Sayfalar

Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

28 Ekim 2016 Cuma

Cumhuriyet Bayramı mı?

Neyin bayramını kutluyorlar? Allah (C.C.)’ın hükmünü yeryüzünden kaldırıp yerine tağutların hükmünü egemen kılan düzenlerin, Hilafetin yerine küfür ve şirk düzeni olan Cumhuriyetin kurulmasının, bazılarının deyimiyle Hakimiyeti gökyüzünden yeryüzüne indirmenin, hakimiyeti Allah’tan alıp yeryüzü despotlarına, Firavunlarına, kendini ilahlaştırmış küfür ve şirk olan düzenlere vermenin bayramını mı?

Evet  yılardır kullara kul olanlar bu bayramı her sene kutluyorlar. Her yıl  29 ekim günü tağutların kulları putlarını tazim etmek için törenler düzenliyor, gidip önünde eğilip saygı duruşunda bulunuyor ve önüne bolca ot koyuyorlar.  Bunu devletin bütün kurum ve kuruluşları ve personelini temsilen başlarındaki en etkili ve yetkili kişilerce yapılıyor bu tazimler.

Bu törenlerin Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde Budist tapınaklarında Budist rahiplerce yapılması insanın pek acayibine gitmiyor zira onlar dinlerinin gereğini yapıyorlar.  Fakat bunu yapanların kendilerini İslama nispet etmeleri pek tuhaf geliyor insana, hele birde eli abdestli putperest olunca daha çok tuhaf oluyor.

Ne tuhaf değil mi? Hem La İlahe deyip bütün putları, tağutları, yeryüzündeki sahte ilahları ve mabutları red ettiğini söyleyeceksin sonra da dönüp onların önünde el pençe durup onlara tapacak ibadet edeceksin. Ey yalancı nankör insan sen Allah’ımı (haşa) kandıracaksın.

Camilere gittiğiniz zaman mimberi işgal eden bel’amların cumhuriyeti kutladığını görürsünüz, oysa bu bel’amların şunu söylemesi gerekmez miydi? Ey cemaat! 93 yıldır ülkelerimiz topraklarımız kafirler tarafından resmen işgal edildi, İslam beldeleri işgal altında, ümmetin arasına sınırlar cetvelle çizildi, Kuran ahkamı kaldırıldı, her tarafta zina evleri, kumarhaneler, meyhaneler açıldı, cihat farz-ı ayndır, bu kafirlerin soyu kurutulmadıkça, bu kafirler İslam beldelerini terk etmedikçe ben sizin önünüzde namaz kılamam, sizin üzerinizde cuma farz değildir. Ama nerde… Dinini bir maaşa satan belam kürsüde “Allah devletimize milletimize zeval vermesin” diye dua ediyor peşindeki cahil cemaatte hep bir ağızdan “amin” diyor…

Hele demesin bakim hele bu yöneticilerin tağut olduğunu veya devletin tağut olduğunu, bunları alaşağı etmenin farz-ı ayn olduğunu, Kuranın anayasa olduğunu, Kurandan başka anayasa kabul etmenin küfür olduğunu söylesin bakalım sonu ne olur? Malatya’da yakın zamanda biri bunu söylemeye çalıştı başına neler geldi hepiniz biliyorsunuz.

Müslüman olduğunu iddia eden başı örtülü hatta çarşaflı, sakallı elinde doksandokuzluk tesbihi ile çocuğunun, torununun elinden tutup bu şirk ve küfür bayramlarına iştirak ettiklerini, her seçim dönemimde gidip bu tağuti düzenlere oy attığını ve onlar için çalıştıklarını, bu küfür düzenlerin ordularına çocuklarını gönderdiğini ve gönderirken ve  tezkere alırken onlara davullu zurnalı, bidat olan mevlitli ve Kur’anlı törenler düzenlediğini görürsünüz. Yemin törenlerine gittiklerinde de nizamiyenin içine dahi alınmıyorlar, çocukları askerde öldüğü zaman gelip bunlarla alay edercesine oğlunuz şehit oldu diyorlar. Kameraları ve askerleri karşısında gören zavallılarda “vatan sağ olsun”, “bir oğlum gitti bir tane daha var onu da gönderirim”, “oğlumun askerliği yarım kaldı ben gidip yerine tamamlayacağım, yerine beni alın” diye bir sürü acayip laflar eden insanlara şahit oluyorsunuz.

İslami diye geçinen bazı basın yayın organlarının yeni bir şirk küfür anayasasının hazırlığı içine girmiş bir hükümete destek vermek için “Haydi Bismillah” diye manşet attığını görürsünüz.

İslami ve tevhidi olduğunu iddia eden bazı yazar çizer, dernek ve grupların referandumda nasıl döküldüklerine şahit oldunuz.

Bu düzenbazların tuzağına düşmüş bazıları ile konuştuğunuz zamanda size şunu söylüyorlar: Efendim her şey bir anda olmuyor, işte bak okullarda baş örtüsü serbest oldu, Kuran ve siyer dersleri seçmeli ders oldu, camiler açık, ezanlar okunuyor isteyen istediği şekilde ibadetini yapıyor, her şey yavaş yavaş olacak diyorlar. İsmini vermek istemediğim bir hocamız var (Allah ona ve bütün Müslümanlara merhamet etsin, yar ve yardımcıları olsun) onun çok güzel bir sözünü size nakledeyim “ Gavurlukta hızlı hızlı, Müslümanlıkta yavaş yavaş” diyordu.

Allah’tan korkun İslam sadece namaz, ezan veya başörtüsünden ibaret mi  diğer hükümleri nerde? İslamda nasıl namaz oruç farz ise aynı şekilde cihatta farzdır, hükümlerinin ircasıda farzdır, toplum hayatını idamesi de farzdır. Hükümleri var kanunları var hayatın bütün alanlarını kapsayan bir nizamdır İslam. Diğer hükümleri niye dile getirilmiyor?

Allah ayaklarımızı İslam üzere sabit kılsın, ayaklarımızı kaydırmasın. Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin. Gerçekten bu devirde iman avuçtaki kor gibidir tutabilene helal olsun.

Velhasılıkelam yazılacak çok şey var ama fazlada uzatmak ve sizi sıkmak istemiyorum. Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az misali kısa kesiyorum.

Selam ve dua ile...
Devamını oku...

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kurban Neyin İfadesi?

Cennet'e giden yol, dünyadan geçmektedir. Allah'ın rızasına ulaşmak da O'nun yarattıkları ile olan ilişkilerimizi, Tevhid temelinde düzenlemekle mümkün olabilmektedir. Tevhid inancı; insanlara bakan yüzeyi ile hiçbir beşeri değerlere tapmadan, tüm yaratılanlarla tevazu, merhamet, sevgi temelinde münasebet kurmayı gerektirmektedir.

Tevhid'in Allah'a bakan yüzeyinde ise; O'nu her türlü maddi-manevi kirlilikten beri kılma gayesi olan tenzih bulunmaktadır. Allah'ı tenzih etmek suretiyle yüceltmek, O'na olan sevgi ve bağlılığımızı göstermek gerekmektedir.

İman ve bağlılık sözleşmesi kuru kuruya yapılamaz. Yani insanların Rabbiyle olan ilişkilerinde O'nu her şeyden daha çok sevdiklerini ispatlamaya ihtiyaçları vardır. Bunu ispatlamanın yolu Allah'a kurbanlar sunarak, O'nun yakınlığını, sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Fakat O, kullarının ibadetleri de dahil her hangi bir şeye muhtaç olmaktan müstağnidir.

Tevhidi bir dünya görüşünde hayatın amacı; kurbandır. Yani Allah'a yakınlaşmak; O'nun rızasını, hoşnutluğunu, sevgisini kazanma yarışına girip birinci olmaya çalışmaktır. İlahi rızayı kazanmak maksadıyla yapılan her salih amel bir kurbandır. Namaz, infak gibi bizi manevi olarak Allah'a yakınlaştırıp ulvi makamlara eriştiren her ibadet bir kurbandır, Allah'ın rızasını elde etmek için takdim edilen her şey bir kurbandır.

Fakat kurbanın asıl somut tezahürü "zebiha"dır; "nahr"dır: Hayvan boğazlamaktır. Hakiki bir imanın tezahür etme biçimlerinden olan bu kutlu ibadet, Tevhid Dini İslam'ın en bariz şiarlarındandır. Bu şiar, Rabbe yaklaşmak için sonunda iflası olmayan kârı bitimsiz bir ticaret yaparak, yerinde malı-mülkü, yerinde kanı-canı, cennet karşılığında borç vermeyi de ifade etmektedir.

Kısacası kurban, Tevhid'in en önemli göstergelerinden biri olup, sevdiğimiz şeylerden Rabbimizin hoşnutluğunu gözeterek vazgeçebilme bilincine ermektir.

Kurban bir sembol olarak; Rezzak olan Allah'ın bizim için seferber ettiği imkanları, sadece bize ait saymayıp başkalarına da seferber etmektir. İnsanlardaki "mülkiyet tutkusu" ve "benseverlik", sahip olunanlardan vazgeçmeyi zorlaştıran bir 'fitne/imtihan' aracıdır. Şeytan; Allah'ın rahmetinden uzaklaşan ve uzaklaştırandır. Kurban ise; Allah'ın rahmetine yaklaştıran demektir. Bu iki kelimenin ilahi bir kelam olan Kur'an'da kullanılması ve birbiri ile ters orantılı bir mana ifade etmesi bir tesadüf değildir.

Adem'in salih oğlu gibi varını yoğunu seferber ederek feda eden, şehitler gibi en sevdiği canından vazgeçerek feda edilmeyi kabul edenler, fitne ile başa çıkmış, hayırda yarış sınavını kazanmış en bahtiyar insanlardır.

Kurban, Allah'ın rızasını elde etmek için yerinde malı-mülkü feda etmek, yerinde kanı-canı feda etmek, yerinde uykuyu rahatı feda etmek, yerinde zamanı-mekanı feda etmek, yerinde makamı-mevkiyi feda etmek, yerinde şanı-şöhreti feda etmek, yerinde bilgiyi-ilgiyi feda etmek, yerinde sevgiyi-aşkı feda etmektir. Kısaca nefsimizin günaha çağıran tüm davetlerini reddetmektir...

Kurban olmak ve kurban etmek! Biri İbrahimi bir rol, bir diğeri İsmail'ce bir tavır! Kurban kesmek, İbrahimi bir davranıştır. Bu ibadeti, hayat kitabımız Kur’an şöyle bildiriyor bizlere;

"Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın." Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı." (Saffat Suresi: 102-106)

İmtihandı şüphesiz, her şey bir sınamaydı aslında! İbrahimi bir eylemin yine İbrahimi bir mesaj taşıması ve alınan mesajların hayatımızı yönlendirmesi gerekiyor. Değilse mesaj taşımayan eylemlerimizin bize de topluma da bir faydası olmayacaktır. İbrahim, Tevhidi eylemler için engel tanımamanın; İsmail ise, Allah’ın iradesine şartsız ve itirazsız teslimiyetin sembolü!

Ve şimdi bugünlerde yine bıçaklar hayvanların boğazına doğru uzanmakta. Kestiklerimiz "İsmaillerimiz" olmayınca, ne anlam ifade edecek? Neyin teslimiyetini, neyin feda edilmesini temsil edecek boğazladıklarımız?

Unutmayın, biz kasaplık yapmıyoruz! Evimizde et bulunsun diyede hayvan boğazlamıyoruz! Biz İbrahim'in teslimiyetinin bizde de olduğunu temsilen bıçağı kurbanlarımızın boğazına götürüyoruz.

Buyur Allah'ım! Sen buyur, biz boyun eğip yaşamaya hazırız! İşte hazır olduğumuzun bir ifadesi olarak sana etleri ve kanları ulaşmayan, fakat bizim sana teslim olduğumuz anlamına gelen kurbanlıkları boğazlıyoruz!

Alemlerin Rabbi Olan Allah'a Hamd Olsun!
Devamını oku...

26 Ağustos 2016 Cuma

SIRÂT-I MUSTAKİM


Diyanet'in 12.08.2016 tarihinde yayınladığı "SIRÂT-I MUSTAKİM" adlı yazıdan alıntı yapılarak, kendileriyle çelişen sözlerinden bir kaçı okuyuculara sunulmuştur, buyurun;

"Peygamberimiz (s.a.s), bazı sahabileriyle birlikte bulunduğu bir esnada Kerim Kitabımızdan bir âyet okumuştu. Bu âyet, İslam’dan önceki din mensuplarının, Allah’ın dinini nasıl tahrif ettiklerini şöyle haber veriyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa onlara sadece bir olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, yüceler yücesidir; onların ortak koştuklarından münezzehtir.”(Tevbe, 9/31.)

Efendimizin âyet-i okumasını müteakip daha önce Hıristiyan iken Müslüman olmuş bir sahabi, “Yâ Resûlullah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlardı. Siz de onlara uyuyordunuz öyle değil mi?” diye sordu. Sorusuna “Evet!” cevabını alınca da, “İşte âyette sözü edilen durum budur.” buyurdu.(Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân, 9; Beyhakî, Sünenü'l Kübrâ, X,196.)

Bu âyet-i kerime bizlere göstermektedir ki; İnsanoğlu , tarih boyunca din anlayışı ve tasavvurunda zaman zaman sapmalar ve savrulmalar yaşamıştır. İşte bu sapma ve savrulmalara karşı Yüce Rabbimiz Âdem (a.s.)’den Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s)’e kadar kutlu elçileri vasıtasıyla insanlığı tevhid inancına çağırmıştır. Tevhid inancı, sırat-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur. Bu yolda sadece bir olan Allah’a itaat, teslimiyet ve kulluk vardır. Bu yolda şirk, küfür, nifak, ikiyüzlülük değil; özüyle sözüyle bir olmak, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak vardır. Bu yolda ahlak, erdem ve samimiyet vardır. Bu yolda eğrilik değil, doğruluk; ihanet değil, sadakat vardır. Bu yolda sapkınlık, azgınlık, haddi aşma ve zalimlik değil; istikamet, adalet ve hakka tabi olmak vardır.

 Bu mübarek yolun son davetçisi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) olmuştur. Yüce Allah, din-i mübin-i İslam’ı Kerim Kitabımızla ve Peygamber Efendimizle kemale erdirmiştir.(Muvattâ, Kader, 3.) O gün bugündür insanlığı bu bereketli yola çağıran hakiki ilim ve irfan ehli nice bahtiyar kimseler olmuştur. Ancak, suret-i haktan görünerek insanları sırât-ı müstakimden saptıran, onları batıla davet eden nice bedbahtlar da olmuştur.

Sırât-ı müstakimde, Allah ve Resûlü’nün, Kur’an ve sünnetin önüne hiçbir anlayışı geçirmek yoktur. Sırât-ı müstakimde dinin sabitelerini değiştirmeye kalkışmak yoktur. Sırât-ı müstakimde hiç kimsenin, arzu ve isteklerine, çıkarlarına göre helal ve haram koyma yetkisi yoktur. Zira böyle bir durum, dini mübin-i İslam’ı tahrif etmektir. Dinin içini boşaltmaktır. Dini tahrip etmektir. Yeni bir din ihdas etmektir. Bilinmelidir ki; kendisini Kur’an ve sünnetin önüne geçirerek yeni bir din ihdas etmeye yeltenenler de, körü körüne böylelerinin peşi sıra gidenler de beyhude bir yolun yolcularıdırlar. Aksine sırât-ı müstakimde Kur’an ve sünnetin ebedi rehberliğinde, İslâm kültür ve medeniyetinin zengin bilgi mirası eşliğinde nezih bir hayat yaşamak vardır.

Yüce Allah’ın dosdoğru yolunda, Peygamberler dışında ismet sıfatına sahip “masum ve tartışılmaz” herhangi bir şahsiyet yoktur. Sırât-ı müstakimde Peygamberler dışında hiç kimsenin özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu düşünülemez. Herhangi bir kimsenin sözlerine, eserlerine ve davranışlarına mahza hikmetli olduğu düşüncesiyle kutsiyet atfedilemez. Sırât-ı müstakimde Allah’a isyan hususunda hiçbir varlığa itaat edilemez. Hâsılı, mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve sünnet tarafından belirlenen ilkeleredir.

Unutmayalım ki; herkes, ahiretteki âkıbetini bu dünyada yapıp ettikleriyle kendisi belirleyecektir. Hiç kimse sorumluluğunu ve hesabını bir başkasına asla yükleyemeyecektir.( İsrâ, 17/13-14.) O büyük günde tek umudumuz sadık imanımız, samimi niyetimiz, sahih bilgimiz, salih amellerimiz, selim kalbimiz olacaktır. Tek sığınağımız, Rabbimizin engin merhameti olacaktır. Yüce Rabbimiz, bizleri her daim sorumluluk bilinciyle, hesap şuuruyla yaşayan ve merhametine nail olan kullarından eylesin. Yüce Rabbimiz, bizleri bir an olsun sırât-ı müstakiminden ayırmasın, mahrum bırakmasın. Yüce Rabbimiz, dini değerlerimizi, imanımızı, İslam’ımızı tahrif ve istismar etmek isteyenlere fırsat vermesin."

Diyanet Bu Yazıyı Yazarak Kendisine Reddiye Vermiş

Yazılanlar hak, fakat yazan kurum haktan fersah fersah uzak. Hak söz ile batılı kast etmekte kendisine denk ikinci bir kaynak bilmiyoruz. Sureti haktan görünüp tuğyanı, küfrü ve şirki, savunucusu konumunda olduğu tâğuti sistem için meşru gösteren en güçlü kurum.

Yazıda Allah ve Rasulu'nun çizgisine uyulmalıdır deyip kim bu iki kaynak dışına çıkarsa, dinin sabitelerine müdahale etmeye çalışırsa sırât-ı müstakiminden ayrılmış anlamına gelen ifadeler kullanmışlar.

Bu anlamıyla;

Diyanete bakalım, dinin en temel sabitesi, "Allah'tan başka ilah yoktur" ilkesini gözlerden kaçırıp halkı uyutan kurum Diyanet değil mi? Misal, genel evlere ruhsat veren, içkiyi/kumarı/faizi annenin ak sütü gibi helal kabul eden ve işletmelere izin veren/serbestleştiren T.C. yönetimine kalkan olan Diyanet değil mi?

Yazıda, "sureti haktan görünenler" diyerek birilerine taş atarken, kendisini, hatta var oluş amacını/sebebini unutan Diyanet ve tabilerine hatırlatılır; Anayasasını tamamen beșeri kaynaklardan alan T.C. küfür devletini aklayıp paklamaya çalışan sizler hangi surette görünüyorsunuz? Hangi gerekçeyle bu tâğuti sisteme kalkan oluyorsunuz?

"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" Diyanet?!

Devamını oku...

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Ömür Sermayemiz

Ömür sermayemiz, biz istesekte istemesekte sorunsuz bir saatin ilerlemesi gibi tükenmekte... Önüne geçemeyeceğimiz bu hakikati biliyorken, sermayemizi en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi?

Ömür, bize tanınmış sınırlı zaman. Dünyada girmiş olduğunuz okul sınavlarına da çok benziyor. Doğru bir yöntem ile sınava hazırlanmış ve sınav sırasında kendisine tanınmış süreyi en iyi şekilde değerlendirenler, yüksek puanlar alırken, aksine davrananlar kayba uğraşmış bir şekilde sınav mekanından ayrılırlar.

Eskilerden birinin şu sözleri ne kadar da manidar: "Ben, Asr suresinin manasını bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o pazarda şöyle bağırıyordu:

"Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!"

İnsana verilen ömür de bir buz misali devamlı eriyip tükenmektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa, insanın hüsranına sebep olur."

Uzun veya kısa olsun, ömrün hayırlı ve bereketli olanı, salih ameller işlenerek, hakkı ve sabrı tavsiye ederek ve faydalı hizmetler yapılarak değerlendirilenidir. Nitekim Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Ömrün uzunu, Allah'a itaat yolunda geçen ömürdür.” (Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4,140)

Olay bundan ibaret, Allah-u Teâlâ hayatı ve ölümü şu ifadelerle özetlemekte; "Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur..."(Mülk Suresi: 2)

Yine Allah Rasulu (s.a.s) şöyle buyurmakta; "İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun olup ameli güzel olandır. İnsanların en şerlisi ise, ömrü uzun, ameli kötü olandır." (Tirmizî, Zühd, 22)

Akıllı olan bir kimse, kendisine imtihan sebebi ile verilmiş olan hayatı, başarıya değil kayba götüren gereksiz ve boş işlere ayırmaz. Zira hayat çok kısa olmasına rağmen malayani işler oldukça fazladır.

Allah-u Teâlâ, son anımızı en güzel anımız eylesin! Ölümü, Tevhid ve takva neşesi içinde tatmayı nasib etsin! Amîn.
Devamını oku...

30 Haziran 2016 Perşembe

Cahiliyye’nin Hükümlerine Sevdalanmak

İman, cahiliyye’den kurtuluştur. Cahiliyyeyi ve cahiliyyenin kanunlarını, hükümlerini terk
etmeyenler, iman sahibi olamazlar. İman etmek, cahiliye ile fiili bir savaşa girmek demektir. Cahiliye hangi maske altında meydana çıkarsa çıksın, Müslüman’ı mücadelesinden vazgeçiremez. Mesela asrımızda “Laikçilik” bir cahiliye mücadelesidir. Çünkü laiklik; din adamları sınıfı bahanesiyle İslâm’ın hayattan uzaklaştırılmasıdır, hayatın dışına itilmesi, dinin devletin siyasal hayatında dindarlar eliyle etkin olmasının engellenmesidir.
Laikliğin ana yurdu, Fransa’dır. Laiklik Fransa’da kilisenin ve papazların siyasete karışmasından sonra Rönesans ile kiliseyi ve din adamlarını devlet yönetiminden uzaklaştırmak için çıkarılmış bir sistemdir. Fakat İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının varlığı söz konusu değildir. Dolayısıyle böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunması söz konusu değildir. O halde böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icra edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun. Bugün içinde yaşadığımız dünyada, İslâm adına meydanlara, gazetelere, ekranlara, kürsülere çıkan pek çok alim, önder, siyasi, akademisyen, maalesef İslâm dışı olduğu bizzat kendi taraflarınca bu kadar net bir biçimde ortaya konan laikliği ve demokrasiyi sahipleniyorlar, bunları benimsediklerini söyleyebiliyorlar. Üstelik bazıları daha da ileri giderek bu cahiliyye hükümlerinin Allah’ın dinine de iftira ederek, İslâmi olduklarını, İslâm’la bağdaştıklarını iddia edebiliyorlar. Rabbimiz buyuruyor:
“Onlar hâlâ cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiye inanan topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Sûresi/50)
Kur’an-ı Kerim’in bu ayeti, cahiliyye sevdalılarından bahsediyor. Allah’ın hükmüne rağmen, Allah’ın şeriatına rağmen kanun aramak, hukuk belirlemeye çalışanları aramak, tutmak, savunmak tamamen cahiliyyeye sevdalanmaktır. Allah’ın hükmünün fevkinde hükümler görmek, başkalarının hükümlerini Allah’ın hükümleri yerine geçirmek, Allah’ın Kur’an’ını askıya alıp Avrupa’dan kanun dilenciliğinde bulunmak, Avrupalıların arzusuna uygun kanunlar icad etmek cahiliyyedir. Cahiliyyenin anlamı apaçık bir biçimde bu ayette ortaya konulmuştur. Cahiliyye, Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve Allah’a değil onlara itaat ve ibadet edilmesi, onlara tapılmasıdır. Cahiliyyenin niteliği İslâm’la çelişmek, İslâm’a karşı olmadır. Yani İslâm’a mukabil ve onun yerine geçsin diye icad edilmiş her şey cahiliyyedir.
Allahû Teâla’nın kitabı Kur’an’dan, Hz. Muhammed (sav)’in sahih sünnetinden alınmayan kanunların, kuralların, kaidelerin kaynağı ister ‘anayasa’, ister ‘babayasa’ ve isterse ‘amayasa’ olsun, hiç fark etmez her halükârda cahiliye kanunları, kuralları ve kaideleridir.
Cahiliyyenin kabulü, Kur’an’ın askıya alınması, Allah’ın hükmünün gereksiz görülmesi, Allah’ın şeriatının reddedilmesi ile doğru orantılıdır. Sosyal ve siyasal yönde hayatlarının idaresini Allah’ın şeriatına bırakmayanlar, cahiliyyenin kavgasını verenlerdir. Yani bunlar Allah’ın şeriatını reddedenlerdir. Bunlar, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır.
Allah’ın şeriatını reddeden; cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir. Cahiliyyeyi yaşayanlar, Allah’ın hududlarını aşanlardır. Cahiliyye sistemleri yalnızca putperestlik şeklinde ortaya çıkan ya da buna benzer mitolojik ilahlara tapmak şeklinden ibaret değildir. Kavmiyet ve vatan gibi ad ve şekli değişik olabilir. Başkalarını zorla egemenliği altında tutan diktatör ve tağutlar gibi yeni putlar olabilir, hatta heykel putlar bunların birer sembolü olabilir. Cebren ve hileyle insanları Allah’ın dininden, Allah’ın dinine uygun bir hayat yaşamaktan alıkoyanlar, sahte ilahlık davasında bulunanlardır. Günümüzde bütün çağdaş toplumlar, komünist, kapitalist, yahudi, hıristiyan ve sözde Müslüman geçinen bazı toplumlar bir tür cahiliyye toplumunu teşkil etmektedirler. Çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine iman ettiklerini ifade etmekle birlikte tevhid akidesinin en önemli esası olan otorite hakkını, egemenlik, hakimiyet ve hükümranlık yetkisini Allah’a vermemektedirler. Hayatlarını düzenleyecekleri kanun ve kuralları koyma yetkisini, hem de mutlak manada, kendi hemcinslerinin oluşturdukları bazı kurumlara, parlamento, hükümet ve yargı gibi organlara vermektedirler. Hakimiyeti, hüküm koyma yetkisini mutlak manada Allahû Teâla’ya değil de, başka şahıslara ve kurumlara bırakanlar, cahiliyye hesabına Allah’a karşı savaşanlardır.
Cahiliyyenin bir manası da Allah’ın hüküm ve hakimiyetine karşı beşeri hüküm ve hakimiyet çeşitleri adına direnmektir. Haramzadeler, tağutlar, laikçiler, tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduranlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinlikle karşı çıkacaklardır. Zira Allah’ın indirdiği hükümler uygulandığında, onların yüzlerine geçirmiş oldukları ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah’a ait olacaktır. Sömürü, zulüm ve haram üzerine kurdukları cahiliyye düzeninde kendilerine maddi çıkar sağlamakta olan sömürücü egemen güçler elbette ki Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır. Hüküm koyma yetkisi, sadece ve tek Allah’ın olmalıdır. İlahlığın her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah’a özgüdür. Zira egemenlik yani hakimiyet kanun koyma hakkı ilahlığın özelliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren ister bir birey, ister bir sınıf, ister bir parti, ister bir gurup, bir ulus, isterse uluslar arası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun, ilahlığın nitelikleri noktasından, herkesten önce Allah’a savaş açmış demektir.
Kanun hükmündeki yalanlarla kamusal alanlar icad edip insanları Allah’ın mülkünde Allah’ın hükümlerine uygun hayat yaşamaktan menedenler, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır. Sosyal konumu itibariyle kendilerince alt tabakalarda bulunan bir Müslüman hanımın başını örtmesine itiraz etmeyenler, başını örten ya da çarşafa bürünen üniversite öğrencisi ya da belli bir kariyer ve kendilerince yüksek bir mevkide olan birisi oldu mu bu sefer devrim krizleri geçirir, laikçilik saralarına tutulur, insan hakları havarisi kesilenler birden bire kırmızı görmüş boğaya dönerler; hatta bazıları daha da sapıtarak ağızlarından salyalar saçan bir mahluka dönüşürler. Cahiliyyeye sevdalanmış olanlar, İslâm’ı ve Müslümanları idare ve idareci konumunda görmek istemeyenlerdir. Kendilerini efendi, kendileri gibi inanmayan ve giyinmeyenleri köle görenler, Ebu Cehil’in neslinden olanlardır.
Cahiliyye, insanların birbirlerini Rabler edinmeleridir. Allah’ın hükümlerine muhalif hüküm icad etmiş olanların hükümlerinin hayata hakim kılınmaları, insanlar nezdinde kabul görmeleri için gayret göstermek, cahiliyye hükümlerine sevdalanmaktır. Rabbimiz cahiliyye sevdalıları karşısında Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’e emir veriyor:
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler edinmeyelim ..” (Âl-i İmran Sûresi/ 64)
İnsanoğlunun haddi ubudiyeti aşıp Rablık iddiasında bulunması, kendi cinsinden Rabler edinmeye çalışması, cahiliyyeye sevdalanmış olmasındandır. Ayette geçen birbirini Rab edinme olayı en katı dikta rejimlerinin (monarşi ve oligarşi) en başta gelen özelliği, insanları kendisine taptırma ve kurumlarını, sistemlerini, yasalarını kanunlarını, değer yargılarını ve ilkelerini benimsetmedir. Cahiliyye sisteminde bazı insanlar Rab, bazı insanlar kul hükmündedirler. İslâm nizamında bütün insanlar eşit konumunda olup yegâne hüküm ve hakimiyet sahibi olan Allah’a kulluk etmekle mükelleftirler. İnsanın hayatını iktisadî, içtimaî, medenî ve idarî alanda kuşatan yasaları yapma ve insana dünya hayatındaki yolunu çizme yetkisini İslâm dışındaki beşer yapısı sistemler, önceden doğmuş olmak, kahraman ve isim yapmış olmak, mal-mülk, nüfuz etki ve güç sahibi olmak, belli topraktan, belli aileden, belli soydan ve belli renkten gelmiş olmak, belli makam ve mevkiye sahip olmak, belli yararlıklar göstermiş olmak gibi nedenlerle bir veya birden fazla kişilere, ya da bir ulusun tamamı adına, yine bazı odaklarca çizilen çizgiler içinde kalmak ve belirtilen yolu aşmamak kaydıyla o ulusça seçilen kişilere verirken, İslâm, bütün insanların yaratanı, yaşatını, öldürüp diriltecek olanı ve tüm Kâinatla birlikte insan bedeninin de itaat ettiği her şeyin Maliki olarak bu yetkiyi Allah’a bırakır ve bu şekilde insanlar arasında tam bir eşitliği sağlar.

(Alıntı)

Devamını oku...

15 Haziran 2016 Çarşamba

Sıla-i Rahim


Sıla-i rahim, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamında bir İslami terim. Kişinin kendisine yakınlığı olan kimselere iyilik yapması, onlara ihsanda bulunması anlamına gelir. Sıla kelimesi "vusul" kökünden mastar bir kelime olup, ulaşmak, kavuşmak ve bağ gibi anlamlara gelir.

Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir. En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkan nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir.

Konumuzla ilgili  Ayetler:

"Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının." (Nisa Suresi: 1)

"Demek idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir."
(Muhammed Suresi: 22-23)

"Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez." (Nisa Suresi: 36)

"Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder..." (Nahl Suresi: 90)

"Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…" (İsra Suresi: 26)

Sıla-i rahim dairesine giren kimseleri genel anlamda ifade etmek gerekirse, evvela kan bağı ile veya evlenme yoluyla akraba olanlar, sonrasında ise komşular, aile dostları, öksüzler, yetimler, yoksullar ve diğer müminlerdir. "Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…" (İsra Suresi: 26)

Sıla-i rahim'in en başında ana babaya hürmet gelir.

"Rabbin: "Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin" diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara "öf" (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle." (İsra Suresi: 23)

Müşrik bile olsa ana-babaya hürmet etme konusunu ayetler net olarak ifade etmiştir:

"Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne), Bana ortak koşmaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin.  Bana yönelenlerin yolunu tut. Sonunda hepinizin dönüşü ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim." (Lokman Suresi: 15)

Ayetten de anlaşılacağı gibi şirkte ana babaya itaat yoktur. Fakat mümin olmasalar bile anne babaya karşı hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyit eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.

Esmâ Binti Ebî Bekr (r.a) anlatıyor: "Müşrik olan annem gelmişti. Ona nasıl davranmam gerektiğini Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e sordum: "Annem yanıma gelerek, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?" dedim. "Evet, ona gereken hürmeti göster." buyurdu." (Buhârî, Edeb 8; Müslim, Zekat 14)

"İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir." (Müslim Birr 4; Ebû Dâvûd, Edeb 127 ) Yani babamızın dostlarını da görüp, gözetmemiz, onun ailesini görüp gözetmemiz de sıla-i rahim kapsamı içine girer.

"Önce en yakın akrabalarını uyar." (Şuara Suresi: 214) Ayetinin gereği olarak, Rasulullah (s.a.s) tebliğe yakın akrabalarından başlamıştır. İslamiyetin ilk yıllarında inen mekki ayetlerde, Rasul'e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir. Tebliğe akrabalık bağlarını vesile ederek öncelikli olarak bu hedef kitleden başlanması ayrıca önemlidir. Rasul'ün örnekliğinde bizlerde İslama davete yakın akrabalardan başlamalıyız.

Sıla-i rahimle ilgili hadislerde, şöyle buyrulmaktadır: "Ana ve babasının ihtiyarlık zamanlarında, bunlardan birine yahut ikisine yetişip de, bunlara gereken hürmet ve hizmette bulunarak Cennet’i hak edemeyen kimsenin burnu yerlerde sürünsün."  (Müslim, Birr: 9) Hadis gereği ana-baba evlada bir yük değil. Cennete kolayca giriş bileti, cennete kestirme yol olarak görülmelidir.

"Rızkının geniş ömrünün uzun olmasını arzu eden (akrabalarını ziyaret etsin) onlarla olan bağlantısını devam ettirsin." (Buhari, Edep 12) Hangimiz ekonomik sıkıntı içinde değiliz. Kişi akrabalarını, amca, hala, dayı, kardeşlerini ziyaret ederse, Allah Rasulü (s.a.v) rızkının genişleyeceğini söylüyor.

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin." (Buharî, İlim 37; Müslim, İmam 74-77)

"Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez." (Buhârî, Edeb 11)

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun." (Riyazü’s Salihin Hadis No: 316)

"Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır." (Tirmizi, Zekât 26)

"Mükafatı en hızlı verilen hayır ve iyilik sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahimi terk etmektir."  (Ebû Dâvud, Edep 51)

Peygamberimizin akrabalarıyla olan ilişkilerinden birkaç kesit sunmak istiyorum:

Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb'in cariyesi Süveybe'yi hiç unutmamış, Mekke'de iken onu ziyaret etmiş ve ona ikramlarda bulunmuştur. Hicret edince Medine'den ona giyecekler göndermiştir. Mekke'nin Fethi’nde onun oğlunun durumunu sorup araştırmış, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrenmiştir.

Sütannesi Halime'yi gördükçe; "Benim annem, benim annem!" diyerek, kendisine içten sevgi ve saygı gösterip, omuz atkısını serip üzerine oturtmuş, istek ve arzularını hemen yerine getirmiştir. Hatice annemiz ile evlendiğinde, Halime Mekke'ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmiştir.

Huneyn Savaşı'nda esir düşen sütkardeşi Şeyma'yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve ‘hoş geldin’ buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve süt babasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma'ya şunları önermiştir: "İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim." Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. Onun bu davranışında, 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakarlığını görüyoruz.

Dadısı Ümmü Eymen'i sık sık ziyaret ederek kendisine "anne" diye hitap etmiştir. Yine onun için; "Anamdan sonra annem, benim ev halkımdan geride sağ kalan kimsedir." diyerek iltifat etmiştir.

Abdullah bin Amr (r.a) şöyle dedi: "Rasulullah (s.a.v): "Sıla-i rahim yapan, karşılık veren değildir. Esas sıla-i rahim, karşı taraf alakasını kestiği halde onu ziyaret edendir." buyurdu." (Müslim, Tirmizî)

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse sıla-i rahim yapsın." (Buhari, Müslim)

Akrabalarımız içerisinde bizlere iyi davrananlar olabileceği gibi bizlere sıkıntı verebilenler de olacaktır. Akrabanın iyiliğine karşı iyilik göstermek güzel olsa da yeterli değildir. Bizlere sıkıntı çıkaranlara karşı ise affedici olmalıyız. Ziyaretleşme akrabalık bağının devam etmesine en büyük vesiledir. Bu sebeple aramızdaki diyalogları artırmak için ziyaretleşmeleri unutmayalım.

Alemlerin Rabbi Olan Allah'a Hamd Olsun!
Devamını oku...

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Müslüman Kafir Ayrımı Yapmamak



“Yeryüzünde meydana gelebilecek en büyük fitne, şirk ve fesat; müslüman ile kafirlerin, Allah (c.c)’a itaat edenle karşı gelenlerin karışmasıdır. Onlar karıştığında İslam nizamının dengesi bozulur. Tevhid akidesinin hakikati belli olmaz ve kaybolur. Sonuçta büyüklüğünü sadece Allah (c.c)’ın bildiği şer meydana gelir. İslam’ın hakim olması, emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker müessesinin işlemesi ve cihad bayrağının yükselmesi ancak Allah (c.c) için sevmek, Allah (c.c) için buğzetmek ve Allah (c.c)’ın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmakla olur. Buna delalet eden bir çok ayet vardır.” (Ed-Durer'us Seniyye - Cihad Bölümü)

Allah (c.c)’a yemin ederim ki, bu dünyada, bâtıl ve ehlinden bugün beri olmayan, şüphesiz ahirette ondan beri olmayı ve dünyaya geri dönmeyi temenni edecektir. Ama ne yazıkki bu olmayacak ve o günkü pişmanlık sahibine bir şey kazandırmayacaktır. Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“O gün yüzleri ateşe çevrilenler derler ki: “Keşke Allah’a ve rasulüne itaat etseydik. Rabbimiz! Biz, kendi liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Ve onlar bizim yolumuzu saptırdılar. Rabbimiz onlara azaptan iki kat ver ve onlara büyük lanet et!” (Ahzab: 66-68)

“O vakit tâbi olunanlar, tâbi olanlardan ayrılarak uzaklaşmıştır ve (her iki taraf da) azabı görmüştür ve onların (aralarındaki) bütün bağları da kopup parçalanmıştır. Tâbi olanlar: “Ah keşke bir kere daha (dünyaya) döndürülsek de onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşsak!” derler. Allah böylece onlara işledikleri amelleri hasretler (pişmanlıklar) halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (Bakara: 166-167)

Allah (c.c)’ın Muvahhid kullarından olmak isteyen, bu asrımızın beşeri kaynaklı kanunlarından, bu kanunları koyanlardan, bu kanunlara tâbi olan ve onu müdafaa edenlerden beri olmalı, iğrenç olan bu yeni dine ve ona tabi olanlara ise, bu dine bağlandıkları müddetçe düşman olup onları tekfir etmelidir.

İşte bu, İbrahim (a.s)’in milletinin dini ve bütün nebi ve rasullerin dinidir. Bu ise; bütün ibadetleri ihlaslı bir şekilde sadece Allah (c.c)’a yapmak, şirkin ve müşriklerin her çeşidinden beri olmak manasına gelen Tevhid kelimesidir ve insanlar ilk olarak buna davet edilirler.

Tevhid milletinin en yüksek mertebesi; tağutu yok etmek ve insanları ona ibadetten uzaklaştırarak sadece Allah (c.c)’ın şeriatine bağlamak için cihad yapmaktır.

Cihadın ilk ve en önemli merhalesi tağutun (beşeri kanunların ve diğer türlerinin) sefilliğini, alçaklığını, sahteliğini, İslam düşmanı olduklarını insanlara haykırman ve bütün gücünle insanları bundan sakındırmaya, onu reddetmeye, ondan uzaklaşmaya ve onu tekfir etmeye davet etmendir. İşte bu, Tevhid dinidir ve nebilerin davetidir. Beşer kanunları ve kullarının, tağutlar ve bağlılarının yüzlerine yeri ve zamanı geldiğinde apaçık bir şekilde şöyle haykırmalısın:

“Sizi ve taptığınız tağutları reddediyoruz. Küfür anayasanızı da reddediyor ve asla kabul etmiyoruz. Tağutlara taptığınız ve anayasaya bağlı kaldığınız müddetçe, Allah (c.c)’ın dinine teslim olup hayatınızın her yönünde sadece O’nun kanunlarını ve şeriatini hakim kılıncaya kadar sizinle aramızda düşmanlık ve kin olduğunu ilan ediyoruz. İbrahim (a.s) ve beraberindeki mü’minlerin kavimlerine söylediğini biz de size aynen söylüyoruz:

“Muhakkak ki biz, sizden ve Allah’tan başka ibadet ettiklerinizden uzağız. Sizi reddettik (tekfir ettik). Tek olan Allah’a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda sonsuza dek sürecek bir düşmanlık ve kin başladı.” (Mümtehine: 4)

Onlara yine Allah (c.c)’ın şu sözünü söyleyeceksin:

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun: 6)

Bu konuda gevşemiş olanlara ve seni gevşetmek isteyenlere aldırma! Onların bu halleri seni üzmesin. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Şehitlerin efendisi; Hamza b. Abdulmuttalib ve zalim bir imam karşısında Allah (c.c)’ın hükümlerine bağlanmayı emrettiği için öldürülen kişidir.” (Hakim rivayet etti Hasen hadis)

Şirk ve şirk ehline karşı cihad yapmak, tağutun alçaklığını ve ona bağlı olanların küfrünü açıklamak, çağdaş beşer sisteminin ve Allah (c.c)’ın şeriatinden başka bütün şeriatlerin basitliğini, adaletsizliğini, alçaklığını ve küfürlerini herkese anlatmak, Allah (c.c)’a yaklaştıran en büyük ameldir. Çünkü Allah (c.c)’ın semadan indirdiği din, ancak Allah (c.c)’ın düşmanlarını alçaltmak, onların gerçek yüzlerini ve şirklerini ortaya çıkartarak sahte maskelerini düşürmek ve bütün insanları onların küfür ve pisliklerinden sakındırmakla hakim olur. Bâtılın ve küfrün gerçek yüzünü ortaya çıkarmadan hak nasıl belli olur?

Şayet tevhidin en yüksek mertebesine ulaşmak ve amellerin en faziletlisini yapmak istiyorsan, sana söylediklerimi yapar ve bu yolda karşılaştığın eziyetlere, imtihanlara sabredersin. Şunu iyi bil; dünyadaki imtihan temiz ile temiz olmayanı, mümin ile kafiri, ihlaslı ile sahtekarı ayırmak için yapılır. Dünyada imtihan edilmeden hiç kimse cenneti kazanamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“İnsanlar sadece “İman ettik” demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Şüphesiz biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette sözüne sadık olanları bilir. Ve elbette yalancıları da bilir.” (Ankebut: 2-3)

“Asra andolsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr: 1-3)

Şayet bu büyük mertebeye ulaşmaya güç yetiremiyor, yani; tevhidi apaçık bir şekilde haykırarak insanları buna davet edemiyorsan, bari bundan mertebece daha aşağı olanı yapmaya çalış. Çünkü eziyetlere sabretmek ve münkeri değiştirmek derece derecedir. Sen ancak yapabileceğin mertebeden işe başla! Gücünün yettiği mertebeden işe başlamak sana farzdır. Zira Allah (c.c) insana gücünün üzerinde yük taşıttırmaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez.” (Bakara: 286)

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, eğer buna güç yetiremezse diliyle düzeltsin, buna da güç yetiremezse kalbiyle düzeltsin (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıf olanıdır.” (Müslim)

Şayet, münkerin (kötülüğün) yüzüne karşı küfrünü apaçık bir şekilde haykıramıyor, beşerin kanunlarını açıkça reddedemiyor, insanları bu kanunları reddetmeye, o kanunları kabul edenleri tekfir etmeye çağıramıyorsan yani; münkeri değiştirmeye gücün yoksa işte o zaman şirke düşmemen ve muvahhid kalabilmen için en azından tağutu, bağlılarını ve destekleyenlerini tekfir etmeli ve tüm benliğin ile onlardan beri olmalısın! Çocuklarına da tağutun gerçek yüzünü öğretmeli, tağutları, onu destekleyen, kabul ve müdafaa edenleri tekfir etmeyi, buğz ve düşmanlığı onların kalplerine iyice yerleştirmeli, sadece Allah (c.c)’a, rasulüne, İslam şeriatine ve mü’minlere dost olmayı onlara öğretmelisin. İnsanları bu tağutlara (beşer kanunlarına) bağlamaya çalışan, buna davet eden veya buna zorlayan hakim, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, ordu, emniyet mensubu ve bunlar gibilerine, en yakın akraban olsalar bile buğzedeceksin, çocuklarına da buğzettireceksin! Çocuğunun bebekliğinde ona nasıl süt içirmişsen tevhidi de işte o şekilde adeta yudum yudum içireceksin! Ta ki hak olan tevhid üzere yetişebilsin. Zamanımızdaki insanların çoğunun gafil olduğu La İlahe İllAllah Muhammedun Rasulullah şehadetinin gerçek manası üzere yetişebilsin...

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun! Orada şiddetli melekler vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yerine getirirler.” (Tahrim: 6)

İbni Ömer (r.a)’den Rasulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Her biriniz bir çobansınız ve her biriniz güttüğünden sorumludur... Erkek, kendi ailesinin çobanıdır ve o da güttüğünden sorumludur...” (Buhari, Müslim)

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“İdaresi altındakileri kandıran bir kul bu şekilde ölürse, Allah (c.c) ona cenneti haram kılar.” (Buhari, Müslim)

Ey muvahhid! Bil ki sen evinde bir çobansın ve çocukların da senin güttüğündür. Öyleyse sakın bu görevi yerine getirmemezlik yapma ve bu göreve riayet etmeyen, onu yerine getirmeyen bir kimse olarak Allah (c.c)’a kavuşma! Bu mesele ihmale gelmeyecek derecede ciddi, önemli ve tehlikeli bir meseledir. Bu konuda sakın gevşek davranma! Küçüklüklerinden itibaren çocuklarına tevhidi, La İlahe İllAllah’ın gerçek manasını öğret! Onları, şirk ve tağutun her çeşidinden, bunlara bağlı olanlardan uzak kalabilecekleri ve onlara düşman olabilecekleri bir şekilde yetiştir. Sen bu konuda sorumlusun ve ahirette bundan sorulacaksın. Sakın ihmal etme!

Beşer sistemin kullarının yayın organlarından ve çocukları terbiye metotlarından uzak dur! Çünkü onlar çocuklara tağutları sevdirmeye, ona dost olmaya, onun hükümlerine bağlı kalmaya, onu korumaya teşvik ederler ve bu zihniyetle onları yetiştirirler. Böyle tuzaklardan çocuklarını koru! Televizyon, radyo, gazete ve bunlar gibi her türlü bozgunculuğa sebeb olan yayın organlarından da uzak dur! Çünkü bu yayın organları; nesli bozucu, tağut ve hükümlerini yüceltici yayınlarla insanların zihinlerini bulandırırlar. Yine tağutun okullarından çocuklarını koru! Çocuklara öğretilen derslere karşı uyanık ol! Çünkü onların okulları adeta zehir saçmaktadır. Saçtığı bu zehirlerle nesilleri gerçek tevhidden uzaklaştırır, tağutu ve kanunlarını yücelttirir, onlara bağlandırır, onlara saygı göstertir, ordularını, askerlerini sevdirir, küfrün her çeşidini onlara işlettirir ve böylece çocukları beşerin kulu yapar. O halde sen çocuklarını bunlardan koru!

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Size öyle bir zaman gelecek ki insanlar, elenecektir. Öyle elenecekler ki çok az kişi kalacaktır. Öyleki; sözünde duranla durmayan, emaneti muhafaza edenle etmeyen birbirine karışacaktır.” Rasulullah (s.a.v) bunu göstermek için parmaklarını birbirine kenetlemişti. Sahabeler şöyle sordular:

“Ya Rasulullah! Böyle bir zamanda ne yapalım?” Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Bildiğinizi uygular, bilmediğinizi uygulamaz ve insanlarla ilgili meseleleri terk ederek nefsinizi ve ailenizi düzeltmeye çalışırsınız.” (İbn-i Mace ve başkaları sahih senedle rivayet etti.)

Tevhidi sağlamak için anlattığımız birinci mertebeyi yapacak güce sahip olamadığında yapman gereken mertebe budur ve bu, tevhidi sağlaman için en asgari mertebedir. Bu mertebede Rasululah (s.a.s)’in zikrettiğimiz hadisini hep hatırla.

Allah (c.c) bizi ve seni doğru yolda sabit kılsın! Zamanımızda İslam şeriatinin tatbik edildiği bir ülke bulunmadığı için Allah (c.c)’ın kanunlarının tatbik edildiği bir ülkeye hicret edemiyor ve bu sebeple İslam şeriatinin tatbik edilmediği kafir bir ülkede yaşamak zorunda kalıyorsan, bil ki orada yapman gereken; o kafir ülkenin küfrünü ikrar edici, onların küfrüne yardım edici, onların kanunlarının uygulanmasını sağlayıcı ve bu konuda onlara destek olucu her türlü görevden uzak durmandır. Bu kaçınma, La İlahe İllAllah şehadetinin gereklerindendir ve İslam’ın geçerli olabilmesi için gerekli olan bir şarttır. Buna rağmen onların işlerinde yine de çalışırsan onlara küfürlerinde yardım etmiş ve onları dost edinmiş olursun. Oysa Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Zulmedenlere güvenme; aksi halde ateş size de dokunur. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.” (Hud: 113)

Abdullatif Abdurrahman:

“Eğer seni sağlam tutmamış olsaydık, neredeyse onlara azıcık meyledecektin.” (İsra: 74) ayetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu ayeti tefsir eden müfessirlerin sözlerine dikkatle bak! Bu ayet, şirk işlemeleri için şirk koşanlara bir mürekkeb vermeyi veya bir kalem ucu açmayı dahi onları desteklemek olarak nitelendirmiştir. Çünkü şirk, Allah (c.c)’a karşı işlenen haramların en büyüğüdür. Hal böyleyken, işlenen şirkle birlikte bundan daha çirkini ise; Allah (c.c)’ın ayetleriyle alay eden, hükümlerini yürürlükten kaldıran ve üstelik küfür, cehalet ve sapıklık kanunları olan beşeri hükümleri adaletle vasfetmektir. Allah (c.c), Rasulü ve mü’minler bilirler ki bu kanunlar küfür, cehalet ve sapıklıktır. Kalbinde zerre kadar iman olan, Allah (c.c)’a, rasulüne, kitabına ve dinine zerre kadar önem veren bir kimse; bu kanunları reddeder, bu tağutun hükümlerini vaaz eden, Allah (c.c)’ın ayetlerinin alaya alındığı meclislerde asla oturmaz ve onlardan uzak durur.

Bu düşmana yapılacak cihad işte böyle olmalıdır. Öyleyse hemen harekete geç, Allah (c.c)’ın dinini yücelt, insanlara bu dini açıkla, bu dine karşı gelenleri kötüle, onlardan ve kanunlarından beri olduğunu söyle! Bu şirke giden yolları iyice araştır ve yollarını kapat, o yollarda sakın yürüme! İnsanların çoğu bu şirkten ve şirk ehlinden beri olsa bile o şirki destekleyen, onlara dostluk gösteren kimselerin safına girenlerin eri olmuştur. Şirkten kurtulmak için Allah (c.c)’tan yardım dileriz.” (Ed-Durer'us Seniyye - Cihad Bölümü - Sayfa 161)

Rızık ve fakirlik korkusu, hiçbir zaman sana sakın mazeret olmasın! Allah (c.c)’ın kendilerine yardım etmediği ve bu sebeple yeryüzünde zelil duruma düşürdüğü kimselerin ağızlarında geveleyip durdukları “ben emir kuluyum” sözünü sakın sen tekrarlama! Bil ki sen, rızkı veren ve en büyük kuvvet sahibi olan Allah (c.c)’ın kulusun.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’tan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı bir yerden rızıklandırır.” (Talak: 2-3)

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size kötülüğü emreder. Allah ise size katından bir bağışlanma ve bolluk vadeder. Şüphesiz ki Allah ihsanı geniş olan ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara: 268)

Allah (c.c) kendisine itaat eden kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer fakirlikten korkarsanız Allah dilerse fazlıyla sizi zenginleştirecektir.” (Tevbe: 28)

“Kim Allah yolunda hicret ederse gidecek bir çok yer ve genişlik bulur.” (Nisa: 100)

Müslüman nerede bulunursa bulunsun, her türlü şirkten ve şirk ehlinden uzak durmalıdır. Allah (c.c)’a karşı gelen tağutların kanun ve görevlerinden, Allah (c.c)’ın gazabına sebep olan her türlü işlerinden uzak durmalıdır.

Kişinin şirkten ve şirk ehlinden uzak durması için öncelikle iman ve küfür sınırlarını bilmesi dolayısıyla kimin müslüman ve kimin de kafir olduğunu ayırt etmesi gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) müslümanların müslümanlarla evlenmesini, kafirlerle evlenmemesini emretmiş, müşriklerin ve mürtedlerin kestiklerini haram kılmış, kafirlerle cihad etmemizi, onlara sert davranmamızı ve onlarla savaşmamızı emretmiştir. Bu da iman ve küfür sınırlarını bilmeden kafirlerle mü’minleri ayırdetmeden mümkün olmaz.

Kur’an-ı Kerim’de ve Rasulullah (s.a.v)’ın sünnetinde mü’min ve kafirlerin sıfatları mevcuttur. Bu sıfatlara göre insanlar hakkında mü’min veya kafir diye hüküm verilir. Allah ve rasulünün kafir ve müşrik olarak vasıflandırdığı kişileri müslüman olarak kabul etmek veya onların küfründe ve şirkinde şüphe etmek veya onları tekfir etmeye yanaşmamak Allah ve rasulünün hükmüne karşı çıkmak olacağından böyle düşünen kimse küfre girer.

Şirki ve küfrü bilmeyen kişi tevhidi bilemez, tevhidi bilmeyen kişi de tevhid inancına sahip olamaz. Tevhidi bilen kişi, inancında, amellerinde ve sözlerinde Allah (c.c)’ı nasıl birleyeceğini bilir. İnançlarında, amellerinde ve sözlerinde Allah (c.c)’ı birlemeyip O’na şirk koşanları da bilir. Bütün bu konular birbirine bağlıdır. O halde herkes kendisini sakındırsın ve kendi nefsini hesaba çeksin!

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:


“...Helak olan açık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da açık bir delilden dolayı yaşasın!” (Enfal: 42)

(Alıntıdır.)
Devamını oku...