Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kurban Neyin İfadesi?

Cennet'e giden yol, dünyadan geçmektedir. Allah'ın rızasına ulaşmak da O'nun yarattıkları ile olan ilişkilerimizi, Tevhid temelinde düzenlemekle mümkün olabilmektedir. Tevhid inancı; insanlara bakan yüzeyi ile hiçbir beşeri değerlere tapmadan, tüm yaratılanlarla tevazu, merhamet, sevgi temelinde münasebet kurmayı gerektirmektedir.

Tevhid'in Allah'a bakan yüzeyinde ise; O'nu her türlü maddi-manevi kirlilikten beri kılma gayesi olan tenzih bulunmaktadır. Allah'ı tenzih etmek suretiyle yüceltmek, O'na olan sevgi ve bağlılığımızı göstermek gerekmektedir.

İman ve bağlılık sözleşmesi kuru kuruya yapılamaz. Yani insanların Rabbiyle olan ilişkilerinde O'nu her şeyden daha çok sevdiklerini ispatlamaya ihtiyaçları vardır. Bunu ispatlamanın yolu Allah'a kurbanlar sunarak, O'nun yakınlığını, sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Fakat O, kullarının ibadetleri de dahil her hangi bir şeye muhtaç olmaktan müstağnidir.

Tevhidi bir dünya görüşünde hayatın amacı; kurbandır. Yani Allah'a yakınlaşmak; O'nun rızasını, hoşnutluğunu, sevgisini kazanma yarışına girip birinci olmaya çalışmaktır. İlahi rızayı kazanmak maksadıyla yapılan her salih amel bir kurbandır. Namaz, infak gibi bizi manevi olarak Allah'a yakınlaştırıp ulvi makamlara eriştiren her ibadet bir kurbandır, Allah'ın rızasını elde etmek için takdim edilen her şey bir kurbandır.

Fakat kurbanın asıl somut tezahürü "zebiha"dır; "nahr"dır: Hayvan boğazlamaktır. Hakiki bir imanın tezahür etme biçimlerinden olan bu kutlu ibadet, Tevhid Dini İslam'ın en bariz şiarlarındandır. Bu şiar, Rabbe yaklaşmak için sonunda iflası olmayan kârı bitimsiz bir ticaret yaparak, yerinde malı-mülkü, yerinde kanı-canı, cennet karşılığında borç vermeyi de ifade etmektedir.

Kısacası kurban, Tevhid'in en önemli göstergelerinden biri olup, sevdiğimiz şeylerden Rabbimizin hoşnutluğunu gözeterek vazgeçebilme bilincine ermektir.

Kurban bir sembol olarak; Rezzak olan Allah'ın bizim için seferber ettiği imkanları, sadece bize ait saymayıp başkalarına da seferber etmektir. İnsanlardaki "mülkiyet tutkusu" ve "benseverlik", sahip olunanlardan vazgeçmeyi zorlaştıran bir 'fitne/imtihan' aracıdır. Şeytan; Allah'ın rahmetinden uzaklaşan ve uzaklaştırandır. Kurban ise; Allah'ın rahmetine yaklaştıran demektir. Bu iki kelimenin ilahi bir kelam olan Kur'an'da kullanılması ve birbiri ile ters orantılı bir mana ifade etmesi bir tesadüf değildir.

Adem'in salih oğlu gibi varını yoğunu seferber ederek feda eden, şehitler gibi en sevdiği canından vazgeçerek feda edilmeyi kabul edenler, fitne ile başa çıkmış, hayırda yarış sınavını kazanmış en bahtiyar insanlardır.

Kurban, Allah'ın rızasını elde etmek için yerinde malı-mülkü feda etmek, yerinde kanı-canı feda etmek, yerinde uykuyu rahatı feda etmek, yerinde zamanı-mekanı feda etmek, yerinde makamı-mevkiyi feda etmek, yerinde şanı-şöhreti feda etmek, yerinde bilgiyi-ilgiyi feda etmek, yerinde sevgiyi-aşkı feda etmektir. Kısaca nefsimizin günaha çağıran tüm davetlerini reddetmektir...

Kurban olmak ve kurban etmek! Biri İbrahimi bir rol, bir diğeri İsmail'ce bir tavır! Kurban kesmek, İbrahimi bir davranıştır. Bu ibadeti, hayat kitabımız Kur’an şöyle bildiriyor bizlere;

"Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın." Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı." (Saffat Suresi: 102-106)

İmtihandı şüphesiz, her şey bir sınamaydı aslında! İbrahimi bir eylemin yine İbrahimi bir mesaj taşıması ve alınan mesajların hayatımızı yönlendirmesi gerekiyor. Değilse mesaj taşımayan eylemlerimizin bize de topluma da bir faydası olmayacaktır. İbrahim, Tevhidi eylemler için engel tanımamanın; İsmail ise, Allah’ın iradesine şartsız ve itirazsız teslimiyetin sembolü!

Ve şimdi bugünlerde yine bıçaklar hayvanların boğazına doğru uzanmakta. Kestiklerimiz "İsmaillerimiz" olmayınca, ne anlam ifade edecek? Neyin teslimiyetini, neyin feda edilmesini temsil edecek boğazladıklarımız?

Unutmayın, biz kasaplık yapmıyoruz! Evimizde et bulunsun diyede hayvan boğazlamıyoruz! Biz İbrahim'in teslimiyetinin bizde de olduğunu temsilen bıçağı kurbanlarımızın boğazına götürüyoruz.

Buyur Allah'ım! Sen buyur, biz boyun eğip yaşamaya hazırız! İşte hazır olduğumuzun bir ifadesi olarak sana etleri ve kanları ulaşmayan, fakat bizim sana teslim olduğumuz anlamına gelen kurbanlıkları boğazlıyoruz!

Alemlerin Rabbi Olan Allah'a Hamd Olsun!
Devamını oku...

26 Ağustos 2016 Cuma

SIRÂT-I MUSTAKİM


Diyanet'in 12.08.2016 tarihinde yayınladığı "SIRÂT-I MUSTAKİM" adlı yazıdan alıntı yapılarak, kendileriyle çelişen sözlerinden bir kaçı okuyuculara sunulmuştur, buyurun;

"Peygamberimiz (s.a.s), bazı sahabileriyle birlikte bulunduğu bir esnada Kerim Kitabımızdan bir âyet okumuştu. Bu âyet, İslam’dan önceki din mensuplarının, Allah’ın dinini nasıl tahrif ettiklerini şöyle haber veriyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa onlara sadece bir olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, yüceler yücesidir; onların ortak koştuklarından münezzehtir.”(Tevbe, 9/31.)

Efendimizin âyet-i okumasını müteakip daha önce Hıristiyan iken Müslüman olmuş bir sahabi, “Yâ Resûlullah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlardı. Siz de onlara uyuyordunuz öyle değil mi?” diye sordu. Sorusuna “Evet!” cevabını alınca da, “İşte âyette sözü edilen durum budur.” buyurdu.(Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân, 9; Beyhakî, Sünenü'l Kübrâ, X,196.)

Bu âyet-i kerime bizlere göstermektedir ki; İnsanoğlu , tarih boyunca din anlayışı ve tasavvurunda zaman zaman sapmalar ve savrulmalar yaşamıştır. İşte bu sapma ve savrulmalara karşı Yüce Rabbimiz Âdem (a.s.)’den Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s)’e kadar kutlu elçileri vasıtasıyla insanlığı tevhid inancına çağırmıştır. Tevhid inancı, sırat-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur. Bu yolda sadece bir olan Allah’a itaat, teslimiyet ve kulluk vardır. Bu yolda şirk, küfür, nifak, ikiyüzlülük değil; özüyle sözüyle bir olmak, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak vardır. Bu yolda ahlak, erdem ve samimiyet vardır. Bu yolda eğrilik değil, doğruluk; ihanet değil, sadakat vardır. Bu yolda sapkınlık, azgınlık, haddi aşma ve zalimlik değil; istikamet, adalet ve hakka tabi olmak vardır.

 Bu mübarek yolun son davetçisi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) olmuştur. Yüce Allah, din-i mübin-i İslam’ı Kerim Kitabımızla ve Peygamber Efendimizle kemale erdirmiştir.(Muvattâ, Kader, 3.) O gün bugündür insanlığı bu bereketli yola çağıran hakiki ilim ve irfan ehli nice bahtiyar kimseler olmuştur. Ancak, suret-i haktan görünerek insanları sırât-ı müstakimden saptıran, onları batıla davet eden nice bedbahtlar da olmuştur.

Sırât-ı müstakimde, Allah ve Resûlü’nün, Kur’an ve sünnetin önüne hiçbir anlayışı geçirmek yoktur. Sırât-ı müstakimde dinin sabitelerini değiştirmeye kalkışmak yoktur. Sırât-ı müstakimde hiç kimsenin, arzu ve isteklerine, çıkarlarına göre helal ve haram koyma yetkisi yoktur. Zira böyle bir durum, dini mübin-i İslam’ı tahrif etmektir. Dinin içini boşaltmaktır. Dini tahrip etmektir. Yeni bir din ihdas etmektir. Bilinmelidir ki; kendisini Kur’an ve sünnetin önüne geçirerek yeni bir din ihdas etmeye yeltenenler de, körü körüne böylelerinin peşi sıra gidenler de beyhude bir yolun yolcularıdırlar. Aksine sırât-ı müstakimde Kur’an ve sünnetin ebedi rehberliğinde, İslâm kültür ve medeniyetinin zengin bilgi mirası eşliğinde nezih bir hayat yaşamak vardır.

Yüce Allah’ın dosdoğru yolunda, Peygamberler dışında ismet sıfatına sahip “masum ve tartışılmaz” herhangi bir şahsiyet yoktur. Sırât-ı müstakimde Peygamberler dışında hiç kimsenin özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu düşünülemez. Herhangi bir kimsenin sözlerine, eserlerine ve davranışlarına mahza hikmetli olduğu düşüncesiyle kutsiyet atfedilemez. Sırât-ı müstakimde Allah’a isyan hususunda hiçbir varlığa itaat edilemez. Hâsılı, mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve sünnet tarafından belirlenen ilkeleredir.

Unutmayalım ki; herkes, ahiretteki âkıbetini bu dünyada yapıp ettikleriyle kendisi belirleyecektir. Hiç kimse sorumluluğunu ve hesabını bir başkasına asla yükleyemeyecektir.( İsrâ, 17/13-14.) O büyük günde tek umudumuz sadık imanımız, samimi niyetimiz, sahih bilgimiz, salih amellerimiz, selim kalbimiz olacaktır. Tek sığınağımız, Rabbimizin engin merhameti olacaktır. Yüce Rabbimiz, bizleri her daim sorumluluk bilinciyle, hesap şuuruyla yaşayan ve merhametine nail olan kullarından eylesin. Yüce Rabbimiz, bizleri bir an olsun sırât-ı müstakiminden ayırmasın, mahrum bırakmasın. Yüce Rabbimiz, dini değerlerimizi, imanımızı, İslam’ımızı tahrif ve istismar etmek isteyenlere fırsat vermesin."

Diyanet Bu Yazıyı Yazarak Kendisine Reddiye Vermiş

Yazılanlar hak, fakat yazan kurum haktan fersah fersah uzak. Hak söz ile batılı kast etmekte kendisine denk ikinci bir kaynak bilmiyoruz. Sureti haktan görünüp tuğyanı, küfrü ve şirki, savunucusu konumunda olduğu tâğuti sistem için meşru gösteren en güçlü kurum.

Yazıda Allah ve Rasulu'nun çizgisine uyulmalıdır deyip kim bu iki kaynak dışına çıkarsa, dinin sabitelerine müdahale etmeye çalışırsa sırât-ı müstakiminden ayrılmış anlamına gelen ifadeler kullanmışlar.

Bu anlamıyla;

Diyanete bakalım, dinin en temel sabitesi, "Allah'tan başka ilah yoktur" ilkesini gözlerden kaçırıp halkı uyutan kurum Diyanet değil mi? Misal, genel evlere ruhsat veren, içkiyi/kumarı/faizi annenin ak sütü gibi helal kabul eden ve işletmelere izin veren/serbestleştiren T.C. yönetimine kalkan olan Diyanet değil mi?

Yazıda, "sureti haktan görünenler" diyerek birilerine taş atarken, kendisini, hatta var oluş amacını/sebebini unutan Diyanet ve tabilerine hatırlatılır; Anayasasını tamamen beșeri kaynaklardan alan T.C. küfür devletini aklayıp paklamaya çalışan sizler hangi surette görünüyorsunuz? Hangi gerekçeyle bu tâğuti sisteme kalkan oluyorsunuz?

"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" Diyanet?!

Devamını oku...

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Ömür Sermayemiz

Ömür sermayemiz, biz istesekte istemesekte sorunsuz bir saatin ilerlemesi gibi tükenmekte... Önüne geçemeyeceğimiz bu hakikati biliyorken, sermayemizi en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi?

Ömür, bize tanınmış sınırlı zaman. Dünyada girmiş olduğunuz okul sınavlarına da çok benziyor. Doğru bir yöntem ile sınava hazırlanmış ve sınav sırasında kendisine tanınmış süreyi en iyi şekilde değerlendirenler, yüksek puanlar alırken, aksine davrananlar kayba uğraşmış bir şekilde sınav mekanından ayrılırlar.

Eskilerden birinin şu sözleri ne kadar da manidar: "Ben, Asr suresinin manasını bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o pazarda şöyle bağırıyordu:

"Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!"

İnsana verilen ömür de bir buz misali devamlı eriyip tükenmektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa, insanın hüsranına sebep olur."

Uzun veya kısa olsun, ömrün hayırlı ve bereketli olanı, salih ameller işlenerek, hakkı ve sabrı tavsiye ederek ve faydalı hizmetler yapılarak değerlendirilenidir. Nitekim Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Ömrün uzunu, Allah'a itaat yolunda geçen ömürdür.” (Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4,140)

Olay bundan ibaret, Allah-u Teâlâ hayatı ve ölümü şu ifadelerle özetlemekte; "Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur..."(Mülk Suresi: 2)

Yine Allah Rasulu (s.a.s) şöyle buyurmakta; "İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun olup ameli güzel olandır. İnsanların en şerlisi ise, ömrü uzun, ameli kötü olandır." (Tirmizî, Zühd, 22)

Akıllı olan bir kimse, kendisine imtihan sebebi ile verilmiş olan hayatı, başarıya değil kayba götüren gereksiz ve boş işlere ayırmaz. Zira hayat çok kısa olmasına rağmen malayani işler oldukça fazladır.

Allah-u Teâlâ, son anımızı en güzel anımız eylesin! Ölümü, Tevhid ve takva neşesi içinde tatmayı nasib etsin! Amîn.
Devamını oku...

30 Haziran 2016 Perşembe

Cahiliyye’nin Hükümlerine Sevdalanmak

İman, cahiliyye’den kurtuluştur. Cahiliyyeyi ve cahiliyyenin kanunlarını, hükümlerini terk
etmeyenler, iman sahibi olamazlar. İman etmek, cahiliye ile fiili bir savaşa girmek demektir. Cahiliye hangi maske altında meydana çıkarsa çıksın, Müslüman’ı mücadelesinden vazgeçiremez. Mesela asrımızda “Laikçilik” bir cahiliye mücadelesidir. Çünkü laiklik; din adamları sınıfı bahanesiyle İslâm’ın hayattan uzaklaştırılmasıdır, hayatın dışına itilmesi, dinin devletin siyasal hayatında dindarlar eliyle etkin olmasının engellenmesidir.
Laikliğin ana yurdu, Fransa’dır. Laiklik Fransa’da kilisenin ve papazların siyasete karışmasından sonra Rönesans ile kiliseyi ve din adamlarını devlet yönetiminden uzaklaştırmak için çıkarılmış bir sistemdir. Fakat İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının varlığı söz konusu değildir. Dolayısıyle böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunması söz konusu değildir. O halde böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icra edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun. Bugün içinde yaşadığımız dünyada, İslâm adına meydanlara, gazetelere, ekranlara, kürsülere çıkan pek çok alim, önder, siyasi, akademisyen, maalesef İslâm dışı olduğu bizzat kendi taraflarınca bu kadar net bir biçimde ortaya konan laikliği ve demokrasiyi sahipleniyorlar, bunları benimsediklerini söyleyebiliyorlar. Üstelik bazıları daha da ileri giderek bu cahiliyye hükümlerinin Allah’ın dinine de iftira ederek, İslâmi olduklarını, İslâm’la bağdaştıklarını iddia edebiliyorlar. Rabbimiz buyuruyor:
“Onlar hâlâ cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiye inanan topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Sûresi/50)
Kur’an-ı Kerim’in bu ayeti, cahiliyye sevdalılarından bahsediyor. Allah’ın hükmüne rağmen, Allah’ın şeriatına rağmen kanun aramak, hukuk belirlemeye çalışanları aramak, tutmak, savunmak tamamen cahiliyyeye sevdalanmaktır. Allah’ın hükmünün fevkinde hükümler görmek, başkalarının hükümlerini Allah’ın hükümleri yerine geçirmek, Allah’ın Kur’an’ını askıya alıp Avrupa’dan kanun dilenciliğinde bulunmak, Avrupalıların arzusuna uygun kanunlar icad etmek cahiliyyedir. Cahiliyyenin anlamı apaçık bir biçimde bu ayette ortaya konulmuştur. Cahiliyye, Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve Allah’a değil onlara itaat ve ibadet edilmesi, onlara tapılmasıdır. Cahiliyyenin niteliği İslâm’la çelişmek, İslâm’a karşı olmadır. Yani İslâm’a mukabil ve onun yerine geçsin diye icad edilmiş her şey cahiliyyedir.
Allahû Teâla’nın kitabı Kur’an’dan, Hz. Muhammed (sav)’in sahih sünnetinden alınmayan kanunların, kuralların, kaidelerin kaynağı ister ‘anayasa’, ister ‘babayasa’ ve isterse ‘amayasa’ olsun, hiç fark etmez her halükârda cahiliye kanunları, kuralları ve kaideleridir.
Cahiliyyenin kabulü, Kur’an’ın askıya alınması, Allah’ın hükmünün gereksiz görülmesi, Allah’ın şeriatının reddedilmesi ile doğru orantılıdır. Sosyal ve siyasal yönde hayatlarının idaresini Allah’ın şeriatına bırakmayanlar, cahiliyyenin kavgasını verenlerdir. Yani bunlar Allah’ın şeriatını reddedenlerdir. Bunlar, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır.
Allah’ın şeriatını reddeden; cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir. Cahiliyyeyi yaşayanlar, Allah’ın hududlarını aşanlardır. Cahiliyye sistemleri yalnızca putperestlik şeklinde ortaya çıkan ya da buna benzer mitolojik ilahlara tapmak şeklinden ibaret değildir. Kavmiyet ve vatan gibi ad ve şekli değişik olabilir. Başkalarını zorla egemenliği altında tutan diktatör ve tağutlar gibi yeni putlar olabilir, hatta heykel putlar bunların birer sembolü olabilir. Cebren ve hileyle insanları Allah’ın dininden, Allah’ın dinine uygun bir hayat yaşamaktan alıkoyanlar, sahte ilahlık davasında bulunanlardır. Günümüzde bütün çağdaş toplumlar, komünist, kapitalist, yahudi, hıristiyan ve sözde Müslüman geçinen bazı toplumlar bir tür cahiliyye toplumunu teşkil etmektedirler. Çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine iman ettiklerini ifade etmekle birlikte tevhid akidesinin en önemli esası olan otorite hakkını, egemenlik, hakimiyet ve hükümranlık yetkisini Allah’a vermemektedirler. Hayatlarını düzenleyecekleri kanun ve kuralları koyma yetkisini, hem de mutlak manada, kendi hemcinslerinin oluşturdukları bazı kurumlara, parlamento, hükümet ve yargı gibi organlara vermektedirler. Hakimiyeti, hüküm koyma yetkisini mutlak manada Allahû Teâla’ya değil de, başka şahıslara ve kurumlara bırakanlar, cahiliyye hesabına Allah’a karşı savaşanlardır.
Cahiliyyenin bir manası da Allah’ın hüküm ve hakimiyetine karşı beşeri hüküm ve hakimiyet çeşitleri adına direnmektir. Haramzadeler, tağutlar, laikçiler, tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduranlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinlikle karşı çıkacaklardır. Zira Allah’ın indirdiği hükümler uygulandığında, onların yüzlerine geçirmiş oldukları ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah’a ait olacaktır. Sömürü, zulüm ve haram üzerine kurdukları cahiliyye düzeninde kendilerine maddi çıkar sağlamakta olan sömürücü egemen güçler elbette ki Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır. Hüküm koyma yetkisi, sadece ve tek Allah’ın olmalıdır. İlahlığın her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah’a özgüdür. Zira egemenlik yani hakimiyet kanun koyma hakkı ilahlığın özelliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren ister bir birey, ister bir sınıf, ister bir parti, ister bir gurup, bir ulus, isterse uluslar arası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun, ilahlığın nitelikleri noktasından, herkesten önce Allah’a savaş açmış demektir.
Kanun hükmündeki yalanlarla kamusal alanlar icad edip insanları Allah’ın mülkünde Allah’ın hükümlerine uygun hayat yaşamaktan menedenler, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır. Sosyal konumu itibariyle kendilerince alt tabakalarda bulunan bir Müslüman hanımın başını örtmesine itiraz etmeyenler, başını örten ya da çarşafa bürünen üniversite öğrencisi ya da belli bir kariyer ve kendilerince yüksek bir mevkide olan birisi oldu mu bu sefer devrim krizleri geçirir, laikçilik saralarına tutulur, insan hakları havarisi kesilenler birden bire kırmızı görmüş boğaya dönerler; hatta bazıları daha da sapıtarak ağızlarından salyalar saçan bir mahluka dönüşürler. Cahiliyyeye sevdalanmış olanlar, İslâm’ı ve Müslümanları idare ve idareci konumunda görmek istemeyenlerdir. Kendilerini efendi, kendileri gibi inanmayan ve giyinmeyenleri köle görenler, Ebu Cehil’in neslinden olanlardır.
Cahiliyye, insanların birbirlerini Rabler edinmeleridir. Allah’ın hükümlerine muhalif hüküm icad etmiş olanların hükümlerinin hayata hakim kılınmaları, insanlar nezdinde kabul görmeleri için gayret göstermek, cahiliyye hükümlerine sevdalanmaktır. Rabbimiz cahiliyye sevdalıları karşısında Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’e emir veriyor:
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler edinmeyelim ..” (Âl-i İmran Sûresi/ 64)
İnsanoğlunun haddi ubudiyeti aşıp Rablık iddiasında bulunması, kendi cinsinden Rabler edinmeye çalışması, cahiliyyeye sevdalanmış olmasındandır. Ayette geçen birbirini Rab edinme olayı en katı dikta rejimlerinin (monarşi ve oligarşi) en başta gelen özelliği, insanları kendisine taptırma ve kurumlarını, sistemlerini, yasalarını kanunlarını, değer yargılarını ve ilkelerini benimsetmedir. Cahiliyye sisteminde bazı insanlar Rab, bazı insanlar kul hükmündedirler. İslâm nizamında bütün insanlar eşit konumunda olup yegâne hüküm ve hakimiyet sahibi olan Allah’a kulluk etmekle mükelleftirler. İnsanın hayatını iktisadî, içtimaî, medenî ve idarî alanda kuşatan yasaları yapma ve insana dünya hayatındaki yolunu çizme yetkisini İslâm dışındaki beşer yapısı sistemler, önceden doğmuş olmak, kahraman ve isim yapmış olmak, mal-mülk, nüfuz etki ve güç sahibi olmak, belli topraktan, belli aileden, belli soydan ve belli renkten gelmiş olmak, belli makam ve mevkiye sahip olmak, belli yararlıklar göstermiş olmak gibi nedenlerle bir veya birden fazla kişilere, ya da bir ulusun tamamı adına, yine bazı odaklarca çizilen çizgiler içinde kalmak ve belirtilen yolu aşmamak kaydıyla o ulusça seçilen kişilere verirken, İslâm, bütün insanların yaratanı, yaşatını, öldürüp diriltecek olanı ve tüm Kâinatla birlikte insan bedeninin de itaat ettiği her şeyin Maliki olarak bu yetkiyi Allah’a bırakır ve bu şekilde insanlar arasında tam bir eşitliği sağlar.

(Alıntı)

Devamını oku...

15 Haziran 2016 Çarşamba

Sıla-i Rahim


Sıla-i rahim, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamında bir İslami terim. Kişinin kendisine yakınlığı olan kimselere iyilik yapması, onlara ihsanda bulunması anlamına gelir. Sıla kelimesi "vusul" kökünden mastar bir kelime olup, ulaşmak, kavuşmak ve bağ gibi anlamlara gelir.

Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir. En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkan nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir.

Konumuzla ilgili  Ayetler:

"Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının." (Nisa Suresi: 1)

"Demek idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir."
(Muhammed Suresi: 22-23)

"Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez." (Nisa Suresi: 36)

"Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder..." (Nahl Suresi: 90)

"Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…" (İsra Suresi: 26)

Sıla-i rahim dairesine giren kimseleri genel anlamda ifade etmek gerekirse, evvela kan bağı ile veya evlenme yoluyla akraba olanlar, sonrasında ise komşular, aile dostları, öksüzler, yetimler, yoksullar ve diğer müminlerdir. "Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…" (İsra Suresi: 26)

Sıla-i rahim'in en başında ana babaya hürmet gelir.

"Rabbin: "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara "öf" (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle." (İsra Suresi: 23)

Müşrik bile olsa ana-babaya hürmet etme konusunu ayetler net olarak ifade etmiştir:

"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne), Bana ortak koşmaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin.  Bana yönelenlerin yolunu tut. Sonunda hepinizin dönüşü ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim." (Lokman Suresi: 15)

Ayetten de anlaşılacağı gibi şirkte ana babaya itaat yoktur. Fakat mümin olmasalar bile anne babaya karşı hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyit eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.

Esmâ Binti Ebî Bekr (r.a) anlatıyor: "Müşrik olan annem gelmişti. Ona nasıl davranmam gerektiğini Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e sordum: "Annem yanıma gelerek, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?" dedim. "Evet, ona gereken hürmeti göster." buyurdu." (Buhârî, Edeb 8; Müslim, Zekat 14)

"İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir." (Müslim Birr 4; Ebû Dâvûd, Edeb 127 ) Yani babamızın dostlarını da görüp, gözetmemiz, onun ailesini görüp gözetmemiz de sıla-i rahim kapsamı içine girer.

"Önce en yakın akrabalarını uyar." (Şuara Suresi: 214) Ayetinin gereği olarak, Rasulullah (s.a.s) tebliğe yakın akrabalarından başlamıştır. İslamiyetin ilk yıllarında inen mekki ayetlerde, Rasul'e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir. Tebliğe akrabalık bağlarını vesile ederek öncelikli olarak bu hedef kitleden başlanması ayrıca önemlidir. Rasul'ün örnekliğinde bizlerde İslama davete yakın akrabalardan başlamalıyız.

Sıla-i rahimle ilgili hadislerde, şöyle buyrulmaktadır: "Ana ve babasının ihtiyarlık zamanlarında, bunlardan birine yahut ikisine yetişip de, bunlara gereken hürmet ve hizmette bulunarak Cennet’i hak edemeyen kimsenin burnu yerlerde sürünsün."  (Müslim, Birr: 9) Hadis gereği ana-baba evlada bir yük değil. Cennete kolayca giriş bileti, cennete kestirme yol olarak görülmelidir.

"Rızkının geniş ömrünün uzun olmasını arzu eden (akrabalarını ziyaret etsin) onlarla olan bağlantısını devam ettirsin." (Buhari, Edep 12) Hangimiz ekonomik sıkıntı içinde değiliz. Kişi akrabalarını, amca, hala, dayı, kardeşlerini ziyaret ederse, Allah Rasulü (s.a.v) rızkının genişleyeceğini söylüyor.

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin." (Buharî, İlim 37; Müslim, İmam 74-77)

"Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez." (Buhârî, Edeb 11)

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun." (Riyazü’s Salihin Hadis No: 316)

"Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır." (Tirmizi, Zekât 26)

"Mükafatı en hızlı verilen hayır ve iyilik sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahimi terk etmektir."  (Ebû Dâvud, Edep 51)

Peygamberimizin akrabalarıyla olan ilişkilerinden birkaç kesit sunmak istiyorum:

Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe'yi hiç unutmamış, Mekke'de iken onu ziyaret etmiş ve ona ikramlarda bulunmuştur. Hicret edince Medine'den ona giyecekler göndermiştir. Mekke'nin Fethi’nde onun oğlunun durumunu sorup araştırmış, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrenmiştir.

Sütannesi Halime'yi gördükçe; "Benim annem, benim annem!" diyerek, kendisine içten sevgi ve saygı gösterip, omuz atkısını serip üzerine oturtmuş, istek ve arzularını hemen yerine getirmiştir. Hatice annemiz ile evlendiğinde, Halime Mekke'ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmiştir.

Huneyn Savaşı'nda esir düşen sütkardeşi Şeyma'yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve ‘hoş geldin’ buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve süt babasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma'ya şunları önermiştir: "İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim." Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. Onun bu davranışında, 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakarlığını görüyoruz.

Dadısı Ümmü Eymen'i sık sık ziyaret ederek kendisine "anne" diye hitap etmiştir. Yine onun için; "Anamdan sonra annem, benim ev halkımdan geride sağ kalan kimsedir." diyerek iltifat etmiştir.

Abdullah bin Amr (r.a) şöyle dedi: "Rasulullah (s.a.v): "Sıla-i rahim yapan, karşılık veren değildir. Esas sıla-i rahim, karşı taraf alakasını kestiği halde onu ziyaret edendir." buyurdu." (Müslim, Tirmizî)

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse sıla-i rahim yapsın." (Buhari, Müslim)

Akrabalarımız içerisinde bizlere iyi davrananlar olabileceği gibi bizlere sıkıntı verebilenler de olacaktır. Akrabanın iyiliğine karşı iyilik göstermek güzel olsa da yeterli değildir. Bizlere sıkıntı çıkaranlara karşı ise affedici olmalıyız. Ziyaretleşme akrabalık bağının devam etmesine en büyük vesiledir. Bu sebeple aramızdaki diyalogları artırmak için ziyaretleşmeleri unutmayalım.

Alemlerin Rabbi Olan Allah'a Hamd Olsun!
Devamını oku...

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Müslüman Kafir Ayrımı Yapmamak



“Yeryüzünde meydana gelebilecek en büyük fitne, şirk ve fesat; müslüman ile kafirlerin, Allah (c.c)’a itaat edenle karşı gelenlerin karışmasıdır. Onlar karıştığında İslam nizamının dengesi bozulur. Tevhid akidesinin hakikati belli olmaz ve kaybolur. Sonuçta büyüklüğünü sadece Allah (c.c)’ın bildiği şer meydana gelir. İslam’ın hakim olması, emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker müessesinin işlemesi ve cihad bayrağının yükselmesi ancak Allah (c.c) için sevmek, Allah (c.c) için buğzetmek ve Allah (c.c)’ın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmakla olur. Buna delalet eden bir çok ayet vardır.” (Ed-Durer'us Seniyye - Cihad Bölümü)

Allah (c.c)’a yemin ederim ki, bu dünyada, bâtıl ve ehlinden bugün beri olmayan, şüphesiz ahirette ondan beri olmayı ve dünyaya geri dönmeyi temenni edecektir. Ama ne yazıkki bu olmayacak ve o günkü pişmanlık sahibine bir şey kazandırmayacaktır. Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“O gün yüzleri ateşe çevrilenler derler ki: “Keşke Allah’a ve rasulüne itaat etseydik. Rabbimiz! Biz, kendi liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Ve onlar bizim yolumuzu saptırdılar. Rabbimiz onlara azaptan iki kat ver ve onlara büyük lanet et!” (Ahzab: 66-68)

“O vakit tâbi olunanlar, tâbi olanlardan ayrılarak uzaklaşmıştır ve (her iki taraf da) azabı görmüştür ve onların (aralarındaki) bütün bağları da kopup parçalanmıştır. Tâbi olanlar: “Ah keşke bir kere daha (dünyaya) döndürülsek de onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşsak!” derler. Allah böylece onlara işledikleri amelleri hasretler (pişmanlıklar) halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (Bakara: 166-167)

Allah (c.c)’ın Muvahhid kullarından olmak isteyen, bu asrımızın beşeri kaynaklı kanunlarından, bu kanunları koyanlardan, bu kanunlara tâbi olan ve onu müdafaa edenlerden beri olmalı, iğrenç olan bu yeni dine ve ona tabi olanlara ise, bu dine bağlandıkları müddetçe düşman olup onları tekfir etmelidir.

İşte bu, İbrahim (a.s)’in milletinin dini ve bütün nebi ve rasullerin dinidir. Bu ise; bütün ibadetleri ihlaslı bir şekilde sadece Allah (c.c)’a yapmak, şirkin ve müşriklerin her çeşidinden beri olmak manasına gelen Tevhid kelimesidir ve insanlar ilk olarak buna davet edilirler.

Tevhid milletinin en yüksek mertebesi; tağutu yok etmek ve insanları ona ibadetten uzaklaştırarak sadece Allah (c.c)’ın şeriatine bağlamak için cihad yapmaktır.

Cihadın ilk ve en önemli merhalesi tağutun (beşeri kanunların ve diğer türlerinin) sefilliğini, alçaklığını, sahteliğini, İslam düşmanı olduklarını insanlara haykırman ve bütün gücünle insanları bundan sakındırmaya, onu reddetmeye, ondan uzaklaşmaya ve onu tekfir etmeye davet etmendir. İşte bu, Tevhid dinidir ve nebilerin davetidir. Beşer kanunları ve kullarının, tağutlar ve bağlılarının yüzlerine yeri ve zamanı geldiğinde apaçık bir şekilde şöyle haykırmalısın:

“Sizi ve taptığınız tağutları reddediyoruz. Küfür anayasanızı da reddediyor ve asla kabul etmiyoruz. Tağutlara taptığınız ve anayasaya bağlı kaldığınız müddetçe, Allah (c.c)’ın dinine teslim olup hayatınızın her yönünde sadece O’nun kanunlarını ve şeriatini hakim kılıncaya kadar sizinle aramızda düşmanlık ve kin olduğunu ilan ediyoruz. İbrahim (a.s) ve beraberindeki mü’minlerin kavimlerine söylediğini biz de size aynen söylüyoruz:

“Muhakkak ki biz, sizden ve Allah’tan başka ibadet ettiklerinizden uzağız. Sizi reddettik (tekfir ettik). Tek olan Allah’a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda sonsuza dek sürecek bir düşmanlık ve kin başladı.” (Mümtehine: 4)

Onlara yine Allah (c.c)’ın şu sözünü söyleyeceksin:

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun: 6)

Bu konuda gevşemiş olanlara ve seni gevşetmek isteyenlere aldırma! Onların bu halleri seni üzmesin. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Şehitlerin efendisi; Hamza b. Abdulmuttalib ve zalim bir imam karşısında Allah (c.c)’ın hükümlerine bağlanmayı emrettiği için öldürülen kişidir.” (Hakim rivayet etti Hasen hadis)

Şirk ve şirk ehline karşı cihad yapmak, tağutun alçaklığını ve ona bağlı olanların küfrünü açıklamak, çağdaş beşer sisteminin ve Allah (c.c)’ın şeriatinden başka bütün şeriatlerin basitliğini, adaletsizliğini, alçaklığını ve küfürlerini herkese anlatmak, Allah (c.c)’a yaklaştıran en büyük ameldir. Çünkü Allah (c.c)’ın semadan indirdiği din, ancak Allah (c.c)’ın düşmanlarını alçaltmak, onların gerçek yüzlerini ve şirklerini ortaya çıkartarak sahte maskelerini düşürmek ve bütün insanları onların küfür ve pisliklerinden sakındırmakla hakim olur. Bâtılın ve küfrün gerçek yüzünü ortaya çıkarmadan hak nasıl belli olur?

Şayet tevhidin en yüksek mertebesine ulaşmak ve amellerin en faziletlisini yapmak istiyorsan, sana söylediklerimi yapar ve bu yolda karşılaştığın eziyetlere, imtihanlara sabredersin. Şunu iyi bil; dünyadaki imtihan temiz ile temiz olmayanı, mümin ile kafiri, ihlaslı ile sahtekarı ayırmak için yapılır. Dünyada imtihan edilmeden hiç kimse cenneti kazanamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“İnsanlar sadece “İman ettik” demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Şüphesiz biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette sözüne sadık olanları bilir. Ve elbette yalancıları da bilir.” (Ankebut: 2-3)

“Asra andolsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr: 1-3)

Şayet bu büyük mertebeye ulaşmaya güç yetiremiyor, yani; tevhidi apaçık bir şekilde haykırarak insanları buna davet edemiyorsan, bari bundan mertebece daha aşağı olanı yapmaya çalış. Çünkü eziyetlere sabretmek ve münkeri değiştirmek derece derecedir. Sen ancak yapabileceğin mertebeden işe başla! Gücünün yettiği mertebeden işe başlamak sana farzdır. Zira Allah (c.c) insana gücünün üzerinde yük taşıttırmaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez.” (Bakara: 286)

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, eğer buna güç yetiremezse diliyle düzeltsin, buna da güç yetiremezse kalbiyle düzeltsin (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıf olanıdır.” (Müslim)

Şayet, münkerin (kötülüğün) yüzüne karşı küfrünü apaçık bir şekilde haykıramıyor, beşerin kanunlarını açıkça reddedemiyor, insanları bu kanunları reddetmeye, o kanunları kabul edenleri tekfir etmeye çağıramıyorsan yani; münkeri değiştirmeye gücün yoksa işte o zaman şirke düşmemen ve muvahhid kalabilmen için en azından tağutu, bağlılarını ve destekleyenlerini tekfir etmeli ve tüm benliğin ile onlardan beri olmalısın! Çocuklarına da tağutun gerçek yüzünü öğretmeli, tağutları, onu destekleyen, kabul ve müdafaa edenleri tekfir etmeyi, buğz ve düşmanlığı onların kalplerine iyice yerleştirmeli, sadece Allah (c.c)’a, rasulüne, İslam şeriatine ve mü’minlere dost olmayı onlara öğretmelisin. İnsanları bu tağutlara (beşer kanunlarına) bağlamaya çalışan, buna davet eden veya buna zorlayan hakim, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, ordu, emniyet mensubu ve bunlar gibilerine, en yakın akraban olsalar bile buğzedeceksin, çocuklarına da buğzettireceksin! Çocuğunun bebekliğinde ona nasıl süt içirmişsen tevhidi de işte o şekilde adeta yudum yudum içireceksin! Ta ki hak olan tevhid üzere yetişebilsin. Zamanımızdaki insanların çoğunun gafil olduğu La İlahe İllAllah Muhammedun Rasulullah şehadetinin gerçek manası üzere yetişebilsin...

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun! Orada şiddetli melekler vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yerine getirirler.” (Tahrim: 6)

İbni Ömer (r.a)’den Rasulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Her biriniz bir çobansınız ve her biriniz güttüğünden sorumludur... Erkek, kendi ailesinin çobanıdır ve o da güttüğünden sorumludur...” (Buhari, Müslim)

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“İdaresi altındakileri kandıran bir kul bu şekilde ölürse, Allah (c.c) ona cenneti haram kılar.” (Buhari, Müslim)

Ey muvahhid! Bil ki sen evinde bir çobansın ve çocukların da senin güttüğündür. Öyleyse sakın bu görevi yerine getirmemezlik yapma ve bu göreve riayet etmeyen, onu yerine getirmeyen bir kimse olarak Allah (c.c)’a kavuşma! Bu mesele ihmale gelmeyecek derecede ciddi, önemli ve tehlikeli bir meseledir. Bu konuda sakın gevşek davranma! Küçüklüklerinden itibaren çocuklarına tevhidi, La İlahe İllAllah’ın gerçek manasını öğret! Onları, şirk ve tağutun her çeşidinden, bunlara bağlı olanlardan uzak kalabilecekleri ve onlara düşman olabilecekleri bir şekilde yetiştir. Sen bu konuda sorumlusun ve ahirette bundan sorulacaksın. Sakın ihmal etme!

Beşer sistemin kullarının yayın organlarından ve çocukları terbiye metotlarından uzak dur! Çünkü onlar çocuklara tağutları sevdirmeye, ona dost olmaya, onun hükümlerine bağlı kalmaya, onu korumaya teşvik ederler ve bu zihniyetle onları yetiştirirler. Böyle tuzaklardan çocuklarını koru! Televizyon, radyo, gazete ve bunlar gibi her türlü bozgunculuğa sebeb olan yayın organlarından da uzak dur! Çünkü bu yayın organları; nesli bozucu, tağut ve hükümlerini yüceltici yayınlarla insanların zihinlerini bulandırırlar. Yine tağutun okullarından çocuklarını koru! Çocuklara öğretilen derslere karşı uyanık ol! Çünkü onların okulları adeta zehir saçmaktadır. Saçtığı bu zehirlerle nesilleri gerçek tevhidden uzaklaştırır, tağutu ve kanunlarını yücelttirir, onlara bağlandırır, onlara saygı göstertir, ordularını, askerlerini sevdirir, küfrün her çeşidini onlara işlettirir ve böylece çocukları beşerin kulu yapar. O halde sen çocuklarını bunlardan koru!

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Size öyle bir zaman gelecek ki insanlar, elenecektir. Öyle elenecekler ki çok az kişi kalacaktır. Öyleki; sözünde duranla durmayan, emaneti muhafaza edenle etmeyen birbirine karışacaktır.” Rasulullah (s.a.v) bunu göstermek için parmaklarını birbirine kenetlemişti. Sahabeler şöyle sordular:

“Ya Rasulullah! Böyle bir zamanda ne yapalım?” Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Bildiğinizi uygular, bilmediğinizi uygulamaz ve insanlarla ilgili meseleleri terk ederek nefsinizi ve ailenizi düzeltmeye çalışırsınız.” (İbn-i Mace ve başkaları sahih senedle rivayet etti.)

Tevhidi sağlamak için anlattığımız birinci mertebeyi yapacak güce sahip olamadığında yapman gereken mertebe budur ve bu, tevhidi sağlaman için en asgari mertebedir. Bu mertebede Rasululah (s.a.s)’in zikrettiğimiz hadisini hep hatırla.

Allah (c.c) bizi ve seni doğru yolda sabit kılsın! Zamanımızda İslam şeriatinin tatbik edildiği bir ülke bulunmadığı için Allah (c.c)’ın kanunlarının tatbik edildiği bir ülkeye hicret edemiyor ve bu sebeple İslam şeriatinin tatbik edilmediği kafir bir ülkede yaşamak zorunda kalıyorsan, bil ki orada yapman gereken; o kafir ülkenin küfrünü ikrar edici, onların küfrüne yardım edici, onların kanunlarının uygulanmasını sağlayıcı ve bu konuda onlara destek olucu her türlü görevden uzak durmandır. Bu kaçınma, La İlahe İllAllah şehadetinin gereklerindendir ve İslam’ın geçerli olabilmesi için gerekli olan bir şarttır. Buna rağmen onların işlerinde yine de çalışırsan onlara küfürlerinde yardım etmiş ve onları dost edinmiş olursun. Oysa Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Zulmedenlere güvenme; aksi halde ateş size de dokunur. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.” (Hud: 113)

Abdullatif Abdurrahman:

“Eğer seni sağlam tutmamış olsaydık, neredeyse onlara azıcık meyledecektin.” (İsra: 74) ayetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu ayeti tefsir eden müfessirlerin sözlerine dikkatle bak! Bu ayet, şirk işlemeleri için şirk koşanlara bir mürekkeb vermeyi veya bir kalem ucu açmayı dahi onları desteklemek olarak nitelendirmiştir. Çünkü şirk, Allah (c.c)’a karşı işlenen haramların en büyüğüdür. Hal böyleyken, işlenen şirkle birlikte bundan daha çirkini ise; Allah (c.c)’ın ayetleriyle alay eden, hükümlerini yürürlükten kaldıran ve üstelik küfür, cehalet ve sapıklık kanunları olan beşeri hükümleri adaletle vasfetmektir. Allah (c.c), Rasulü ve mü’minler bilirler ki bu kanunlar küfür, cehalet ve sapıklıktır. Kalbinde zerre kadar iman olan, Allah (c.c)’a, rasulüne, kitabına ve dinine zerre kadar önem veren bir kimse; bu kanunları reddeder, bu tağutun hükümlerini vaaz eden, Allah (c.c)’ın ayetlerinin alaya alındığı meclislerde asla oturmaz ve onlardan uzak durur.

Bu düşmana yapılacak cihad işte böyle olmalıdır. Öyleyse hemen harekete geç, Allah (c.c)’ın dinini yücelt, insanlara bu dini açıkla, bu dine karşı gelenleri kötüle, onlardan ve kanunlarından beri olduğunu söyle! Bu şirke giden yolları iyice araştır ve yollarını kapat, o yollarda sakın yürüme! İnsanların çoğu bu şirkten ve şirk ehlinden beri olsa bile o şirki destekleyen, onlara dostluk gösteren kimselerin safına girenlerin eri olmuştur. Şirkten kurtulmak için Allah (c.c)’tan yardım dileriz.” (Ed-Durer'us Seniyye - Cihad Bölümü - Sayfa 161)

Rızık ve fakirlik korkusu, hiçbir zaman sana sakın mazeret olmasın! Allah (c.c)’ın kendilerine yardım etmediği ve bu sebeple yeryüzünde zelil duruma düşürdüğü kimselerin ağızlarında geveleyip durdukları “ben emir kuluyum” sözünü sakın sen tekrarlama! Bil ki sen, rızkı veren ve en büyük kuvvet sahibi olan Allah (c.c)’ın kulusun.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’tan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı bir yerden rızıklandırır.” (Talak: 2-3)

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size kötülüğü emreder. Allah ise size katından bir bağışlanma ve bolluk vadeder. Şüphesiz ki Allah ihsanı geniş olan ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara: 268)

Allah (c.c) kendisine itaat eden kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer fakirlikten korkarsanız Allah dilerse fazlıyla sizi zenginleştirecektir.” (Tevbe: 28)

“Kim Allah yolunda hicret ederse gidecek bir çok yer ve genişlik bulur.” (Nisa: 100)

Müslüman nerede bulunursa bulunsun, her türlü şirkten ve şirk ehlinden uzak durmalıdır. Allah (c.c)’a karşı gelen tağutların kanun ve görevlerinden, Allah (c.c)’ın gazabına sebep olan her türlü işlerinden uzak durmalıdır.

Kişinin şirkten ve şirk ehlinden uzak durması için öncelikle iman ve küfür sınırlarını bilmesi dolayısıyla kimin müslüman ve kimin de kafir olduğunu ayırt etmesi gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) müslümanların müslümanlarla evlenmesini, kafirlerle evlenmemesini emretmiş, müşriklerin ve mürtedlerin kestiklerini haram kılmış, kafirlerle cihad etmemizi, onlara sert davranmamızı ve onlarla savaşmamızı emretmiştir. Bu da iman ve küfür sınırlarını bilmeden kafirlerle mü’minleri ayırdetmeden mümkün olmaz.

Kur’an-ı Kerim’de ve Rasulullah (s.a.v)’ın sünnetinde mü’min ve kafirlerin sıfatları mevcuttur. Bu sıfatlara göre insanlar hakkında mü’min veya kafir diye hüküm verilir. Allah ve rasulünün kafir ve müşrik olarak vasıflandırdığı kişileri müslüman olarak kabul etmek veya onların küfründe ve şirkinde şüphe etmek veya onları tekfir etmeye yanaşmamak Allah ve rasulünün hükmüne karşı çıkmak olacağından böyle düşünen kimse küfre girer.

Şirki ve küfrü bilmeyen kişi tevhidi bilemez, tevhidi bilmeyen kişi de tevhid inancına sahip olamaz. Tevhidi bilen kişi, inancında, amellerinde ve sözlerinde Allah (c.c)’ı nasıl birleyeceğini bilir. İnançlarında, amellerinde ve sözlerinde Allah (c.c)’ı birlemeyip O’na şirk koşanları da bilir. Bütün bu konular birbirine bağlıdır. O halde herkes kendisini sakındırsın ve kendi nefsini hesaba çeksin!

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:


“...Helak olan açık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da açık bir delilden dolayı yaşasın!” (Enfal: 42)

(Alıntıdır.)
Devamını oku...

1 Mayıs 2016 Pazar

Cuma Namazı

İbni Hacer şöyle der: "Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı, ancak Rasulullah (s.a.v) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır." İbn Hacer'in Cuma namazının Mekke'de farz kılındığı halde orada kılınmayışını, Cuma namazının açık kılınması gereği ve Rasulullah (s.a.v) ile Müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda Cumada anlatılanlar Kureyş'in hem ilahlarının, hem kanunlarının, hem de otoritelerinin sarsılmasına sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah (c.c)’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.
Rasulullah (s.a.v), Mekke'de Müslümanları Kâbe'de bir araya toplayarak Cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı. Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman Cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.v)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.v) ise ona gönderdiği mektupta, Cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah (c.c)'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle Müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Kuba'da Said b. Hayseme'nin evinde 12 kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr, İslam tarihinde Müslümanları Cuma namazı için toplayan ilk kişi idi. İbn-i Şirin şöyle dedi: "Rasulullah (s.a.v) Medine'ye hicret etmeden ve Cuma ayeti indirilmeden önce Medineli Müslümanlar Cuma namazı kılmışlardır." İbn-i Abbas diyor ki: "Rasulullah (s.a.v)'a hicretten evvel Cuma namazı için izin verildi. O, Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti: "Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler'le Cuma namazı kıl." Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp Cuma namazı kıldırmıştır. Rasulullah (s.a.v) da Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak Cuma namazını kıldırmıştır. Cuma Namazı Ne Zaman Farz Olur? Cuma namazı Müslümanlar üzerine Bi'set'in 10. yılında, İsra ve Miraç hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.v) kendisi Mekke'de iken, Medineli Müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki Müslümanlara Cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca Cuma namazı kılmamıştır. Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah (s.a.v)'ın ilk Cumayı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.v) üç sene boyunca Mekke'de Cuma namazını kılmamıştır. Çünkü Cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mekke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazı da farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah (s.a.v) ve Müslümanlar Cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazeretsiz olarak üç defa Cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadiste de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman Cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.v) üç sene boyunca Mekke'de Cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır. Şu halde farz olduğu halde Rasulullah (s.a.v)'ın Mekke'de Cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen Cuma namazı şartları nelerdi?
Cuma namazı kılınacak yerin bütün Müslümanların toplanabileceği ve bütün Müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. Çünkü bütün Müslümanlar toplanıp Cuma namazı kılmış olsalardı, imanı gizli olan bazı Müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak Müslümanlara eziyet edeceklerdi. Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rekatlardan ibaret değildir. Cuma namazında, öğle namazının farz olan iki rekatı yerine, Cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede, Cuma kılındığı anda, Müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla Cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet Müslüman imam Cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam Cumanın rükunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir rüknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, Cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, Cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda Cumanın farziyeti kalkar. Zamanımızda Allah (c.c)'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam Devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri gizlemekte ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler. Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah (c.c)'a ait olduğunu Allah (c.c)'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez. Sırf Cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek Cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar. Kalkıp işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, Cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için Cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak Cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır. Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ul Harp'te Cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, Dar-ul Harp'te de Cuma namazı kılınabilir. Bu şartlara gelince; 1 - Dar-ul Harp'te Cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı. 2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir. Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde Dar-ul Harp'te Cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam Devleti ile barış anlaşması yapmış Dar-ul Harp'te gerçekleşebilir. Bunun dışındaki Dar-ul Harp'lerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler. Şu halde şartları tahakkuk ettiği halde Cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde Cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki, şartları tahakkuk etmediği için Cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar Cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
AKLA GELEN BAZI SORULAR VE CEVAPLARI Soru: İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cumanın farziyeti kalkar mı? Cevap: Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, Daru'l-Harp'te yani İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cuma namazı kılınabilir ve farziyeti kalkmaz. Bu şartlara gelince; 1 - Daru'l-Harp'te Cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı. 2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkça anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir. Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde Daru'l-Harp'te Cuma namazı kılınabilir ve farziyeti kalkmaz. Bu şartlar ise ancak İslam Devleti ile barış antlaşması yapmış Daru'l-Harp'te gerçekleşebilir. Bunun dışındaki Daru'l-Harp'lerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasına kesinlikle müsaade etmezler. Zira hutbede söylenenler büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar Cuma hutbesini kesinlikle kafirlerin izin verdiği ve istediği şekilde yapamazlar. Böyle yapılırsa Cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Üstelik İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak, onların heva ve heveslerine uymak, onlara istekleri konusunda itaat etmektir ve küfürdür. Bu sebeple eğer ki Müslüman imam Cuma için hutbeye çıktığında hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse, bu durumda o imam Cumanın rükunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir rüknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, Cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, Cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda Cumanın farziyeti kalkar. Soru: Kafir bir yöneticinin tayin ettiği imamın arkasında Cuma kılınır mı? Cevap: Kafir bir sistemin veya yöneticinin, kendi sistemine hizmet eden ve yine kendisi gibi kafir olan imamlarının arkasında ne Cuma namazı, ne vakit namazları ve ne de cenaze namazı kılınır. Çünkü onlar kafir olduklarından dolayı müminler üzerinde ne velayet hakkına, ne yöneticilik hakkına ne de imamlık hakkına sahip değillerdir. Maalesef zamanımızda Allah (c.c)’ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı yöneticilerin insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam Devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cuma namazlarının, vakit namazlarının kılınmasına ve diğer bazı ibadet olan amellerin yapılmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak veya İslam’dan kendilerine zarar vermeyecek belirli meseleleri insanlara anlatacak imamlar tayin edip, onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri gizlemekte ve bu şekilde İslam'a değil kafir yöneticilere ve sistemlere hizmet etmektedirler. Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Yine, bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah (c.c)'a ait olduğunu Allah (c.c)'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez. Sırf Cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın ve kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek Cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar. Kalkıp ta; "Camiler açıktır, ezanlar okunuyor, Cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için Cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak Cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir." diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır. Kafir sistemlerinde insanlara imam, din adamı, din profesörü, din doktoru veya din alimi diye tanıttıkları ve asıl görevleri o sistemlere hizmet etmek olan belamlar, aslında birer paralı devlet memurlarıdır. "İmamlık" onların "ekmek teknesi"dir. Onlar için İslam ya da İslami değerler hiç önemli değildir. Bu sebeple bu imamlar: 1 - Allah (c.c)'a ve rasulüne iftira atmaktan geri kalmazlar. 2 - İslam dinini ya bilmezler, ya da kasıtlı saptırırlar. 3 - İslam düşmanlarını yüceltir, över, kahraman ilan ederler. 4 - Allah (c.c)'ın kafir dediklerini Müslüman, Müslüman dediklerini kafir ya da rejim düşmanı vs. ilan ederler. 5 - Allah (c.c)'ın insanlara kitaptan bildirilmesini emrettiği hükümleri gizlerler ve böylece laneti hakederler. 6 - Kafirlere dostluk, müminlere düşmanlık göstermeye teşvik ederler. 7 - Her gün 5 defa minarelerden okudukları ezanın bile ifade ettiği manayı hissetmezler, sadece güzel teganniler yaparlar. 8 - Bidatleri dinden gibi gösterirler ve insanlara cennetten yer parsellerler. 9 - Küfürle yaşamayı İslam olarak gösterirler, böylece küfrün hüküm sürdüğü yerleri İslam'mış gibi gösterirler. 10 - Küfür yolunda savaşmayı ve bu uğurda ölmeyi şehadet olarak vasfederler, insanları buna teşvik ederler. 11 - Dualarında Yahudi, Hristiyan, putperest, ateist vs. demeksizin herkese rahmet okurlar. 12 - Kafirlikleri açık, Allah (c.c)'ın varlığını ve İslam'ı kabul etmediğini söyleyen, hatta İslam'a karşı bayrak açtığı bilinen kimselerin bile cenazelerini kılarlar, onlara kabirleri başında dua ederler. Bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür ve bidatleri işlemekten geri kalmazlar. Bütün bunlara rağmen bu kimselerin İslam'da söz konusu edilen imamlardan olduğunu ve onların peşinde namaz kılınacağını hangi akıl sahibi kimse söyleyebilir ki? Soru: Cuma kılınmadığı takdirde Müslümana bir sorumluluk var mıdır? Cevap: Cuma namazını kılmaması konusunda Müslümana sorumluluğun olabileceği durum ancak şartların tahakkuk etmesi ve Müslümanın Cuma kılmama konusunda mazeretsiz olması halinde söz konusudur. Bu ise Müslümanın yaşadığı dar (yer) ile alakalıdır. Buna göre Müslümanın yaşadığı dara göre Cuma konusundaki sorumluluğu şöyle değerlendirilir: a) Dar'ul-İslam: İslam diyarında bir Müslümanın Cuma namazını kılmaması eğer ki onu inkar etmesi sebebiyle ise o kimse dinden döner ve mürted olur. Şayet Cuma namazını kılmaması inkarı değil, tembelliği veya önemsememesi sebebiyle ise bu kimsenin küfre girmesinden endişe edilir. Bu konuda Rasulullah (s.a.v)'ın bu meselenin ehemmiyetini belirten sözleri vardır. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslümana farzdır." (Nesei, Cumu'a 2; Ebu Davud, Taharet 129), "Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allah (c.c) kalplerini mühürler de gafillerden olurlar." (Müslim, Cumu’a 12; Nesei, Cumu’a 2)
"Allah (c.c), önemsemeyerek üç Cumayı terk eden kişinin kalbini mühürler" (Ebu Davud, Salât 210; Nesei, Cumu’a 2) b) Dar’ul-Küfür: Dar’ul-Küfür kendi arasında şu kısımlara ayrılır: 1) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunan Dar'ul-Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olduğu için kafirler Müslümanların ibadetlerine karışmazlar. Müslümanlar Cuma dahil her ibadetlerini, kafir sistemin değil, İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirirler ve bu konuda kafirler tarafından kendilerine bir zarar söz konusu olmaz. İşte böyle bir yerde sebepsiz Cumayı terk etmek aynen Dar’ul-İslam olan beldede Cumayı terk etmek gibidir. 2) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunmayan Dar'ul-Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olmadığı için kafirler Müslümanların ibadetlerini, İslam'ın emirleri doğrultusunda değil kendi bildirdikleri şekliyle yapılmasını isterler. Bu gibi yerlerde Müslümanlar hür değildirler. Bu sebeple Müslümanlara bu gibi diyarlarda Cuma namazı farz değildir. Çünkü Cuma namazı İslam'ın emirleri doğrultusunda yerine getirilemez. Şayet getirilecek olsa kafirler tarafından eziyete maruz kalırlar. Bu durum, farz kılınmasına rağmen Rasulullah (s.a.v)'ın Mekke'de Cumayı eda etmemesi gibidir. Yani bu gibi diyarlarda Cumanın farziyeti kalkar ve Müslümanlar Cuma namazı yerine öğle namazını eda ederler. Soru: Küfürle hükmeden ve Müslümanlarla anlaşması olmayan küfür diyarlarında Cuma konusunda Müslümanlara düşen görev nedir? Cevap: La İlahe İllallah Kelime-i Tevhid'ini yüklenmiş her Müslümana düşen görev; şirk tamamen ortadan kalkıp din sadece Allah (c.c)'ın oluncaya kadar müşriklerle mücadele etmesidir. Bu sebeple La İlahe İllallah düsturunu çok iyi anlaması ve onu tekrar yeryüzüne hakim kılabilme mücadelesi vermesi gerekir. Böyle yapmakla hem yeryüzünde Allah (c.c)'ın dinini hakim kılma, hem Cuma namazı ve tüm ibadetleri rahatlıkla yerine getirebilme mücadelesi vermiş, hem de Allah (c.c)'ın rızasına uygun amel işlemiştir. İşte böyle diyarlarda Müslümana düşen asıl görev budur. Bu konuda bizler için en güzel örnek Rasulullah (s.a.v)'tır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasûlü'nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab 21)
YAYGIN İDDİALAR VE CEVAPLARI İddia: Biz dışarıdaki imamların arkasında değil kendi bildiğimiz kişiyi tayin ediyoruz... Cevap: Diyelim kendi bildikleri kişiyi tayin ettiler bu kabul, peki bulundukları yer şehir hükmünde mi? Söz konusu yerin şehir hükmünde olduğunu ispat edin o zaman. Bu yerin şehir hükmünde olduğunu düşünelim ve kabul edelim, şimdi bu yer Dar'ul-İslam mı yoksa kafirlerle anlaşmalı Müslümanların yaşadığı bir yer mi? O zaman bunu ispat edin. Bu yerin bir anlık Dar'ul-Harp'le anlaşmalı bir belde olduğunu düşünelim. Bu durumda o beldenin halifesi kim? Kimler o halifeye biat etmiş? Ve niye bu yerde bütün Müslümanlara kapısını açmıyor? İmam tayin edilen kimse hutbesinde ne anlatıyor? Dar'ul-Küfür, küfürlerini insanlara anlatıyor mu? İnsanları şirkten, küfürden sakındırıyor mu? La İlahe İllallah inancının ne olduğunu ve rasullerin niçin bu kelimeyle gönderildiklerini anlatıyor mu? Eğer anlatmıyorsa ve bunlar yapılmıyorsa onların birilerini imam tayin etmeleriyle tağutların birilerini imam tayin etmesi arasında hiç bir fark yok. Çünkü her iki taife de İslam'dan habersiz, ilmi gizleyenler veya ilimden habersiz paralı memurlar hükmündedir. İddia: Size Cumaya gitme diyen buna engel olan biri mi var her yer serbest değil mi? Üstelik Cuma farz kılındığı zamanda peygamberimiz zor durumdaydı bu yüzden kılamamıştı. Cuma namazı farz kılınmış olduğu halde Medine de ise İslam beldesi yoktu, fakat sadece İslam her eve girmişti ve serbesttiler tıpkı günümüzdeki gibi. Cevap: Evet. Dediğinizi inceleyelim, bakalım dediğiniz de ne kadar haklısınız görelim. Diyorsunuz ki; "Rasulullah (s.a.v) o zaman zor durumdaydı." Bu sözünüz de yerden göğe kadar haklısınız. Ama unuttuğunuz bir mesele var ki o da Rasulullah (s.a.v)'ın hangi zorluklar içerisinde olduğudur. Zira Rasulullah (s.a.v) Cuma kılmamasına rağmen tüm zorluklarına rağmen bu meseleden daha zorunu başarmış kâfirlere tevhidi yüzlerine karsı haykırmıştır şimdi sizce şu zamanımızda kâfirlere tevhidi gerçek manasıyla haykırmak mı daha zor, yoksa Cuma kılmak mı? Elbette Tevhidi haykırmak daha zor? O halde acaba hiç düşünmez misiniz Rasulullah (s.a.v) daha zorunu yaptığı halde daha basitini niye yapmamıştır... İste burada ortaya Cuma için Cumaya has şartların olduğu meselesi ortaya çıkıyor. O şartlar ise bilinen şartlardır. Bu şartlar olmadıkça Cuma kılınmaz demektir. ve diyorsunuz ki İslam Medine'de her eve girmiştir... O yüzden Müslümanlar serbesttiler... Bu sözünüzde de haklısınız... O halde simdi şartların aynı olduğunu iddia ediyorsanız haydi tek tek evlerin kapılarını çalalım acaba Allah (c.c)'ın istediği ve resulünün tebliğ ettiği İslam'dan kimler nasibini almışlar görelim... Ama tabi ki burada asıl olan birilerinin İslam dediği değil, Allah (c.c) ve resulünün İslam olarak bildirdiği ve kendisinden razı olduğudur... O halde sizlerle İslam'ı inceden inceye bir konusalım sizler İslam'ın neresindesiniz ki insanları da İslam'ı serbestçe yasayanlar olarak değerlendiriyorsunuz. "Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
Devamını oku...