Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

13 Mart 2014 Perşembe

Ûlûl Emr


"İslam tabi ki baştan aşağı siyasal bir dindir; devlet olmayı önerir ve mevcut laik rejim, yöneticileri Müslümanlar'ın  ûlû’l emr-i olamazlar! Zaten laik rejim de, kendisini dinî terminoloji ile tanımlamayı kabul edemez."
Bir Kur'an terimi olan ûlû’l emr, iki kelimeden oluşmaktadır. ‘Ûlû’, iyelik, sahiplik bildiren bir kelimedir ve ‘zû’ ön ekiyle aynı anlamdadır. Kur'an’da pek çok isme bitişerek belli sıfatlara sahip olma durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. Mesela ûlû’l elbâb: akıl sahipleri (2/Bakara, 269; 3/Al-i İmran, 7); ûlû’l erham, yakın akrabalar (8/Enfal, 75); ûlû’l ilm: ilim sahipleri (3/Al-i İmran, 18); ûlû kuvveh: güçlü kuvvetli kimseler (27/Neml, 33); ûlû’l ebsâr: basiret sahipleri (24/Nur, 44); ûlû’n na’me: varlıklı, nimet içinde yüzen insanlar (73/Müzzemmil, 11); ûlû’l ecniha: kanatlılar (melekler için) (35/Fatır, 1) demektir. ‘Emr’ kelimesi ise, emir, buyruk, iş, istek, hal, durum, olay, güç, otorite, hüküm, malum şey gibi pek çok anlama sahiptir. ‘Ûlûl emr’ terkibinde ise ‘emr’ iş, yönetme, yetki, emretme gücü anlamlarına gelmektedir.

‘Ûlû’l emr’ terimi Kur'an’da, biri Nisa suresinin 59 ve biri de 83. ayetlerinde olmak üzere iki yerde geçmektedir. Bu ayetlerde şöyle denmektedir:
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir hususta gerçekten anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahirete gerçekten iman ediyorsanız- onu Allah'a ve Rasûlü’ne döndürün. Bu hem hayırlı, hem de netice itibariyle daha güzeldir.” (4/Nisa, 59).

“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onu Rasûl’e veya aralarındaki emir sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” (4/Nisa, 83).

Bu ayetler bağlamında, ûlû’l emr konusunda en önemli sorun şudur: ûlû’l emr ne tür bir insanı ifade etmektedir? ûlû’l emrin kim olduğunun en iyi cevabı, yine ayetlerin kendilerindedir. 59. ve 83. ayetin anahtar kelimelerine müracaat ettiğimizde, ûlû’l emrin kim olduğu anlaşılacaktır.

Nisa suresinin 59. ayetinin anahtar kelimesi ‘itaat’tir. Ayet ‘etîû’ emir fiilî ile başlamaktadır. ‘Etîû’ emri çoğul sîgasıyla gelmektedir. Emrin muhatabı mü'minlerdir. Mü'minlere, itaat etmeleri emredilmektedir. Emrin hemen ardından, itaat edilmesi gereken merciler sıralanmıştır: Allah, Rasulü ve ûlû’l emr.

İslam’ın esasını Allah'a itaat oluşturur. Din demek Allah'a itaat demektir. Allah'a nasıl itaat edileceğini Kur'an, efradını cami ağyarını mani şekilde açıklamaktadır. Allah'ın dışındaki itaat mercileri, Allah'a itaat ile değerlendirilir. Ûlû’l emre itaat, Allah'ın rızasına aykırı alanları kapsamaz. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Ûlû’l emr, bu sıfatı, Allah'a itaat etmekten almaktadır. Allah'a itaat etmeyen, mü'minlerin ûlû’l emr i değildir. Peygamber (a.s) ûlû’l emre itaatin ancak maruf işlerde vacip olduğunu belirtmiş, Allah'a isyanı (günah/masiyet) emretmesi durumunda ûlû’l emr e itaat edilmeyeceğini bildirmiştir.

Hâkimiyet yani hüküm koyma tamamen Allah'a aittir. Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyi ve hükmedilmeyi istemek, Allah'ın hükümlerine tam teslim olmak, Allah’tan başka hüküm koyucu kabul etmemek, beşerî kanunları Allah'ın hükümlerine tercih etmemek, Allah'a itaat etmek demektir. Allah'a bu şekilde itaat olmadan, yapılan ferdî veya toplumsal ibadetlerin bir değeri olmayacaktır. Hüküm koyma yetkisini, yegâne otorite olan Allah'a tahsis etmeyen kimselerin dindarlık görüntüleri ne kadar da iğretidir!

Rasûl’e itaat, kendisi hayatta iken, bir Peygamber olarak emirlerini yerine getirmek, çağrısına uymak, onunla birlikte hareket etmekti. Rasûlullah (sav) öldükten sonra ise ona bizatihi itaat etmek imkânı ortadan kalkmıştır. Fakat bu durumda da, onun sünnetine tabi olmak, ‘ona itaat’in yerini almaktadır. İslam'ın temel kaynağı Kur'an'ın fiiliyata geçirilmesinden ibaret Peygamber'in sünneti, bütün Müslümanlar için bağlayıcıdır. Kendisinin aramızda olmadığı bu günümüzde Peygamber'e itaat, savaşta, barışta, yönetmede, toplumsal sorunların çözümünde, beşeri münasebetlerde, ahlakta, ibadette, muamelatta, hukukta ve benzeri alanlarda, Peygamber'in davranış ilkelerini esas almak ve o ilkeleri hattı hareketimiz için belirleyici kılmakla gerçekleşebilir.

Peygamber'e itaat, Allah'a itaatin bir gereği ve sonucudur. Peygamber’in, itaat edilmeyi hak eden bir merci olması, Allah'ın elçisi olmasından kaynaklanmaktadır. Allah'a itaat etmenin somut biçimi, Peygamber'e itaattir. Allah'a itaat, Peygamber'e itaat ile anlaşılır. (4/Nisa, 80). Allah'tan gelen hükümler sadece Rasûlullah'ın şahsında bilinir. Onun dilinden kelimelere ve cümlelere dönüşür. Onun bedeniyle ete kemiğe bürünür, onun yaşam tarzıyla uygulanabilirlik kesbeder.

Peygamberden sonraki itaat makamı, Müslüman olan emir sahipleridir.

Ûlû’l emr deyince akla ilk gelen, İslami bir yönetimin başkanı olmakla beraber, Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkes ûlû’l emrdir.

Nisa suresinin 58. ayetinde “Allah size mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” buyrulmaktadır. (4/Nisa, 58). Bu ayetteki emanetler, idari işler ve komutanlık tayini gibi yönetimle alakalı görevlendirmeler olarak anlaşılmıştır. Ayetin ikinci cümlesi bu anlamayı teyid etmektedir. Ayet, yöneticisi ve yönetileniyle bütün bir İslam toplumuna, idari görevleri, ehil kimselere vermelerini ve adaletle hükmetmelerini emretmektedir. Bu ayetten hareketle İslamî iktidar sahiplerinin, yönetim kadrolarına, liyakate göre adam tayin etmelerinin Allah'ın emri olduğu hükmünü kolayca çıkartabiliriz. Müslümanlar hem bu yolla, hem de başka alanlarda adaleti sağlamakla mükelleftirler.

Yöneticilere itaatin farz olması, ‘bizden’ olmalarıyla sınırlıdır. Ayette “ve uli’l-emri minkum” buyrulmaktadır. “Sizden olan emir sahipleri” demektir. Ayetin indiği döneme göre düşünecek olursak, Peygamber (a.s)’ın Müslümanların içinden tayin ettiği, kendisi de Müslüman olan herhangi bir emîr ve komutana itaat etmek vaciptir. Bir ‘emr’in var olduğu yerde, o emre nezaret edecek bir yetki sahibi de olacaktır. Peygamber'in tayin ettiği bir yetki sahibine itaat etmemek, Peygamber'e itaat etmemekle eş anlamlı olmaz mı?

Allah'a itaat etmek “etîullah” sözleriyle emredilmiştir. Peygamber'e itaat de müstakil olarak zikredilmiş (ve etîu’r-Rasûl), ûlû’l emre itaat ise, ayrıca ifade edilmemiş, Rasûl’e itaat emrine atıf yapılmıştır. Ayetin bu şekildeki söz dizimi, ûlû’l emre itaatin mutlak olmadığını, Allah'a ve Peygamber'in sünnetine bağlı kalması şartıyla mukayyet olduğunu göstermektedir.

Emir sahibi ‘bizden’ yani Müslüman olmakla beraber, gayrı meşru bir emir vermiş de olabilir. Yani ûlû’l emrin mutlaka her konuda hakkaniyetli ve meşru tasarruflarda bulunacağını kimse garanti edemez. Böyle bir durumda ise o emîre itaat edilmez. Çünkü Allah'a isyan durumunda, itaat şartı kalkar. Peygamberimizin zamanında bir komutanın, sırf yetkisini kanıtlamak amacıyla, askerlere ateş yaktırdığı ve o ateşin içine girmelerini emrettiği rivayet edilmektedir. Müslümanlar ise, “biz ateşe girmemek için İslam'ı seçtik, sen bize ateşe girmemizi emrediyorsun!” diyerek, komutanın bu gayrı meşru emrini dinlememişlerdir. Medîne’ye döndüklerinde durum Peygamber (a.s)’a anlatılmış ve o da, Müslümanların tavırlarını tamamen haklı bulmuştur.

Nasıl ki Cenabı Hak anne babaya, onlara ‘üf’ bile demeyecek kadar itaatkâr davranmayı emretmekle beraber, Allah'a ortak koşmayı emretmeleri durumunda, itaat etmemeyi çocuklara emretmekteyse (31/Lokman, 15), emir sahipleri için de aynı ilkenin geçerli olduğu çıkarımını yapmamak için bir sebep yoktur.

Burada konunun, belki de en önemli meselesine değinmek icap etmektedir. Şöyle ki: ‘Sizden olan emir sahipleri’ günümüzde kimlere tekabül etmektedir? Müslümanların laik-demokratik rejimlerde ûlû’l emirleri var mıdır? Bu toplumlarda ûlû’l emir nasıl bilinecektir? Eğer ‘var’ deniyorsa, Müslümanlar o ûlû’l emri ne zaman ve nasıl seçmişlerdir? Ûlû’l emrin ‘sizden’ yani biz Müslümanlardan olması, günümüz devlet sistemlerinde, sırf yöneticinin ‘müslüman’ olması olarak mı anlaşılmalıdır? Bir yöneticinin, Müslüman olduğunu beyan etmesi ve Müslümanların yaptığı bazı ibadetleri yapıyor, bazı nişaneleri taşıyor olması, o yöneticinin ûlû’l emr olduğu anlamına gelmekte midir? Laik-demokratik bir rejim, bütün kurumlarıyla, ideolojisiyle ve hukuk sistemiyle aynen duruyorken, ‘dindar’ yönetici değişip, yerine dindar olmayan, hatta dine açıkça düşmanlık yapan bir başka yönetici geldiğinde, ûlû’l emirlik vasfı ne olmuştur? Bu soruların cevapları sahih bir şekilde verildiği takdirde ûlû’l emr kavramı da netlik kazanacaktır.

Bir rejimi İslamî ya da gayrı İslamî yapan, onun yöneticisi değil, rejimin ideolojisi ve hukuk düzenidir. Bunu hâkimiyetin kaynağı olarak da ifade etmek mümkündür. Bir devletin hukuk düzeni gayrı İslamî bir ideolojiye dayandığı müddetçe, o devleti namaz kılan, belli haramları işlemeyen ‘mütedeyyin’ kimseler yönetmekle, o devlet ‘İslamî’ olmaz. Dolayısıyla bu ayetteki ‘sizden olan ûlû’l emr’i günümüz şartlarında bir tek yönetici değil de, bir yönetim mekanizması, devlet düzeni olarak düşünmek icap eder. Yasaları Allah'ın indirdiği hükümlere dayanan bir devlet, İslamî devlettir. Allah'ın, itaat etmeyi farz kıldığı ûlû’l emrin böyle bir devlet düzenine tekabül ettiğini kabul etmek gerekir.

Burada önemli olan, Müslüman bir toplumu yöneten devletin, Allah'ın ‘sizden’ tanımına uygun olabilecek şekilde İslamî olmasıdır. Sözü edilen böyle bir yönetimde Allah'tan başka hiç kimse yüceltilmeyecek, her iş Allah'ın adıyla ve Allah'ın rızası esas alınarak yapılacak, icraatın makbul olup olmamasını, Allah'ın rızasına muvafık olup olmaması belirleyecektir.

Devletin resmi ideolojisi ne olursa olsun (İslam veya İslam dışı), zalim, fasık ve kâfir yöneticiler ûlû’l emr değildirler. Çünkü ûlû’l emrin Müslüman olması ve İslam adına yönetmesi esastır. Allah, kendisinin indirdiği hükümlerle hükmetmeyenleri kâfir, zalim ve fasık saymışken, zalim, fasık ve kâfir yöneticilere itaat etmeyi emrettiği düşünülebilir mi? Peygamber (a.s)’dan sonra Ebubekir ve Ömer gibi Müslüman emîrlerin yönetimi, ‘bizden olan ûlû’l emr’ tanımına birebir uyan örneklerdir.

İşin gerçeği böyle olmakla beraber, her devirde, ister fasık, isterse zalim ve kâfir yöneticiler, kendilerinin meşru İslamî hükümet oldukları propagandasını yapan bir din adamları (Bel’am/Samirî) sınıfını istihdam etmişlerdir. Saraya yakın bu tür dâîler, ücret karşılığında, zalim ve kâfir yöneticileri halka benimsetmek görevini yapmışlardır. Bununla beraber, ihlâslı ilim adamları, mümkün mertebe sultanların sofrasından uzak durmayı salık vermişlerdir. Çünkü bir ilim adamanın ‘bâb-ı âlî’ ile teması, oldukça riskli bir ilişkidir. Hiçbir zalim sultan, kendisine destek verilmemesinden hoşlanmayacaktır.

Son yıllarda dünya çapında yükselen liberal felsefe doğrultusunda, İslam'ın bir devlet dini olmadığı, devletsiz de İslam'ın pekâlâ yaşanabileceği, Kur'an'ın bir devlet modeli önermediği gibi tezlerle, İslam'ı tamamen bir dua dini, kişi ile Tanrı arasında bir vicdan meselesi yapmaya çalışan modern saray uleması sınıfını herkes yakından izlemektedir. Bu nev-zuhur ücretli ‘ulema’ sınıfı, iki büyük günahı birden işlemektedir. Biri, bu şekilde, İslam'ın devlet dini olmadığı şeklindeki Samirîce propaganda, diğeri de, mevcut rejimin ûlû’l emr olduğuna dair propagandadır. Oysa İslam tabi ki baştan aşağı siyasal bir dindir; devlet olmayı önerir ve mevcut rejim, Müslümanların ûlû’l emr-i değildir. Zaten laik rejim de, kendisini dinî terminoloji ile tanımlamayı kabul edemez. Kim ücretini hangi makamdan beklemekteyse, o makamın rızasına uygun şekilde fetva verecektir. Ücretlerini Allah'tan bekleyen ilim sahipleri, Allahtan başka hiç kimseyi ilah edinmedikleri için, Allah'a, peygamberine ve -varsa- ûlû’l emre itaat edeceklerdir. Ücretini ‘saray’dan bekleyen ilim sahipleri ise, kalemlerini elbette (Beyaz) sarayın siyasî anlayışı doğrultusunda kullanacaklar, Allah'ın ayetlerini az bir pahaya satacaklardır.

Din’i istismar eden sadece, ücretli ilmiye sınıfı değildir. Laik-demokratik rejim de, mesela terörle mücadele edilen yerlerde, halka dağıttığı propaganda yazılarında kendisini, itaat edilmesi gereken ûlûl emirmiş gibi lanse etmekte hiçbir beis görmemektedir. Oysa ûlû’l emr, Müslümanların, seçmek/ikame etmekle ve itaat etmekle mükellef oldukları İslami yönetim merciidir.
Devamını oku...

Ehven-i Şer Diyerek En Şerli Olan ''Şirk ve Küfre Saplanmak''

Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır; râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü
elinde olan Allah[1] sadece hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır; yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denmediği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir. Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının, hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.

Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır. Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı kılmış olabilir.[2] Hayırlı bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar.[3] Müslüman, Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı, kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı, insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.

Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır. Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka bir hastaya bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya, bir zaman yasakladığı bir şeyi başka bir zaman tavsiye edebilir. Bu durum, doktorda çelişki ile izah edilemez. Aynen böyle. Küfürle bir haramı aynı gören ve her ikisini de şer kabul edip aralarında bir ayrım gözetmeyen kimseye, dememiz gereken şey; elbette: “İkisi de şerdir, ama biri ehvendir, diğeri daha büyük şerdir. Haramla küfür, şer yönüyle aynı değildir” demek olacaktır. Tam tersine, böyle birisine: “Tabii, şer şerdir, ehveni filan olmaz; haram da birdir, küfür/şirk de. Hangisini yaparsan yap!” diyebilir miyiz?

Ama, bir diğer şahıs: Dinin bazı konularını tâviz masasına yatırıp küfrün bir kutsalını övmek için dinden bir konuyla kıyas ediyor ve bir şerri (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen hükümeti desteklemeyi, demokrasiyi, oy vermeyi vb. şeyi) hayır olarak sunamadığı için şer kabul ediyor, ama ehven kabul ederek insanlara sevdirmeye çalışıyor ve böylece çok ciddi bir şerri “ehven” göstererek Müslümanlara tavsiye ediyorsa; o zaman “ne yapalım, İslâm yasaklıyor, ama bu önemli bir yasak değildir; şerdir, ama ehvendir, kabul edelim” mi dememiz gerekir? Elbette, böyle bir durumda: “Hayır var olduğu müddetçe; şer şerdir; ehveni filan olmaz; şerden Allah râzı olmaz; ehven de olsa, kötüdür” demek en doğrusudur.    



Ehven-i Şer Mantığı ve Sistem İçi Kabuller

İşlenen fiil, İslâm'a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Allah için yapılan her meşrû amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ'nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Olaylara ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.

Ehven-i şer, daha az kötü, daha az fena olan demektir. Hayrın ve hakkın olduğu veya imkân nisbetinde uygulanabileceği yerde, ehven de olsa şerre itibar edilmez.

Şer’î ise, şeraite uygun, şeraitle ilgili demektir. İslâmiyet’in temel kurallarına ve İslâm dininin emrettiği dünya nizamına uygun olan demektir. Şer kelimesiyle bir ilgisi yoktur; şeriat kelimesiyle aynı kökü paylaşır.  

Ehven-i şer; ifadesinin aslı "ehven-i şerreyn" yani, iki kötünün hafif olanı, şeklindedir. Osmanlı’nın son zamanlarında İslâm hukuku alanında yazılmış en meşhur eser olan "Mecelle"de; "ehven-i şerreyn ihtiyar olunur" diye geçmiştir ki, başka ihtimal (alternatif) yoksa ve yapmak zorunda olduğumuz şeyler kötü şeylerse en hafifini seçmek mecburiyetindeyiz, demektir (Madde 29). Aynı zamanda Mecelle’de üç madde daha vardır: İki fesatla karşılaşıldığında hafif olanı yapılır, büyüğünün çaresine bakılır", "Büyük zarar küçük zararla giderilir"; "Genel zararı önlemek için kısmî zarar seçilir" (Madde 26, 27, 28). Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, iki kötüden hafif olanının yapılabilmesi için, hayır olan ihtimal (alternatif) bulunmaması ve ikisinden birini mutlaka yapmak zorunda kalınması şartları vardır. Buna göre; şerlerin yanında bir de hayır varsa veya hayır olmasa bile şerlerin hiç birini yapmadan da olunabiliyorsa şerrin hafif olanı da yapılamaz.  

Müslümanlar olarak bu oyunların ne zaman farkına varacağız? Dişimizi kıran taşın, rengi pirince en çok benzeyen taş olduğunu, basit kazanımlar peşinde bâtıl düzenlerin kurtarıcılarını desteklerken, aslında şer bataklığının içine çekildiğimizi ne zaman kavrayacağız? Ne zaman at gözlüklerimiz çıkartıp hayrı göreceğiz, duygularımızın esiri olmayı bırakacağız? Benimsenmesi ve giderek hayır zannedilip savunulması yönüyle en zararlı şerrin, ehven-i şer olduğunu ne zaman anlayacağız?

Beyazın siyahı, yakının uzağı, haksızın haklısı, güzelin çirkini… Bu tamlamalar ne kadar anlamsız ve saçma geliyor kulağımıza değil mi? Hiç beyazın siyahı olur mu? İçerisinde siyah bulunan renk, artık beyazlıktan çıkmamış mıdır? Ya haksızın haklısı!

Ama bunlara çok benzeyen ve de çok sık kullandığımız bir deyim var dilimizde. “kötünün iyisi” diye. Alıştık, alıştırıldık bu tamlamaya. Hiç düşünmedik bir şey hem kötü, hem de iyi nasıl olur diye. Bakışlarımızı sadece şer tarafına çevirmemiz istendi; taktığımız at gözlükleri başka şeyleri örneğin hayrı görmemize engeldi. Bu şer çöplüğünde sıtma da vardı, ölüm de. Ölümü gösterdiklerinde bize, sıtmaya razı olduk; sağlıklı bir ömrü aklımızın ucundan bile geçirmeden.

Gözümüz şer tarafına kaymış, burnumuzu bu pisliğin içine sokmuştuk ya işte bu şeytanın arayıp da bulamadığı bir fırsattı. Artık melek postuna bürünüp bizi kandırabilirdi, aynen Âdem ve eşine yaptığı gibi. Hani nasıl da onlara dost görünmüş, sonsuzluk ve güç vaad ederek Allah’ın yasakladığı ağaçtan yedirmişti.[4] Deseydi ki “Ben sizin düşmanınızım, bu ağaçtan yiyin ki Allah sizi cezalandırsın”, o ağaçtan yerler miydi hiç? Şeytan, Allah’a giden dosdoğru yolun üzerinde oturuyordu[5] ve bu yaklaşım da şeytanın sağdan yanaşmasıydı,[6] şeytanın Allah ile aldatmasıydı. [7]

Popülist câhiliyye kültürünün, hayatımızın her alanında şerde hayır aramamızı empoze ettiğine şahit oluyoruz. Cehenneme giden yolların üzerindeki iyi niyet taşlarıdır “ehven-i şer” anlayışı. İman ve küfür arasındaki çizgiyi, hakla bâtıl, hayırla şer arasındaki sınırı silip atan bir anlayıştır bu.


Ehven-i Şer Anlayışının Meşrûiyeti Var mıdır?

İslâmî hareket açısından ve Müslümanları ifsad eden, onları uzlaşma ve taviz bataklığına çeken özelliğiyle, hayır dururken şerri benimsettirme yaklaşımıyla “en şerli şer, ehven-i şerdir.”

Hayrı, yani vahyin tavsiye ettiği hususu tercih etmeyip şerlerden birini tercih etmek gibi bir yanlış seçim karşısında olan insan bilmeli ki; şer olması hasebiyle hiçbir günah, küçük ve basit görülemez; hiçbir şer de şer olması hasebiyle ehven olamaz.  

Şer şerdir. Hayra ulaşmak mümkün olduğu halde, şerler arasında tercih yapılamaz. Kur’an, ehven de olsa şerre tâbi olmayı, onunla uzlaşmayı hiçbir şekilde câiz görmez.     

Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler hayır; râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan Allah[8] sadece hayırlı şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği hayırdır; yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır denilemeyeceği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildir. Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı değildir. O, duyu ve duygularının, hevâsının değil; Allah’ın kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her konuda Rabbine itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu ve duygularını da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın emirlerindeki hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.

“Şerrin az veya hafif (ehven) olması” da, şerrin izâfî/göreceli olması da, dinin temel yasaklarını içermemesi anlamında kullanılabilir. Dinin tâviz verilemeyecek esaslarından birini pazarlık konusu yapmak, küfürle, tâğutlarla uzlaşmak, şerrin hafifi, ehveni midir; yoksa en büyüklerinden birisi mi? Kendisinde hayır bulunmayan bir şer ile ya da hayır ve şerrin karıştığı için hakla bâtılın senteze girdiği bir tavırla dünyâ ve âhiret hayrı nasıl umulabilir? Meselâ, “âhiret karşılığında dünya hayatını satın almak”,[9] “Allah’ın âyetlerini az bir karşılık (dünyevî çıkar) ile satmak”,[10] “hakka bâtılı karıştırmak, bile bile hakkı gizlemek”[11] gibi konular, bir muvahhid mü’min tarafından nasıl ve ne şekilde ehven bir şer kabul edilebilir? Dünya menfaati ile âhiret azabı karşılaştırıldığında hangisinin ehven olup diğerine tercih edilebileceği, “ehven-i şer” tâbirini sık kullananlar açısından cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Kapitalizmi savunan birileri tarafından komünizme göre kapitalizm ehven-i şer olduğu için desteklenmelidir. Nitekim, “lâ”sı olmayan ılıman bir dini savunan ve dış ülkelere de açılan uzlaşmacı büyük bir grup yıllarca bu mantıkla masonları, İslâm düşmanı yöneticileri savunmadı mı? Sosyalizm ve komünizmi savunan kimseler de Müslüman olduklarını iddia eden bazılarına, sosyalizmi ehven-i şer diye takdim edip kapitalizmi destekletebilirler. PKK bile bu konudan yararlanıyor; aynı argümanı kullanarak TC ile kendi örgütü arasında hangisinin ehven olduğu hususunu sorarak bir tercih yaptırmaktadır. Bu konu, şeytanın tâviz için insana yaklaşabileceği bir alandır.  

Şer, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Şer, temelde başta şirk olmak üzere Allah’a isyânı, her çeşit günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi sapık inanç ve tavırların hepsi şerdir. Kur’an’da şer kavramı, daha çok şirk, küfür ve isyan yerine kullanılır. Kur’an’da şer kelimesiyle, bazen sû’ yani günah işleme duygusu da anlatılır.

Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır.[12] Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır. Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir. [13]

Muvahhid mü’min için hayırla şer arasında nasıl bir tercih yapması gerektiği gibi bir soru, gereksiz bir soru olması icap ettiği halde, maalesef “vahy” demek olan mutlak hayrı tercih etmenin göreceli zorluğuna katlanmak istemeyen tavizci kesim kendine göre şerler arasında bir tercih yaparak ehven kabul ettiği şerri (hayra rağmen) tercih edebilmektedir. Unutmayalım: “vahy”, mutlak hayırdır. Vahiyle irtibatı olan ilim ve hikmet de hayırdır. “Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” [14]


Şer Olan Bir Sistemin Herhangi Bir Kurumundan Şer’î Olan Bir Uygulama Yapılması Beklenebilir mi?

Cehennemden saraylar, köşkler beklenirse, şer olan bir sistemden veya onun bir kurumundan da şer’î bir uygulama beklenebilir. Şer, zaten şeriata ters olan, Allah’ın rızâsına uymayan işlerdir. Şerden şeraite uygun bir uygulama kesinlikle beklenemez. Şer şerrî bir uygulamayı neticelendirir, şer’î uygulamayı değil.

Şerden ancak şer doğar, mahzâ hayır olan şeriat (şer’î uygulama) değil. Şerre sebep olan herhangi bir şey de şerdir. Baştan aşağı şer kabul edilecek tâğutî düzenlere oy vermek veya onların devamından ve güçlenmesinden yana tavır almak da tümüyle şerdir; böyle bir tavrın hayır adına savunulacak hiçbir yönü yoktur. Muvahhid mü’minler, kendileri şerre sebep olmazlar, şerri üretmezler, şerre destek olmazlar. Bilirler ki, hayra destek ve vesile olmak o hayrı işlemek gibidir; şerre destek ve vesile olmak da o şerri işlemek gibi insanı günahkâr yapar. “…İyilik ve takvada (Allah’ın yasaklarından sakınma üzerinde) yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası çetindir.”[15] Allah’tan ittika etme (korkup sakınma) şuuruyla işlenen bütün sâlih ameller “hayır”dır. Bunun zıddı olan şer ise, bütün günahlar ve faydalı zannedilse bile aslında zararlı olan, en azından faydasız olan işlerdir. Bu bağlamda denilebilir ki, hayır imanın gereği, şer ise, inkârın ve isyânın diğer adıdır.

Hak, apaçık ortadadır. Bâtıl rengine bürünemez. Bâtıl görünümünde hak veya hak görünümündeki bâtıl, olsa olsa "ehven-i şer"dir. Ehven-i şerri tercih etmek de şerre râzı olmak demektir. Müslüman hakka tâlip olmak zorundadır. Ehven-i şer mantığı ise, hayra giden yolu tıkayacağı, şerri sevdireceği ve tâbî kılacağı için, esas büyük şerden de daha zararlı olabilir.

İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup yaşattığı cahili sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret etmek ve sistemle temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek esas olandır. Bilindiği üzere, ilk inen surelerle başlatılan cahiliye ile ayrışma süreci çok büyük titizlikle sürdürülmüş. Mekke’de egemen sistemle Rasûlullah’ın (s.a.s.) oluşturduğu yapı arasında tam ve çok yönlü bir kopuş yaşanmıştır. Cahilî toplumu değiştirme ve egemen sistemi dönüştürme iddiasıyla köklü bir inkılâbın temelleri atılmış, sistemle bütünleşmemek, uzlaşmamak için elden gelen gayret gösterilmiştir.

Mücadelenin sonuç vermesi, başarılı olabilmesi, daha önemlisi Rabbimizin razı olacağı bir seyir izlemesi için en gerekli ve en önemli mesele saf ve katışıksız bir İslâmi kimlikle ve İslâmi ölçüleri referans alarak mücadele sahasında yer alabilmektir. Gerek tağuti sistemlerin, kurum, kural ve yönlendirmelerinden, dayatmalarından bağımsız, gerek toplumun ve geleneğin cahili etki ve kalıplarından uzak olarak, uzlaşmacı, sentezci anlayışları, pratikleri bünyesinde bulundurmayan bir netlik ve tavizsizlikle, yalnızca vahyi ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) vahyi uygulamasını belirleyici kılmak İslâmî bir mücadelede vazgeçilemeyecek esası teşkil eder. Tevhidi ölçü ve ilkelerin belirleyici ve yönlendirici tesirinden sıyrılarak, pratikte dünyevi anlamda bazı başarılar(!) elde edilse de, o pratikler İslâmî olma özelliğini kaybedecek, Allah’ın rızasını da kazandırmayacaktır. Sistem içi alanlarda yer edinebilmek için sıklıkla meydana gelen İslâmi kimliğe yabancılaşma; kendini gayri İslâmi kavram, değer ve ilkelerle tanımlama, vasıflandırma eylem ve söylemleri, fıtri ve vahyi olandan, nefsi olumsuzluklara ve dünyevileşmeye doğru bir kaçış ve bir sapmadır. Bu tür bir yabancılaşma, tevhidi bağın parçalanmasına ve farklı kimliklerin üremesine yol açmakta, tevhidin belirleyiciliğinden ve İslâmi kimlikten sıyrılanlarda, kimlik çözülmesi meydana gelmektedir.


En Büyük Sorun Olan Tesettür Sorununu Ehven-i Şer Mantığıyla Çözme Girişimlerine Ne Dersiniz? 

Önce, sorunun adını doğru koyalım: Bu ülkede en büyük sorun, tesettür sorunu değil; tevhid sorunudur, iman sorunudur. İslâm’ın gönüllere, amellere, sosyal ve siyasal hayata hâkim olmaması sorunudur. Tesettür de bu temel sorunun bir uzantısıdır. Uzlaşmacı büyük kesim, tesettürü başörtüsüne indirgedi, istekleri de sadece üniversite öğrencileriyle sınırladı. Elbette tesettür büyük bir sorundur, özellikle okullarda okuyan müslüman öğrenciler açısından. Bu sorun da, bireysel çapta, uğrunda her çeşit fedakârlığı yapabilecek bir imana sahip olmakla, toplumsal alanda da topyekün İslâmî değişim ve dönüşümle çözüme kavuşabilir.

Ehven-i şer mantığı ile önemli hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir ki tesettür sorunu çözülsün. Çöpleri hasıraltına koymak, şimdilik sorun yokmuş havası estirmektir ehven-i şer mantığı. Çözümü erteleyip ötelemenin, herhangi bir sorun yokmuş gibi davranmanın, daha fecisi hakla-bâtılın karıştırılmasının adıdır ehven-i şer. Bu uzlaşmacı mantık, belirli oranda da olsa şerri kabul edip onayladığı için mutlak hayra giden yolu da tıkar. Yakın gelecekte Allah’ın râzı olduğu İslâm’ın tahrif edileceği ve muvahhid mü’minlerin tümüyle etkisiz hale getirileceği “ılıman İslâm” projesi, ehven-i şer anlayışı üzerinde bina edilmektedir. Tesettür konusunu yozlaştıran, daha karmaşık ve çözümsüz hale getiren en önemli etken, ehven-i şer mantığıdır. Bu mantık, “Rabbimizin kesin emridir, bundan zerre kadar taviz vermeyiz” diyen hayır taraflarına engel olan ve “peruk”, “şapka”, Artema usûlü “aç-kapa” (okul kapısına kadar kapa, okula girerken ve okulda aç) anlayışlarını din adına savundu. Hizmet için başın açılmasına fetvalar üretti. Tesettür düşmanları, karşılarında direnen bir ümmet göremedi. Bu anlayış, sadece tesettür meselesini çözümsüzlüğe mahkûm etmedi; aynı zamanda dini de tahrif eden bir çizgiyi savundu. Dinin emirlerini teferruat kabul eden, basit dünyevî çıkarları İlâhî emirlere tercih eden bir anlayışı “din” diye takdim etti.     

Soruya cevabı tersinden vermek de mümkün: Evet, tesettür sorununu değilse de, başörtüsünü ehven-i şer mantığı tümüyle çözdü; bu mantık sayesinde artık başörtüler çözüldü, başörtülüler ve bunu savunanlar da çözüldü. 


Bir Müslümanın Şer Olan Bir Sistemden Ehven-i Şer Mantığıyla Çözümler Beklemesi Meşrû mudur?

Hem meşrû değildir, hem de mantıklı değildir. Harama rızâ haram, küfre rızâ küfürdür. "İyilikte ve takvada yardımlaşın. Haram işlerde, günahlarda ve düşmanlıkta yardımlaşmayın. Allah'tan sakının. Allah'ın cezâsı şiddetlidir."[16] "Şerre delâlet eden, sebep ve yardımcı olan o şerri yapan gibidir" hükmüne göre, tekrar düşünelim: Küfrün hâkimiyetine, tâğûtî kanunların tatbik edilmesine, düzenin devam etmesine oyuyla, sözüyle... yardımcı olanların, küfrün hâkimiyetindeki veballere ortak olacaklarını. Yoksa farkında olmadan veya olarak, İslâm nizamı gelsin diyerek veya demeyerek, câhiliyye hükümlerinin uygulanmasını mı istiyor bazı müslümanlar? Câhiliyye hükümleri uygulansın, ama müslümanlar veya müslüman zannedilenler eliyle mi uygulansın, bu mu isteniyor? "Onlar, hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kimmiş Allah'tan daha güzel hüküm veren, hüküm koyan? Fakat bunu, gerçekten anlayış sahibi olan bir toplum bilir." [17]

İslâm, Allah'a teslim olmak ve O'nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i Tevhid'de bu ifâde tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun, her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah'a iman ve O'nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta İslâm'ın dışındaki bütün sistem ve görüşler ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen "tâğut"u reddetmek; Allah'a imandan da önce gelir ki; kalp, kafa, el ve dildeki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri evvelâ "lâ-hayır!" süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hakiki İlâh'ın kabulü yerleşsin. "Kim tâğûta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah'a iman ederse, o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah, kemâliyle işiten ve bilendir." [18]

İslâm, kelime-i tevhid'deki lâ=hayır kılıcıyla şerle (şerrin bir kısmıyla), tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona taviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için "lâ" ile isyan bayrağını çektiği şirk ve şerle uzlaşma ve ehven kabulü nasıl mümkün olabilir? Rabbimiz bu konuda bakın ne buyuruyor: "(Yâ Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi Bize karşı uydurman için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirler. Eğer Biz sana sebat vermemiş olsaydık, muhakkak, az da olsa sen onlara meyledecektin (tâviz verecektin). O takdirde dünya ve âhiret azâbını kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın."[19] Ehven-i şerre râzı, yani şerrin bir kısmını kabullenen tâvizci bir edâ ile, hak-bâtıl karışığı, dâvet, tebliğ ve hizmet yolunu Hz. Allah yasaklamaktadır: "Hakkı bâtıla karıştırmayın. Ve bile bile hakkı gizlemeyin." [20]

"Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine uygun bir din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların ilâh ve rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık(!) hâkim kılınmak isteniyor. Allah'a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah'a inanan ve isyankârların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden altısı dışından bir din, her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek isteniyor.

Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan anlamı ve eylemi vardır tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan! Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir. “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan (Allah’ın hükmüne isyan edip azgınlaşan ve insanları Hakk’a isyana zorlayan egemen şahıs ve anlayışlardan) kaçının diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” [21] 

Nereden başlamalıyız? Kur’an’ın, Peygamber’in başladığı yerden başlamalıyız. Din “lâ” diye başlıyor. Biz de lâ diyerek başlamalıyız. İnançta lâ denmesi gerekenler var, ibâdette, hukukta, hükümde, itaat anlayışında, ahlâkta lâ denilmesi gereken yerler var: Tümüne lâ diyoruz.

 “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, sapasağlam kulpa yapışmış olur.”[22] İllâllah’tan önce lâ diyor, imandan önce tâğuta küfrediyor, onu inkâr ve reddediyoruz. Her çeşit tâğuta, her gruptaki bel’amlara, her kesimden Karun’lara, her görevdeki Hâmânlara lâ diye karşı çıkıyoruz. Tüm putlara ve sahte ilahlara hayır diyoruz. Şerle, küfürle uzlaşmıyor, şerrin tümüne, ehvenine de karşı çıkıyoruz.
                                                                                           
İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak ehven-i şer anlayışı gibi tuzaklarla bilinçsizleştiriliyor, güzel duygulardan arındırılıyor, tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle ilgili oynanan oyunu anlamasın diye başka oyuncaklarla avutulup uyutuluyor. Top kafalı, müzik tutkunu, TV. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli kumarların esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine haline getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz budur. İnsanımızın kimliksizleştirilmesinden, inançsızlaştırılmasından ve buna seyirci kalınarak zulme dolaylı da olsa destek verilmesinden daha büyük kriz olamaz. Müslüman olduğunu iddia eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl itaat veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii, her şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesada, fesât fitneye, fitne toplumun dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye başlayacaktır.

Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme çabasına yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt yakacak kimse bile kalmayacaktır.


Rabbanî Yol ve Sünnetullah Çerçevesinde Nasıl Bir Yol izlenmelidir?

Büyük şehid, merhum Seyyid Kutub'un dediği gibi; "Bu dine sahip çıkanların şu gerçeği iyi bilmeleri gerekir. Bu din nasıl Rabbânî bir din ise, onun hareket metodu da tamâmen Rabbânîdir, esas tabiatına uygundur. Ve şurası bir gerçektir ki, bu dinin hakikatini, amelî metodundan ayırmak imkân hâricidir." İslâm, öyle büyük bir nizamdır ki, onu vaz' eden Rabbimiz, gâyeyi gösterdiği gibi, vâsıtaları da göstermiştir. İnsan için Allah'a kulluk, ibâdet ve O'nun rızâsını kazanmak gâye olduğuna göre; bu nasıl olacak, hangi vâsıtalarla bu gerçekleşecek Kitab'ın hükümleri ve Rasûl'ün pratik uygulamalarıyla açıklanmıştır. Bir kimse İslâm'da zinânın, fâizin, içkinin olmadığını, bunların yasaklandığını bildiği (veya bilmesi gerektiği) halde, "zinâ yaparak, içki içerek veya fâiz vâsıtasıyla İslâm'ı getireceğiz, bunlarla İslâm'a hizmet edeceğiz" demesi ne kadar İslâm dışı ve saçma ise, şer olan bir sistemin herhangi bir kurumunun şer’î zannettiği bir uygulaması da en az o kadar İslâm'a ve mantığa terstir. Bilinmelidir ki şerle hayra gidilmez. Şer’an pis kabul edilen bir sıvı ile, meselâ şarapla abdest alınmaz. Haram parayla, fâizle hayır yapılmasının câiz olmadığı gibi. Küfre âit bir vâsıtayla İslâm'a, şeytana âit bir atla cennete gidilmez. Gâvurun atına binen onun kılıcını sallar. Bâtıl, ancak Hak'la zâil olur; Başka bir bâtılla değil.

Tevhidî bilince sahip, vahyin inşa ettiği bir iman ve hayat tasavvuruna sahip mü’minlerin, bu tür sistem içi değişimlere meyletmeleri, destek vermeleri ise, aydınlıktan karanlığa savrulmaktır, gerçek anlamda “irtica”dır, geriye gidiştir. Bilinçli bir mü’min, tevhidi bir yönelişle, her şartta Hak’ka bağlanmak, Hak’kı temsil etmek ve Hak’kı Batıla hâkim kılmak üzere çalışmak ve hiçbir sebeple hak ile batılı karıştıracak konumlara savrulmamak sorumluluğunu taşımak zorundadır. Mü’min şahsiyet, “şer” (kötü) ile şerden bir şube olan “ehven-i şer” (daha az zararlı kötü) arasındaki tercihe kendisini kapatarak, “iyi ve maruf” olanı tercih dışı bırakma konumuna düşemez. Her şartta iyiyi arzulamak, ehven yolunda çaba göstermek ve bu tercihinden asla taviz vermeden uzun soluklu ilkeli bir duruş ve yürüyüşü istikrarlı bir biçimde sürdürmek mü’min olmanın en temel gereğidir... Bu sebeple hiçbir mü’min, ikrah olmadıkça, Hak ile Batılı karıştıran şirke dayalı düşünce, model, yol ve yöntemlere yönelemez, küfrü, şirki benimsediğini söyleyemez, küfre, şirke dayalı ideoloji ve ilkelere bağlılık sözü veremez ve İslâm şeriatını dışlayarak, Allah’ın kullarına, küfür ve şirk hükümleriyle hükmetmeyi tercih edemez.

Toplumu dönüştürme iddiası olan muvahhidlerin, öncelikle kendilerinin toplumu taşımak istedikleri değerler, ilkeler, ölçüler alanında istikameti koruyan tavizsiz bir yürüyüşü ve tutarlı bir örnekliği/şahidliği ısrarlı ve istikrarlı bir biçimde sürdürmeleri gerekir. Allah’ın“emrolunduğun gibi dosdoğru ol, istikameti koruyun, aşırı gitmeyin” ve “zâlimlere meyletmeyin size ateş dokunur” uyarılarına rağmen, kendi ürettikleri kimi maslahatlar, çıkarlar ve marjinallikten kurtulmak adına istikameti terk edip toplumun cahili eğilimlerine, cahili sistemin partilerine savrulanların toplumu tevhidi istikamette dönüştürmeye vesile olmaları da, topluma Allah’ı razı edecek bir örneklik oluşturmaları da mümkün değildir.


Ehven-i Şer Kur’an ve sünnette Geçiyor mu? Geçiyorsa Nasıl Geçiyor?

Kur’an’da ve Sünnette “ehven-i şer” tâbiri yoktur. Yani “Kur’an ve Sünnet” şiarını öne çıkaran kimselerin “ehven-i şer” diye bir ölçüleri sözkonusu değildir; onlar kendilerine göre şerlerin ehven olanlarını seçmekle değil; şerleri tümüyle yok etmeye çalışıp “hayr”a yapışmakla emrolunmuşlardır.

Tevhidî istikameti bulamayan kitlelerin özgürlük ve adalet arayışı ile şer yerine “ehven-i şer”e yönelmeleri mazur, hatta şer’in en şedidinden kaçış anlamında görece bir olumluluk iken, muvahhid mü’minlerin “ehven-i şer”e yönelmeleri, ehveni teşkil eden tevhid yolunu alternatif olmaktan çıkarma, davetin muhatabı kitlelerin sığlığına sürüklenerek sıradanlaşmaları ve inkılâbî (devrimci) ruhu kaybetmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu sebeple, Müslümanlar olarak, yukarıda bahsedilen dönüştürme projelerinin farkına vararak, her şart altında, tevhidi İslâmi kimlik ve ilkelerimize sadakati, sabiteler alanındaki değişmez değer ve ölçülerimizi savunup yaşamlaştırmayı ısrarla sürdürmeliyiz.

Görece bir özgürleşme ve zenginleşme uğruna, taktik ve konjonktürel özgürleşme ihtiyacımızı gidermek için, bizi biz yapan, bize şahsiyet, kimlik ve imanımızı kazandıran temel ilke ve değerlerimizi, yaratılış gayemiz olan “sadece Allah’a kulluk” anlamındaki stratejik hedefimizi feda edebilir miyiz?”

Doğru ve sahih bir din anlayışını topluma taşıyabilmek için, toplumun vahyin belirleyiciliğine, tevhidî akideye doğru dönüşümüne vesile olabilmek için, öncelikle hiçbir şartta ve hiçbir gerekçeyle taviz verilmemesi gereken ve değiştirilemez, terk edilemez vahye dayalı temel ilke ve değerlerde ısrar eden, vahyin şahidliğini âdil ve emin bir kimlikle ortaya koyan davetçi kadrolara ihtiyaç vardır. Kendilerini özgün İslâmî kavramlarla tanımlayan, bu durumdan bir eziklik ve kompleks duymayan, vahyin getirdiği kavram, ilke ve değerleri eylem ve söylemlerine egemen kılmaktan ve bunları bıkmadan usanmadan yaşayıp, topluma taşımaktan usanmayan ve utanmayan, tam tersine onur duyan şahsiyetli Müslümanlara ihtiyaç vardır.


Müslümanların Yozlaşmasında Ehven-i Şerrin Yeri Nedir?

Hakkı savunan insan için ise ehven-i şer diyerek şerle uzlaşma, en hafif deyimle bir bid'at ve dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır, idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah'ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.

Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk'ın istediği şeyler:  Hakkı eğip bükmeden söylemek, Allah'ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, şerrin ehvenine de rızâ göstermeyip tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, Allah’ın yasakladığı bir şerri ehven diye savunması, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah'ın emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları, Allah'ın rızâsından başka beklentileri olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah'ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini Allah verecektir. [23]

Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler, inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bâtıl zihniyetin özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak. Bu konuda oltaya taktıkları en önemli yemleri de “ehven-i şer” solucanıdır. “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”[24]

İslâm'la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur.  Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah'ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm'dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm'ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm'ların elbette Allah'ın dini olan İslâm'la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.

Müslümanın İslâm'dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm'ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah'a teslim olmak ve O'nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah'a iman ve O'nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta, İslâm'ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına gelen "tâğut"u reddetmek; Allah'a imandan da önce gelir ki; kalp, dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle "lâ = hayır" süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın kabulü yerleşsin. "Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah'a iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah kemâliyle işiten ve bilendir." [25]

Ehven-i şer mantığı, şerle ve şerri dayatanlarla uzlaşma demektir. Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir. Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında ve mü'minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır. Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelizmle uyuşan ve örtüşen yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek, kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki Kur'an'dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü'minlerle ilgili sünnetullah, kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak İlâhî kaderi olan, her an komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır. 

Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak, Din'i kuşa benzetmektir. Hak Din'in etkisizleştirilmesi, atmalar ve katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı karıştırmaktır. Hakkı/İslâm'ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerinden tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından ihanete seyirci kalmaktır.

Ehven-i şerciliği, tâvizi, uzlaşmayı reddetmek, geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek, ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir. Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz; İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?      
                                                          
Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin, ibâdetlere tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…

Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın doğru anlaşılmasını zorlaştırır.

Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu, boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler öğretildi insanımıza.

“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir güç) yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. O çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” [26]

“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar yüceltir; dilediğini de zelil kılar alçaltırsın. Her türlü hayır/iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kadirsin.” [27]






[1] 3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20

[2] 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19

[3] 3/Âl-i İmrân, 110

[4] 7/A’râf, 21

[5] 7/A’râf, 16

[6] 7/A’râf, 17

[7] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5

[8] 3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20

[9] 2/Bakara, 86

[10] 2/Bakara, 41

[11] 2/Bakara, 42

[12] 8/Enfâl, 22, 55

[13] 21/Enbiyâ, 35

[14] 2/Bakara, 269

[15] 5/Mâide, 2

[16] 5/Mâide, 2

[17] 5/Mâide, 50

[18] 2/Bakara, 256

[19] 17/İsrâ, 73-75

[20] 2/Bakara, 42

[21] 16/Nahl, 36

[22] 2/Bakara, 256

[23] 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.

[24] 68/Kalem, 9

[25] 2/Bakara, 256

[26] 10/Yûnus, 107

[27] 3/Âl-i İmrân, 26/ Ahmed Kalkan
Devamını oku...

15 Şubat 2014 Cumartesi

HÂKİM OLAN ALLAH'A İMAN ETMEK

“Onlar, Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa Allah güçlüdür, azizdir.”  (Hacc, 22/74)
"En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir."  (A’râf, 7/180)
Bilindiği gibi insanlık tarihinde Allah'a inanmayan insanlar çok az olmuştur. Genelde insanlar bir yaratıcının varlığına inanmış ve O’na yaklaşmak ve O’nu razı kılmak için ibadetlerde bulunmuşlardır. İnsanlık tarihindeki temel sorunun inançsızlık değil yanlış inanç olduğunu görüyoruz. Tarihte olduğu gibi bugün de insanların çoğu Allah’a inanmaktadır, fakat yine mesele bu inancın mahiyetinde ortaya çıkmaktadır.
Bugün de temel sorun, Allah’ı hakkıyla takdir edememek, Allah hakkında doğru bilgi ve inanç yerine, yanlış anlayış ve tasavvurların hâkim oluşudur.
Yüce Allah'ı doğru tanımak ve O'na gereğince iman etmek, doğru bir din ve hayat tasavvurunun temelini oluşturmaktadır. Aksi durumda ise gerek din algısı, gerekse toplumsal ve siyasal işleyişlerde şirk kaçınılmaz hale gelmektedir. Duada ve ibadette doğrudan Âlemlerin Rabbi'ne yönelmek yerine aracılarla tevessül şirkine yönelen yanlış din anlayışlarının ortaya çıkmasının da, bugün dünyada hâkim kültür olan laisizm tuğyanının kendisine hayat alanı bulmasının da sebebi, insanların Yüce Allah'ı doğru tanımaması, gereğince takdir edememiş olmasıdır. Tüm bu bâtıl anlayış ve kültürlerin temelinde Allah hakkındaki yanlış anlayış ve inanışlar yatmaktadır.
Bilindiği gibi Kur’an davetinin ilk muhatapları olan Mekkeliler, aralarındaki çok az sayıdaki inançsızın aksine Allah’a inanıyor ve namaz, kurban, hac gibi ibadetlerle O’nun rızasını kazanmaya çalışıyorlardı. Onların putlara tazimde bulunup, duada putlara yönelmelerinin temelinde de Allah’a yaklaşma ve O’nu razı kılma gayesi yatmaktaydı.
Kur’an’ın şu beyanları bu gerçekleri ifade etmektedir:
“De ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve içinde olanlar kimindir?
Allah'ındır, diyecekler. De ki: Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?
De ki: Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş'ın Rabbi kimdir?
(Bunlar da) Allah'ındır, diyecekler. De ki: Yine de sakınmayacak mısınız?
De ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Her şeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.
'Allah'ındır, diyecekler. De ki: Öyleyse nasıl oluyor da (böyle) büyüleniyorsunuz?”(Mü’minun, 23/ 84-89)
“Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere ibadet ederler ve: Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler. De ki: Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.”  (Yûnus, 10/18)
“Dikkat edin; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) Biz, bunlara bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerde hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez.” (Zümer, 39/3)
Evet, insanlığın temel sorunu, tarih boyunca da günümüzde de inançsızlık değil şirk olmuştur ve zaten Kur’an’da Rabbimizin gündeme getirdiği ve tashih etmek için ölçüler bildirdiği konu da yanlış Allah tasavvuru ve bu tasavvurdan kaynaklanan şirk inancı olmuştur.
Aristo başta olmak üzere kimi Yunan filozoflarının “Tanrı kainata ilk hareketi veren(muharriki evvel)dir. Ondan sonra kainat kendi kendini idare edip yönetmiştir” şeklindeki anlayışı da, müşrik toplumların Allah’ı uzak ve ulaşılmaz gören anlayışları da, kadim toplumların “Gök Tanrı” inanışları da, Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ın her an yaratmada ve gözetlemede olduğu, hükmeden ve hayata müdahale eden gökleri, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğu hakikatine muhalif anlayışlar olarak ortaya çıkmışlar ve bugüne kadar yaşatılmışlardır.
Günümüzde hâkim kültür olarak varlığını sürdüren laisizmin kaynağı da, Yüce Allah’a doğrudan kulluk ve dua yerine aracılarla tevessül anlayışına dayalı mistik kültürlerin kaynağı da söz konusu yanlış Allah anlayış ve inanışlarıdır.
Bu tür yanlış anlayış ve inanışlarla insanlar, Yüce Allah’a haşa had bildirmeye, sınır koymaya kalkışmışlardır. Yoktan yaratmış olduğu insana, yeryüzüne ve tüm varlığa ölçü ve sınır koyan, hükmeden ve belirleyen hâkim bir Allah inancı yerine, insanlar tarafından tanımlanan, insanların kendisi için sınır belirlediği, neye karışıp neye karışmayacağını insanların karara bağladığı mahkûm bir Allah inancı yerleşik hale getirilmiştir.
Bu yanlış inançları şöyle sıralayabiliriz:
1-     Kainatı yaratıp (haşa) köşesine çekilmiş, hayata müdahil olmayan Allah inancı. Yunan filozoflarının inancı da, bugün onların yolunu sürdüren hâkim Batı kültürünün yaklaşımı da budur. Laisizmin kaynağı da bu anlayışa dayamaktadır. Oysa Rabbimiz, yarattıklarını başıboş bırakmadığını, onları her an gözetlediğini bildirmekte, Peygamberler ve Kitaplar göndererek insanlara yol göstermekte ve insanları Hesap Günü dünyada yapıp ettiklerinden hesaba çekeceğini bildirmektedir.
2-     Kendisine kolay ulaşılamayan, uzak olan Allah inancı. Oysa Rabbimiz kendisinin bize şah damarımızdan da yakın olduğunu bildirmektedir:
“Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16)
3-      "Gök Tanrı" inancı. Yani sadece gökleri idare eden bir Allah inancı. Oysa Rabbimiz birçok ayeti kerimede kendisinin göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi olduğunu beyan etmekte (Bkz.: Sâffât, 37/5; Nebe’, 78/37) ve "Yaratmak da, emretmek de Allah'a aittir" buyurmaktadır. (A'raf 54. Ayet)
4-      Hep affeden, sadece merhamet sahibi olan Allah inancı. Oysa Rabbimizin affı gibi cezalandırması da olduğunu, Rahman ve Rahim olduğu gibi Kahhar ve Muntakim de olduğunu Kur'an bize bildirmektedir. Rabbimiz Kur’an’da kendisini şöyle tanıtmaktadır:
“Bilin ki, Allah gerçekten cezası pek şiddetli olandır. Ve Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Mâide, 5/98)
“Sana söylenen şeyler, senden önceki elçilere söylenenden başkası değildir. Şüphesiz, Rabbin, hem elbette mağfiret sahibidir, hem de acı bir azab sahibidir.” (Fussilet, 41 /43)
Kur’an’da, şeytanın, insanları Allah’ın merhametiyle aldatma çabasına karşı uyarı yapılmaktadır:
“Ey insanlar! Hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı da, sizi Allah ile (Allah'ın merhametine güvendirerek) aldatmasın.” (Fâtır, 35/5)
Bizler, Rabbimizi, Kitab-ı Keriminde bize kendisinin tanıttığı gibi tanır, öylece iman ederiz. Yaratmanın olduğu gibi, emretmenin de O'na ait olduğuna iman ederiz. O’nun sadece göklerin değil, yerlerin de Rabbi olduğunu, sadece mabedlerin değil çarşı-pazarın ve parlamentoların da Rabbi olduğunu biliriz, bu akideyi yeryüzüne hâkim kılmaya çalışırız. Rabbimizin bize şah damarımızdan da yakın olduğu bilinciyle ancak O’na yönelir, duada ve ibadette asla aracılara tevessül etmez, hanifler ve muhlisler olarak yüzümüzü ancak O’na doğrulturuz. İzzeti ancak O’nun yanında arar, O’ndan başkasını rabb ve ilah edinmekten titizlikle sakınırız.
/alıntı
Devamını oku...

7 Şubat 2014 Cuma

Yalnız Allah'a İbadet Etmek

"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa'yı, ilah edindiler. Oysa onlarda
ancak bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların şirk koştukları şeylerden münezzehdir" (Tevbe Sûresi, 9/31)
Surenin bu bölümünün bir parçası olan bu ayet; müslümanların vicdanlarında beliren şu tür şüpheleri gidermeye çalışıyor:
"Bu insanlar yani yahudiler ile hristiyanlar Kitap ehlidirler. Buna göre onlar Allah'ın dini üzerindeler."
Ancak ayet, onların Allah'ın dini üzerinde bulunmadıklarına önce onların dini inanç sistemlerini (akidelerini), sonra da pratik hayatlarını şahit gösteriyor. Aslında kitab ehli sadece bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Fakat Allah'ı bırakıp (Allah'ın dışında) rahiplerini ve alimlerini rabler edindiler. Tıpkı Meryem oğlu İsa Mesih'i rab edindikleri gibi. Bu yaptıkları ise Allah'a ortak tutmaktır ve şirktir. Allah ise, onların şirk koşmalarından (ortak tutmalarından) elbette münezzehdir. Öyleyse onlar gerek inanç (akide) yönünden gerekse düşünce sistemi yönünden Allah'a iman eden mü'min kullar değildirler...
Gerek pratik ve gerek ameli yönden Allah'ın hak dinini din edinen kullar olmadıkları gibi...
Ehli Kitabın alim ve rahiplerini nasıl rab ittihaz edindiklerine geçmeden önce Rasulullah (s.a.v)'in ayetin tefsirine ilişkin sahih rivayetleri aktarmayı uygun görüyoruz. Çünkü kesin çözüm onun sözlerindedir.
Bu ayette geçen "Ahbar" terimi "Hebr" veya "Hıbr" sözcüğünün çoğuludur. Bu kelime Kitab ehlinin bilginleri -daha çok da yahudi bilginleri- olarak kullanılır. Yine bu ayette geçen "Ruhban" terimi ise, rahip kelimesinin çoğuludur. Bu terim ise hristiyanlarca kendini ibadete adamış dünyadan elini eteğini çekmiş kimse demektir. Bunlar normal olarak evlenmezler. İş tutup geçim derdine koşmazlar.
Dürrül Mensur'da kaydedilen bir hadisi şerifte Tirmizi, İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem, Ebu Şeyh ve Beyhaki Adiyy bin Hatem'den şöyle rivayet etmişlerdir:
"Rasulullah Tevbe süresindeki -Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini ilah edindiler- ayetini okurken onun yanına geldim. Ayeti bitirince bana dönerek şöyle buyurdu.
"Gerçekten onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlar. Fakat bu din adamları kendilerine birşeyi helal kılınca o şeyi helal sayıyorlar buna karşılık din adamları bir şeyi yasaklayınca onu haram sayıyorlar."
İbn-i Kesir tefsirinde bu hadis şöyle zikredilmektedir. İman Ahmed Tirmizi ve ibn-i Cerir Adiyy bin Hatem'den rivayetle şöyle derler:
Adiyy bin Hatem Rasulullah'ın daveti kendisine ulaşınca hemen Şam'a kaçmıştı. Çünkü o cahiliyye döneminde hristiyan olmuştu. Sonra kızkardeşi ile beraber kavminden bir grub müslümanların eline esir düşmüştü. Rasulullah İbn-i Ebi Hatem'in kızkardeşine iyilik ve ihsanda bulundu. Kızkardeşi daha sonra Şam'a dönünce kendisine yapılan muameleyi kardeşine anlattı. Ve onu islam'a davet etti. -Adiyy, Meşhur Hatem et Tai'nin oğlu idi. O cömertliği ile tanınırdı ve Tayy kabilesinin reisi idi.- Medine'ye geldiği günlerde bütün halk ondan bahsediyordu. Adiyy bin Hatem boynunda gümüş bir haç olduğu halde Rasulullah'ın huzuruna geldi. O sırada Rasulullah, "Onlar hahamlarını ve rahiblerini Allah'ı bırakıp Rabler edindiler" ayetini okuyordu.
Adiyy, Rasulullah'a "Onlar hahamlara ve rahiplere ibadet etmiyorlar" der.
 Rasulullah şu cevabı verir:
"Evet, fakat alim ve rahibler onlara helali haram, haramı da helal kıldılar. Ve o insanlarda bunlara tabii oldular. İşte onların alim ve rahiblerine ibadetin anlamı budur. "
Süddi, tefsirinde bu ayetin açıklamasını yaparken şöyle demiştir:
İnsanlar Allah'ın kitabını arkalarına atarak din adamlarından nasihat istediler. Ve din adamlarının koymuş oldukları hükümlere tabii oldular. Bu sebeble Allah Teala, ayetin devamında:
"Oysa onlara sadece tek bir ilaha ibadet etmeleri emredilmişti" buyurmuştur. Yani o tek ilahın haram saydığı haram kabul edilecek yine o tek ilahın helal saydığı helal kabul edilecektir. Onun koyduğu yasalara uyulacak. Onun verdiği hüküm yürürlüğe konacaktır.
Müfessir Alusi ise, bu ayet hakkında şunları demiştir;
"Çoğu tefsir bilginine göre bu ayette geçen erbab (rablar) dan maksat; Kitap ehlinin din adamlarını evrenin yaratıcısı ve ilahı saydıkları ve böyle bir inanca sahip oldukları değildir. Burada rab kabul etmekten asıl maksat onların din adamlarının şahsi emir ve yasaklarına uymalarıdır"
Açık anlamı ile Kur'an'ın ayetleri, Rasulullah'ın bağlayıcı son söz niteliğindeki açıklaması ve eski yeni tefsir bilginlerinin anlayışları bize bu dinin inanç sistemine ilişkin son derece önemli gerçekleri öğretiyor. Bu gerçekleri son derece kısa hatları ile özetleyelim.
1 - İbadet, yasal hükümlerde Kur'an'ın ayetlerine ve Rasulullah'ın (s.a.v.) bu ayetlerle ilgili açıklamalarına uymak demektir. Ehli Kitap, hahamlarını ve rahiplerini, uluhiyetlerine inanmak ve dini görevlerini (ibadetlerini) onlara sunmak kapsamında rab kabul etmiş değillerdi. Bununla beraber Allahu Teala bu ayette onları müşrik olarak nitelendirmiş bir sonraki ayette ise kafir olarak nitelendirmiştir. Onların bu şekilde nitelendirilmelerinin tek sebebi din adamlarını yasa vazetme hususunda yetkili görmeleri / onların koymuş oldukları hüküm ve yasalara boyun eğmeleri ve onlara tabii olmalarındandır. İşte onlar hakkındaki ilahi hükmün tek sebebi budur. Kişinin bu şekilde vasıflandırılması için itikatta ve dini görevlerde Allah'tan başkasını ilah edinmesi şart değildir. Sırf yukarıda belirttiğimiz böyle bir davranış, sahibini Allah'a karşı müşrik konumuna düşürür. Sırf bu hareket sahibini mü'minlerin cemaatından, topluluğundan çıkarıp kafirlerin saflarına katmak için kâfidir.
2 - Allah Teala burada hahamlarına hüküm vazetme yetkisi tanıyan her türlü teşri hakkını alimlerine verip onlara itaat eden yahudiler ile İsa Mesih'in ilahlığına inanan ona ibadet amaçlı davranışlar sunan hristiyanları eşit bir şekilde müşrik sayıyor. Aralarında hiçbir fark görmüyor. Yani ibadet ve itaat meselesinde her iki durumda sahiplerini Allah'a ortak koşan müşrikler safına katması açısından eşit ağırlıklı suçlardır. Her iki sapıklıkta sahibinden mü'minlik vasfını alıp yine sahibine kafirlik vasfını vermesi için yeterlidir.
Şüphesiz ki gerçek din Allah'ın tüm insanlar için seçtiği bunun dışındakini kabul etmediği "İslam" dinidir.
İslam olabilmek başka bir deyimle müslümanlık için Allah'ın ortağı olmayan tek bir ilah olduğuna inandıkdan ve ibadet kasıtlı davranışları sadece ona sunduktan sonra yasa ve hükümlerde sırf ona ittiba etmek şartdır.
Şayet insanlar Allah'ın kanunları dışında başka kanunlara ittiba ederlerse Ehli kitaba ait hükmün kapsamı içine girerler. Yani Allah'a inanmamış müşrikler olarak vasıflandırılırlar. İstedikleri kadar biz mü'miniz desinler. Bu onlar için faydasızdır. Çünkü Allah'ın dışında bir merciye yetki vermeleri ve onun yasalarına uymaları, onların müşriklik ve kafirlik ile nitelendirilmelerine yeterlidir. Böyle durumlarda insanların bu vasıflardan kurtulabilmeleri için beşer tarafından kendileri için konmuş kanun ve yasalara karşı çıktıklarını, Allah'a yönelik bu saygısızca hareketleri onaylamadıklarını, buna karşı fiili bir harekete güçleri yetmediği için sabretmekle yetindiklerini ortaya koymaları gerekmektedir.
Bugün insanların kafasında din kavramının sınırları alabildiğine daralmıştır. Böylece din sadece vicdana hapsedilmiş bir inanç ve bazı ibadet amaçlı davranışlar olarak algılanmıştır. İşte bu ayette ehli kitabın kınanan davranışları da böyle idi. Onlar bu yanlış düşünceleri sebebiyle yukarıda verdiğimiz ayete ve bu ayete ilişkin Rasulullah'ın açıklama ve izahlarına göre, Allah'a iman etmemiş, ona şirk koşmuş sayılmışlardır. Yine onlar bu davranışları sebebi ile tek bir ilah'a kulluk etme emrine ters düşmüşler. Allah'ı bırakıp onun dışında varlıkları rab edinmekle suçlanmışlardır.
Din, boyun eğmek, tam bir teslimiyet ve ittibadır.
Bu ibadet etme, yasa ve kanunlarını kabul etme gibi her durum ve davranışta ön plana çıkar. Bu Allah'ın koymuş olduğu yasa ve hükümlerin dışındaki şeriatlere uyanların sergiledikleri ciddiyetsizlikle bağdaşmayacak kadar açık ve nettir. Bu tip kimselerin sırf Allah'ın ilahlığına inanmaları ve ibadet kasıtlı davranışlarını ona sunmaları, kendilerini Allah'a inanmış müslümanlar saymaları için kesinlikle yeterli bir şart değildir. Din böyle bir alçaklığa böyle bir kaypaklığa asla izin vermez. Yüce Allah'ın şeriatından kaynaklanmayan kanun ve yasaların egemen olduğu toplumlarda yaşayanların bu ortak suçun sorumluluğundan kurtulmaları için onların bu saygısızca tutum ve davranışlarını onaylamadıklarını açık ve net biçimde kanıtlayacak protesto nitelikli bir tavır ortaya koymaları gerekmektedir.
Böyle toplumlarda Allah'dan başka mercilere yetki tanıyarak şirk koşmanın en açık örneğini gösteren, buna karşılık kendilerinin mü'min ve müslüman olduklarını iddia eden insanların sergiledikleri bu gayri ciddi hareket, yaşadığımız tarih döneminde dinin karşılaştığı en büyük tehlikedir. Din düşmanlarının bu dine yönelttikleri en öldürücü silah işte budur. Yüce Allah böyle insanları ve böyle rejimleri müşriklikle, gerçek dini din edinmemekle ve Allah'ı bırakıp başka ilahlar edinmekle suçlar... İslam düşmanları ise onlara İslam levhasını takmak için can atıp dururlar. Öyleyse bu dinin düşmanları böyle rejimlere ve şahıslara İslam levhasını takmak için canla başla mücadele ediyorlar, bu türlü yanıltıcı levhaları kaldırmak, bu tür maskeleri yere düşürmek arkalarında gizlenen kafirliği, müşrikliği ve Allah'ı bırakıp başka rabler edinme sapıklığını gözler önüne sermek de bu dinin yolcularının başlıca görevlerindendir. 
"Oysa onlara bir tek Allah'a ibadet etmekten başka birşey emredilmemişti"

Seyyid KUTUB
Devamını oku...