İslam inanç manzumesinin (akide: gönülden bağlanılan, şüphe
kabul etmeyen mutlak inanç esasları) üzerinde yükseldiği yegane temel, "Lâ
ilâhe illâllah" kelime-i tevhididir. Bu kelime, doğası gereği iki aşamalı
bir ameliyeyi barındırır: Önce reddediş (nefiy), sonra kabul ediş (ispat). Yani
Allah'ın birliğini, yeryüzündeki tek mutlak otorite ve hâkim olduğunu ikrar
etmeden evvel; O'nun dışındaki tüm sahte ilahları, otorite odaklarını ve rablik
iddiasında bulunan beşeri yapıları elin tersiyle itmek (reddetmek) şarttır.
Kur'an-ı Kerim bu reddedilen unsurların tamamını tek bir kavram altında toplar:
Tağut.
Tağut kelimesi, Arapça "tuğyan" kökünden türemiştir. Tuğyan;
haddi aşmak, sınırı taşmak, meşru sınırların dışına çıkmak demektir. Şer'i
ıstılahta ise tağut; Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen, O'nun indirdiği
ahkamı, şeriatı ve nizamı hiçe sayarak kendi adına mutlak itaat, kanun yapma
(teşri: toplumsal ve hukuki hayatı düzenleyen bağlayıcı kurallar ve yasalar
koyma yetkisi) ve hükmetme yetkisi iddia eden her şahıs, rejim, ideoloji veya
kurumdur.
Modern çağın en büyük problemi, tağut kavramının sadece mekanik putlara
veya eski çağın mitolojik figürlerine indirgenmesidir. Oysa Kur'an-ı Kerim'in
sunduğu ontolojik çerçevede tağut, dinamik ve zamana göre form değiştiren bir
yapıdır. Bugün şeriatı yürürlükten kaldıran, hilafeti lağveden, yerine ise
sekülerizm, laiklik ve demokrasi gibi beşeri sistemleri monte eden modern ulus
devletler, kurumsal tağutluğun en bariz numuneleridir. Müminin ilk vazifesi, bu
yapıları zihnen, kalben ve fiilen reddetmektir (inkâr etmektir). Bu inkâr
gerçekleşmeden yapılacak bir iman iddiası, temelsiz bir binadan farksızdır.
Tağut kavramını soyut bir felsefi tartışma olmaktan çıkarıp şer'i bir hükme
bağlayan, bizzat Allahu Teâlâ'nın kelamıdır. Bu kavramın mahiyetini ve müminin
hayatındaki pratik karşılığını anlamak için Kur'an-ı Kerim'in meseleyi hangi
bağlamlarda ele aldığına yakından bakmak icap eder.
Allahu Teâlâ, Bakara Suresi'nin 257. ayet-i kerimesinde dostluk,
koruyuculuk ve otorite anlamına gelen "velayet" kavramı üzerinden
tağutun en net tariflerinden birini yapar:
"Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa
çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara
çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar."
Bu ayet-i kerime, yeryüzündeki iki zıt kutbu ve bu kutupların insanı
sürüklediği nihai akıbeti ortaya koymaktadır.
- Allah'ın Velayeti:
Müminler iradelerini, kanunlarını ve hayat nizamlarını Allah'ın şeriatına
teslim ettiklerinde, Allah onların velisi (velayet: koruyuculuk, yönetim,
söz sahipliği ve hukuki olarak arkasında durma makamı) olur. Onları
cahiliyenin, şirkin ve beşeri ideolojilerin karanlıklarından (zulümat)
İslam'ın, adaletin ve tevhidin aydınlığına (nur) çıkarır.
- Tağutun Velayeti: İnkâr
edenlerin, yani Allah'ın şeriatını beğenmeyip kendi heva ve heveslerinden
kanun üretenlerin dostları, yöneticileri ve otoriteleri ise tağuttur.
Tağutun en bariz vasfı, yapısal olarak insanı fıtratın temizliğinden,
adaletten ve ilahi nurdan alıp; adaletsizliğin, şirkin, laikliğin ve
beşeri sistemlerin zifiri karanlığına mahkum etmesidir.
Ayette tağut, "Allah'ın zıttı" olarak konumlandırılmıştır.
Allah'ın dinine, hukukuna ve şeriatına alternatif olarak sunulan her rejim,
insanları nurdan zulümata çıkardığı için bu ayetin lafzına doğrudan dahil olur.
Ayetin sonunda bu velayeti kabul edenlerin ebedi cehennemlik olarak
vasfedilmesi, meselenin basit bir ameli hata (günah) değil, doğrudan bir akide
ve iman-küfür meselesi olduğunu kesin olarak ispatlar.
Aynı surenin bir önceki ayetinde (Bakara 256), İslam'a girişin ve sahih bir
imana kavuşmanın ön şartı apaçık bir metodolojiyle sıralanmıştır:
"...Kim tağutu inkâr edip Allah'a iman ederse, koptuğu olmayan
sapasağlam bir kulba yapışmış olur..."
Bu ayet-i kerimede geçen dizilim, usul-i fıkıh ve akide ilmi açısından
muazzam bir öneme haizdir. Allahu Teâlâ "Allah'a iman edip tağuttan
sakınanlar" dememiş; önce "Kim tağutu inkâr ederse" (feyekfur
bit-tağuti) ifadesini başa almıştır. Buradaki "küfür" kelimesi;
reddetmek, temizlemek, yok saymak manasındadır.
Demek ki bir kalbe Allah'a imanın yerleşebilmesi için, o kalbin öncelikle
yeryüzündeki tüm tağutları, onların hükümlerini, mahkemelerini, ordularını ve
kanunlarını fiilen ve kalben reddetmesi, temizlemesi gerekir. Üzerinde necis
(pislik) bulunan bir kaba temiz su doldurulamayacağı gibi, tağutun otoritesini
meşru gören, onun sistemine itaat eden bir kalbe de tevhid imanı girmez. Bu
sebeple tağutu reddetmek, imanın "olmazsa olmaz" (şart-ı mukaddem)
şartıdır.
Allahu Teâlâ, kendi rızasına nail olmuş, kurtuluşa ermiş gerçek kullarını
vasfederken onların en belirgin özelliğinin tağuti yapılardan uzak durmak
olduğunu beyan eder:
"Tağut'tan, ona kulluk (ibadet/itaat) etmekten kaçınıp da tam gönülle
Allah'a yönelenlere gelince, müjde onlaradır. Haydi müjdele kullarımı!"
(Zümer, 17)
Ayette geçen "kulluk" (ibadet) kavramı, modern zihniyetin
zannettiği gibi sadece rüku ve secdeden ibaret değildir. İslam literatüründe
ibadet; mutlak itaat, boyun eğme, kanun koyma yetkisini teslim etme ve rıza
gösterme manalarını da ihtiva eder. Kim Allah'ın haram kıldığını helal, helal
kıldığını haram kılan bir otoritenin bu hükmüne boyun eğer ve o hükmün
koruyuculuğunu yaparsa, fıkhen ve akiden ona "kulluk" etmiş sayılır.
Ayet, bu nevi kurumsal tağutlara kulluktan kaçınanları müjdelemektedir.
Ayette geçen ictinab (kaçınmak) kelimesi, bir şeyden sadece uzak durmayı değil,
onunla araya ciddi bir mesafe koymayı, onun bulunduğu safın tam zıttında yer
almayı (fiziği ve zihni bir barikat inşa etmeyi) ifade eder.
Teorik olarak tahlil ettiğimiz tağut kavramının, günümüz ulus
devletlerindeki en kritik kurumsal yansıması olan zorunlu askerlik meselesine
uygulanmasını içerir. Bir müminin, Allah'ın şeriatını ilga etmiş, anayasasını
beşeri ideolojilere dayandırmış bir sistemin askeri gücü olmasının şer'i hükmü
nedir? Bu sualin cevabı, Nisa Suresi'nin 76. ayetinde tereddüde mahal
bırakmayacak netlikte verilmiştir.
Allahu Teâlâ, yeryüzündeki saflaşmayı tek bir ayette iki net ordu ve iki
net gaye üzerinden tasnif etmiştir:
"İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda
savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına (askerlerine) karşı savaşın.
Çünkü şeytanın hilesi zayıftır!" (Nisa, 76)
Bu ayet-i kerime, yeryüzünde gri bir alanın, tarafsız bir bölgenin
bulunmadığını ilan eder. Bir asker, bir ordu, bir silahlı güç ya Allah'ın
kelimesini (i'lâ-yi kelimetullah) yüceltmek, O'nun şeriatını yeryüzüne
hakim kılmak ve adaleti tesis etmek için silah kuşanır; ya da Allah'ın
sınırlarını aşmış bir rejimi, laik anayasayı, tağuti nizamı korumak ve onun
ömrünü uzatmak için silah kuşanır.
- Allah'ın Ordusu:
Komutası, hukuku, gayesi ve şeraiti tamamen İslam'a teslim olmuş, tek
hedefi Allah'ın dinini muhafaza etmek olan güçtür.
- Tağutun Ordusu: İster
gönüllü ister mecburi olsun, kurulma felsefesi laikliği muhafaza etmek,
İslam şeriatının gelmesini engellemek ve beşeri nizamın bekasını sağlamak
olan her ordu, ideolojik olarak tağutidir.
Dolayısıyla, Allah'ın karşısında, İslam'ın ve Müslümanların şer'i
haklarının karşısında konumlanmış olan, anayasal olarak İslam hukukunu reddeden
bir rejimin ordusuna askerlik yapmak, o ordunun bir neferi olmak, ayetin
lafzıyla "tağut yolunda savaşmak" ve "şeytanın askerleri" (evliyâ-i
şeytan) zümresine dahil olmak demektir. Rejimi ayakta tutan yegane unsur
onun askeri ve kolluk gücüdür. Bu güce katılan her birey, sistemin
devamlılığına can suyu vermektedir.
Zorunlu askerlik meselesine dair getirilen en büyük itirazlardan biri
şudur: "Biz askere gidiyoruz ama kalbimiz temiz, niyetimiz vatanı
korumak, orada namazımızı da kılıyoruz, rejimi kalben sevmiyoruz."
İslam hukuk usulü (Usul-i Fıkıh) ve siyer kaynakları, bu iddiayı temelinden
sarsan çok net kaideler ve yaşanmış tarihi hadiselerle doludur.
Mekke döneminde Müslüman olan ancak Medine’ye hicret etmeye güçleri yettiği
halde kurulu düzenlerini, ticaretlerini ve konforlarını bozmamak adına Mekke’de
kalan bir grup insan vardı. Bu kimseler kalben İslam'ı kabul etmişlerdi, lakin
fiilen Müslümanların safına katılmamışlardı.
Mekke müşrikleri, Bedir Savaşı'na giderken ordunun sayısını fazla göstermek
ve lojistik destek sağlamak amacıyla bu gizli Müslümanları da zorla, baskıyla
orduya dahil ederek Bedir'e götürdüler. Savaş esnasında Müslümanların attığı
oklar veya kılıç darbeleriyle bu kimselerden bazıları öldü. Savaş bittikten
sonra Medineli Müslümanlar, ölenlerin arasında Mekke'de gizlice iman eden
arkadaşlarını görünce büyük bir hüzne kapıldılar ve: "Bizim bu
arkadaşlarımız aslında Müslüman idiler, müşrikler onları savaşa zorla soktular,
onlar bize isteyerek silah çekmediler" diyerek üzüldüler ve onlar için
Allah'tan mağfiret (bağışlanma) dilediler.
Müslümanların bu insani ve duygusal yaklaşımı üzerine, şer'i hükmü kıyamete
kadar sabitleyen şu dehşet verici ayet nazil oldu:
"Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında,
onlara, 'Ne işte idiniz? (Kimin safındaydınız?)' derler. Onlar da: 'Biz
yeryüzünde zayıf (baskı altında) kimselerdik' derler. Melekler: 'Allah'ın
yeryüzü geniş değil miydi, siz de orada hicret etseydiniz ya?' derler. İşte
bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü gidiş yeridir!" (Nisa, 97)
Allahu Teâlâ bu ayetle, Müslümanların "Onlar zorla getirildi,
mazurdurlar" şeklindeki hüsnüzannını reddetmiştir. Ayet, hicret etme
imkanı varken dünyevi gerekçelerle tağutun safında yer alanların, zorla
getirilseler bile "kendilerine zulmedenler/zalimler" olarak
canlarının alınacağını ve varacakları yerin cehennem olduğunu ilan etmiştir.
Büyük müfessir İbn Kesir, bu ayetin tefsirinde ve nüzul sebebinde İbn Abbas
(r.a.)'dan şu muazzam usul kaidesini nakleder:
"Peygamber (s.a.v.) zamanında bazı Müslümanlar müşriklerle birlikte
durup onların sayılarının artmalarına (savadlarının çoğalmasına) neden
oluyorlardı. Savaş sırasında ok onlardan bazılarına isabet ediyor ve
ölüyorlardı. Bu ayet onlar hakkında nazil oldu ve bildirildi ki onlar için
hiçbir özür yoktur."
İslam hukukunda buna Savadı Çoğaltmak (Savadü'l-Müşrikîn: İslam dışı bir
topluluğun veya ordunun lojistik, fiziki ya da sayısal olarak kalabalığını
artırmak, safını kalabalık göstermek) denir. Bir kimse cephede bizzat Müslümana
ateş etmese, tetik çekmese, hatta arkada mutfakta patates soysa veya revirde
tabip olsa dahi; eğer durduğu yer batıl bir ordunun kışlası ise, o ordunun
toplam asker sayısını (karartısını) dışarıya karşı bir kişi fazla gösteriyor
demektir. Bu sayısal ve psikolojik fazlalık, İslam'ın karşısındaki tağuti güce
heybet ve meşruiyet kazandırır. Sahih sünnet kökenli meşhur usul kaidesi
nettir:
"Kim bir kavmin kalabalığını (savadını) çoğaltırsa, o
onlardandır." (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî)
Bedir Savaşı'nda Müslümanların eline esir düşenler arasında Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)’in amcası Abbas b. Abdülmuttalib de vardı. Hz. Abbas, esir
alınıp huzura getirildiğinde kendisini savunmak ve fidye ödemekten kurtulmak
için şöyle dedi:
— "Ey Allah'ın Resulü! Ben aslında önceden Müslüman olmuştum. Sizin
kıblenize namaz kıldım, kelime-i şehadet getirdim. Fakat Mekkeliler beni bu
savaşa zorla, baskıyla çıkardılar. Benim kalbim sizden yanaydı."
Allah Resulü (s.a.v.), amcasının bu "kalbî iman" savunmasına
karşı, İslam hukukunun en temel zâhir-batın ilişkisini kuran şu tarihi cevabı
verdi:
"Allah durumunu en iyi bilendir. Eğer gerçekten dediğin gibi isen
Allah sana ona göre karşılığını (ahirette) verir. Fakat senin zâhirin
(görünüşün, safın) bizi ilgilendirir, o bizim aleyhimizedir (bize karşı
savaşanların safındasın). Kendin ve akrabaların için fidyeni öde!"
(Müsned, Ahmed b. Hanbel; İbn İshak, es-Sîre)
Hatta İbn Kesir tefsirindeki rivayete göre Hz. Abbas direnmeye çalışınca
Efendimiz (s.a.v.) ona: "Ey Abbas! Siz hasımlaştınız (bize karşı düşman
safında yer aldınız), size de hasım olundu" buyurmuştur.
Bu hadiseden çıkan fıkhi usul hükmü şudur: İslam şeriatı zâhire (görünüşe,
fiziki amele ve bulunulan safa) göre hükmeder. Kalplerin içini, niyetleri ve
gizlilikleri (serâir) bilmek ve yargılamak yalnızca Allah'a aittir. Bir insan
kalbinin temiz olduğunu, gizlice şeriatı istediğini iddia etse bile; zâhiren
tağuti bir rejimin üniformasını giymiş, onun silahını kuşanmış ve onun sancağı
altında saf tutmuşsa, dünyevi hükümler bakımından o rejimden sayılır. Ölürse
cenazesi kılınmaz, Müslüman muamelesi görmez. Çünkü hukuk, iddialara değil,
somut saflaşmaya bakar.
Çağdaş tağuti rejimlerin ordularına katılmayı meşrulaştırmak adına öne
sürülen bir diğer argüman, "Emir kuluyum, ben sadece alt kademede bir
askerim; asıl suç sistemi kuran ve yöneten tepedeki liderlerindir"
iddiasıdır. Kur'an-ı Kerim, bu iddiayı tarihin en büyük tağutu olan Firavun ve
onun askeri bürokrasisi üzerinden kökünden çürütür.
Allahu Teâlâ, Hz. Musa’nın nehre bırakılması ve Firavun’un sarayına
alınması kıssasını anlatırken, o saraydaki egemen gücü ve onun askeri
mekanizmasını şu şekilde nitendirir:
"Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri hatalıydı
(günahkârdı/suçluydu)." (Kasas, 8)
Bu ayet-i kerime, idari ve hukuki açıdan muazzam bir eşitlik ilkesi
koymaktadır:
- Firavun: Sistemi kuran, "Ben
sizin en yüce rabbinizim" diyen siyasi liderdir.
- Hâmân: Bu sistemin
ideolojik, mimari ve bürokratik yürütücüsü olan vezirdir.
- Askerler (Cunûd): Sadece
emirleri uygulayan, halkı baskı altına alan, bebekleri katleden sıradan
neferlerdir.
İlahi adalet, "Emir demiri keser" mantığını reddederek Firavun
ile onun sıradan askerini aynı kefeye koymuş, aynı cürmün ortakları ilan
etmiştir. Çünkü Firavun, tek başına bir hiçtir; onu tağutlaştıran ve zulmünü
icra etmesini sağlayan güç, emri altındaki o sıradan askerlerin şartsız
itaatidir.
Allahu Teâlâ, bu suç ortaklığının dünyadaki cezasını beyan ederken de
farksız bir hüküm uygular:
"Biz de onu (Firavun'u) ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir
bak, zalimlerin sonu nice oldu!" (Kasas, 40)
Kızıldeniz yarıldığında ve sular kapanmaya başladığında, Allah "Sadece
Firavun'u boğdum, askerler emir kuluydu, onları kurtardım" dememiştir.
Zulüm sancağı altında toplanan, o üniformayı giyen ve o tağutun emriyle Hz.
Musa ve müminlerin üzerine yürüyen istisnasız her asker, Firavun ile aynı
dalgaların arasında helak edilmiştir. Ayetin sonundaki "Zalimlerin sonu
nice oldu" ifadesi, rütbesi ne olursa olsun o ordunun her bir neferinin
ilahi hukukta "zalim" olarak kodlandığını kesin olarak belgelendirir.
Bu ortaklık sadece dünyadaki ölüm biçimiyle de sınırlı kalmamış, ahiretteki
ebedi azapta da aynen korunmuştur:
"Kıyamet günü, (Firavun) kavminin (ve ordusunun) önüne düşer. Artık o
bunları ateşe götürmüştür. O varılan yer, ne kötü bir yerdir. Hem burada, hem
de kıyamet gününde lânetle izlendiler..." (Hud, 98-99)
Buradan hareketle çağdaş muvahhid fıkhın çıkardığı kıyas şudur: Bugünün
laik, seküler ulus devlet sistemleri de yapısal olarak Firavun nizamının modern
versiyonlarıdır. Bu rejimlerin ordularına katılan, onların sınırlarını,
anayasalarını ve seküler kurucu ilkelerini korumak için nöbet tutan her birey;
Kasas Suresi'nin lafzınca Firavun'un askerleri (Cunûdu Firavn)
hükmündedir. Üst kademedeki generaller ile alt kademedeki erler arasında
akidevi bir hüküm farkı yoktur.
Modern İslam düşüncesinde zorunlu askerliği meşru göstermek için sığınılan
en büyük fıkhi liman "İkrah" (Zorlama/Baskı) müessesesidir. "Devlet
zorla götürüyor, gitmezsek hapis cezası var, iş bulamayız, hayatımız kararır;
dolayısıyla ikrah altındayız" denilmektedir. Fıkıh usulünde ikrahın
sınırları o kadar nettir ki, günümüzdeki şartların hiçbir şekilde şer'i bir
ikrah oluşturmadığı ortadadır.
İslam hukukunda ikrah ikiye ayrılır:
- Mülcî (Ağır) İkrah:
Kişinin canına, bir uzvunun kesilmesine veya doğrudan hayatına yönelik
kesin, kaçınılmaz ve anlık bir tehdidin bulunması durumudur (Örn: Başına
silah dayanıp "Şu küfür sözünü söyle, yoksa vururum" denmesi).
Bu durumda kalbi imanla dolu olmak şartıyla zâhiren o fiili işlemek
ruhsattır (Nahl, 106).
- Gayri Mülcî (Hafif)
İkrah: Kişinin hayatına veya uzvuna yönelik bir tehdit olmaksızın;
hapsedilme, dövülme, malının bir kısmına el konulması veya işten çıkarılma
gibi dünyevi zararlarla tehdit edilmesidir. Gayri mülci ikrah, küfür
eylemlerini işlemek için asla ve kat'a şer'i bir mazeret teşkil etmez.
Modern ulus devletlerde askere gitmeyen bir kimseye uygulanan yaptırımlar
şunlardır: Maddi para cezası, memur olamama, bazı medeni haklardan kısıtlanma
ve belirli sürelerle hapis cezası.
Hiçbir modern seküler devlet, askere gitmeyen muhafazakar bir Müslümanı
yakaladığı yerde derhal idam etmemekte, uzuvlarını kesmemektedir. Dolayısıyla
mevcut durum en fazla "Gayri Mülci İkrah" sınırına girebilir. Akide
kaidesi ise sarsılmazdır: Dünyevi konforun bozulması, mal kaybı, hapis yatma
korkusu veya kariyer kaygısı, bir müminin tağutun ordusuna katılarak şirke
girmesine mazeret olamaz. Hapis yatmayı göze alıp dinini korumak, tağuta
askerlik yapıp ahiretini yakmaktan evladır. İmam Ahmed b. Hanbel'in "Halku'l-Kur'an"
fitnesinde kırbaçlanmayı ve hapsedilmeyi göze alarak hakkı haykırması, müminin
baskı karşısındaki asıl duruşunu gösteren en büyük emsaldir.
Hiçbir modern devletin askere gitmeyeni anında idam etmediği bir vasatta,
sırf kariyer, mal kaybı veya hapis korkusu gibi “hafif ikrah” (gayri mülci)
sebeplerini mazeret kabul etmek, sahabenin Bedir esirlerine uyguladığı zâhir
hükmünü çiğnemektir. Kalbi iman iddiası, tağutun sancağı altında fiziken saf
tutmanın getirdiği ameli şirk hükmünü ortadan kaldırmaz.
Tevhid akidesinin pratik hayattaki en somut tezahürü Velâ (Allah, Resulü ve
müminlere dostluk/bağlılık göstermek) ve Berâ (Allah’ın düşmanlarından, batıl
akidelerden ve tağuti sistemlerden beri/uzak olmak) ilkesidir.
Allahu Teâlâ, kalbi iman ile tağuta bağlılığın aynı bedende
barınamayacağını ilan eder:
"Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, Allah’a ve
Resulüne düşmanlık edenlerle dostluk/sevgi bağı kurduğunu göremezsin; babaları,
oğulları, kardeşleri veya akrabaları olsalar bile..."
Tağutun ordusuna, kışlasına veya idari kadrolarına dahil olmak, zâhiren o
sistemin bekasını istemek ve düşmanlarına karşı o sistemi muhafaza etmek
manasına gelir. Bu durum, "Berâ" (beri olma, buğzetme) ilkesini
fiilen yok eder.
Çağdaş tağuti sistemlerin çarkları arasında sıkışan kitleleri
rahatlatmak adına "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat" veya "Cumhur
Fukaha" adına üretilen modern mazeretlerin, tevil mekanizmalarının ve
fıkhi esnetmelerin akidevi tenkidi yapılacaktır. Zira batılın kalabalığını
çoğaltan muhalif akımların sığındığı en büyük argüman, meseleyi "Haricilik
ve tekfircilik" parantezine alarak sulandırma ve ameli şirk eylemlerini
mazeretler arkasına gizleme çabasından ibarettir.
Modernist veya kurumsal ulema, günümüzdeki zorunlu askerliği, bireylerin
kendi iradeleriyle seçmediği, gitmedikleri takdirde hayat alanlarının felç
edildiği "sistemik bir esaret" ve kaçınılmaz bir durum olarak okuma
eğilimindedir. Onlara göre; askere giden bir kimse, rejimin laik ilkelerini
kalben helal ve meşru görmediği sürece, sırf o üniformayı giydi diye dinden
çıkmaz.
Bu yaklaşım, ameli imandan ayıran, imanı sadece "kalbin tasdikine ve
marifetine" indirgeyen tehlikeli ve kadim Mürcie fitnesinin modern bir
tezahürüdür. İslam akidesinin aslına göre amel, imandan bir cüzdür ve zâhirde
işlenen şirk eylemleri, kalpteki iddiaları hükümsüz kılar.
İman;
söz (kavl), amel (fiil) ve niyetten (itikat) oluşur. Bu üçünden biri diğeri
olmadan yeterli olmaz." Buna göre, fiziken tağuti bir kışlada itaat ameli işleyen ve
laik anayasaya sadakat yemini (sözü) veren bir kimsenin, "kalbim
temiz" niyet iddiası şer'en batıldır.
Zâhir
ile bâtın arasında tam bir telazum (birbirini gerektirme) vardır. Kalpte iman
kökleşirse, organlarda şeriatın ve imanın amelleri zâhir olur. Zâhirde şirk
sancağı altında saf tutan birinin organları, kalbindeki küfrün veya iman
eksikliğinin apaçık delilidir. Zâhir bâtının aynasıdır.
Zâhir ile bâtın arasında tam bir telazum (birbirini gerektirme) vardır.
Kalpte iman kökleşirse, organlarda şeriatın ve imanın amelleri zâhir olur.
Zâhirde şirk sancağı altında saf tutan birinin organları, kalbindeki küfrün
veya iman eksikliğinin apaçık delilidir. Zâhir bâtının aynasıdır
Mazeretçi yaklaşımın en sık sığındığı kapı; ordunun rejimin laik
ideolojisinden bağımsız olarak, üzerinde milyonlarca Müslüman nüfusun yaşadığı
coğrafyayı dış düşmanlara (gayrimüslim devletlerin istilasına) karşı koruyan
"coğrafi bir emniyet kalkanı" olduğu, dolayısıyla orada yapılan
nöbetin bir nevi cihat veya ribat sayılacağı iddiasıdır. Bu iddia, fıkhi usul
süzgecinden geçemeyen tam bir fiyaskodur.
İslam
hukukunda bir askeri amelin "cihat", tutulan nöbetin ise
"ribat" sayılabilmesi için o ordunun İ'lâ-yi Kelimetullah (Allah'ın
dinini en yüce kılmak) gayesiyle hareket etmesi ve sancağının İslam şeriatına
bağlı olması şarttır. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kim amiyane (amacı
belirsiz/asabiyetçi) bir sancak altında savaşır, bir ırkçılığa davet eder veya
bir ırkçılığa yardım ederken öldürülürse, onun ölümü cahiliye ölümüdür."
(Müslim, İmâre, 57) Modern ulus devlet orduları, Allah'ın dinini hakim kılmak
için değil; beşeri anayasayı, seküler sınırları ve kurucu babaların seküler
doktrinlerini korumak üzere dizayn edilmiştir. Temeli şeriatı ilga etmek olan
bir mekanizmanın sınır nöbeti, şer'î anlamda "ribat" değil, batıl
yapıyı tahkim etmektir.
"Kim amiyane (amacı belirsiz/asabiyetçi) bir sancak altında savaşır,
bir ırkçılığa davet eder veya bir ırkçılığa yardım ederken öldürülürse, onun
ölümü cahiliye ölümüdür." (Müslim, İmâre, 57)
Modern ulus devlet orduları, Allah'ın dinini hakim kılmak için değil; beşeri
anayasayı, seküler sınırları ve kurucu babaların seküler doktrinlerini korumak
üzere dizayn edilmiştir. Temeli şeriatı ilga etmek olan bir mekanizmanın sınır
nöbeti, şer'î anlamda "ribat" değil, batıl yapıyı tahkim etmektir.
Tarihi
Firavun Kıyası: Unutulmamalıdır ki Firavun’un ordusu da Mısır topraklarını
dışarıdan gelecek Hitit ve Asur gibi gayrimüslim/müşrik kavimlerin istilasına
karşı koruyor, Mısır'daki milyonlarca insanın (ve içlerinde yaşayan ezilmiş
İsrailoğullarının) asayişini sağlıyordu. Ancak bu coğrafi ve lojistik koruma,
Firavun ordusunun neferlerini Allah katında "Hatalılar ve Zalimler"
(Kasas, 8) olarak nitelenmekten ve Kızıldeniz'de Firavun'la birlikte helak
edilmekten kurtaramamıştır. Çünkü asıl olan toprak parçası değil, o toprak
üzerinde kimin hükmünün egemen olduğudur.
Muhalif çizgi, fıkıhtaki "Zaruretler, yasak olan şeyleri mübah
kılar" (el-Mecelle, Madde 21) kaidesini genel geçer bir kalkan olarak
kullanmaktadır. Ancak usul-i fıkıhta zaruretin de çok sert sınırları
(hudutları) vardır:
"Zaruret
Kendi Miktarınca Takdir Olunur" (el-Mecelle, Madde 22): Bir anlık ölüm
tehdidi altında olan kişi, sadece o anı kurtaracak kadar (örneğin diliyle küfür
sözünü söyleyip kalbiyle imanını koruyarak) ruhsattan yararlanabilir. Ancak
aylarca süren, içinde tağuta itaat yeminleri, şirke dayalı ritüeller
(heykellere ve sembollere ta'zim), şeriat karşıtı bir nizamı fiziken koruma
ameli barındıran uzun vadeli bir kurumsal teslimiyet, asla bu kaidenin
kapsamına sokulamaz.
"Zarar
Kendi Mislile İzale Olunamaz" (el-Mecelle, Madde 25): Kişi kendi dünyevi
zararını (hapis yatma veya ekonomik kayıp), dinine zarar vererek (tağutun
safına geçerek) defedemez. Akidevi zarar, dünyevi zarardan her zaman daha
büyüktür ve büyüğü küçüğüyle savuşturmak fıkhen batıldır.
Risalemizde serdedilen tüm ayetler, nüzul sebepleri, fıkhi kaideler, sahabe
uygulamaları ve ulema şerhleri tek bir hakikati haykırmaktadır: İslam,
konjonktüre göre esneyen bir iddia dini değil; safı ve sancağı net olan mutlak
bir teslimiyet dinidir.
Allah'ın şeriatını yürürlükten kaldıran, yerine beşeri kanunları ikame eden
laik/seküler sistemler yapısal olarak birer tağuttur. Bu tağutların ordularına
katılmak, zâhiri hükümler bakımından kişiyi o sistemin bir cüzü haline getirir.
Ne niyetin temizliği, ne imanın sadece kalbe sıkıştırılması iddiaları, ne
"vatanı koruma" adı altında üretilen jeopolitik mazeretler, ne de
fıkıh kaidelerinin tahrif edilmesiyle üretilen sahte zaruret sığınakları, bir
Müslümanı o kışlaya girip laik nizamı koruma yemini etmekten ve batılın
savadını (kalabalığını) artırmaktan mazur kılmaz.
Zâhir esastır; Hz. Abbas'a uygulanan Nebevi hukuk ortadadır. Tağutun sancağı
altında saf tutan, Nisa 97 mucibince nefsine zulmedenlerden olarak elin
tersiyle itilir. Netice itibarıyla saf nettir: Bir tarafta Allah'ın şeriatı ve
O'nun yolunda mücadele eden muvahhidler; diğer tarafta tağutun nizamı ve onun
savadını çoğaltanlar vardır. Mümine düşen, her ne pahasına olursa olsun
tağuttan kaçınmak (ictinab) ve safını kelime-i tevhidin aslına uygun olarak
yalnızca Allah’ın rızasına ve şeriatına tahsis etmektir.
"O halde güç yetirebildiğiniz kadar Allah’tan korkup
sakının..." (Teğâbun, 16)
"Hüküm ancak Allah'ındır." (Yusuf, 40)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.