Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Tağutun Mahkemesinde Savunma Yapmak

Hamd kendisinden başka ilah olmayan, rahman, rahim ve din gününün meliki olan Allah’a mahsustur. O egemenliği kendi tekeline almış ve tağutu red edip kendisine yönelenleri cennetle müjdelemiştir. Salat ve selam kendisinden sonra nebi gelmeyecek olan Muhammed bin Abdullah’adır.

Bundan sonra, konumuza girecek olursak;

Müslüman hakkında dava açıldığında, iddia edilen suçları reddetme adına kendisini savunması, kendisine iftira olarak atılan fiilleri boşa çıkarma adına mudafaada bulunması caizdir. Bu müdafa sırasında küfür sözler söylememesi, mahkeme ve mahkeme hayetini övücü sözler söylememesi gerekir.

Tağutun mahkemesine şikayet edilen kimsenin savunma yapılmasına küfür/şirk diyen kimselerin en azından sarih bir delil getirmeleri gerekmektedir. Ne var ki, bu iddia sahiplerinin sarıldıkları ve delil dedikleri  nasların hiçbiri kendilerine delil olacak nitelikte olmamakla birlikte, doğru bir okuma ile onlara cevap olmaktadır.

 Nisa 60. Ayette  Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gerek sana ve gerekse senden öncekilere indirilen kitaplara inandıklarını ileri sürenleri görmüyor musun? Bunlar karşı çıkmakla, tanımamakla emredildikleri Tağutun hakemliğine başvurmak istiyorlar. Şeytan onları koyu bir sapıklığa düşürmek istiyor"

Evet, dikkat edilirse ayette iman iddiaları kabul görmeyen kimseler: hakem olma yetkisini tağuta diğer bir ifade ile ihtilafları çözüme kavuşturma merci olarak Allah'ı değil de Tağutu görmüş kimselerdir.  İşte Allah'ın tekfir ettiği kimseler bunlardır. Yoksa kendine iftira edilen ya da şikayet edilen bir kimsenin kendini savunması mevzu bahis edilmiş değildir. Hangi tefsirden bakılırsa bakılsın, görülen ve konuşulan şey; ihtilafın Allah ve Resulüne değil de taguta götürülmesi olayı şirk olarak açıklanmıştır. Yoksa ihtilaf çözmeye değil de kendisi şikayet edilmiş kimsenin kendisini savunması konu dışındadır...

Bu noktada gerek Yusuf a.s'ın zina iftirası ile şikayet edilmesi sonucu kendisini savunması, gerekse Necaşiye şikayet edilen ashab'ın kendilerini savunmaları olayın aslında küfür ve şirkten uzak Müslümanların en doğal hakkı olduğunu gösterir cinsten.

Yusuf a.s hakkında yüce Allah  şöyle buyurmaktadır:

Kaldığı evin hanımı onu yatağına çağırdı, kapıları kilitledikten sonra ona "Haydi, gelsene!" dedi. Fakat Yusuf `Allah korusun! Rabbim bana güvenli bir barınak sağladı; hiç kuşkusuz zalimler iflah olmazlar, kurtuluşa eremezler" dedi. '

 Kadının canı Yusuf'u istedi, Yusuf da ona karşı ilgi duydu. Eğer Rabbinin caydırıcı direktifi, gözlerinin önünde somutlaşmasaydı, kendini tutamazdı. Böylece biz Yusuf u kötülükten ve fuhuştan uzak tuttuk. O, hiç kuşkusuz, bize içten bağlı, seçkin bir kulumuzdu.

Her ikisi de -Yusuf önde, kadın peşinde olmak üzere- kapıya koştular. Kadın, Yusuf'un gömleğini arkasından yırttı; kapıda kadının kocası ile karşılaştılar. O sırada kadın, kocasına "Eşine kötülük etmek isteyenin cezası herhalde hapsedilmekten ya da ağır işkenceye çarpılmaktan başka bir şey olamaz" dedi.

Yusuf "Beni yatağına çağıran odur" dedi. Kadının akrabalarından biri olaya ilişkin şöyle bir çözüm önerdi, "Eğer Yusuf'un gömleği ön tarafından yırtılmış ise, kadın doğru söylüyor, Yusuf ise bir yalancıdır. "

"Yok, eğer Yusuf'un gömleği arka tarafından yırtılmış ise, kadın yalan söylüyor ve Yusuf'un dediği doğrudur. "

Adam, gömleğin arka tarafından yırtılmış olduğunu görünce karısına "Bu iş, siz kadınlara özgü bir komplodur, sizin komplolarınız yamandır" dedi.(Yusuf,23-28)

Ayetlerden anlaşıldığı üzere, kadın kocasını kapının eşiğinde görünce kendisini haklı çıkarma gayretiyle dedi ki, "Eşine kötülük etmek isteyenin cezası herhalde hapsedilmekten ya da ağır işkenceye çarpılmaktan başka bir şey olamaz" bu sözüyle Yusuf a.s'a iftira atmış, Yusuf a.s'dan müşteki olmuş ve yargılanmasını istemiştir. Yusuf a.s'da kendisine atılan bu iftiraya karşı savunma yapıp dedi ki; "Beni yatağına çağıran odur" Yusuf a.s, müfteri olan kadının iddiasını çürütmek için müdafaasını yaptı ve kendisinin suçsuz olduğunu bu sözüyle beyan etti.

Muttehim (iddia makamı) o kadın.
Muttehem sanık ise Yusuf a.s'dır.

Ortada bir suç mevcut idi bu olay sonucu bir şahitte şehadette bulundu, yani delil toplayıcı ve delillerle meseleyi vuzuha kavuşturucu. Bu şahidin birçok tefsircilere göre yargıç(hakim) olduğu söylenmiştir.

Misal Kurtubi r.a diyor ki;

"Kadının yakınlarından bir şahit te şahitlik etti..." buyruğundaki şahitliğin sebebi; iki tarafın söyledikleri bir biriyle çelişirse, hükümdarın kimin doğru, kimin yalan söylediğini bilmek için şahide ihtiyaç duymasıydı. O bakımdan kadının yakınlarından biri şahitlik etti. Yani yakınlarından bir hâkim hüküm verdi. Çünkü söyledikleri bir hükümdü, bir şahitlik değil."( Kurtubi Tefsiri)

Yusuf a.s zanlı olarak yargılandı, bu suçun cezası da vardı, zindan. Yargıcıda vardı sarayda bulunan bir adam, iddia makamında vardı karalın karısı, savunmada bulunmaktaydı ve delilde mevcut idi. Yani tam olarak mahkeme şartları mevcut idi. Davayı açan Yusuf a.s değil, saraydaki kralın karısıydı. Bu olay bu kadar açıkken Tağutun karşısında Müslümanın kendisini savunmasına nasıl şirk denebilir ki?

Yine Necaşinin ülkesi Habesistan'a hicret eden sahabilerin Necaşi'ye şikayet edilmesi sonuçu sahabelerin kendilerini savunmalarıda olaya ışık tutmaktadır.

Amr bin As, Necaşi'den Müslümanları istemek üzere, Necaşinin danışmanlarınıda arkasına alarak Necaşi'nin huzuruna çıktı. Amr b. Âs söz aldı ve:

“Ey hükümdar! Bizden aklı ermeyen bazı gençler senin ülkene sığındılar. Onlar atalarının dinini terk ettiler. Senin dinine de girmediler. Bizim de sizin de bilmediğimiz yeni bir din icat ettiler. Onların babaları, amcaları ve yakın akrabaları onları geri yollaman için bizi sana elçi olarak gönderdi. Onlar bu kimselerin kusurlarını ve kabahatlerini sizden daha iyi bilirler.” dedi.

Hükümdarın adamları tam bu sırada söz aldılar:“Bu adamlar doğru söylüyor. Kavimleri elbette ki onların durumunu bizden daha iyi bilirler. Onları bu elçilere teslim edelim, kendi ülkelerine götürsünler, zaten onlar senin dininden de değiller.” diyerek Amr'a destek oldular.

Necaşi hem danışmanlarının hem de Amr'ın sözlerini hiç de doğru bulmadı. Kendisine sığınmış, adaletine güvenmiş bu insanları hiç dinlemeden sınır dışı etmek uygun olamazdı. En azından bir kez olsun onlarla görüşmeli kararını buna göre vermeliydi.

 Muhacirlerin derhal huzuruna çıkarılmalarını emretti. Müslümanlar Habeş Hükümdarı’nın huzuruna çıktıklarında bir tarafta Kureyş elçileri diğer tarafta ise ellerindeki İncil sayfalarıyla hazır bekleyen din adamları vardı. Saray görevlileri, Müslümanlara Necaşi'ye secde etmelerini söylediğinde Müslümanların cevabı çok net oldu:
“Biz Allah'tan başka kimsenin önünde secde etmeyiz.”

İlk sözü Mekke hükümetinin elçileri aldı:
“Bunlar atalarımızın dinini terk ettiler. İlahlarımıza hakaret edip onları alaya aldılar. Gençlerimizin inançlarını bozdular. Halkımızın arasına fitne sokup onları ikiye böldüler.”

Amr b. Âs'ın suçlamalarını dinleyen Necaşi Müslümanlara sordu:

“Siz benim dinime ya da başka bir milletin dinine girmediniz. O halde sizi kavminizden ayıran, onlarla aranızın açılmasına sebep olan bu din nedir?”

Müslümanlar adına sözü Cafer b. Ebî Talib aldı:“Ey hükümdar! Biz cahiliye zihniyetine sahip bir kavimdik. Ağaçtan ve taştan yapılmış putlara tapar, kendiliğinden ölmüş hayvanların etlerini yer, kız çocuklarını diri diri toprağa gömer, insanlık dışı bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilenmez, komşu hakkı tanımazdık. Kuvvetli olanlarımız zayıflarımızı ezer, zenginlerimiz fakirlerin sırtından geçinirdi. Hak hukuk nedir bilinmezdi. Biz bu halde iken Allah celle, bizim içimizden asil soylu, doğru, güvenilir, iffetli olarak bildiğimiz birini peygamber olarak gönderdi. O bizi bir olan Allah'a inanmaya ve yalnızca O’na ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızdan miras kalan putlara tapmaktan bizleri kurtardı. Doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, akrabalarla iyi geçinmeyi, komşuları gözetmeyi emretti. Bütün kötülük ve günahları, kan dökmeyi, yalancı şahitlik yapmayı, yetim malı yemeyi ve namuslu kadınlara iftira etmeyi ise yasakladı. Biz de onu doğruladık ve ona iman ettik. Allah'tan ona gelenlere tabi olduk. Sadece Allah'a ibadet ederek O'na hiç bir şeyi ortak koşmadık. Onun haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını ise helal bildik... bu şekilde cafer ile necaşi arasında konuşma sürüp gitti..

Buda yine gösteriyor ki müslümanın kendini savunması caizdir. Hakkında bir dava açılmış ise kendini savunması en tabi şeydir..

Savunmanın küfür olmadığını böylece ortaya koyduktan sonra savunmanın küfür olduğunu iddia edenlerin son bir şüphesi kalıyor; Yusuf a.s ile ilgili diyorlar ki, "geçmiş milletlerin şeriatları alınmaz" bu doğru bir sözdür. Lâkin bu imanı meseleler için söylenince yanlış olur. İddia sahiplerine sorulur; bu imani bir mesele ise bunun milletlerden milletlere değişmesi yeni bu konuda tevhidin bir parçası olduğunu söylediğiniz bu durumda nesih-mensuh mevzu bahis olabilir mi? Ancak emeli konularda nesh olunan bir şey varsa bizleri bağlamaz. Tevhitte ise böyle bir şey mevzu bahis edilemez...

Bu iddianın batılılığını ortaya koymak oldukça basittir. Şöyle ki, bütün Peygamberlerin ortak devleti tevhid değil mi? O halde nasıl olurda tevhidi bozan bir fiil bir Peygamber de meşru olabiliyor?

Allah Teala şöyle buyurmakta:

Allah, dinden Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa ya ve İsa 'ya tavsiye ettiğimiz Allah'ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin' direktifini sizin için bir hayat düsturu olarak öngördü...(Sura 13)

Semavi şeriatlerde ibadet şekilleri bazen değişebilir, fakat hepsinin özü birdir ve Allah'a kulluktan ibarettir. İtikatta ve tevhid konularında nesh söz konusu değildir. Ancak ameli konularda mümkündür.

Alemlerin Rabbi Allah'a Hamd olsun..

Devamını oku...

9 Ocak 2016 Cumartesi

BEDELLİ ASKERLİK


                                               Bismillahirrahmanirrahim
Hamd kendisinden başka ilah olmayan, rahman, rahim ve din gününün meliki olan Allah’a mahsustur. O egemenliği kendi tekeline almış ve tağutu red edip kendisine yönelenleri cennetle müjdelemeiştir. Salat ve selam kendisinden sonra nebi gelmeyecek olan Muhammed bin Abdullah’adır.
“Ey iman edenler! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Sizler, kesinlikle Müslüman olarak ölün.” (3/Ali İmran 102)
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar vücuda getirip (dünyanın dört bir tarafına) yayan Rabbinizden (emir ve nehiylerine riayetsizlikten) sakının. Adını anarak birbirinizden dilekler dilediğiniz Allah’tan ve sıla-i rahmi kesmekten korkun. Hiç şüphesiz ki O, sizin üzerinize Rakîb’tir. (En ince ayrıntısına kadar her halinizi daima gö­zetendir.)” (4 Nisa/1)
“Ey iman edenler! Allah’tan (emir ve nehiylerine ria­yetsizlikten) sakının ve doğru olan sözü söyleyin ki, Allah, yaptığınız amelleri kabul etsin ve günahlarınızı affetsin. Allah ve Resulüne itaat eden, elbette ki bütün büyük emel ve beklentilerini elde etmiştir.” (33 Ahzab/71)
En doğru söz, Allah’ın kelamı ve en mustakim yol, Mu­hammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) rehberlik ettiği yoldur. Yoldan saptıran en şerli şeyler, dinde sonradan çıkartılan şeylerdir. (Din adına başlı başına bir ibadet olması amacıyla) dinde sonradan çıkartılan her şey bid’attir. Her bid’at sapkın­lıktır. Ve hiç şüphesiz ki, her sapkınlık azaba mustehaktır…
Her kim Rab(egemen, otoriter ve sistem vaaz eden) olarak Allah’ı, din(yaşam tarzı ve kanunu) olarak İslam’ı ve rehber-komutan-önder olarak Muhammed bin Abdullah’ı seçerse kesinlikle imanın tadına varmıştır!
Ve şimdi bir de nefislerimizin kötülüğünden, vesvesecilerin vesveselerinden ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınıyoruz! Rabbim bize hakkı hak; batılı batıl olarak bize göster. Kalplerimizi eğrilme. Muhakkak kalpler senin elindedir, dilediğin şekilde evirip çevirirsin. İmandan sonra küfre dönmek ne kötü iştir!
"Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara 286)
Bundan sonra Allah’ın verdiği güç ile yine Allah’tan yardım diliyerek konuya girelim:
Askerlik nedir ?
Evvela tağutun kendi yanındaki asker ve askerliğin anlamına bakalım:
Askerlik, Türk istiklal ve cumhuriyetini, Türk vatanını korumak ve kollamak için harp sanatını öğrenmek ve yapmak mükellefiyetidir.
Askerlik deyince akla Asker gelir. Asker; Askerlik mükellefiyeti altına giren erbaş ve erlerle, özel kanunlarla Türk Silahlı Kuvvetlerine intisab eden ve resmi bir kıyafet taşıyan şahsa denir.
Askerlik hizmetini 1111 sayılı Askerlik Kanunuˊna göre yapmak mecburiyetinde olan erkek Türk vatandaşına yükümlü denir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her erkek 1111 sayılı Askerlik Kanunuˊnun birinci Maddesi gereğince askerlik yapmaya mecburdur.
Allah’ın yanında asker-savaşcı ne anlama gelir?
İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (Nisa 76)
Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisine sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. ( Maide 54)
İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. ( Tevbe 20)
Evet bu ayetlerde Allah kendi askerinin tanımını yapmış ve sürekli Allah yolunda-fi sebililleh- vurgusu yaplmıştır. Hatta bu sahih hadislerle de perçinlenmiştir.
Sahebenin; ‘Kim Şehittir’ sorusuna Allah’ın Elçisinin; ‘’Allah’ın kelimesi yüce olsun diye çarpışıp ölen Şehittir’ cevabını vermesi de buna örnek verilebilir.
Demek oluyor ki; İki asker vardır Allah katında;
1-İman edenler;
"Mü'minler Allah yolunda savaşırlar..."(Nisa 76)
Müminler Allah yolunda, O'nun hayat metodunu gerçekleştirmek, şeriatını yerleştirmek ve Allah adına "insanlar arasında" adaleti uygulamak için savaşırlar, başka bir isim altında değil. Yüce Allah'ın tek başına ilah olduğunu bu yüzden tek başına hükmetmesi gerektiğini kabul ederek...
2- Kafirler;
"Kâfirlerse Tağut (şeytan) uğrunda savaşırlar."(Nisa 76)
Kafirlerse Tağut uğrunda Allah'ın metodunun dışında değişik hayat metodlarını gerçekleştirmek, -Allah'ın izin vermediği- değişik şeriatleri yerleştirmek ve yine -Allah'ın izin vermediği- değişik değerleri oturtmak ve Allah'ın mizanı dışında değişik ölçüler dikmek için savaşırlar… Hasılı İslam dışı herhangi bir nizamı hakim kılmak yahut farklı bir emele ulaşmak amaçıyla dövüşürler…
O halde Allah yolunda olmayan her savaş dalalettir ve batıldır. Bu kısmı kısadan geçiyorum inşallah. Zira herkes Allah’ın askerini gayet iyi biliyor zaten..
Bedelli Askerliğin Tespiti:
Tağutun yönetmeliğine bakalım, zira bu yasayı çıkaranlar onlar olduğu için biz onların yasasını önce anlayıp fehmedeceğiz ki İslamdaki hükmü verelim inşallah. Şöyle ki:
MADDE 1-21/6/1927 tarihli ve 1111 sayılı Askerlik Kanununun ek 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “5.112 Euro” ibaresi “10.000 Avro”, üçüncü fıkrasında yer alan “7.668 Euro” ibaresi “10.000 Avro”, dördüncü fıkrasında yer alan “Euro” ibaresi “Avro” şeklinde ve beşinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, aynı maddenin birinci fıkrasında yer alan “ve 21 gün süreli temel askerlik eğitimine tâbi tutulmaları” ibaresi, ikinci fıkrasında yer alan “belirtilen yaş sınırı sonuna kadar temel askerlik eğitimini yapmayanlar,” ibaresi, üçüncü fıkrasında yer alan “veya yönetmelikte belirtilen süre içinde temel askerlik eğitimlerini” ibaresi ve aynı fıkrada yer alan “ve 21 gün süreli temel askerlik eğitimine tâbi tutulmaları” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
“Yükümlülerin ödedikleri dövizler, dövizle askerlik hizmeti kapsamından çıkartılmaları hâlinde tâbi oldukları statüde askerlik hizmetini tamamladıktan sonra; ödemesini tamamlamadan Türk vatandaşlığından çıkmalarına izin verilen veya Türk vatandaşlığını kaybeden, askerliğe elverişsiz hale gelen ya da vefat edenlerin ödedikleri dövizler ise talepleri hâlinde kendilerine, vekillerine veya mirasçılarına iade tarihindeki kura göre Türk Lirası olarak yurtiçinde gösterecekleri banka hesabına iade edilir. Ödemesini tamamladıktan sonra, dövizle askerlik hizmeti kapsamından çıkartılmalarını talep edenlere, askerliğe elverişsiz hale gelenlere, vefat edenlere, Türk vatandaşlığından çıkmalarına izin verilenler ile Türk vatandaşlığını kaybedenlere geri ödeme yapılmaz.”
MADDE 2-1111 sayılı Kanunun ek 3 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “celp, sevk, eğitim, izin, sağlık, özlük hakları, geçici ve kesin terhis işlemleri,” ile “hizmet hesabı,” ibareleri yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 3-1111 sayılı Kanunun geçici 43 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve süresi içinde temel askerlik eğitimini yapmaları” ibaresi ile aynı maddenin ikinci fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır.
MADDE 4-1111 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici maddeler eklenmiştir.
“GEÇİCİ MADDE 46- Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış, 30 yaşından gün almış ve 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa tabi yükümlüler, istekleri halinde, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde askerlik şubelerine başvurmaları ve 30.000 Türk Lirası parayı ödemeleri şartıyla temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar. Başvuruda bulunanlar, öngörülen miktarı başvuru sırasında defaten ödeyebilecekleri gibi, yarısını başvuru sırasında diğer yarısını ise başvuru tarihinden itibaren 6 ay içinde de ödeyebilirler.
Evet şimdi yönetmeliği biraz yakından inceleyelim;
Daha önce de tağuta askerlik meselesinde bunun yakinen bizatihi küfür olduğuna iman etmiştik ve hatta bedelli askerliğin de küfür olduğunu ısrarla vurgulardık. Lakin daha önceki bedelli askerlikte zorunlu fiili eğitim dedikleri ‘’21 günlük kulluk görevi’’ vardı. Bundan dolayı yine verdiğimiz hüküm küfür oluyordu. Hatta derdik ki: eğer şu 21 gün zorunlu fiili hizmet olmasaydı küfür olmazdı. Hasılı bu yeni bir mesele değil ve kimse ‘’görmemiş gibi’’ yahut tıpkı ‘’Ecemê çav penêrê ter ketîye’’ gibi atlamış değil. Yani neseleye önyargılardan ari bir şekilde yaklaşalım ve tekrar takrar şeytandan her halükarda Allah’a sığınalım… Ve her ne olursa olsun kardeş olduğumuzu unutmayalım, buna göre de müsamaha ile karşıdakini dinleyelim ve kendimizi dinlettirelim..
Allah(s.w.t)’nın küfür olarak bahsettiği askerlik fiili askerliktir. Arapça lafzına da bakılırsa kıtal geçer. Zaten bedelli askerlik askerlik de değildir. Muaf tutulma yahut özgürlüğünü almak gibi bir şeydir. Zoraki tağuta kulluğun kapsamına sokulması hem zulüm hem de gayri ilmidir.insanlar rahat yaşamak için para verip keyif çatmanın peşindedirler şeklinde bir suçlama varsa da bu her şeyden önce ‘Zan’dır ve zan Allah katında bir şey ifade etmez zaten zannın çoğu yalandır. Hasılı bize düşen tağuta para verme küfür mü değil mi konusudur. Bunu tespit ettikten sonra dileyen istediği yolu tutar. İnşallah ileriki yazıda bundan bahsedeceğim. Şimdi tekrar yönetmeliğe dönelim.
Madde 1-….
aynı maddenin birinci fıkrasında yer alan “ve 21 gün süreli temel askerlik eğitimine tâbi tutulmaları” ibaresi, ikinci fıkrasında yer alan “belirtilen yaş sınırı sonuna kadar temel askerlik eğitimini yapmayanlar,” ibaresi, üçüncü fıkrasında yer alan “veya yönetmelikte belirtilen süre içinde temel askerlik eğitimlerini” ibaresi ve aynı fıkrada yer alan “ve 21 gün süreli temel askerlik eğitimine tâbi tutulmaları” ibaresi yürürlükten kaldırılmıştır.
Evet askerlik ortadan kaldırılmış ve muaf tutulmak için de belli ücrete tabi tutulmuştur. Şimdi sırf askerliğe karşılık verilmiş olması askerlik anlamı taşımaz bu akıl dışıdır!
Bir örnek vereyim: vucudumuzun ‘’C’’ vitaminine ihtiyacı var. Bu vitamin hem mandalinada var hem balinada var. Bir insan ; ‘’ben vejeteryanım balina yiyemem, onun yerine ben mandalina yemeyi tercih ederim’’ deyip mandalina yerse biz kalkıp ‘’hayır! Sen vücudunun C vitaminini karşılamak için balina yerine mandalina yediğin için sen balina yemişsin’’ dersek ne kadar akli ve ilmi konuşmuş oluruz? İşte fiilen askere gidip o orduda çarpışmak, orda var olan tüm prosedürlere göre kulluk vazifesini yapıp yüzlerce defa şirke girmek ile tagutun bu kulluğundan kurtulmak için para vermeyi tercih edenleri aynı kefeye koymak da aynı şekilde ne akli ne de ilmidir! Sadece düşünüp idrak edelim. Ve eski hikayeleri bir tarafa bırakarak düşünelim… teşhis şudur: bu askerlik değildir. askerlik yerine tağutun kısa süreli çıkarmış olduğu kanuna uygun bir şekilde tağuta para/haraç vermektir. Evet olay budur.
“GEÇİCİ MADDE 46- Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte her ne sebeple olursa olsun henüz fiili askerlik hizmetine başlamamış, 30 yaşından gün almış ve 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu ile 1111 sayılı Askerlik Kanununa tabi yükümlüler, istekleri halinde, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay içinde askerlik şubelerine başvurmaları ve 30.000 Türk Lirası parayı ödemeleri şartıyla temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar
Evet burada da ‘’askerlik yapmıştır’’ değil ‘’ temel askerlik eğitimine tabi tutulmaksızın askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılırlar’’ ibaresi kullanılmıştır. Ki zaten böyle olmasa yine kimse bu parayı vermeyecektir yani konu ‘’vicdani retçiler’’ açısından da düşünüldüğünde… o halde bu bir askerlik değildir! Tağuta verilen bir haraçtır.. Evet teşhisi doğru koyalım ki hükmü doğru verelim yoksa hesabı Allah katında çetin olacaktır. Bu Tağuta askerlik değildir aksine ‘’tağuta verilen haraçtır. Ve aksi olan bakış açısı değiştirilmeli ve gerçek olan ne ise sadece Allah için kabul edilmeli. Bundan sonra da ‘’tağuta verilen haraç’’ kısmına gireceğiz inşallah..
Tağuta mali destek vermek her zaman küfür müdür?
Evvela şu bilinmelidir ki, kafire mali yardım üç kısımdır;
1.Durum:
Fakir ve yardıma muhtaç yahut kalbi İslama ısındırılmak istenen bir kafire yardım: Bunda bir problem yok zaten bilinen bir şey bu…
2.Durum:
Zalim bir kafire ya da tağuta isteksizce zaruri bir sebebten dolayı mali destek vermek:
Hemen hatırlatayım ki, zaruri bir sebebten dolayı diyorum yoksa ikrahtan bahsetmiyorum. Asıl karışık olan kısım ve zihinlerde berraklaşmayan kısımlardan biri de bu olsa gerek. Evet zaruret ile ikrah(ikrahtan kasıt büyük ikrahtır) farklı şeylerdir her ne kadar temelinde bir mecburiyet varsa da… İkrah anlıktır ve birileri üzerinizde zor kullanıyordur. Size zor kullananın söylediklerini yapmadığınız takdirde ya canınızdan ya da bir uzvunuzdan olacaksınız. Ama zarurette böyle bir durum yoktur sadece bir sıkıntıyı def etmek vardır. Bizim konumuz ise zarurettir.
Bunda da itikat ile çelişen bir durum yoktur. Lakin böyle bir durum küfür olsa idi ne sahabe bunu yapardı ne de Peygamber böyle bir şeye meylederdi ve ne de böyle bir işi yapanı cennetle müjdelerdi. Bunu örnekler ile izah edelim;
Birinci örnek:
İslam’ın menfaati için kafirlere vergi, para ve bunun gibi şeyler vererek maddi destekte bulunmak caizdir. Hendek Savaşında kafirler, müslümanları her taraftan kuşatınca Rasulullah (s.a.s) müslümanların zorluk ve sıkıntılarının son derece arttığını gördü. Müslümanların sıkıntılarını biraz olsun hafifletmek için yahudilerden Gatafan kabilesine haber gönderip Medine hurmasının üçte birini, savaştan çekilmeleri şartıyla vermeyi teklif etti. Onlar ise yarısını istediler. Rasulullah (s.a.s) üçte birde diretince Gatafan buna razı oldu. Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade gibi sahabelerin Rasulullah (s.a.s) ile istişare yapmaları sonucu Rasulullah (s.a.s) yahudilerle anlaşma yapmaktan vazgeçti. (Siyeri İbni Hişam)
Olay Zâdü’l-Me’ad’da aynen şöyle geçer:
(Hendek) Musahara uzayınca Rasulullah(s.a.v) Gatafan Kabilesinin reisleri olan Uyeyne bin Hısn ve Haris bin Afv ile anlaşma girişiminde bulunmak istedi. Savaştan vazgeçmeleri karşılığında onlara Medine’nin ürün gelirlerinin üçte birini vermeyi teklif edeceğini söyledi. Bu konuda istişarelerde bulundu. Bu durumu Sa’d bin Muaz ve Sa’d bin Übade’ye sorduğunda onlar ‘Ya Rasulallah! Eğer Cenab-ı Allah bunu emrediyorsa baş göz üstüne. Emrini dinler itaat ederiz. Yoksa bizim lehimize olarak düşündüğün bir taktik ise, bizim buna ihtiyacımız yoktur. Biz, onlar gibi Allah’a şirk koşup puta taptığımız dönemlerde bile onlar Medine’nin ürünlerine asla göz dikmemiş, onu ancak satın alarak yahut bir yere misafir olarak geldiklerinde yiyebilmiştir.. şimdi Cenab-ı Allah, İslam ile müşerref kılıp, hidayete ulaştırdıktan ve onunla izzete kavuşturduktan sonra mı mallarımızı onlarla paylaşacağız?! Allahg’a yemin olsun ki, onlara kılıçtan başka bir şey vermeyeceğiz’, dediler. Rasulullah, onların görüşlerini doğrulayarak şöyle buyurmuştur: ’’ Bu bir harp taktiğidir. Tüm Arapların size karşı birleşerek tek yumruk haline geldiğini gördüğüm için, bu vesileyle size bir nefes aldırmak istemiştim.’’(3 ciltlik baskının 2. Cilt sf:217)
Şimdi tüm beynimizdeki kopan fırtınaları ve girdiğimiz fikri girdapları bir tarafa bırakıp sadece bu yukarda verdiğim tarihi vakıa üzerine düşünelim ve bunu sonuça bağlayalım.
Gatafan Kabilesinin reisleri olan Uyeyne bin Hısn ve Haris bin Afv bildiğimiz en somut tağutlardandır. Hatta silahlarını kuşanmış Müslümanları musahara altına almış gözü dönmüş tağutlatdır. Amaçları Müslümanları kırıp geçmek ve Medine’den temizleyip çocuklarını köle, kadın ve kızlarını kendilerine cariye yapmaktır. Evet bundan daha somut ve daha zalim bir tağut ile karşılarmak mümkün değildir. Buna rağmen Peygamber bunlara mal teklifinde bulunuyor ve anlaşmaya çağırıyor. Ve hiçbir ikrah durumu olmadığı halde! Eğer küfür olsa haşa haşa summe haşa peygamber böyle bir şeye teşebbüs eder miydi? Asla! Hatta hayal dahi etmezdi. Ve zaten iki büyük sahabenin tepkisi ise tamamen izzetle ilgili bir tavır. Yoksa ‘’bu küfür bir fiildir ve biz Müslüman olarak taguta maddi destek veremeyiz’’ dememişlerdir. O halde maddi destek tek başına mücerret olarak küfür kapsamına alınamaz. Küfür denebilmesi için gönül rızası ve niyet şartı olmak zorundadır. Bu da ilerde gelecektir inşallah.
Şöyle düşünülebilir: bu savaş hali idi ve onlara saldırmalarını def etmek için bunu yapmışlardır ya da burada ikrah vardır bundan dolayı şeriat buna izin vermiştir.
Ben derim ki: eğer savaş halinde bu mubah oluyorsa demekki küfür değildir, çünkü küfür bir amel yahut fiil hiçbir durumda caiz değildir ikrah-ı mülci hali müstesna.
Yok eğer ikrah vardı denilirse o zaman ikrahın şartlarına kısadan hatırlayalım;
Hafız İbni Hacer, ikrahı mülcinin dört şartı olduğunu söylemiştir:
1- Zorlayan kişi söylediğini yapabilecek güçte olmalıdır. Zorlanan kişi ise, zorlayan kişinin vereceği zararın altından kalkabileceği güçte olmamalıdır. Yani, kaçabilecek veya gücüyle karşı koyabilecek durumda olmamalıdır.
2- Zorlanan kişi, zorlayan kişinin dediğini yapmadığında zorlayan kişinin, tehdidini büyük ihtimalle gerçekleştireceğini düşünmüş olmalıdır.
3- Zorlayan kişi, kendisiyle korkuttuğu şeyi hemen tatbik edebilecek güç ve istekte olmalıdır. Yani; istediği yapılmadığı taktirde tehdidini hemen, ani olarak uygulayacak güç ve istekte olmalıdır.
4-Zorlanan kişi, kendisinden istenilenden daha fazla bir şey yapmamalı, zorlandığı meselede muhayyer olduğunu, o konuda istekli olduğunu gösterir bir hareket yapmamalıdır. (Fethül bari c: 12 s: 311)
Zorlamanın miktarı ise genel anlamda; şiddetli işkence, ölüm tehdidi, uzuvların kesilmesi vs vs.
Peki burda böyle bir durum var mı? Aksine bu bir savaştır ve savaşta ikrah durumu konuşulmaz lakin zaten ölmek yahut öldürmek için karşı karşıya gelmişlerdir. Hasılı burda ikrah yoktur ki zaten Allah Rasulu bunun bir taktik olduğunu zikretmiş ikrahtan falan bahsetmemiş. Belki bu tağutlara bir kemik atarlarda savaştan çekilirler diye. Düşünün bir kere; ‘’gel puta tap! Biz musaharadan vazgeçelim’’ dense idi o vakit peygamber böyle bir şeye asla eğilmezdi, ki zaten savaşın adı ‘’Tewhid ve Şirk’’ savaşıdır nasıl mümkün olur ki şirk koşmamak için mücadelede şirk koşulsun?
İkinci örnek:
Tarık b. Şihab Radıyallahu Anhu Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Bir sinek yüzünden adamın biri cennete, diğeri de cehenneme girdi."
Sahabeler:
"Bu nasıl oldu ey Allah'ın Rasulü?" dediler.
Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
"İkisi beraber bir şehre uğradılar. Bu şehir halkının oradan her geçenin mutlaka kurban takdim etmesi gereken bir putu vardı. Birine;
"Bir kurban takdim et" dediler. O da;
"Takdim edecek hiçbir şeyim yok ki" dedi. Onlar da;
"Hiç değilse bir sinek takdim et" dediler. O da bir sinek takdim etti, yolunu serbest bıraktılar. Allah-u Teâlâ o kişiyi bu amelinden dolayı cehenneme soktu. Diğerine;
"Sen de takdim et" dediler. O;
"Allah'tan başka hiçbir varlığa sinek dahi takdim etmem" dedi. Bunun üzerine boynunu vurdular. O adam da bu amelinden dolayı cennete girdi." (İmam Ahmed’e geçer zaten bilinen meşhur sinek hadisesi)
Evet bu meseleyi değerlendirelim. Fiili yapılan şirk ile mal ile tağuta haraç bir mi diye irdeleyelim. Bu hadisede şirk olan puta isteyerek yahut istemeyerek(yani niyete bakılmaksızın) kurban kesilerek ibadet edilmesidir. Şirk olan bir fiili ikrahı mülci olmadan yapmak kesinlikle faili müşrik yapar bu örnekte olduğu gibi. Ama eğer bu şehirden geçmek için ya ‘puta kurban kesilecek’ yahut bunun yerine ‘’ belli miktarda buğday verilecek’’ dense ve bir Müslüman buğdayı tercih edip tağutlara haraç verse durumları bir olur mu? İşte bedellidedeki durum da bundan farksızdır. Tağut der ki: ‘ya gelip kulluk edeceksin yahut kulluk değilde bunun yerine kanunla tespit edilmiş belli bir miktar ücret vereceksin’. Müslüman da burada şirke girmektense para vermeyi tercih ediyor.
Üçüncü örnek:
Şimdi de Suheyb bin Sinan’ın yaşadığı olayı aktaralım;
Rasûlüllah (s.a.v.) ashabına Medine'ye hicret izni verdiğinde Suheyb, Rasûlüllah (s.a.v.) ve Ebû Bekir'le birlikte gitmeye karar verdi ama Kureyş onun hicret kararını anlayıp onu amacından alakoymuştu. Ellerinden kurtulmamasi ve ticaretten kazandığı altın ve gümüşleri yanında götürmemesi için ona gözcüler dikmişti.
Suheyb, Rasûlüliah'ia (s.a.v.) arkadaşının hicretinden sonra onlara kavuşmak için fırsat bekliyordu. Fakat istediği olmamıştı. Çünkü gözcülerin gözleri hiç kapanmıyor, devamlı uyanık duruyordu. Onun için hîle yapmaktan başka çare bulamamıştı.
Soğuk bir gecede Suheyb, sanki ihtiyacını gideriyormuş gibi birkaç defa helaya çıktı. Heladan çıkıyor arkasından tekrar gidiyordu.
Gözcüler birbirlerine :
«— İçiniz rahat olsun. Lât ve Uzza onu karnindakilerle uğraştırıyor» dediler. Daha sonra yataklarına çekilip gözlerini uykuya teslim ettiler.
Suheyb böylece aralarından sıyrılıp Medine'nin yolunu tuttu. Suheyb yola çıktıktan biraz sonra, gözcüler işin farkına varıp urpertiyle uykularından fırladılar. Yarış atlarına binip dolu dizgin yola koyuldular ve ona yetiştiler.
Suheyb onların yaklaştığını anlayınca, yüksek bir yerde durdu. Sadağından okları çıkarıp yayına koydu ve şöyle dedi :
«— Kureyşliler! Vallahi siz benim çok iyi ok attığımı ve isabet
ettirdiğimi bilirsiniz.
Ben yanımdaki okların herbiriyle birinizi öldürmedikçe bana ula­şamazsınız.
Daha sonra da sizinle elimde kalan tek şeyim kılıcımla dövüşürüm».
Birisi ona şöyle dedi :
«—Vallahi, seni hem canınla hem de malınla bizden üstün bir halde bırakamayız...
Sen Mekke'ye zayıf ve yoksul olarak geldin, zenginleştin ve şimdiki haline ulaştın». O da şöyle cevap verdi :
«Malımı size bırakırsam, beni serbest bırakmaya ne dersiniz?» Onlar :
«—Tamam» dediler.
Böyiece onlara Mekke'deki evinde parasını koyduğu yeri tarif etti. Onlar Mekke'ye gidip oradan parayı aldılar ve sonra onu serbest bıraktılar.
Bu olay Hakim’in Müstedrek’inde aynen şöyle geçer:
Suheyb Er-Rumi Rasûlullah (sav)'ın yanına hicret etmek üzere yola koyulunca Kureyş'ten bir grup onu takip etti. Devesinden indi ve ok torbasında bulunan bütün ok­ları çıkardı. Yayını aldı ve şöyle dedi: Andolsun ki aranızda en iyi ok atanın ben olduğumu biliyorsunuz. Allah'a yemin ederim, bu torbamdaki bütün ok­ları tek tek atmadıkça yanıma ulaşamayacaksınız. Sonra da elimde kaldığı sü­rece kılıcımla çarpışıp duracağım. Ondan sonra da istediğinizi yapınız. Ona şöyle dediler: Sen bizim yanımıza bir sefil olarak gelmişken senin zengin ola­rak bizi bırakıp gitmene fırsat vermeyeceğiz. Bunun yerine Mekke'de malı­nın bulunduğu yeri bize söyle, biz de senin arkandan gelmeyeceğiz dediler ve bu hususta ona söz verdiler. O da isteklerini yaptı. Rasûlullah(sav)'ın hu­zuruna gelince yüce Allah'ın: "İnsanlardan öyle kimseler vardır ki Al­lah'ın rızasını arayarak kendi nefsini satar" (bakara 207) âyet-i kerimesi nazil oldu. Ra­sûlullah (sav) ona: "Yahya'nın babası, yaptığın alışveriş oldukça kârlıdır" de­di.
Hakim, el-Müstedrek.III,398.
Şimdi eğer Tağuta haraç yahut siz deyin ‘’maddi destek’’ her durumda küfür olsa idi Suheyb bin Sinan gibi büyük bir sahabe bu işe yeltenir miydi? Ona özel ayet iner miydi? Allah’ın Elçisi onu müjdeler miydi? Evet gayet açık Mekke müşrik devletinin polisleri önünü kesiyorlar ve onun parasını alıyorlar hatta o kendisi paranın yerini tarif edip veriyor ikrah olmadığı halde. Paranın gittiği kurum ise direk Tağut! Evet tağut. Lakin tagut’un tanımına bakılırsa hem bir fert hem de kurum yahut bir put bu guruba girebilir. Hasılı o para ya Mekke şehir devletinin bütçesine girdi yahut da o tagutlar parayı kendilerine aldılar. Nihayetinde para direk tağuta gidiyor… Hatta put meclisi ‘’Darun Nedveye gidiyor’’ diyebiliriz. Çünkü hicret etmek isteyenlere engel olma kararı Mekke parlementosunun kararı idi..
Denebilir ki: ‘’Suheyb er-Rumi kendi eliyle götürüp vermedi adamlar onu zor durumda bırakıp parasını cebren aldılar.’’
Ben de derim ki: Evvela Allah’a sığınalım ve ardından tutarlı olalım ki Allah bize rahmet etsin. Yukardaki diğer örnekte Gatafan kabilesinden oluşan tağut ordusuna para vermeyi bizzat peygamber teklif etti. O halde ister kendi eli ile ister onlar gelip alsın fark etmez burada niyet ve kasıt vardır. Ayrıca zaten siz küfür hükmü veriyorsunuz. Küfür hükmü verdiğiniz bir şeyde ha kendi eli ile verdin ha onlar gelip aldı. İkrahı mülci olmadıktan sonra ne fark eder. Çelişki var burada hem de kocaman bir çelişki. Lakin siz hükmü kendi eli ile verip vermemeye mi yoksa maddi destek verip vermemeye mi küfür hükmü veriyorsunuz??? Sakın ha tağuta muhakemeye kıyas edip kendi ayağı ile gitmeye küfür demeyin zira ikisi su ile un gibi farklı olaylar. Kişi kendi ayağı ile tağuta ifade verbilir burada ne şirk ne küfür var. Küfür olan tağuttan hüküm talep etmektir. Bu talep ister kendi ayağı ile gidip istemek olsun ister onların seni alıp ifadeye götürmeleri şeklinde olsun .. fark etmez yine küfürdür. Yani kişinin kendisinin gidip gitmemesi değil, orda yaptığı eylem onu kafir yapar. Yani hüküm istemek-muhakeme olmaktır küfür olan… sakın ha karıştırmayın ve kıyas yapmayın.. buna fıkıhta ‘’kıyası meal farık’’ denir. Fasit geçersiz kıyas. Elma ile armutun kıyası gibi…
Dördüncü örnek: Yemame’nin lideri olan Sümame b. Esal durumu
Müslüman olan Sümame Allah Rasulü’nün izni ile niyetlenmiş olduğu umresini yapmak üzere Mekke'ye gitti "Telbiye" getirerek şehre girince Kureyş müşrikleri Müslüman olduğunu anladılar Yakalayıp boynunu vurmak istediler O sırada içlerinden birisi "Bırakınız onu! Siz yiyecek maddesi bakımından Yemame'ye her zaman muhtaçsınız!" deyince onu serbest bıraktılar
Buna rağmen Sümame onlara meydan okudu
"Vallahi" dedi "Resûlullah Muhammed müsaade etmezse size Yemame'den bir buğday tanesi bile gelmeyecektir!"
Gerçekten de umresini yapıp Yemame'ye dönen Sümame Yemame halkını Kureyşlilere herhangi bir şey yükleyip göndermekten menetti
( Ibni Hişam Sîre c 4 s 287288; Müslim Sahih c 3 s 1386 404 Ibni Hişam Age c 4 s 288; ibni Sa'd)
Bunun üzerine Mekke müşriklerine buğday ihracatı durduruldu ve müşrikler zor durumda kaldılar. Öyle ki artık kendi düşmanları olan Rasulullah’a mektup yazıp var olan sıkıntının giderilmesi için yardım istediler. Ebu Süfyan da Mekke’nin baştağutu Rasulullah’a şu mektubu yazdı:
"Sen hem akraba haklarını gözetmeyi emretmektesin hem de bizimle akrabalık bağlarını koparıp babalan kılıçtan geçirmekte çocukları da açlıktan öldürmektesin! Sümame bizim yiyeceklerimizi kesti Son derece daraldık Ne olur Sümame'ye bu hususta bir mektup gönderiver!"( İbni Abdi'lBerr’de geçer)
Bunun üzerine Allah Rasulü Sümame’ye bir mektüp yazdı ve buğdayın tekrar verilmesini emretti. (İbn Hişam, İbni Abdilberr)
Bu olay değişik şekillerde muhtelir İslam kaynaklarında(İbn hişam, Fethul bari vs vs) geçer. Hatta okuduğumuz Zadul Mead’da da geçer.
Peki… Şimdi bunu anlamaya gayret edelim. Mekke Müşrik Şehir Devleti değil miydi Sümeyye anamızı onurunu inciterek şehid eden? Onlar değil miydi peygamberi aşağılayıp işkembeyi secdede iken kafasına döken? Onlar değil miydi Ebazer’i kıpkırmızı bir puta çevirenler? Ve yine onlar değil miydi köle olan Bilali Hebeşi’yi boynuna ip takarak sokak sokak dolaştırıp işkence edenler? Daha samaya gerek var mı acaba bu tağutların cürümlerini? Ama bakıyoruz Allah’ın Elçisi üstün durumda iken merhamet gösterip azgın dahi olsa onlara boykotu kaldırıyor ve müşriklerin güçlenmesine dolaylı yoldan vesile oluyor.. Acaba müşriklere yapılan yardımların her türlüsü küfür olsa idi bu yapılır mıydı? Demek ki yardım yahut müşriğe mal vermek belli şartlar altında ançak küfür oluyormuş. Aslında müşriklere mal ile katkı yapmak ancak onlara karşı kalbi vela gösterildiği ve içten içe huzur duyulup onlara karşı bir öfke bulunmadı zaman küfür olur. Yoksa onların zor durumda olduğunu gördüğün zaman el atıp yardım etmen yahut onların seni küfre çağırmalarını para ile defetme durumun olduğu zaman bir sorun teşkil etmez. İlerde inşallah tekrar ele alınacaktır bu küfür olan yardım çeşidi…
Bu arada satır arasına Sümame’nin müseylemetül Kezzab’ın ordusu tarafından şehid edildiğini de yazayım unutmadanJ Allah ona rahmet etsin o ne güzel müslümandı Allah onun kalbine kendi nurunu nakşetmiş ve kendinden bir ruh ile desteklemişti.
Beşinci örnek:
Kıtlık döneminde kafirlere mal yardımı
Yine Kıtlıktan dolayı Allah Rasulü, Ebu Süfyan ve Abdullan b. Ebu Ümeyyeye 500 dinar göndermiştir. Ebu Süfyan Muhammed bununla gençlerimizi kandırmak istiyor demiştir. (Muhammet b. Şeybani Siyeri Kebir) (Not bunu örneği nette buldum asıl kaynağa ulaşamadım)
Sonuç; Şimdi Allah’ın izni ile verdiğimiz örneklerle anlaşıldı ki ‘’Kafir’e yardım’’ velev ki tağut dahi olsa her zaman küfür olmaz. Küfür olması için başka şartların da tahakkuk etmesi gerekir.
Fıkhi bir yaklaşım, usulun takibi…
‘’Hüküm şartlar üzerine bina edilir.’’
Şart; kendisinin yokluğunda meşrutun da olmadığı ve kendisinin varlığında meşrutun var olma zorunluluğunun olmadığı şeydir.(şart’ın tanımına herhangi bir ‘’Fıkıh usulu’’ kitabında bakabilirsiniz. Alimler birbirine yakın ifadelerle değişik şekillerde aynı şeyi ifade etmişlerdir. Hasan Karakaya’nın Usulune bakabilirsiniz)
Tıpkı namaz kılmak için abdeştin gerekli şart olması gibi. Ancak abdest alan kişi namaz kılmış sayılmaz ta ki kılana kadar. Aynı şekilde ‘’Tağuta mali yardım küfrü’’ durumu ortaya çıkması için ‘’tağuta ekonomik destek’’ şarttır. Ancak mali destek veren kişi kafir olmuş olmaz taki başka şartlar da tahakkuk edene kadar. Hatta şartlar oluştuktan sonra dahi vakıanın incelenıp tespiti yapılmalı ve engellerin olup ulmadığı incelenmeli. Ancak bu son kısım bizim mevzumuz değil zira şu işte Allahın izni ile küfri bir durum yoktur.
3. Durum: Zalim bir tağuta gönül rızası ile yardım etmek, ona Müslümanlara karşı yardımda bulunmak:
Bu ise apaçık küfürdür. Bunun delilleri çoktur ancak sadece mali yönden kısmını ele alıp kısa açıklama yapmamız yeterlidir. Bu kısmın daha detaylı incelemesi yapılabilir ancak burada buna ihtiyaç olabileceğini düşünmüyorum.
Delil: Enfal 36
Kâfirler insanları Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar. Onlar mallarını bu uğurda harcayacaklar, sonra da bu harcama onlar için yürek acısı olacak, arkasından da yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfirler cehennemde biraraya getirileceklerdir.(Enfal 36)
Şehid Seyyid Qutub’dan açıklama:
Muhammed b. İshak, Zehri ve başkalarından şöyle rivayet eder: Kureyş Bedir günü ağır bir bozguna uğrayıp, yenik orduları Mekke'ye dönmüştü. O sırada Ebu Süfyan da kervanıyla birlikte Mekke'ye gelmişti. Abdullah b. Rebia, İkrime b. Ebü Cehil, Safvan b. Ümeyye, Bedir'de babalarını, oğullarını ve kardeşlerini kaybeden Kureyş'ten bazı kimselerle birlikte Ébu Süfyan b. Harb'in yanına gidip ona ve Kureyş'e ait bu ticaret kervanında malları bulunan kimselere şöyle dediler: "Ey Kureyşliler, Muhammed sizi korkutmuş ve sizin en seçkinlerinizi öldürmüştür. Ona karşı savaşmamız için bu malları bize verin. Böylece bizden öldürülmüş olanların intikamını âlmış oluruz." Onlar da bunu yaptılar. İbn-i İshak diyor ki, -İbn-i Abbas'ın da dediği gibi- yüce Allah onlar hakkında bu ayeti indirdi:
"Kâfirler insanları Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar. Onlar mallarını bu uğurda harcayacaklar, sonra da bu harcama onlar için yürek acısı olacak, arkasından da yenilgiye uğrayacaklardır. Kâfirler cehennemde biraraya getirileceklerdir."
Bedir savaşından önce ve sonra gerçekleşen bu olay, bu dinin düşmanlarının başvurdukları geleneksel yöntemlerden sadece bir örnektir. Onlar insanları Allah'ın yolundan alıkoymak, bu dinin yoluna engeller koymak, her zaman ve her yerde bir müslüman kitleye karşı savaşmak için mallarını harcarlar, ellerinden gelen tüm çabayı sarfederler ve çeşitli komplolar kurarlar.
Kuşkusuz bu savaş kesintiye uğramadan devam edecektir. Bu dinin düşmanları onu rahat bırakmayacaklardır. Bu dinin taraftarlarının kendilerini güvencede hissetmelerine müsaade etmeyeceklerdir. Ayrıca bu dinin metodu, cahiliyeye saldırmak üzere harekete geçmektir. Bu dinin taraftarlarının yolu, haksızlığa ve düşmanlığa dayalı cahiliyenin gücünü kırmak, yerle bir etmek ve bir daha tağutların saldırmaya cesaret edemeyecekleri şekilde Allah'ın sancağını yükseltmek için harekete geçmektir.
Yüce Allah, insanları Allah'ın yoluna girmekten alıkoymak için mal varlıklarını ortaya koyanlara, bu mallarının yürek acısına dönüşeceği 'uyarısında bulunuyor. Onlar sonunda bu mallarını büsbütün kaybetmek için harcıyorlar. Ahirette ise cehennemde biraraya geleceklerdir. Böylece büyük yürek acısı gerçekleşmiş olacaktır.(Fizilal’den)
Evet tefsiri ile beraber ele alındığında daha iyi anlaşılacaktır inşallah. Hem zaten ayetin direk zahirine bakıldığında da anlaşılan o ki mal harcamak ancak ‘’Allah yolundan alıkoymak’’ durumunda küfür olur. Aslında burada vela vardır.. . Gönül rızası… yani müşrik ve kafirlere bir sempati bir sevgi beslemek ve bu sevginin bir tecellisi olarak da gönül hoşnutluğu için mali yardım yapmaktır. Yani bir Allah düşmanlığı söz konusudur… O halde ey benim İslam kardeşim! Neden halen içini derinden kemiren bir sıkıntı var? Yoksa sen onları apaçık tağut dostluğu içinde mi gördün? Hayır hayır… Kella!
Nisa 97 nin mahiyeti ve Suheyb bin Sinanın durumu:
Melekler, kendilerini zulme mahkum edenlerin canlarını alırken onlara "Dünyadaki durumunuz neydi?" diye sorarlar. Onlar da "Ezilmiş zavallılardık " derler. Melekler onlara "Peki Allah'ın toprağı göç etmenize yetecek kadar geniş değilmiydi ki? derler. Bunların barınakları Cehennem olacaktır. Orası ne kötü bir varış yeridir. /Nisa 97.
Bu ayette bhsedilen insanlar malumunuzdur. Allah hicret emrini verdikten sonra Müslümanlar akın akın hicret ettiler… kimisi eşinden kimisi malından oldu… hasılı vatanlarından oldular… özgürlük için… Allah’a daha iyi ibadet etmek ve şirk’e herhalükarda hayır diyebilmek için… bu fırsatı bulup da hicret etmeyenler ile Medine’de Elçi ile beraber olan Müslümanların arasında artık velayet bağı da kopmuş ancak dinde kardeşlik devam ediyordu… hasılı hicret etmeyenler ilerde başlarına gelecek müsibetlere aslında zımnen kabul etmiş oluyorlardı ve artık kendileri mes’ul olacaklardı hatta ikrah durumunda dahi!... işte nihayet Bedir Savaşı gelip çattı. Müşrikler Müslümanlardan olanları da zorla savaşa çıkardılar. Onlar da istemeyerek çıktılar ve savaş esnasında Müslümanlara karşı kılıç kullanmadılarsa da Müslümanların kılıçları ve okları onlara isabet etti. Ashab onlar hakkında ihtilaf etmiş ve Allah ayetini indirdi. Onlardan ölenler ise artık ateş ehli idiler …
Şimdi burada ateş ehli olmalarının asıl sebebi Allah onlara hicret fırsatı verdiği halde bu fırsatı kullanmayıp yerlerinde durmaları ve gelecek zulümlere kapı açtıkları için idi. Kıyas edersek bu gün bedelli askerlik sadece mal ile sınırlandırılıp şartsız olarak alındığı için bir müslümanın ‘’eğer bu bedelli fırsatını kullanmazsam ilerde bana şirk dayatması yaparlarsa mes’ul olurum’’ endişesini duyması pek olağandır. Bu açıdanda bakılınca bu bedelli bir daha bu açıdan da düşünülmeli…
Bedelli askerlik-vergi çelişkisi ve vergi yasası
Vergi nedir?
Devletin veya devletten aldığı yetkiye dayanan kamu tüzel kişilerinin, geniş anlamdaki faaliyetlerinin gerektirdiği harcamaları karşılamak ve amme hizmetlerinin gereklerini yerine getirmek gayesiyle, ekonomik birimlerden (bunlar gerçek veya tüzel kişiler olabilir) kanunda öngörülen esaslara uymak kaydıyla ve ‘hukuki zorlama’ altında özel bir karşılık vaadi olmaksızın geri vermemek üzere aldıkları para tutarları. Günümüzün şartlarına uygun olmak maksadıyla yapılan bu tarifin tarih boyunca vergi kavramının geçirdiği çeşitli değişmeleri kavramadığı açıktır
Türk vergi mevzuatında ve özellikle Vergi Usul Kanunu’nda, verginin tarifi yapılmamıştır. Ancak 1982 Anayasası’nın 73. maddesinde Vergi Ödevi başlığı altında şöyle bir ifade mevcuttur: "Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır." Anayasanın bu tarifine göre: 1. Verginin gayesi kamu giderlerini(Savunma, güvenlik,eğitim, sağlık) karşılamaktır.
Toplam harcamalar:
1- Genel kamu hizmetleri
2- Savunma hizmetleri(asker,polis,istihparat vs vs)
3- Kamu düzeni ve güvenlik hizmetler.
4- Ekonomik işler ve hizmetler
5- Çevre koruma hizmetleri
6- İskan ve toplum refahı hizmetleri
7- Sağlık hizmetleri
8- Dinlenme, kültür ve din hizmetleri
9- Eğitim hizmetleri
10- Sosyal güvenlik ve sosyal yardım hizmetleri’dir.
Evet vergi da tağutun ayakta kalmasını sağlayan bir saçayağıdır. Tağuta gönül rızası ile mal vermek her halukarda küfürdür. Ancak niyet-kast-rıza-vela şartları tahakkuk etmek suretiyle küfür hükmü sabit olur yoksa mücerret mal-para vermek küfür değildir. yukarda geniş bir şekilde ele aldık. Tekrar hatırlatmakta fayda vardır ki; fiilen yapılan tağut destekçiliği yahut puta tapma şirkinde kasıt-niyet-vela şartı aranmaz. İhrahın sabit olmadığı bize zahir olduğu an tekfiri gösteririz. Fakat mal-paranın durumu böyle değildir. bu iyiden iyiye yukarda verilen örneklerle birlikte düşünülüp oturtulması lazım Allah’ın yardım ve inayetile…
Şunu da kısaca belirteyim ki: bedelli askerliğe küfür diyen kişi (her ne kadar delil ve sabit nassı yoksa da) vergiye de küfür demek zorundadır. Çünkü vergi de azgın tağuta direk gidiyor. Dolaylı değil!!!! Yok vergi ile aynı değil diyen kişilere de ancak ‘’el-insaf’’ derim sanki başımızı kuma gömmüş gibiyiz derim kendilerine itafen.
Sonuç:
Bedelli askerliğin gerçek mahiyeti:
Bedelli askerlik yapmak ‘’tağuta kulluk’’ demek değildir. ancak ne zaman ki kişi bedeni ile gidip tağuta velayet gösterip onların şirk yeminlerini eder ve canı pahasına savunursa şirke girer. Bedelli askerlik günümüze uyarlanmış bir dille ‘’Tağutun insanları köleliğe mahkum etmesi sonucu kişinin para ile kendi özgürlüğünü geri almasıdır’’ mukatele’nin bir versiyonu gibi..
Tağuta verilen maddi meblağ fazladır ve yüklü bir paradır. Ve o paranın verilmesi gerçekten nahoş bir durumdur. Ancak Şirkten-fitneden çekip kurtardığı için daha ehven olmuş oluyor. Ehven derken haram olan bir durum değil ha mürciyelerin müdafasını hatırınıza getirmesin.Yani sonuç itibari ile iyidir. Tıpkı cihada çıkan mücahidlerin kafirler tarafından kanının dökülmesi kötüdür ancak cihad için zaruri ve Allah’ın şehidler edinmesi açısından güzeldir.
Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabb'in kullara zulmedici değildir.(Fussilet 46)
Son söz olarak derim ki:
Gönülden şu duayı okuyalım ve Allah için kardeşler olarak sabahlayalım:
"...Allah hiç kimseye kapasitesini aşacak bir yükümlülük yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına ve işlediği kötülük de kendi zararınadır." Ey Rabbimiz, eğer unutacak ya da yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz, bizden öncekilere yüklemiş olduğun gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü taşıtma, bizi affet, günahlarımızı bağışla, bize merhamet eyle, sen mevlamızsın bizim. Kâfirlere karşı yardım et bize.(Bakara 286) Allahumme amin…
“Allah’ım! Bilerek şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediğim şeyler hususunda da senden bağışlanma dilerim’’ Tirmizi, Daveat, 4.
“Allah’ım! Senden başka hiçbir ilah olmadığına şahadet ederim. Nefsimin şerrinden, şeytanında şer ve şirkinden sana sığınırım.’’ (Tirmizi, 3392.)
“Allah’ım! Küfürden, fakirlikten ve kabir azabından sana sığınırım.’ ( Ebu Davut, edep 324.)
Eksiklikler ve hatalar benim-bizim nefislerimizden, başarı ve doğruluk ise Allah’tandır.. Elhamdul,llahirabbil alemin…
Devamını oku...

23 Aralık 2015 Çarşamba

İslam'a Göre Dostluk ve Düşmanlık (vela ve bera)

Dostluk ve Düşmanlık "Lâ ilâhe illâllah"ın Ayrılmaz bir Özelliği/Parçasıdır

“Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin!” (Tirmizî, Zühd 45 hadis no: 2379; Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398; Ahmed bin Hanbel, 16/178)
Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir. Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin kesilmesini gerektiren (3/Âl-i İmrân, 28) büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru yoldan sapmaktır (60/Mümtehine, 1), zâlimlerden olmaktır (9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9) ve kâfirler safına geçmek, “onlardan olmak”tır (5/Mâide, 51). Allah'a düşmanlık yapanları, Allah’ın düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddetmek, onu inkâr etmek” olmadan Allah'a iman, yeterli değildir, eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu inkâr edip Allah'a iman ederse, o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.” (2/Bakara, 256) Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle, câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir.” (53/Necm, 29)
Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah'a karşı oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir. Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek, onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa, onu dost kabul edip sevemeyecektir.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.” (Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr). İbn Abbas şöyle der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” (Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312)
Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa, tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş olur (Tirmizî, hadis no: 2696).
Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan” dır; üçüncü bir grup yoktur. “Allah iman edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” (2/Bakara, 257) “İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 81) “...İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!” (5/Mâide, 51) Kâfirleri dost kabul etmek, iman ile çelişmektedir. Hem iman, hem de onları dost edinme olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar. İman, onları dost edinmemeyi gerektirmektedir.
Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez, anlayamazlar.” (63/Münâfıkûn, 8) Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür. “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca daha da sapıktırlar.” (25/Furkan, 44) “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...” (9/Tevbe, 28)

“Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (58/Mücâdele, 22) Bu âyet-i kerime, Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir. İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu, aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik, bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı altında durmak vardır.

Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır. Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere karşı ise, bu da imanın gereğidir.

İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir. Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis) sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.” (20/Tâhâ, 117-119) İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu; İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı, onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için, nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.

Allah’tan başkalarını velî (dost-yardımcı) tutanların hali örümceğin yuvasının durumuna benzer. Örümceğin yuvası hem çok zayıftır hem de emniyetli değildir (29/Ankebût, 41). Müslümanlar da insanlardan bazılarını veli (dost-yardımcı) edinemezler. Çünkü Rabbimiz müslümanlarla diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin sınırlarını çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini haber veriyor.

Kur’an, İslâm’a karşı mücâdele eden ve müslümanlara düşmanlık besleyen kitap ehlinin velî/dost ve sırdaş edinilmesini yasaklıyor (5/Mâide, 80-82). “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun (konusu) edinenleri ve kâfirleri velî olarak tutmayın. Ve eğer inanıyorsanız, Allah’tan ittika edin (korkup sakının).” (5/Mâide, 57) “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları velî edinmeyin, onlar birbirlerinin velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır….” (5/Maide, 51)

Müslümanlar, kendi din kardeşlerini bırakıp Kur’an’ın kafir dediği kimseleri velî/dost edinemezler (3/Âl-i İmrân, 28; 18/Kehf, 102 vd.). Hatta mü’minler, küfrü imana tercih eden, İslâm’dan yüz çeviren ana babaları bile olsa onları velî edinemezler (9/Tevbe, 23) “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’tan apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (4/Nisâ, 144)

Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara veli/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” (2/Bakara, 257)

Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın gazabını hak etmişlerdir (6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15). Müslümanların düşmanı oldukları gibi, Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı olan müşrik kimselere velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar (60/Mümtehıne, 1-2). Dinde iki yüzlü davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar. Mü’minler, çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/dost edinemezler. Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki dinli kimselere emanet edemezler (4/Nisâ, 88-91).
Kur’an, kâfirleri dost edinmeyi yasaklar: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur, artık Allah’tan hiçbir şey beklemesin. Ancak onlardan (kâfirlerden gelebilecek tehlikelerden) sakınma haliniz (takıyye) başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş, yalnızca O’nadır. De ki: ‘İçinizdekileri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye gücü yetendir.” (3/Âl-i İmrân, 28-29) Müfessir Beyzavî, bu âyetin tefsirinde şöyle diyor: Eğer kalplerinizde kâfirlere karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu saklasanız da, açığa vursanız da Allah bilir. Zira göklerde ve yerde olan her şeyi bilen Allah, elbette sizin gizlinizi de âşikârınızı da bilir. Ayrıca O, kâfirlere dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de siz bundan vazgeçmezseniz, sizi cezalandırmaya da kadirdir. Kısaca, O’nun muttalî olmadığı ve cezalandırmaya gücünün yetmediği hiçbir kötülük ve isyan bulunmadığına göre, O’nun emrine âsi olmak cür’etini göstermeyin.

Allah düşmanlarını sevmek, mü’mine yakışmaz; zaten kâfirler de mü’minleri sevmezler: “Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost, sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan, size fenâlık etmekten geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sînelerinin gizlediği (içlerinde sakladıkları düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz.” (3/Âl-i İmrân, 118) “Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar.” (8/Enfâl, 73). Mü’minler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin.” (4/Nisâ, 144) Peygamber Efendimiz de şöyle buyurmuştur: “İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/398) “İnsan, sevdiği ile beraberdir.” (Müslim, Birr 161) Mü’minler birbirleriyle dostluk yapmazlarsa ne olur?: “Kâfirler, inkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde büyük fesat/kargaşa, büyük bozgun ve fitne çıkar.” (8/Enfâl, 73)

Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler, eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar, Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm, siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri, sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri, futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları, insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor. Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah'a dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna meylediyor.

Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir) dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76)

Velâyetin Siyasî Görüntüleri
Kur’an, velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar. Yakın ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm, mü’minleri hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar, velî ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet hakları vardır. Onlar bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. Bilindiği gibi mutlak velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de, mü’minlere kendi öz nefislerinden daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım bakımından daha yakındır. Peygamberimiz (s.a.s.), bütün mü’minlerin öncelikli velîsidir. O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını, peygamberlik görevini yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara doğru yolu göstererek kullanır.

Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde velâyet hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, haklarını koruyarak, velâyet yani yönetim makamına mü’min olanlardan başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine kâfirlere/inkârcılara ve bozgunculara destek olmayarak kullanırlar (9/Tevbe, 71). Bu âyetle, kâfirler ve ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet, yan yana düşünüldüğü zaman ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil ve yönetme yetkisi’ anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet ‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir. Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen kimselere verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır (Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77).

Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm'a karşı her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velileridir (9/Tevbe, 73). Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar, yardım ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler, hem dünyada hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır (4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65). İslâmî yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘veliyyü’l emr’dir. İşin velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini almış, onların velîleri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla elde edileceği açıktır. İman etmeyen, müslümanların gittiği yoldan gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği (veliyyü’l emr emâneti) verilmez.

Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek, mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve münâfıklar hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki ortak nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini başkasına verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı gibi, İslâm kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet, bir yönüyle siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin sözlük anlamı, aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din ve dünya işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor. Mü’minler, bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler. Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi aşanlar, münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin velîsi değildirler, olamazlar.

Öyleyse mü'minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi, asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek değildir. Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor. Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar ile bir arada yaşayabilirler/çalışabilirler ama, işlerini onlara emânet etmemeleri, onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.

Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir (49/Hucurâct, 10), velîsidir (9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55). Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/dost kabul edemez.

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.” (9/Tevbe, 23)“De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (9/Tevbe, 24) “Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, veya akrabaları da olsa- Allah'a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz felâha/kurtuluşa erenlerdir.” (58/Mücâdele, 22) Ve yine bkz. 64/Teğâbün, 14.

Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı Âs bin Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.

İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir değeri yoktur. Nitekim, Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’ Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” (11/Hûd, 45-46)

Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir. Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise, İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz. “Allah'a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36) Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular: “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” (31/Lokman, 14-15)

Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dahil hiçbir kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ (r.a.)’ya, müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in izin verdiği bilinmektedir (Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003).

Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz. Halbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir (2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14). Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş (4/Nisâ, 1), akrabanın haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba ile alâkayı kesen cennete giremez.” (Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556) Demek ki, sevgi, velî kabul etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır. “Dostun dostu dosttur; ölümsüz Dost’un dostu ise en yakın dosttur.”

“Dünyada ve âhirette benim Velî’m (yardımcım ve işimi deruhde eden) Sen’sin. Beni müslüman olarak öldür ve sâlihler arasına kat.” (12/Yusuf, 101)

Ne mutlu Allah’la ve O’nun dostlarıyla dost olanlara ve dostluğunu ispatlayanlara! Yazıklar olsun, Allah’ın düşmanı ve şeytanın dostlarıyla dost olup Allah’ın ve müslümanların dostluklarını kaybedenlere! Not:Alıntı/ sahih akideye göre düzenlenmiştir.
Devamını oku...