetimler tağuttur. Yüce Allah (cc), bu tağutları ve onları destekleyenleri kendisiyle savaşıyor diye nitelendiriyor.

Yukarıdan beri yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, yüce Allah'ın hükümlerine sırt çeviren, kendisi hüküm koyan, yüce Allah’a isyan eden her kişi, kuruluş ve sistem tağuttur. Bu manada beşeri demokratik sistemler ve onların yöneticileri tağuttur. Bu kişi ve kuruluşların yaptıkları her fiil ve söyledikleri her söz, yüce Allah’a karşı yapılmış bir "tuğyan"dır. Hak ise, yüce Allah’ın indirdiği Kur’ani esaslardır.

Yüce Allah’a iman etmek isteyen bir kimse, Hakkı ve Hakkın karşısında olan tağutu çok iyi bilmeli ve ondan sonra iman edip etmeyeceği konusunda kararını vermelidir. Çünkü iman bilinçli bir şekilde ve özgür bir irade ile yapılmalıdır ki, ancak bu durumdaki bir iman gerçek iman olabilir.

Yüce Allah (cc), iman etme konusunda kişiyi serbest bırakmış, kararı kişinin özgür iradesine bırakmıştır. Kişi, dilerse tağutu reddedip sapasağlam Tevhid ve iman kulpuna yapışarak yüce Allah’a iman eder, dilerse beşeri tağuti sistem ve ideolojileri destekleyerek şirk ve küfür içerisinde Rabb’inin karşısında yer alır.

“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.” (Bakara, 256)

Kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Tağutu, yani yüce Allah’ın indirdiği esasları kabul etmeyip insanların hayatları üzerine kanun koyarak tağut olan beşeri sistemleri inkâr etmeyenler, yüce Allah’a iman etmedikleri için sağlam olan ve kopmayan Tevhid ve iman kulpuna sarılamazlar.

Kelime-i Tevhidin samimiyetle söylenmesi için öncelikle insanlar üzerinde ilahlık taslayan tağutun reddedilmesi gerekir ve ancak bu durumda yüce Allah (cc) tek ilah ve Rab olarak kabul edilebilir.

Kişi ya da sistem olsun her tağut, aynı zamanda insanlar üzerinde ilahlık taslayan birer güçtürler. Bu nedenle birbirini tamamlayan tağut ve ilah kavramlarının ne anlama geldiklerini çok iyi bilmek gerekir. Tağutun ne anlama geldiği ve kimler oldukları daha önce açıklandığı için şimdi de ilah kavramının ne olduğunu belirtmekte yarar vardır.

“LAİLAHE İLLALLAH” Kelime-i Tevhidi gereğince söyleyip yüce Allah’a iman etmek için bu ifadede geçen ilah kavramını çok iyi bilmek gerekir. İlah kavramı gereği gibi bilinmeden LAİLAHE İLLALLAH sözünün söylenmesi ile yüce Allah’a iman edilmeyecektir. Bu kimseler, LAİLAHE İLLALLAH sözünü kalben iman etmeden yalnızca söz olarak tekrarlayıp söylemiş olunacaklardır.

İlah kavramının ne anlama geldiğini sağlıklı bir şekilde anlayabilmek ve bilebilmek için bu kavramın Kur'an’daki kullanışlarına bakmak gerekir. Kur'an’da değişik kullanımları ile ilah kavramı 147 kez tekrarlanmaktadır.

İçerisinde geçen ayetlere bakıldığında ilah kavramı, kendisine itaat edilip kulluk yapılan, Rahman ve Rahim olan, koruyan, gözetip yöneten, yol gösteren, üstün ve hakim olan, bir araya toplayan, sahip olan, gizlileri bilen, vekil olan, kendisine güvenilen, yakınlık duyulan, sevilen, saygı duyularak yüceltilen, yaratan ve yaşatan, güçlü olan, hüküm koyan ve hüküm veren, güç sahibi olan, korkulan, çekinilen, ikram eden, rızık veren, destekleyen, yardım eden, onun için fedakârlık yapılan, bağışlayan, kendisine teslim olunan, istekleri yerine getirilen, öldüren ve dirilten, ceza ve mükâfat veren, hesap soran anlamlarında kullanılmıştır.

Yüce Allah’a ait olan sıfatlardan birini ya da bir kaçını başkasına veren, başka kimselerin de bu sıfatlara sahip olabileceğini düşünen kimseler, yüce Allah’a ait olan sıfatlara sahip olduğunu düşündükleri kişi ya da kişileri ilah edinmişlerdir. Yüce Allah’ın hükümlerine rağmen bu sıfatlardan biri ya da birkaç tanesinin kendisinde bulunduğunu iddia eden kimseler de tuğyan etmiş, tağut olmuşlardır.

Bugün beşeri demokratik sistemler, bu sistemlerim meclisleri, yöneticileri, askeri ve emniyet güçleri, yüce Allah’ ait olan kanun koyma, üstün olma, insanları bir araya toplama, ceza ve mükâfat verme, itaat edilme, hesap sorma, saygı duyulma, korkulma gibi vasıfları gasbettikleri için ilahlık taslamış, tağut olmuşlardır.

Tağuti beşeri demokratik sistemlere itaat eden, onları destekleyen, onlara oy veren, saygı gösterip yakınlık duyan, onları öven, yüce Allah’ın hükmüne rağmen koydukları kanunlara uyan, tağutun mahkemesinden adalet bekleyen, tağuti sistemleri seven, onlardan korkan, onların verdikleri imtiyazları kabul eden, onlar için çalışıp fedakârlık yapan kimseler, bu tağuti demokratik sistemleri, bu sistemlerin meclislerini ve yöneticilerini ilah edinmişlerdir.

“Şunları görmedin mi, kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar! Oysa kendilerine onu inkâr etmeleri emredilmişti. Şeytân da onları iyice saptırmak istiyor.” (Nisa, 60)

Tağut, yüce Allah’ın, Rasulullah (as)’ın, İslâm’ın ve Müslümanların düşmanı iken, kendisini oy vererek ya da başka şekillerde destekleyen, kendisine itaat eden, kendisinden adalet bekleyen ve medet uman müşrik ve kâfirlerin dostudur.

Tağut, kendisine iman eden ve kendisini destekleyen müşrik ve kâfirleri, çeşitli bahanelerle, yalan vaatlerle sürekli olarak kandırır. Tağut, dünya hayatında destekçilerini kısır bir döngü içerisinde dolandırıp karanlıklara, ahirette ise yüce Allah’ın azabına ve sürekli kalacakları cehenneme sürükler.

“Allâh, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır; kâfirlerin dostları da tağuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Bakara, 257)

Yüce Allah (cc), tağutu yani, tağut olan beşeri demokratik Kemalist sistemi, bu küfür sisteminin meclislerini ve yöneticilerini reddedip kendisine iman eden Müslümanların dostudur. Yüce Allah (cc), Müslümanları, tağuti sistemin şirk ve küfür karanlıklarından İslâm’ın nurlu aydınlık yoluna çıkarır ve ahirette de Müslümanları cennetle mükâfatlandırır.

“Tağut'a itaat etmekten kaçınan ve Allah'a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı!” (Zümer, 17)

Demokratik Kemalist tağuti sisteme oy vererek destek olan, onun partilerinin (mezheplerinin) propagandasını yapan, tağut yolunda mücadele eden kimseler, açık bir şekilde şirke düşmüş, kâfir olmuşlardır. Tağutu reddedip yüce Allah’a iman edenler ise, hiçbir şekilde tağutu desteklemezler ve Allah yolunda mücadele ederler. Bu, Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesidir.

“İman edenler Allâh yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytânın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytânın hilesi zayıftır:” (Nisa, 76)

Tağuti beşeri demokratik sisteme, Kemalist zorbalığa itaat etmek, onu desteklemek, onun mücadelesini vermek, yüce Allah’a isyan, küfür ve şirktir. Bu kimseler, Kelime-i Tevhidi de söyleseler, namaz kılıp oruç da tutsalar, her sene Hacca da gitseler, Allah düşmanı olan tağuti demokratik sistemi, Kemalist zorbalığı, onun meclisini ve yöneticilerini destekledikleri için müşrik ve kâfirdirler.

Yüce Allah’ın reddedilmesini emrettiği tağutu reddetmeyen kimseler, imanlarına şirk bulaştırmış, yüce Allah’a isyan etmişlerdir. Bu nedenle yüce Allah (cc), bu kimseler için şöyle buyuruyor.

“De ki: ‘Allâh katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allâh kime lanet ve gazap etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve tağuta itaat edenler yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır.” (Maide, 60)

Tağuta itaat eden, tağuti beşeri sistemlere oy verip destek olan, tağuti sistemlerin partilerinin propagandasını yapan, bunları benimseyen kimselere yüce Allah (cc) lanet ve gazap etmiş, bunları maymunlar ve domuzlar durumuna düşürmüştür. Bu kimselerin yeri çok kötü ve bunlar sapık kimselerdir.

Beşeri tağuti sistemlere itaat edenlerin yerlerinin yüce Allah (cc) katında çok kötü olmasının ve bu kimselerin, maymunlar ve domuzlar sınıfına dahil edilmelerinin nedeni, Nisa suresi, 76. ayetinde de belirtildiği üzere, yüce Allah’a savaş açan, Allah’ın indirdiği hükümleri bırakarak insanlar üzerine hüküm koyan ve böylece ilahlık taslayan tağutu desteklemeleri ve onun yanında yer almalarıdır.

 Kemalist sistem, tağuti bir sistemdir. Bu sistem, yüce Allah’a isyan eden, İslâm’a ve Müslümanlara savaş açan, insanları yönetmek adına hüküm koyan, kısacası ilahlık taslayan bir sistem olduğu için bu tağuti sistemin yanında yer almak, hangi nedenle ve ne şekilde olursa olsun destek olmak, yüce Allah’a savaş açmaktır.

Yüce Allah’a savaş açan kimseler, namaz kılıp oruç tutsalar da, hacca gidip tavaf etseler de, gece gündüz demeden LAİLAHE İLLALLAH sözünü tekrarlasalar da Müslüman olamazlar. Çünkü bu kimseler, yüce Allah’ın kendilerinden istediği tağutu reddedin emrine uymamış, ilahlık taslatan tağutun yanında yer almışlardır.

Dünyadaki bütün beşeri tağuti sistemler ve Türkiye’deki Kemalist zorbalık, yüce Allah’ın mülkünde, O’nun kullarına, kendi yanlarından koydukları kanunlarla hükmetmeye çalışıyorlar. Tağuti sistemler, yüce Allah’a ait olan hüküm koyma hakkını gasp ediyor ve Allah’a karşı isyan bayrağı açıyorlar. Bu nedenle tağuti beşeri sistemlerin ve Kemalist zorbalığın yanında yer almak, tağuti Kemalist zorbalığın isyan bayrağı altında yüce Allah’a karşı yapılan isyana iştirak etmektir.

Yüce Allah (cc), kâinatı, dünyayı var etmiş, kullarını yaratmış ve onların hayatını düzenleyen hükümlerini de kullarına göndermiştir. Kendileri yaratılmış olan, yarını bilmeyen bazı kimseler, insanların hayatları üzerine hüküm koyarak ilahlık taslamışlar, tuğyan etmişler ve Rab’lerine isyan ederek azmışlar, tağutlaşmışlardır.

“Rabb’iniz o Allah'tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istivâ etti, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter. Güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi Allâh, ne uludur!” (A’raf, 54)

“Ey tağutu destekleyen insanlar, ey putların önünde ibadete duran kişilere oy verip destek olan kimseler, ey demokratik Kemalist tağuti sistemin şirk ve küfür yuvaları olan parti, dernek ve vakıflarda insanları din adına istismar eden, Hakkı batıla bulayıp gerçekleri gizleyen Samiri soylu belamlar, gelin Rabb’inize yönelip tevbe edin, Kim tağutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. hükmüne uyarak tağutu, tağuti sistemleri, tağut olan Kemalist zorbalığı reddedip kopmayan, sapasağlam Tevhid kulpuna yapışın; kurtuluşunuz bundadır.

Tağuti sistemin şirk yuvaları olan parti, dernek ve vakıflarda yuvalanan, üniversitelerde tağutun verdiği unvanları alan siz ey Samiri soylu belamlar, siz bu ayetleri okuyup, dillerinizi eğip bükerek, Hakkı batıla bulayarak tefsir ediyorsunuz. Bu nedenle siz de çok iyi biliyorsunuz ki, tağutu reddetmediğiniz sürece yüce Allah’a iman etmiş olamazsınız. Gelin hem kendinizi, hem de arkanızda sürüklediğiniz ve şirke bulaştırdığınız insanları yüce Allah’ın azabından kurtarmak için tağut olan Kemalist zorbalığı reddedip Allah’a yönelerek iman edin.

Ey demokratik Kemalist zorbalığın partilerine oy veren insanlar, verdiğiniz her oyla tağuta iman ve bağlılığınızı tazeliyorsunuz, ancak aynı zamanda verdiğiniz her oyla yüce Allah’a karşı tağutun safında savaşıyorsunuz. Gelin, tağutu reddederek Rabb’inize yönelip tevbe ve iman edin; umulur ki Rabb’iniz yüce Allah (cc) sizi bağışlar. Aksi halde desteklediğiniz tağuti sistemle, bu sistemin cumhurbaşkanı ve başbakanı yaptığınız kişi ve kişilerle ebediyen cehennemde azap göreceksiniz.

Ey insanlar, Allah’ın hükmünü bırakıp hüküm koyan Kemalist tağuti sisteme oy vermek, sisteme biat etmek ve hakimiyet hakkını bu zorba sisteme vermektir. Bu ise, şirk ve küfürdür. Ey insanlar bilin ki, yüce Allah (cc) hükmün kendisinde olduğunu bildiriyor.

“Siz, o'nu bırakıp ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım (beşeri) isimlere itaat ediyorsunuz. Allâh onlar(a itaat etmeniz) hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm, yalnız Allâh'ındır. O, yalnız kendisine tapmanızı buyurmuştur. İşte doğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 40)

“Allâh, hüküm verenlerin en iyisi değil midir?” (Tin, 8)

Ey insanlar, yüce Allah (cc), hüküm verenlerin en hayırlısı ve en iyisidir. Neden hükümde tağutu Allah’a ortak koşup şirke giriyorsunuz? Unutmayınız ki yüce Allah (cc) şirki affetmiyor. Neden tağuti Kemalist zorbalığı destekleyerek kendi elinizle kendinizi tehlikeye ve ebedi azaba sürüklüyorsunuz?

Ey insanlar, şirk ve küfür yuvaları olan  parti, dernek ve vakıflarda yuvalanan Samiri soylu belamlardan yüzçevirin. Çünkü onlar sizi, tağuta itaat etmeniz için aldatıyorlar. Bakın, Kim tağutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır.” (Bakara, 256)  ve “Tağut’a itaat etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele kullarımı!” (Zümer, 17) ayetlerinde belirtilen tağutu reddedin hükmüne rağmen şirk ve küfür yuvası bir vakıfta yuvalanan o Samiri soylu belamlardan biri “Tağuta oy verip desteklememek Kur'an’a aykırıdır” diyor.

Yüce Allah’ın Kitabı Kur'an’da, ayetlerde “tağutu reddedin” buyururken bu Samiri soylu belam, tağutu destekleyin diyor ve yüce Allah’ın kitabını çarpıtıyor. Yüce Allah (cc) elbette doğru söylüyor, ancak bu Samiri soylu belam yalancıdır. Bu nedenle tağutu kabul edip ona iman eden bu ve benzeri Samiri soylu belamlara inanmayın, Rabb’inizin size indirdiği Kur'an’a inanıp tağutu ve tağutun bu belamlarını reddedin ki iman edip kurtuluşa eresiniz.

Ey tağutu destekleyen insanlar, gelin, tağutlaşan tüm ilahları reddedip tek ilah olan yüce Allah’a iman edin ve LAİLAHE İLLALLAH sözünü hem kalbinizle hem de dilinizle söyleyin. kurtuluşunuz ancak bundadır.

 “O, öyle Allah'tır ki O'ndan başka ilah yoktur. Pâdişâhtır, mukaddestir, selâm (esenlik veren) mü'min (güvenlik veren), müheymin (kollayıp koruyan), aziz (üstün, gâlib), cebbâr (güçlü olan, istediğini yaptıran), mütekebbir(çok ulu)dur! Allâh (müşriklerin) ortak koşmalarından yücedir.” (Haşr, 23)

Ey insanlar, gelin Rabb’inize sığının, namazlarınızda okuduğunuz ve şer olan kişilerin şerrinde Rabb’inize sığındığınız gibi, Rabb’inizin sizler için indirdiği hükümlerine de sığının ki, dünya ve ahirette huzura ve kurtuluşa eresiniz.

“De ki: Sığınırım ben, aydınlığın Rabb’ine; yarattığı şeylerin şerrinden, Karanlığı çöktüğü zaman karanlığın şerrinden, Düğümlere üfleyenlerin şerrinden ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.” (Felak, 1-5)

“De ki: ‘Sığınırım ben, insanların Rabb'ine, insanların Melikine, insanların Rabb’ine. Cin ve insanlardan olan, insanların göğüslerine (Allah’a isyanı) fısıldayan vesvesecinin şerrinden” (Nas, 1-6)

Ey insanlar, o dehşetli hesap gününde, aşağıdaki ayetlerde belirtildiği üzere, size fayda vermeyecek o pişmanlığı yaşamadan önce gelin bugün tağutu, onun partilerini, şirk yuvaları vakıflarda yuvalanmış Samiri soylu belamları reddedip kopmayan, sağlam bir kulpa yapışın.

 “Yüzleri ateşin içinde çevrildiği gün: "Eyvah bize! Keşke Allah'a itâat etseydik, Elçiye itâat etseydik!" derler.

Ve dediler ki: "Rabbimiz, biz beylerimize ve büyüklerimize uyduk da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanet eyle!” (Ahzab, 66-68)

Ey insanlar, son pişmanlığın fayda vermediğini yüce Allah bildiriyor. Gelin fırsat elde iken tağutu reddedip Allah’a yönelerek O’na gerçekten iman edin, nefsinizi ebedi azaptan kurtarın.

“Bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar.” (Müzzemmil, 19)

“O halde eğer hatırlatmak yarar verirse hatırlat, öğüt ver. (Allah'a) saygılı olan hatırlar (öğüt alır). Şaki(Allah’a isyancı) olan da ondan kaçınır.” (A’la, 9-11)

Devamını oku...

19 Mart 2013 Salı

Allah'tan Başka Kanun Koyucu ?


Azgınlık, kişinin kendi konumunu, yaratılışını ve yaratılış gayesini bilmeden kendisini her şeyi yapmaya muktedir görmesi, kendisine Rabb’i tarafından gönderilen hükümleri tanımamasıdır. İnsan bir kere azgınlaşmaya görsün, azgınlaştıktan sonra sınır tanımaz ve bir noktadan sonda artık ondan sonra kendisini ilah görmeye başlar.

Kur’an, tarihi süreçte, azgınlığında sınır tanımayan kişilerin ortaya çıktığını bildirmekte, bu azgınlardan örnekler vermektedir. Fir’avn, Nemrut, Karun tarihi süreçte azgınlaşanlardan yalnızca bir kaçıdır. Fir’an’ın benzerleri daha sonraki dönemlerde de ortaya çıkmış, bunlar, azgınlıklarının son haddine varmışlardır.

Bugün Türkiye’de görülen manzara, insanın azgınlığında haddi nasıl aştığını, Fir’an’ı bile geride bırakan kişilerin ortaya çıktığını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Kendilerini ilah zannneden Kemalist sistemin yönetici kadrosu ve meclis adı verilen küfür ve şirk yuvasındaki Dar’ün Nedve’deki milletvekilleri, insanların hayatları üzerine yasa koymaya, anayasa yapmaya çalışıyorlar.

Kendileri, başkaları tarafından yönetilen, başkaları karşısında ve özellikle de sistemin kurucusu M. Kemal’in putu önünde her vesile ile esas duruşta durup ibadete eden, bu puta tapan kimseler, kendilerinin bu aşağılanmış zillet içerisindeki durumlarına bakmadan insanların hayatları üzerinde kanun koyarak ilahlık taslamaya çalışıyorlar.

İşin en acı tarafı ise, hayatları üzerine hüküm konulan insanlardan bazıları da bu azgınlara akıl vererek, onları destekleyerek bu küfür ve azgınlığa ortak olmaktadırlar. Bunlar, bu davranışları ile kanun koyucuları ilah edinmişlerdir.

Küfre, hangi nedenle olursa olsun, destek olmak küfürdür. Bu nedenle Türkiye’deki anayasa çalışmalarına destek vermek şirk ve küfür, tuğyan ve azgınlıktır. Bu azgınlığa ortak olanlar, en azından kanun koymaya kalkışanlar kadar yüce Allah (cc) indinde o azgınların günahlarına ortaktırlar.

Hüküm koymak ilahlık iddiasına kalkışmaktır; ey azgınlığında sınır tanımayan Kemalist sistemin yönetini ve vekilleri, sizler ilahlık tasladığınızın farkında mısınız? Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz, kim oluyorsunuz da, yüce Allah’ın kulları üzerine yasa yapma hakkını kendinizde görüyorsunuz? Yaratmadığınız, rızıklarını vermediğiniz insanların hayatı üzerine hangi hakla hüküm koymaya kalkışıyorsunuz?

Ey insanların hayatı üzerine hüküm koymaya kalkışanlar, biz müslümanlar olarak sizlerin çıkardığı, çıkaracağı yasalarınızı ve doğal olarak ilahlığınızı reddediyoruz. Sizler Rabb’inize isyan edip tuğyanı seçtiniz tağut oldunuz.. Biz de sizleri ve tuğyan edişlerinizi reddediyoruz. Çünkü  yüce Rabb’imiz, tağutun reddedilmesini iman etmenin en öncelikli şartı olarak bildiriyor.

“Dinde zorlama yoktur; Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tâğût reddedip Allah'a inanırsa, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allâh işitendir, bilendir.” (bakara, 256)

Ayrıca Hz. Yusuf (as)’ın ifadesi ile sizlerin ilahlığını tanımıyoruz ve hüküm koymanın yalnızca yüce Allah’a ait olduğunu kabul ve ilan ediyoruz. O halde haddinizi bilin ve anayasa yapmak yerine sizleri yaratan yüce Rabb’inizin gönderdiği yasalara tabi olun,  Rabb’inize karşı küfür ve azgınlığınıza son verin.

“Ey benim zindan arkadaşlarım, çeşitli ilahlar mı iyi, yoksa her şeyi (hükmü altında tutan) kahredici tek Allâh mı?

Siz, o'nu bırakıp ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlere itaat ediyorsunuz. Allâh onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm (koyma), yalnız Allâh'ındır. O, yalnız kendisine itaat etmenizi emretmiştir. İşte doğru din budur, ama insanların çoğu bilmezler." (Yusuf, 40)

İnsanları yaratan yüce Allah (cc), onların yeryüzünde nasıl yaşayacaklarını da biliyor ve ona göre onlar için hüküm koyuyor. Sizler, daha kendiniz yarın ne olacağınızı bilmiyorsunuz da hangi halka Allah’ın kullarının geleceğini kendi hevanızla ipotek altına alarak kanun koymaya kalkışıyorsunuz.

“Rabbiniz o Allah'tır ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arşa istivâ etti geceyi, durmadan onu kovalayan gündüzün üzerine bürüyüp örter. Güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi Allâh, ne uludur!” (A’raf, 54)

Sizlerin yaptığı açıkça azgınlık, yüce Allah’a isyan ve şirktir. Kanun yapmaya kalkışmakla Allah’ın kulları üzerine ilahlık taslıyorsunuz ki ben, Allah’tan başka tüm sahte ilahları reddediyorum. Gelin, bu azgınlığınızdan, küfür ve tuğyanınızdan hemen vazgeçip tevbe edin, aksi halde ne yaptığınız kanunlar, ne de ilah edindiğiniz ve putları önünde durduğunuz M. Kemal sizi kurtarır.

Sistemin zorbalığını alkışlayanlara ve yandaşlarına tavsiyemiz, zerre kadar cesaretiniz ve zerre kadar Anadolu insanına saygınız varsa gelin, bu kana susamış dikta sistemini biraz daha yaşatmak için anayasa yapmak yerine kökten kaldırmak için çalışın. Gelin, bu zorba sistemin küfür ve azgınlığına destek olmayın, bugüne kadar bu zorba sistem kardeşi kardeşe kırdırttı.

Gelin, ülkede daha fazla kan dökülmemesi, daha fazla canların yanmaması ve daha fazla evlere ateş düşmemesi için hep beraber, bu eli kanlı, kana susamış sistemi topyekün ortadan kaldıralım.

Gelin, insana değer veren, gerçek adaleti, huzur ve mutluluğu veren, insanlar arasında ayırım gözetmeyen, insanı insana kul köle yapmayan İslâm’a girin. Gelin gerçek ilah olan alemlerin Rabb’i yüce Allah’a iman edin ve O’nun indirdiği Kur’an’ı şaşmaz kılavuz kabul edin ve Kur’an’a teslim olun ve onu anayasa yapıp kurtuluşa ulaşın.

Sizin koyacağınız yasalar, yüce Allah (cc) tarafından saçmalık olarak belirtilmiş ve bu yasalarınızın insanları saptırdığını, bu yasaların cahiliye yasaları olduğunu bildirilmiş, bu nedenle onlara uyulmamasını emretmiştir.

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uysan, seni Allâh'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zannediyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (En’am, 116)

“Aralarında Allâh'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allâh'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın! Eğer dönerlerse bil ki Allâh, bazı günâhları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu, yoldan çıkmışlardır.

Yoksa câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?” (Maide, 49-50)

Tekrar ediyorum gelin, sizleri de Anadolu insanını da kurtaracak, sizlere dünya hayatında huzur verecek, ahiret hayatında kurtuluşunuzu sağlayacak en güzel nizam olan İslâm’a teslim olun, onun hükümlerini hayatınıza ve topluma hakim kılın ve Müslüman olun.

“Allâh, hüküm verenlerin en iyisi değil midir?” (Tin, 8)

O halde gelin, yüce Allah’ın hükmüne iman edip teslim olun, kendinizi de ülke insanını da kurtarın. Bizden söylenmesi, aksi halde son pişmanlık fayda vermez, gideceğiniz yer, içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir.(Ramazan Yılmaz)
Devamını oku...

13 Mart 2013 Çarşamba

Bela ve İmtihan Fıkhı


Bismillahirrahmanirrahim

İnsanları imtihan etmek suretiyle sadıklarla yalancıları ayıran Allah’a hamd olsun. Salat ve selam en şiddetli belalara uğrayan Muhammed Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve sellem ve ona en yakın ashabı ve etabına olsun.

"İnsanlar, 'inandık' demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir." (29/Ankebut, 2-3)

"O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (67/Mülk, 2)

"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele." (2/Bakara, 155)

"Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir." (3/Ali İmran, 186)

"Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Rasûlü'nden ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır." (9/Tevbe, 16)

"Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz." (21/Enbiya, 35)

"Rasûlullah Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: 'Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?' dedik. Şu cevabı verdi: 'Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindi mi San'a'dan kalkıp Hadramût'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.!' " (Buhari)

Okuduğumuz ayet ve hadisler genelde insan olmanın, özelde İslam iddiası ve ispatının olmazsa olmazı olan imtihanların kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki her Müslümanın bu kaçınılmaz hal öncesinde buna dair, vahye dayalı fıkhı öğrenmesi ve bu fıkhı pratikleştirmesi kaçınılmazdır. Allah subhanehu ve teâlâ insanları imtihana tabi tutacağını belirttiği gibi, onlara bu imtihanlarda nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini hem teorik hem de kıssalar üzerinden pratikleştirerek öğretmiştir.

İmtihanlar İmanın İspati için Şarttır

İman, sözde olduğu müddetçe iddiadır. Zatında ve sıfatlarında yüce (El-Aliy) olan Allah’ın subhanehu ve teâlâ, iddia boyutunda kalan şeyleri kabul etmeyeceği açıktır. Kişilerin iman iddialarında samimiyetlerinin göstergesi, yaşadıkları imtihanlarda imanlarını muhafaza etmeleri ve her halde kulluk bilinciyle hareket etmeleridir. Hallerin değişmesi, farklı halet-i ruhiyeler, zaman ve mekanın baskısı, insanın imanını zedelemiyorsa bu; insanda asıl olanın iman olduğunu ve hayatın bu ilke üzere kurulu olduğunu gösterir.

"İnsanlar, 'inandık' demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler? Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir." (29/Ankebut, 2-3)

"Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele." (2/Bakara, 155)

Allah subhanehu ve teâlâ yolunda türlü çilelere maruz kalan Müslümanlar, Allah’a hamd etmelidir. İmtihanlar, imanın kabul sürecinin başladığının ve Allah’ın onlara iddialarını ispat için fırsat sunduğunun göstergesidir. Bir ömür, iman iddiasında bulunmakla beraber sınanmayanlar, Allah düşmanlarının ve Allah’ın buğzederek yüz çevirdiği insanların yaşantısına benzer yaşayanlar korkmalıdır.

Her insan üç merhaleyle mükelleftir.

- İman edip, iradeyle Allah'a subhanehu ve teâlâ kul olma

- Şartlar ne olursa olsun iman ve kulluğu muhafaza etme

- Bu hal üzere can verme

Birinci merhale alemlerin rabbi olan Allah’ın subhanehu ve teâlâ elindedir. Hidayet eden de, saptıran da şanı yüce olan Allah’tır.

"Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız." (16/Nahl, 93)

İkinci merhale insanla alakalıdır. Kişinin bela ve musibetlerde, vahye dayalı bir yol izlemesi ve Allah’ın subhanehu ve teâlâ rızasını talep etmesiyle alakalıdır. Bundan dolayı yukarıda verdiğimiz ayetlerde hitap, kulun kendinedir.

Üçüncü merhale kişinin ikinci merhaledeki tutumuna göre Allah’ın subhanehu ve teâlâ ona yardım etmesi ve ayaklarını İslam üzere sabit kılmasıyla alakalıdır.

"...Sabredenleri müjdele! Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: 'Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz.' Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır." (2/Bakara, 155-157)

"Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat ettirir. Zalimleri de şaşırtıp saptırır; Allah dilediğini yapar." (14/İbrahim, 27)

İmtihanlar İnsanın Aidiyetini Simgeler

Allah subhanehu ve teâlâ, örnek nesli kıssalarla terbiye etmişti. Bunun bir çok hikmeti olmasının yanında konumuzla alakalı olduğu için bunlardan birinin üzerinde duracağız. Allah subhanehu ve teâlâ, sahabeye ait oldukları silsileyi tanıtmıştı... Müşriklerin iddia ettiği gibi yeni ve türedi bir sözle gelmediklerini, ilk insandan bu yana her dönemde tabileri bulunan kutlu bir kervanın neferleri olduklarını onlara hissettirmişti…

Selefleriyle aynı sıkıntıları yaşayıp, benzer suçlamalara maruz kalınca; sahabe daralmış fakat her defasında onların kıssalarıyla huzur bulmuşlardı. Bu işin çok köklü olduğunu, akıbetin sabır ve yakin neticesinde muttakilere ait olduğunu öğrendikçe, imanlarını tazeliyorlardı. Aynı şeyleri yaşamaları, hem vahye hem de Rasûl'e olan güvenlerini pekiştiriyordu.

Bela ve imtihanlardan uzak olmak ve bu hali hikmetli İslamî hareket(!) adıyla meşrulaştırmak, akide ve menhec eşkıyalarının, Kur'an ikliminde soluklanamamasının en bariz neticelerindendir. Kendilerini bulamadıkları sayfalarda ve satır aralarında, neredeyse kendi isminin zikredeliceği heyecanıyla okumadıkları bir Kur’an’dan faydalanmaları düşünülemez. Yaşadıkları hayat zaviyesinden bakılınca bir dramdan ibaret gördükleri Kur’an kıssaları, onlara ne öğretebilir ki?

Allah ve Rasûlü'nün bu konudaki sözleri başımıza gelen belaların, ait olduğumuz silsilenin halkası olduğumuzu hatırlattığı açıktır.

"Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki müminlerle: 'Allah’ın yardımı ne zaman?' diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır." (2/Bakara, 214)

Bu ayet sahabeye bir yandan geçmiştekilerin imtihanlarını hatırlattığı gibi, bir yandan da bunun cennetin bedeli olduğu ve cennete talip olanların buna sabretmeleri gerektiğini vurguluyordu. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem bu ve benzeri ayetlerden ne anladığını sahabeye şu şekilde aktarmıştı;

"Rasûlullah Kâbe'nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: 'Bize yardım etmiyor musun, bize dua etmiyor musun?' dedik. Şu cevabı verdi: 'Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu. Allah'a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindi mi San'a'dan kalkıp Hadramût'e kadar gidecek, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.!' " (Buhari)

Mekke’de Müslümanların yaşadığı sıkıntılar düşünüldüğünde Allah’ın ve Rasûlü'nün muradı daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle bu hadisi bizlere nakleden Habbab bin Eret radıyallahu anh kızgın demirler üzerine yatırılıyor, sırtından akan yağlar ateşin hararetini söndürünceye dek bu işkence hali devam ediyordu. Onun ve arkadaşları Allah Rasûlü'ne bu gibi durumları şikayet ediyorlardı. Buna rağmen Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem onları uyarıyor ve müntesibi oldukları İslam cemaatinin hallerini hatırlatıp, onları sabra davet ediyordu.

Bugünün İslam cemaatleri ve Müslümanları bu hitaptan vareste değildir. İçinde bulundukları ekonomik imkanlar ve rahat yaşam koşulları bazı insanların başını döndürebilir. Yahut kapısına hiç polis uğramamış olmasını birileri hikmet(!) ehli olduklarına yorumlayabilir. Ve dünya hayatına düşkün, rahat sevdalılarıyla içinde bulundukları gayyada hayat sürebilirler.

Bu hali bir adım ileri taşıyarak, Allah’ın onları sevdiği ve desteklediğinin alameti olarak da kabul edebilirler.

Ancak bu iddia şer’i dayanaktan yoksun olduğu gibi, aklın da kabul edebileceği bir durum değildir. Şayet bu, Allah’ın subhanehu ve teâlâ sevgi ve rızasının alameti olsa, Allah subhanehu ve teâlâ en sevdiği Rasûller ve salih insanları imtihanın en ağırına tabi tutmaz ve bunu çağlar boyu okunacak Kur’an kılmazdı.

Özellikle herkesin farklı bir yol tutturduğu ve haklılık iddiasında bulunduğu bir zamanda tek başına yeterli delil olmasa da hareketlerin sireti ve karşılaştıkları imtihanlar -sonuna kadar muhafaza etmek kaydıyla- hakkın ölçüsü olabilir.

İmtihanların Şiddeti İmanla Orantılıdır

Sa’d bin Ebi Vakkas radıyallahu anh rivayet ediyor:

"Allah Rasûlü'ne sordum. 'İnsanların bela yönünden en ağır olanları kimlerdir?' Dedi ki: 'Peygamberler, sonra onlara derece olarak en yakın olan müminlerdir. Kişi imanı oranında belalara tabi olur. Dini kuvvetli olanın bela ve imtihanı da çetin olur. Dininde zayıf olanın imtihanı da basit olur. Belalar kulu, hatalarını tamamen dökmedikçe bırakmaz.' " (Sünen Sahipleri)

Uhdud ashabının kıssasını bizlere aktaran Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, rahiple çocuk arasındaki şu diyaloğu aktarır:

"...Çocuk bu hal üzere gidip gelirken bir gün, insanlardan kalabalık bir cemaate uğradı. İnsanların yolunu kesen büyük bir aslanla karşılaştı! Çocuk kendi kendine:

__ Bugün sihirbaz mı daha faziletli, yoksa rahip mi daha faziletli? öğreneceğim, dedi.

Bir taş aldı ve:

__ Ey Allah’ım! Eğer rahibin işi sana sihirbazın işinden daha sevgili ise şu hayvanı öldür de insanlar yoluna devam etsin, diyerek elindeki taşı attı ve aslanı öldürdü.

İnsanlar:

__ O büyük hayvanı kim öldürdü?, diye sordular.

Onlar:

__ Çocuk öldürdü, dediler. İnsanlar korktular ve kuşkusuz ki bu çocuk, hiç kimsenin bilmediği bir ilim bilmektedir! dediler ve geçip gittiler. Bunun üzerine çocuk rahibe gelerek olup bitenleri haber verdi.

Rahip de çocuğa:

__ Ey Oğlum! Bugün sen benden daha faziletlisin. Allah’a yemin olsun ki senin işin, görmekte olduğum bu yüksek dereceye ulaşmıştır. Kuşkusuz ki sen yakında çetin bela ve imtihana tâbi tutulacaksın! Eğer imtihana tâbi tutulursan, sakın benim yerimi söyleme! dedi..." (Müslim)

Rahip çocuğun fazileti ve karşılaşacağı imtihanlar arasında bağlantı kurmuştur. Bunun bir benzerini Allah Rasûlü de yaşamıştı... İlk vahyin akabinde Varaka’yla aralarında geçen diyaloğa bakalım:

"...Hatice, elbisesini giyindi. Rasûlullah'ı yanına alarak birlikte amcazâdesi Varaka bin Nevfel'e gittiler. Bu fevkalâde hali Varaka'ya anlattılar. Varaka, çok sevindi, 'Eğer hal, anlattığın gibi ise, ona gelen; Musa'ya gelen Nâmûs-u Ekber'dir, yâni büyük melektir. Ah, ne olurdu halkı yeni dine davet edeceğin günlerde genç olsaydım! Kavmin seni, yurdundan çıkaracakları zaman sana, yardım etseydim.' dedi. Peygamber Efendimiz: 'Onlar beni yurdumdan da mı çıkaracaklar?' diye sordu. Varaka: 'Evet. Çünkü, senin gibi bir şeyi getirmiş, vahyi tebliğ etmiş de düşmanlığa uğramamış hiçbir Peygamber yoktur. Eğer Senin dâvet günlerine erişirsem, sana, bütün gücümle yardım ederim ya Muhammed...' dedi." (Buhari)

Varaka bin Nevfel veya rahip bu durumun yaşanacağını nereden biliyorlardı?

Evet, bu durum vahye dayalı bilgiye sahip her Müslümanın yanında açıktır ve Allah’ın subhanehu ve teâlâ değişmez kanunlarındandır. Her ne kadar günümüzde imtihanlara uğramak ve belalara tabi olmak nevzuhur hikmet ehli(!) yanında acınılacak bir hal olsa da, selefimizde ve ait olduğumuz evrensel İslam cemaatinde bu durum şeref vesilesiydi.

Dini en güzel şekilde anlayan selefimiz de, bu kaideye bağlı kalmıştır. Allah yolunda çekilen sıkıntıların derecesine göre insanlara muamele etmişlerdir.

Hasan Basri’den rahimehullah: 'İçlerinde Süheyl bin Amr, Ebu Süfyan bin Harb ve Kureyş’in yaşlı zevatı olduğu halde Müslümanlar Ömer’in kapısına geldiler. Kendilerini Ömer’in kapıcısı karşıladı ve Süheyl, Bilal, Ammar gibi Bedir Savaşı’na katılmış olan Müslümanların öncelikle girmelerine müsaade etti. Sonra da: 'Allah’a yemin ederim ki Ömer Bedir Savaşı’na iştirak etti. Bu sebeple o savaşa katılanları çok sevmektedir' dedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan: 'Ben bugünkü gibi bir hadiseye hiç rastlamadım. Kapıcı, bu kölelere müsaade ediyor da biz asillere bakmıyor bile' dedi. Süheyl bin Amr’da şöyle dedi: 'Arkadaşlar! Yüzlerinizde öfke alametleri görüyorum. Eğer kızıyorsanız kendinize kızın. Onlar İslam’a çağrıldılar. Siz de onlarla birlikte İslam’ı kabule çağrıldınız. Ama onlar İslam’ı derhal kabul ettiler, siz ise ağırdan aldınız, geç kaldınız. Allah’a yemin ederim din uğruna sizden önce yaptıkları ile elde ettikleri fazilet, sizin bu kapıda öğünmekte olduğunuz şeref ve faziletten çok daha üstündür. Onlar bu faziletleriyle sizlerden çok ilerdeler. Siz katiyen onların derecelerine ulaşamazsınız. Şimdi bu savaşa bakın ve ona mutlaka katılın. Belki Aziz ve Celil olan Allah, sizleri de cihad sevabı veya şehitlikle mükafatlandırır.' "

İmtihanın Hikmetlerini Bilmek Yükü Hafifletir

İnsan zayıf olarak yaratılmıştır. İstekleri, korkuları ve beklentileri arasında endişe içerisinde yaşar. Bu çaresizlik ve zayıflık halinin ilacı muhkem bir akide ve salih amellerdir.

Akide şeytandan ve nefisten kaynaklı endişeleri sonlandırır. İnsanın Allah’a subhanehu ve teâlâ kul olduğunu bilmesi ve bu inançla yaşaması yüreğine ferahlık verir. Allah’a subhanehu ve teâlâ kulluk kendisinden daha üstün olmayan bir dayanağa sahip olmaktır. Her şeyin, dilemesi ve kuvvetine tabi olduğu bir İlah’a kulluk, insana tarifi mümkün olmayan bir cesaret verir.

Salih ameller ise endişe ve korkudan kaynaklı davranışların oluşmasını engeller. Velev insanın aslında bulunan zayıflık ve endişeler açığa çıkacak olsa, alışkanlık haline gelen salih ameller, insanın yanlış davranışlarının, asıl/öz haline gelmesinden korur.

Bu ikisinin temeli de ilimdir. İmtihanlarla karşılaşmak insanı sarsar. Genelde Allah subhanehu ve teâlâ, bizleri sevdiğimiz ve kaybetmekten korktuğumuz şeylerle imtihan eder. Bu tip durumlarda imtihanların hikmetini bilmek, insanın akidesini sağlamlaştırır ve salih amellere yönlendirir.

- İmtihanlar Allah’ın subhanehu ve teâlâ değişmez yasaları gereğidir. İnsan ne yaparsa yapsın Allah’ın subhanehu ve teâlâ iradesine karşı koyamayacağına göre ona teslim olmalı, sabır ve yardımın geleceğine yakinen inanarak, O’nun subhanehu ve teâlâ rızasını elde etmelidir. Söylenerek, hayıflanarak, keşkelerle inancı zedelemenin hiçbir anlamı yoktur.

- İmtihana tabi olmak şereftir. Bu insanın imanının Allah katında kabul gördüğünü, faziletini ve ait olduğu kutlu kervanı gösterir. Üzülmek yerine Rabbine hamd etmeli ve O'nun yardımına muhtaçlığını dillendirmelidir.

- İmtihanlar temizleyicidir. Her İslamî oluşum temizi ve pisi; sadık olanlarla, iddia ehli olanları bir araya toplar. Yolun başında bunu anlamak çok da mümkün değildir. Özellikle İslam gibi, insanların zahiri halleriyle onlara muamele eden bir dini esas kabul eden hareketlerde, bu ayırım daha da zorlaşmaktadır. Allah sevdiği kullarına olan merhametinden, sadık olanlarla yalancı olanları ayırır. İslamî bir yapıda bulunma şerefini hak etmeyenler bir şekilde dökülürler. İnsanın kendine kalsa asla beceremeyeceği temizlik; ilahi kudretin müdahalesiyle gerçekleşir. Bu kalanlara ağır gelse de netice itibarıyla mutlak hayırdır.

"Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah'ın iman edenleri belirtip ayırması ve sizden şahitler (veya şehitler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez.. (Yine bu) Allah'ın, iman edenleri arındırması ve inkâr edenleri yok etmesi içindir. Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız." (3/Ali İmran, 140-142)

"İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah'ın izniyle idi. (Bu, Allah'ın) müminleri ayırt etmesi; münafıklık yapanları da belirtmesi içindi." (3/Ali İmran, 166-167)

- İmtihan hali kul için en hayırlı olan haldir. Zahiren sıkıntı olan bir durum, her zaman öyle değildir. Kişi kendine ağır gelen ve kurtulmak istediği, zıddını talep ettiği halin, kendi için tehlikelerini bilemiyor olabilir. Allah subhanehu ve teâlâ kişiyi istemediği halde tutarak, umduğu ve kendi için şer olan halden koruyordur.

Fakirlikle imtihan olan bir kardeşimiz, zenginliğin onu azdırıp Allah’tan subhanehu ve teâlâ uzaklaştırmayacağından emin değildir. Fakirlikle çekilen bir ömrün sıkıntısı zenginliğin kibir, azma ve Allah’ı unutma şerrinden daha basittir.

Zindanla imtihan olan bir kardeşimiz, afiyetin bu olduğunu bilmeli ve Rabbi’nden her daim O'nun indireceği hayra muhtaç olduğunu niyaz etmelidir. Dışardaki hayatın dinî ve dünyevî fitnelerinden emin değildir. Umulur ki; Rabbi onu dört duvarla ebedî hayatına mal olacak fitnelerden koruyordur.

Elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen hayra muvaffak olamayan ve bu imtihanın altında ezilen kardeşimiz üzülmemelidir. Şayet elinden gelen her şeyi yapmış ve usulünce davranmış, buna rağmen elde etmek istediği ilmi, salih ameli, güzel hasletleri elde edememişse, çaba halini muhafaza etmek zorunluluğuyla beraber üzülmemelidir... Belki de elde etmek istediği ilim onu kibre sevk edecek, salih ameller insanlara üstten bakmasına sebebiyet verecek, cesaret, cömertlik vb. erdemler onun İslam dışı yollara sapmasına neden olacaktır. Bunu bilecek olan tek varlık alemlerin Rabbi olan Allah’tır ve O subhanehu ve teâlâ, tüm çabalara rağmen istediğimizi takdir etmiyorsa bizim için hayır oradadır.

Evlilikte veya işinde sorun yaşayan kardeşlerim de böyle düşünmelidir. İslamî olarak izlenmesi gereken tüm yolları denediği halde, sorun devam ediyor ve çözülmüyorsa, iş istemediği halde ayrılıkla neticelendiyse üzülmemeli ve ecrini Allah’tan subhanehu ve teâlâ beklemelidir. Umulur ki Rabbi onun için hayrı başka noktada kılmıştır.

Bu duruma hayat içinden çok örnekler verebiliriz. İşin özü Allah’ın subhanehu ve teâlâ hakkımızda takdir ettiği her durumun bizim için hayır olmasıdır.

- İmtihanlar günahları döker. Alemlerin Rabbi olan Allah’la subhanehu ve teâlâ tertemiz karşılaşmamızı sağlar. Bu basit bir hikmet değildir. Dünya ve ahiret sıkıntılarının temelinin günahlar olduğu unutulmamalıdır. Öyle ki günahlar, duaların Allah’ın huzurunda yer etmesine engeldir. Dua ki Allah’ın tüm sıfatlarını celp eder ve onun kulda en çok razı olduğu amellerdendir.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar." (Buhari)

"Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez."

“Mükâfatın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belaya uğratır. Kim başına gelene rıza gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rıza göstermezse, Allah'ın gazabına uğrar.” (Tirmizi)

“Erkek olsun, kadın olsun mümin, Allah’a günahsız olarak kavuşuncaya kadar kendisinden, çoluk çocuğundan, malından belâ eksik olmaz." (Ayrıca Rivayetler ve daha fazlası için Bkz.:  Riyazü’s Salihin, Sabır Babı.)

İmtihan içinde geçen her gün, mümini Rabbi’ne biraz daha yakınlaştırır ve onun nimetleriyle kul arasında perde olan günahların affına vesile olur. Bu bakış açısı imtihanın ağır yükünü hafifletir. Mümini 'Her halde Allah’a hamd olsun' mertebesine ulaştırır.

- İmtihanlar yeryüzünde müminlere vadedilen imamet ve temkinin habercisidir.

"Ve onların içinden, sabrettikleri zaman emrimizle doğru yola iletip yönelten önderler kıldık; onlar bizim ayetlerimize kesin bilgiyle inanıyorlardı." (32/Secde, 24)

Allah subhanehu ve teâlâ yeryüzüne varis ve imam kıldığı kullarını belalarla imtihan edip sabır ve yakinlerini sınadıktan sonra bu mertebeye eriştirmiştir.

İmam Şafi'ye soruldu: 'Kişinin belalara uğraması mı, kendine temkin  verilmesi mi daha efdaldir?', 'Belaya uğramadan kişiye temkin verilmez.' ' diye cevap verdi.

"Musa kavmine: 'Allah'tan yardım dileyin ve sabredin. Gerçek şu ki, arz Allah'ındır; ona kullarından dilediğini mirasçı kılar. En güzel sonuç muttakiler içindir.' dedi." (7/Araf, 128)

Allahın subhanehu ve teâlâ ahkamını tatbik etmek isteyen ve bunun için mücadele eden Müslümanlar; bela ve imtihanların süzgecinden geçmeden bunun oluşmayacağını bilmelidirler.

Beni İsrail’e firavun ve yakınlarının mülkü verilmeden mustazaflık hali yaşatılmıştı.

Yusuf’a aleyhisselam, yeryüzünde dilediği gibi hareket eden bir melik olmadan kuyuların, zindanların ve insanların vicdanlarında iftiraya uğramanın ağır bedeli tattırılmıştı.

İbrahim aleyhisselam imamet görevini almadan, ateşte yanmak da dahil, belanın her şeklini yaşamıştı.

Allah Rasûlü ve güzide ashabı, Medine’nin rahatından önce, Mekke’nin çilesini iliklerine kadar hissetmişlerdi.

Belanın uzaması yardım ve temkinin yakınlığını gösterir. Belanın çetinliği varisliğin genişlik ve büyüklüğüyle orantılıdır.

Son olarak

İnsanlığın ve İslam iddiasının kaçınılmaz neticesi olan bela ve imtihanlarda vahye dayalı fıkıh geliştirmeyenler, birey ve toplum olarak saf dışı kalırlar. Zafere ve temkine beş kala, akide ve menheclerini sorgulamaya başlar, bulundukları hattı değiştirirler. Oysa sıkıntıların bitmesine ramak kalmış, Allah’ın vaadi neredeyse tecelli edecektir.

Yahut içinde bulundukları rahat ve imkanları hayra alamet kabul edenler ve ait oldukları evrensel İslam cemaatiyle benzemeyen siretlerini türlü tevillerle uyuşturmaya çalışanlar, kendi etbaları tarafından suçlanmaya mahkumdurlar. İnsanlıklarının gereği olarak başlarına gelecek musibetlerde yenilgi ve başarısızlıkla suçlanacaklardır. Oysa İslam’ın zafer ve başarı anlayışı, bela ve imtihanla orantılıdır.

Allah’ım!

Bizler senin hayrına ve yardımına muhtaç kullarınız. Ve bizler senin mülkünüz. Senden gelen her hale razıyız. Bizler senin dilediğin gibi tasarruf edeceğin ve buna gönülden razı olan kullarınız. Her halde senden af ve afiyet istiyoruz.(takva Haber)
Devamını oku...

12 Mart 2013 Salı

İnsanların Çoğu Neden Hüsrandadır?



“Biz onların çoğunda doğru olan şeylere karşı içten gelen bir bağlılık bulmadık. Tersine onların çoğunu fasıklar/iflah olmaz günahkârlar olarak bulduk.” (A’raf, 7/102)

İnsanların çoğu fıskı; günah işlemeyi bir hayat tarzı olarak sürdürmeyi bilinçli tercihleriyle ortaya koyarlar. Nefsin çift boyutlu oluşu gerçeğini göz ardı eden, olumsuz boyuta karşı derin ve sürekli bir cihadı Kur’an’la sürdürmeyen insanlar, maalesef hayatın sunduğu ilahi imkânları değerlendiremeden ahirete göç edip gitmektedirler.

Kur’an’ın ‘Tevhid Okulu’nun ilk sınıfında; Yüce Allah’ın tüm varlıkları ve bizi yarattığını derin bir bilinçle idrak etmek öğretilir. Daha sonra ikinci sınıfta ise; O’nun yol gösterme hakkını itiraf edip gereğince yaşamak öğretilir.

Öte yandan Kur’an okulunun terbiyesinden geçmeyen insanlar, fıtratta mündemiç olan takva hakikatinin ve Kur’an vahyinin üstünü örterek yanlış tercihlerini sürdürebilmektedirler.

Tevhidi bir hakikat olarak kabul edip gereğince yaşamamak, kişileri ve toplumları Allah’tan gafil bir şekilde yaşamaya, gaflet dalalete, dalalet ise ateşe sürüklemektedir.

İnsanlar daha dünyaya gelmeden önce öz benliklerine yerleştirilen hakikati tanıma ve idrak etme yeteneklerini kullanmadıkları için, dumura uğrayan bu nimetten mahrum kalırlar. Yukarıdaki ayette bunun sebebi “sözünde durmamak” şeklinde beyan edilmektedir.

Tarihe ve günümüze baktığımızda insanların çoğunluğunun tercihini haktan yana yapmadığını görüyoruz. Bunun birtakım hikmetleri vardır. Örneğin hikmetlerinden biri, doğrunun kriterinin niçin insan olmadığını ortaya koyar; Yüce Allah’ın fıtrî vahiyle yetinmeyip nebevî vahiyle bize yol gösterdiğinin izahını göz önüne serer.

Kur’an’ın insanlarla ilgili olumsuz genellemesi altmış üç ayette1 yer almaktadır. Bu ayetler iniş sıralaması göz önünde bulundurulursa, Mekke döneminin ortalarından itibaren başlamış, inen son sûreler dâhil nübüvvet vazifesi tamamlanıncaya kadar devam etmiştir. İlk mesajlarda böyle olumsuz genellemeler yoktur. Eğer olsaydı, bu, Peygamberimiz (s) de dâhil tüm zamanların tüm davetçilerine karamsarlık aşılayabilirdi. Oysa biz biliyoruz ki, Kur’an kırılan onurları düzeltir, kararan vicdanları aydınlatır, yok olan güvenleri tazeler.

Burada akla gelen soru şudur: İnsanların çoğu böyle olumsuz karar veriyorsa, çoğunluğun defolu, virüslerin işgaline teşne olması ile ilahi adalet arasında nasıl bir denge kurmak gerekir? Bu sorunun cevabını çalışmamızın sonuna erteleyerek, şu genellemelere bir göz atmak istiyoruz.

1. İnsanların Çoğu İlahi Vahye İman Etmezler

“Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar sana vahiyle bildirilen mesajlardır ve sana Rabbin katından indirilenler hakkın tâ kendisidir; ama yine de insanların çoğu buna inanmayacaklardır.” (Ra’d, 13/1)

Biz ne kadar çok istersek isteyelim, insanlar bencilliğe, egolarına düşkün olduklarından dolayı, kendilerine sorumluluk yükleyen vahye karşı ilgisiz davranacaklardır. (Yusuf, 12/103)

Çoğunluğun bu tavrının sebebi, vahyin yeterince izah edilmediğinden, akıllara rehberlik etmediğinden değildir. Tüm örneklemelere, tüm kanıtlara rağmen, imanın hâsıl olmaması; nefsine çok düşkün olan insanoğlunun, kendilerine yerine getirilmesi ağır gelen bazı sorumluluklar yüklemesinden kaynaklanır. (İsra, 17/89)

İnsanların çoğunun iman ederek Allah’ın güvenlik kuşağı altına girmeyi reddetmesi, Allah’ın güvenlik şemsiyesi altında toplanmaya yanaşmamaları, kendi görüşlerinin mutlak doğruyu temsil ettiği konusundaki ısrarları, yani kötü huyları yüzündendir. Çünkü çok tartışmacıdırlar, cedele düşkündürler; haksız da olsalar kendi sözlerinin dinlenmesini isterler; kendi haklılıklarının ilan edilmesini, hak etmedikleri halde aşırı ilgi ve itibar görmeyi insanlar severler. (Kehf, 18/54)

a) İnsanların Çoğu Akıl Nimetini Kullanmazlar

“Yoksa sen onların çoğunun mesajı dinlediklerini ve akıllarını kullandıklarını mı sanıyorsun? Hayır hayır, onlar koyun sürüsü gibidirler. Doğru yoldan hiç mi hiç haberleri yoktur.” (Furkan, 25/44)

İnsanların çoğunluğu akıllarını kullanmadıkları için hevalarına tabi olurlar, hiçbir ölçü tanımadan hayvan gibi, hatta daha da aşağı derecelere düşerler. Bunun sebebi, içgüdülerini rab edinmeleri, hiçbir ebedi hakikati anlamaya ve yaşamaya gayret etmeden, gafil davranıp ömürlerini bir hiç uğruna tüketmeleridir. (Furkan, 25/44)

Hidayet ve dalalet tesadüfen gerçekleşmez. Yüce Allah, iradesini Sünnetullah çerçevesinde koyduğu yasalarla icra eder. Örneğin, akıl nimetini gereğince kullanmamak, hidayetten yoksun kalmanın ve dalalete düşmenin sebebidir. (Maide, 5/103; Saffat, 37/71) İlahi vahye kulak vermese bile akıl sahibi bir insanın çevresi, hakikate işaret eden ayetlerle donatılmıştır. Fakat göklerin ve yerin yaratılmasının insanın yeniden yaratılmasından daha büyük mu’cizeler taşıdığını insanların çoğu idrak etmeye yanaşmazlar. Kendi özlerine ve çevrelerine serpiştirilen ayetlere rağmen, tarih boyunca insanlar imanın güvenlik kuşağı altına girmeyi reddetmiştir. (Bakara, 2/100; Mü’min, 40/57)2

İnsanların çoğunun dalalette kalmasının bir nedeni de, zanna ve harsa dayanan sözde bilgi kırıntılarını asıl hakikat zannederek, körü körüne onlara yapışmalarıdır. (En’am, 6/116)

Dalaletin bir başka sebebi de, insanların çoğunluğunun birer müjdeci ve uyarıcı olarak görevlendirilen peygamberlerden gereğince yararlanmak istememesidir. (Sebe, 34/28; Fussilet, 41/4) Örneğin Peygamberimiz (s) dönemindeki insanların çoğunluğu da Hz. Muhammed’in sadece kendi şehri ve kendi zamanı için değil, tüm insanlık için bir müjdeci ve uyarıcı olduğu gerçeğinden gafil bir şekilde yaşamış; çoğunluğu fırsatları değerlendiremeden, gaflet ve dalalet içinde ömürlerini boşa harcamışlardır. (Sebe, 34/28)

b) İnsanların Çoğunluğu Kaba ve Nezaketten Yoksun Olarak Yaşarlar

Akıllarını kullanmayan; davranışlarına yürekleriyle hâkim olmayan; sorumsuz, vurdumduymaz ve ölçüye hayatlarında hiç yer vermeyen insanlar kabalık yapmayı hayat tarzı haline getirmişlerdir. Tıpkı Peygamberimize evinin dışından kaba bir şekilde, ona seslenen bedevilerin yaptıkları gibi. (Hucurat, 49/4)

2. İnsanların Çoğu Cahildirler; Allah’ı Gereğince Takdir Etmez, Şirk İçinde Yaşarlar

“Biz onlara melekler göndermiş olsaydık ve ölüler kendileriyle konuşmuş olsaydı ve hakikati kanıtlayabilecek her şeyi karşılarına çıkarıp önlerinde bir araya toplamış olsaydık (bile), Allah dilemediği sürece yine de inanmazlardı. Çünkü onların çoğu (bu hakikatlerden) tamamen habersiz (bir şekilde yaşamaktadırlar).”(En’am, 6/111)

Allah’ı gereğince takdir edemeyen insanlar, O’nun yol gösterme ve ibadet isteme hakkına karşı da duyarsız davranırlar. Çünkü vahyin hakikatlerinin asıl sahibinin Allah olduğunun idrakinde değildirler. (En’am, 6/37) Bu nedenledir ki, vahyin şahidi ve elçisi olan peygamberlerin görevlerini yapmalarını tarih boyunca engellemişlerdir. (Nahl, 16/101)

Afâki ve enfûsi ayetlerde saklı bulunan hakikatleri idrak etmeye yanaşmadıkları için ve nübüvvet davasına ilgisiz kaldıkları için, insanların çoğunluğu Allah’ın yaratma eylemine gereken ilgiyi ve duyarlılığı göstermeye yanaşmazlar, tembellik eder, gaflet uykusuna yatıp cehaleti tercih ederler. (Neml, 27/61)3

İnsanlar sahip oldukları değerleri, Yüce Allah’ın verdiği imkân ve nimetleri, asıl sahibinin verdiği kullanma talimatına göre değil, kendi hevalarına göre kullanırlar. Bu da bir tür şirktir. Örneğin kimi insan diğerine göre daha duyarlıdır; şiir üretme kabiliyeti vardır. Gel gör ki, şairlerin çoğunluğu yalancıdır. (Şuara, 26/223) Bu kabiliyetinin yaratıcısı ve asıl sahibi olan Yüce Allah’ın Dini’ne hizmet için değil, kendi heva ve hevesleri için kullanırlar.

a) İnsanların Çoğunluğu Şirksiz İman Etmezler

“Ve insanların çoğu başka varlıklara da ulûhiyet yakıştırarak şirk koşmaksızın iman etmeye yanaşmazlar.”(Yusuf, 12/106)

İnsanlar katıksız hakikat olan haktan hoşlanmazlar. (Zuhruf, 43/78) İlla kendi beşeri zaaflarını işin içine karıştırmak isterler. Aslında bu, açıkça ifade edilmese de bir tür iktidar savaşıdır ve savaşın bir tarafında insan diğer yanında ebedi ve nihai hakikatler vardır. Dolayısıyla sonuç her zaman baştan bellidir. Çünkü bir tarafında tüm kâinatın ve içindekilerin Rabbi, yöneticisi, hâkimi olan Yüce Allah vardır.

Gaybın ve şuhudun -görünmeyen ve görünen tüm âlemlerin- rabbi olan Yüce Allah’a gereğince iman; beşeri zaaflarımızdan vazgeçerek tevazu ve alçak gönüllük içinde O’na teslim olmakla mümkündür. (A’raf, 7/187)

Yeryüzünde yaşayan insanların çoğunluğu, yaratıcıyı ve yararlanmaları için sunduğu nimetlerinin asıl sahibini takdir etmedikleri için, her şeyin kaderini tayin ve takdir edenin Allah olduğu gerçeğinden gafilce yaşadıkları için müşriktirler. (Yusuf, 12/40, 68; Rum, 30/42)

İnsanların çoğunluğu, hamd etmede Allah’a ortak koşarlar; Allah’ı över gibi kendi uydurdukları düşünceleri, ideolojileri, putları överler. Oysa hamd, bütünüyle Allah’a yapılması gereken bir görevdir. (Nahl, 16/75; Lokman, 31/25; Zümer, 39/29)

b) Müşriklerin Çoğunluğu İman Etmez, Fasıklığı Tercih Ederler

“Onların çoğuna karşı Allah’ın gazap sözü mutlaka gerçekleşecektir. Çünkü onlar iman etmezler.”(Yasin, 36/7)

Müşriklerin çoğunluğunun iman etmeye yanaşmamasının sebebi; yeryüzünün hâkimiyetini Allah’a bırakmak istememeleri, istedikleri gibi, sorumsuzca talan etme istekleridir. (Yunus, 10/55) Müşrikler Allah’a yerin hâkimiyeti hakkını tanımadıkları için kendileri için kullandıkları “rab” sıfatını O’na vermek istemezler. Çünkü Rabbimizin yeryüzüyle, yeryüzünde kurulan beşeri düzenlerle irtibatını koparmak, zalimlerin işine gelir. Akıllarınca kendi egemenlikleri üzerinde egemenlik tanımamakta, başına buyruk ve diledikleri gibi sömürmenin önündeki barikatı kaldırmış olmaktadırlar. Bütün hâkimlerin üzerinde bir hâkim, bütün egemenlerin üzerinde bir egemen kabul eden tevhid inancına sahip olan bir mü’minin yeryüzünde sorumsuzca hareket etmesi, zalimlik yapması, sömürü düzenleri kurması mümkün değildir. Bu ancak ve ancak tevhid inancından kopmakla, yani şirkle mümkün olabilir.

Müşrikler, zanni fikir ve düşüncelerini, kesin ve nihai hakikati temsil eden ilahi vahye tercih etmeleriyle birlikte tevhid inancından kopmuşlardır. Zanna göre hareket etmeleri, müşriklerin nihai hakikate karşı ilgisiz, duyarsız kalmalarına, cahilce ve tutarsızca hareket etmelerine neden olmuştur. (Enbiya, 21/24)4

Günah ve günah işleme arzusu müşriklerin gözlerini ve gönül gözlerini kör ettiği için Kur’an’ın hakikatlerine karşı ya gafil bir şekilde yaşarlar ya da bile bile düşmanlık ederek Allah’ın kitabına savaş açarlar. (Tevbe, 9/8)

3. İnsanların Çoğunluğu Allah’a İman Etse Bile Ahirete İman Etmezler

“Son saat mutlaka gelecektir: Buna hiç şüphe yok; fakat hâlâ insanların çoğu bu (ebedi hakikate) iman etmezler.” (Mü’min, 40/59)

Ahirete iman, Allah’a imanın doğal bir sonucudur. Birincisinde çok fazla zorlanmayan insanlar, ikincisini kabul etmede bir hayli zorlanırlar. Çünkü hesaba inanmak sorumluluk doğurur. Sorumluluk üstlenmek ise, insanların pek fazla itibar etmedikleri güzel hasletlerdendir.5

4. İnsanların Çoğu Gafildirler

“Gerçek şu ki zulüm işlemeye şartlanmış olanları (öteki dünyadaki korkunç azaptan) daha yakın bir azap beklemektedir. Ama onların çoğu bu (hakikatin) farkında değillerdir.” (Tur, 52/47)

Zalimlerin ne büyük bir azapla cezalandırılacağını bilmeden ya da bilip de bilmezlikten gelerek yaşayan insanlar, nihai ve ebedi hakikatlere karşı duyarsız bir şekilde yaşayıp ömür tüketmektedirler.

İnsanların çoğu Allah’ı bollukta unutur, darlıkta hatırlarlar. Bu hatırlama kesintisiz bir imanla sonuçlanmadığından dolayı, gafletin şifası ve ilacı olmaya yetmez. (Zümer, 39/49)

5. İnsanların Çoğu Şâkir Değil Kâfirdirler

“Ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un yolunu tuttum. İlahlığı Allah’tan başka herhangi bir varlığa yakıştırmak bizlere yakışmaz. Allah’ın bize ve bütün insanlığa bahşettiği lütfun bir sonucudur bu. Ama insanların çoğu bu (lütfun) değerini bilmezler.” (Yusuf, 12/38)

İnsanların çoğu, Allah’ın mecbur olmadığı halde yaratıp kullarının istifadesine sunduğu nimetleri gereğince O’na şükretmez, teşekkür etmezler. Oysa ihtiyaç duyduğumuz tüm nimetleri yaratıp bizim istifademize sunan Yüce Allah’a karşı insanın kâfir değil şâkir olması gerekir. Küfr; nimetin asıl sahibini gizlemek, hakikatin üstünü örtmektir.6 Bu bağlamda küfr ile şükr arasında ters orantı vardır. Şükr kadirşinas insanların güzel karakteri iken, küfr nankör ve kıymet bilmez insanların kötü huylarındandır. Güzel hasletler var iken insanın kötü huylar edinmesi, Allah’ın nimetleri üzerinde düşünüp tefekkür etmemesinden dolayıdır.7

Eğer insanlar tüm rızıkların ve nimetlerin yaratıcısının, asıl sahibinin Allah olduğunu yeterince ve gereğince idrak etmiş, tefekkür ve tezekkür etmiş olsalardı kâfir değil şâkir olurlar idi. (Kasas, 28/57) Fakat maalesef insanların çoğu, başa gelen iyiliği ve elde ettikleri nimetleri kendi kerametlerine, becerilerine bağlarlarken, kötülüğü başkalarından bilirler. (A’raf, 7/131)

Gece ve gündüzün yaratılması Allah’ın bir nimetidir. Bu nimete şükredeceklerine, insanların çoğunluğu teşekkür vazifesinden gafil bir şekilde yaşarlar. (Mü’min, 40/61)

İnsanlar nimete kavuşunca, asıl yaratıcı ve asıl dağıtıcının kim olduğundan gafil bir şekilde yaşarlar. Öte yandan, nimetler birazcık azaldığında, daralmalar olduğunda, birden bire Rablerini hatırlarlar. Fakat bu hatırlamada da bir hayır yoktur. Çünkü insanların çoğu Allah’ın kendisine yeterince lütufkâr davranmadığından şikâyet ederler. Oysa Yüce Allah nimetleri belli bir ölçüye göre ve imtihan etmek için verir. (Sebe, 34/36) Aslında verilen nimetler ve başımıza gelen güzellikler de8 musibetler de birer imtihan vesilesidir: Musibetler ya bir suçumuza günahımıza karşılık gelir -ki bu da bir imtihandır- ya da suça karşılık bir ceza olmasa da âlemlerin rabbinin bir imtihanından ibarettir. Ki her ikisinde de akıllı hareket eden bir insana düşen sabırlı, metanetli, onurlu, ihtiyatlı hareket etmek ve Rabbinin yardımını dua ve niyaz ile talep etmektir.

6. Ehli Kitab’ın Çoğunluğu Fısktan/Günahkârlıktan Yana Tercihte Bulunurlar

“Siz insanlığın iyiliği için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz, doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah’a iman edersiniz. Eğer geçmiş vahyin mensupları, (bu tür bir inanca) ermiş olsalardı, bu kendi iyiliklerine olacaktı, ama içlerinden pek az iman eden bulunsa da çoğu fasıktır.” (Ali İmran, 3/110)9

Rabbimiz hayatın her bir zerresi ve küresi ile ilgisini koparmamış, kesintisiz bir şekilde alakasını yaratılışın tüm aşamalarında devam ettirmiştir. Ehli Kitab’ın çoğunluğu Allah’ın va’dinin hak olduğunun idrakinde değildirler. Zannederler ki, olup bitenlere Kâinatın Hâkimi seyirci kalmaktadır! Oysa Yüce Allah, seçip âlemlere üstün kıldığı elçilerini ve onların izinden gidenleri, dünyada ve ahirette melül, mahzun, mehcur olarak bırakmamıştır, onlara sahip çıkmıştır. Tıpkı Hz. Musa’ya sahip çıktığı gibi… (Kasas, 28/13)

Hulasa-i Kelam

İnsanların çoğunluğunun doğru karar verememesi tek bir sonuç vermez. İki sonuç verir. Bir kısmı der ki: Madem ben doğru karar veremiyorum, o halde Allah’ın verdiği kararlara tabi olmalıyım. Bir kısmı da kibre kapılarak aklın yeteneklerini köreltir, bencilce hareket eder ve kendisinin mutlak doğruyu temsil ettiği vehmiyle hayatını inşa eder. İnsanlar sorumsuzca yaşamayı, ruhu öldüren eğlencelere dalmayı severler; bu da onların yaratılış gayelerini unutmalarına, Allah yokmuş gibi hayatlarını sürdürmelerine sebep olmaktadır. (Duhan, 44/39)

Bollukta ve geniş zamanda Yaratıcı’yı unutan insanlar, kendilerine darlık dokununca Allah’ı hatırladığına göre, sorunun kaynağı fıtratta değil tercihlerdedir. (Zümer, 39/49)

Yüce Allah insana hem takva hem de fucurdan yana tercihte bulunma hakkı tanımıştır. (Şems Sûresi) İyinin ve iyiye olan istidadın, yaratılışta kötüye olan eğilimden daha öncelikli olduğunu söylemek bile mümkündür. Bir başka deyişle takvanın fucura ontolojik bir önceliği ve üstünlüğü vardır (A’raf, 7/172) İnsan, özü itibariyle temizdir; günah ve kirlenme insandan çok şeytanlara ve şeytani güçlere nispet edilir. Günahlarla manevi kirlenme ise, sonradan, “alçak” olan, alçaklıkların kol gezdiği, fitnelerin ve tuzakların bol bulunduğu dünyada oluşur.

Demek ki sorun insanın yaratılıştan defolu olmasından değil; ilahi rehberliğe, rabbani kılavuza, yani Kur’an’a yüreğinin kapılarını açmamasından kaynaklanmaktadır. Sorun içimizdeki İslam’ın -takvanın- fucura karşı dışımızdaki İslam’ın kaynağı olan Kur’an ile güçlendirilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Kur’an’dan, ilahi vahyin sağladığı imkânlardan yararlanmayıp hakikati göz ardı eden, elinin tersiyle iten bir insanın dünyanın alçaklıklarına karşı tek başına direnebilmesi imkânsızdır. İnsanı insandan daha iyi tanıyan, bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz, dünyada karşılaşacağımız sorunların, şeytani tuzakların bilinçlerimizi nasıl kör ettiğini bizden daha iyi bilir. İdraklerimizi kör eden şeytani tuzaklarla baş edebilmek, ancak ve ancak ilahi vahyin yol gösterici ışıkları altında yürümekle mümkündür.

Öte yandan ilahi vahyin yol gösterici ışığından, Kur’an nurundan yararlanmayı özgür iradesiyle reddeden insanlar için dalalet kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu nedenle insanların genelinin tercihlerinde sorunlar yaşanmaktadır.

Sözün özü şudur: Tercih ve iradesini haktan yana koymayan insanlar için dalalet çukurlarında, kör karanlıklarda kalmak kaçınılmazdır. İşte bu nedenle cehenneme kişiyi yuvarlayan amellerin faili, bizatihi kendisidir.

“Gerçek şu ki: Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavramayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyen cinlerin ve insanların çoğunu ayırmışızdır. Hayvan sürüsü gibidirler bunlar; hayır hayır, doğru yolu kavramakta onlardan da aşağı. İşte böyleleri (tevhidi bilinçten yoksun bir şekilde) körcesine gaflete dalıp gitmiş olanlardır.” (A’raf, 7/179)



Dipnotlar:

1-İnsanların çoğunluğuyla ilgili genellemeler altmış üç ayette yer almaktadır: Bakara, 2/243, 100; Ali İmran, 3/110; Maide, 5/59, 103; En’am, 6/37, 111, 116; A’raf, 7/17, 102, 131, 187; Enfal, 8/34; Tevbe, 9/8; Yunus, 10/36, 55, 60; Hud, 11/17; Yusuf, 12/21, 38, 40, 106; Ra’d, 13/1; Nahl, 16/38, 75, 83, 101; İsra, 17/89; Enbiya, 21/24; Mü’minun, 23/70; Furkan, 25/44, 50; Şuara, 26/8, 103, 121, 139, 158, 174, 190, 223; Neml, 27/61, 73; Kasas, 28/13, 57; Rum, 30/6, 30, 42; Lokman, 31/25; Sebe, 34/28, 36, 41; Yasin, 36/7; Saffat, 37/71;  Zümer, 39/29, 49; Mü’min, 40/57, 59, 61; Zuhruf, 43/78; Duhan, 44/39; Casiye, 45/26; Hucurat, 49/4; Tur, 52/47. İnsanların çoğunluğu iman etmeye yanaşmaz: Bakara, 2/100; Sebe, 34/41; Yasin, 36/7. Çoğunluğu mü’min değildir; imanı bir kimlik ve hayat tarzı haline getirmez: Şuara, 26/8, 67, 103, 121, 139, 158, 174, 190. Çoğunluğu müşriktir; şirki bir kimlik ve hayat tarzı haline getirmiştir: Rum, 30/42. Çoğunluğu Allah’a gereğince iman etmez: Yusuf, 12/106. Çoğunluğu bilgiyi değerlendiremez: En’am, 6/37; A’raf, 7/131; Enfal, 8/34; Nahl, 16/75, 101; Enbiya, 21/24;  Neml, 27/61; Kasas, 28/13, 57; Ankebut, 29/63; Zümer, 39/49; Tur, 52/47. Çoğunluğu hakikate kulak vermez: Fussilet, 41/4. Çoğunluğu aklını kullanmaz: Hucurat, 49/4. Çoğunluğu cehalet içinde yüzer: En’am, 6/111. Çoğunluğu Allah’a gereğince şükretmez: A’raf, 7/17; Yunus, 10/60; Neml, 27/73. Çoğunluğu fıskı/günah işlemeyi bir hayat tarzı olarak sürdürür: A’raf, 7/102.

2-İnsanların çoğunluğu hayatın içine serpiştirilmiş sayısız ayete/delile rağmen iman etmeye yanaşmazlar. (Şuara, 26/8, 103) İnsanların ayetlere karşı duyarsızlığı tarihte devam etmiş, maalesef kıyamete kadar da devam edecektir. Musa (a) döneminde böyle olmuştur. (Şuara, 26/67) Nuh (a) döneminde böyle olmuştur. (Şuara, 26/121) Hud (a) döneminde böyle olmuştur. (Şuara, 26/139) Salih (a) döneminde böyle olmuştur. (Şuara, 26/158) Lut (a) döneminde böyle olmuştur. (Şuara, 26/174) Şuayb (a) döneminde böyle olmuştur. (Şuara, 26/190) Kıyamete kadar da böyle olacaktır. (Rum, 30/30)

3-İnsanların çoğunluğu her şeyin kaderini belirleyenin Allah olduğunu, her şeyin hâkiminin O olduğunu bilip idrak etmeye yanaşmazlar: Allah’ın takdirlerinden dönmeyeceğini, sözünden asla caymayacağını bilmezler ya da bilmezlikten gelirler. (Yusuf, 12/21, 40; Rum, 30/6)

4-Haktan ve hakikatten zamanla iyice uzaklaşan müşrikler, haktan ve hakkın ortaya çıkmasından hoşlanmazlar. (Mü’minun, 23/70) Şirk zanna ve harsa dayanır; yani hakikat denilebilecek bir temeli yoktur. Yakîn olan Allah ve O’nun yol göstericiliği, rehberliği, kılavuzluğudur. (Yunus, 10/36) Müşriklerin çoğunluğu cinlere ibadet ettikleri halde meleklere ibadet ettiklerini zannederler. Aslında meleklere ibadet ettiklerini iddia etseler de, kafaları bu gaybi varlıklarla ilgili karışık olduğu için, cin şeytanlarının telkinlerine gönüllerini kaptırdıkları için gaflet içinde yaşayıp giderler. (Sebe, 34/41)

5-İnsanların çoğu kıyametin ve ahiretteki hesabın gün be gün, an be an yaklaştığından gafil bir şekilde yaşayıp ömürlerini boşa harcarlar. (Hud, 11/17; Nahl, 16/38; Casiye, 45/26)

6-Küfür nihai hakikatlerin, ebedi gerçeklerin üstünü örterek nankörlük yapmak demektir. Allah’ın yarattığı nimetlere karşı şâkir olmayan insanlar, o nimetlerin asıl sahibini bilip de bilmezlikten gelirler. Sanki nimetlerin asıl sahibinin kendileri ya da kendileri gibi yaratılan başka güçler olduğunu zannederler ve nimetlerin asıl sahibine karşı kâfirlik yaparlar, nankörce davranır, nimetlerin asıl sahibinin anlaşılmaması için hakikatin üstünü örterler. (Nahl, 16/83) Apaçık tüm beyanlara, tüm kanıtlara rağmen insanların çoğunluğu ilahi hakikate, ebedi gerçeğe karşı duyarsız kalmayı, nankörce davranmayı, yani küfrü tercih ederler. (Furkan, 25/50)

7-Başta vahiy nimeti olmak üzere, doğru yolu yol gösterdiği, iyiyi kötüyü bize beyan ettiği için, akıl nimeti, vicdan nimeti, şuur nimeti için Yaratıcı’ya teşekkür etmek insan olarak boynumuzun borcudur. (Bakara, 2/243; A’raf, 7/17; Yunus, 10/60) İnsanların çoğu, bütün genişliğine rağmen, sonsuz ve bitimsiz bir servete sahip olan Yüce Allah’ın nimetleri üzerinde tefekkür, tezekkür etmedikleri için şakir değil kâfirdirler. (Neml, 27/73)

8-Mekke müşrikleri şirk, küfür ve fısk içinde yaşadıkları halde Kâbe’yi himaye etme hakkının kendilerinde olduğunu zannederler. Oysa onlar bu günahları işlemekle himaye hakkını kaybetmişlerdir. Tevhid’in yeryüzündeki sembolü ve merkezine sahip çıkma, hizmet etme hakkı ancak ve ancak muvahhid ve muttakilere düşer. (Enfal, 8/34)

9-“De ki: Ey geçmiş vahyin izleyicileri! (Yalnız) Allah’a ve Allah’ın hem bize, hem bizden öncekilere indirdiğine inandığımız için mi bizde kusur buluyorsunuz? (Yoksa bu sadece) çoğunuzun fasıklığından mıdır?” (Maide, 5/59)/Fevzi Zülaloğlu/
Devamını oku...

8 Mart 2013 Cuma

Dünya Kadınlar Günü



Bugün Dünya Kadınlar Günü imiş! Niye Kadınlar Günü? “Kadınlar eziliyor/haksızlık ediliyor da onun için” diyecekler. O zaman somut olarak olaya bakalım.. Kadınlar, nerelerde eziliyorlar? Örneğin kadının adeta bir meta gibi alınıp satıldığı mekanlar neresi? En başta, kadınların belli süre ile, bedel karşılığı bedenlerini kullandırdıkları mekanlar..

Yani genelevler.. Yani genelev haline dönüştürülen tüm mekanlar.. Filmler.. Reklamlar.. Tiyatrolar.. Diziler.. Gazete sayfalarındaki fotoğraflar.. Dünya Kadınlar Günü söylemi ile sokaklara doluşanlar, gazetelerde propaganda amaçlı yazılara imza atanlar, kadın vücudunu metalaştıran bu istismara bir şey diyorlar mı? Hayır.. O konuda, adeta herhangi bir görüşe sahip değiller..

Bu konuda sanki, bir yorum ehliyetleri yok... Kadın üzerinden istismara soyunanlardan hiçbiri yüreklice çıkıp, “Genelevler, kadınlık gururunun ayaklar altına alındığı, kadın haysiyetinin sıfırlandığı mekanlardır. Buralar kapatılmalıdır” diyemiyor. Hiçbirisi, “Sırf kadının vücudu teşhir edilerek yapılan reklam filmleri, kadınlık gururunun yok edildiği istismar araçlarıdır.. Bunlara son verilmelidir” diyemiyor.. Bugünkü etkinlikleri takip edin.. Konferansları, panelleri..

Hiçbirisi, kadının en önemli ezilme alanı olan bu konuyu, gündeme getirmeyeceklerdir. Hatta, “Kadının vücudu değil mi, ister satar, ister kiralar” diyecek olanlar bile çıkacaktır.. Kadının rahmindeki bebeği, kadının malı gibi görüp, “İster kürtaj yapar, ister doğurur” dediklerindeki gibi.. Bastır parayı.. Soy kadını.. Oynat filmini.. Bas resmini.. Kazan servetleri..

Bundan daha büyük bir kadın istismarı olabilir mi? Bundan daha şedit bir kadın zulmü olabilir mi? Bu zulme sessiz kalanların, kadın haklarına sahip çıktıkları iddiasına inanılır mı? Kadının yoğun olarak hukuksuzluğa uğradığı alanlardan birisi de; kıyafetleri sebebi ile, okuma-çalışma haklarının kısıtlanması. İslam dininde, zaten kadının uluorta bir işte çalışması sakıncalı (diğer yazılarımızda bunu açıklamıştık) . Ama kadınların da çalışması gereken, hatta çalışmaları zorunlu olan iş alanları var. O açıdan, kadınlara kıyafet dayatması da; Müslüman hanımlar için en önemli ezilme araçlarından birisi..

Kıyafet dayatması ile ilgili, Dünya Kadınlar Günü söylemcilerinin yaptığı bir açıklama var mı? Yok. Hatta onların çoğu, kıyafet özgürlüğünü, kıyafet dayatması olarak yorumluyorlar. Yani, “İsteyen kadınlar başları örtülü olarak çalışabilsinler. Engel çıkarmayın” denildiğinde, buna saygı duymadıkları gibi, “Başörtülü çalışma özgürlüğünü tanımak, kadınları örtünmeye zorlamaktır” şeklindeki acayip yorumu da yapabiliyorlar. Bu söylemi de bugün, ekranlarda, gazete sayfalarında yoğun olarak göreceğiz. Sözde aydın kadınlarımızdan buna paralel söylemleri dinleyeceğiz.

Sonuç olarak, dünya kadınlar günü adı altında neyin yattığını görmek O kadarda zor değil, Tabi bu günün birde tarihi oluşum süreci var orasıda ayrı bir konu...

Tüm bunların yanında izet ve şerefin kendisinde olduğu islam dininede şöyle bir bakmak lazım: Allah halen Resülünü gündermemiş, yani cahiliye döneminden bahsediyoruz, kadın bir araç ölarak görülüyor, kulanılıp atılan/satılan/takas edilen bir maldır. kız çocuğunun doğumu babaya yüz karalığı, anneye aşağılık kompleksi getiriyor ve bundan kurtulmanın bir yolu var!! kızını diri diri gömmek!! yada bu hal ile yaşayıp mevcut cahiliyenin verdiği/dayattığı yönteme uyrak; kızı köleleştirmek... hasılı (sarbaşa)

Ölayı kurandan okuyalım:Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir.Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu, aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!(Nahl 58-59)

Tam böyle bir ortamda Muhammed(s.a.s) gönderiliyor yani islam'in adaleti tebliğ ediliyor:

Muhammed (s.a.s) kız çocuklarını yüz karalığı olarak görmüyor, kadınları değersizleştirmiyor... Şöyle hitab ediyor etrafındakilere: "Kadınların haklarını yerine getirme husûsunda Allâh’tan korkunuz! Zîrâ siz onları Allâh’ın bir emâneti olarak aldınız."

 "Sizin en hayırlınız, ehline (eşine ve çocuklarına) en hayırlı olanınızdır.''

''Cennet annelerin ayakları altındadır''

Evet bu konuda oldukca fazla hadis bulunmaktadır, sadece verdiğimiz hadislerdende anlaşılacağı gibi kadınlar islamın gelmesiyle artık itilip kakılan, alınıp satılan bir meta olarak görülmüyor. tam aksine kadınlara iyilik yapın, iyi davranın şeklinde oldukca fazla öneri nasihat ve emirler veriliyor..

Bundan sonra dönüp cahiliyeyi savunan, benimseyen, destekleyenlere soruyoruz: hangi kadının hakkı? soyup pazarladığınız kadının mı ? yoksa reklam aracı kıldığınız genç kızların mı ? yahut genel evlerde maaşlı çalıştırılan kadınların mı ? hakkı(günü)
Devamını oku...