Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Tağuti Sistem Eğitim'i(Öğütümü)


Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah'a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Dinlerin ortaya çıkışını, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber, ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...  

Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınma ve âyindir. Türkiye, bir din devletidir. Okullara ve her türden resmî kurumlara baktığınızda bunu kabullenmek zorunluluğu var. Kemalizm dini, tek dindir ve kimse Atatürk’e hiçbir şeyi ortak koşamaz.

Kur’an, müşriklerin, “biz atalarımızın yolundan ayrılmayız, onların izinden gideriz” dediğini belirtir. T.C. de kendine özgü bir atalar rejimidir. Türkiye düzeni, tüm Türk vatandaşlarının atası kabul ettiği için, atasını sevmeme hakkını kimseye vermez. Atatürk sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder ve çeşitli âyinlerle bu tavır, İlköğretimin ilk sınıfından itibaren tüm vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Düzene göre, onun hata yaptığı kabul edilemez. Kimse Atatürk’ü eleştiremez, heykellerine ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.  

Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. En önemli Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.  

Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş, kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı söz konusudur.

Bu konular, içinde yaşamakta olduğumuz toplumun gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar, hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir. İşledikleri ve gündem ettikleri tek şirk ve müşrik 1400 sene önce gelmiş ve geçmiş bazı taş putları ve bunlara tapanları anlatan bir hikâyeden ibarettir. Tekrar onlar gibi bir toplumun gelmesi onlara göre çok zor bir ihtimal. Onlara göre Bizim toplumda artık ne put olur nede şirk veya müşrik. Hatta asrımızın insanlarının büyük çoğunluğu şirki bile ne olduğunu anlamaz hala gelmiştir. Şirk derken hemen Allah’ı ve peygamberi inkâr akla gelir. Bilmezler ki Allah’ı ve peygamberi inkâr eden müşrik olamaz diye. Şirkin birinci kuralı Allah’ı kabul etmektir. Allah’ı kabul etmeyen müşrik olamaz. İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: "Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik, Peygamber'e itaat etseydik!' derler. 'Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar' derler. 'Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov." (33/Ahzâb, 66-68)

Wesselam…
Devamını oku...

21 Ağustos 2014 Perşembe

Ey kâfirler

Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla:
1- De ki: Ey kâfirler.
2- Ben sizin taptıklarınıza tapmam.
3- Siz de benim taptığıma tapmazsınız.
4- Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim.
5- Sizler de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
6- Sizin dininiz size, benim dinim bana.
Bu reddetmenin üzerine red etme kesinlik üzerine kesinlik, pekiştirme üzerine pekiştirmedir. Reddetmenin, kesinliğin ve pekiştirmenin tüm üslupları burada kullanılmıştır.
"De ki: `Bu yüce Allah'ın kesin emridir." Bu inanç sisteminin dizgininin yalnız Allah'ın elinde olduğunu ortaya koymaktadır. Hz. Muhammed'in bu İşte bir fonksiyonu yoktur. İşi doğrudan yönlendiren Allah'tır. Ki O, emir verdiğinde asla reddedilmeyecek, hükmüne karşı çıkılmayacak, tek Allah'tır.
"De ki: Ey kafirler!" Onlara gerçek kimlikleri ile seslenmekte ve onları kendi sıfatları ile nitelendirmektedir.Onların hiçbir dini yoktur. Hiçbir dine bağlı değillerdir. Onlar inanmış ta değiller. Sadece kafirdir onlar. Dolayısıyla herhangi bir yolda senin ve onların buluşması mümkün değildir.
Böylece surenin girişi ve sözün açılış bölümü, hiçbir şekilde birlik umudu olmayan, ayrılık gerçeğini ortaya koymaktadır!
"Ben sizin taptıklarınıza tapmam." Benim ibadetim sizin ibadetinizden farklıdır. Benim ilahım sizin ilahınızdan başkadır.
"Sizde benim taptığıma tapmazsınız." Sizin ibadetiniz başka, benim ibadetim başkadır. Sizin ilahınız başka benim ilahım başkadır.
"Ben sizin taptıklarınıza tapacak değilim." Bu, birinci maddenin isim cümlesi kalıbı içinde pekiştirilmesidir. Bu ifade sözkonusu sıfatın sürekliliğini ve değişmezliğini daha anlamlı bir biçimde dile getirmektedir."Benim taptığıma da sizler tapacak değilsiniz." Bu da ikinci maddenin pekiştirilmesi için gelen bir tekrardır. Zanna ve şüpheye yer kalmasın diye. Tekrarın ve pekiştirmenin tüm vasıtalarının kullanıldığı bu pekiştirme ve tekrardan sonra zanna ve şüpheye yer kalmaz.
Burada buluşma imkanı bulunmayan ayrılık, benzerlik tarafı bulunmayan çelişki, beraberlik imkanı bulunmayan ayrılık, karışma imkanı bulunmayan farklılık gerçeği özet biçimde veriliyor.
"Sizin dininiz size, benim dinim bana." Ben buradayım siz ise oradasınız. Aramızda ne geçit ne köprü, ne de yol var!! Bu tam ve kapsamlı bir ayrılıktır. En ince noktalarına varılıncaya kadar bir farklılıktır.
Özdeki bütün farklılığın boyutlarını açıklamak için böyle bir ayrılık zorunlu idi. Çünkü bu, yolun ortasında herhangi bir şekilde buluşmayı imkansız kılan bir ayrılıktı. İnanç sisteminin özünde, düşüncenin temelinde metodun gerçeğinde ve yolun yapısında meydana gelen bir farklılıktır.
Hiç şüphesiz tevhid bir sistem, şirk ayrı bir sistemdir. Bunlar asla buluşup birleşemez. Tevhid insanı bütün bir varlıkla birlikte ortağı olmayan tek Allah'a yöneltir. İnsanların inanç sistemlerini ve hukuklarını, değerlerini ve ölçülerini, eğitim ve ahlâkını, hayat ve varlıkla ilgili tüm düşüncelerini kendisinden alacağı kaynağı belirler. Mü'minin kendisinden alacağı bu kaynak Allah'tır, sadece Allah, ortaksız olarak Allah. Bu nedenle müminin hayatı bütünüyle bu ilke üzerinde kuruludur. Gizli ve açık hiçbir şekilde şirkle karışamaz. Yolunun tüm aşamalarında böyledir. Böyle net bir ayrılık hem davet edenler için bir zorunluluk, hem de davet edilenler için bir zorunluluktur.
Hiç şüphesiz insanlar cahiliye düşünceleri ile iman kaynaklı düşünceleri birbirine karıştırabilirler. Özellikle daha önce doğru inanç sistemine tabi olan ve ondan sonra sapan topluluklarda bu tür karıştırmalar sözkonusu olduğu gibi İşte bu topluluklar, sapmak, döneklik ve karışıklıktan uzak yalın bir iman gerçeği karşısında en fazla direnen topluluklardır. Bunlar gerçek inanç sistemini hiç tanımamış olan topluluklardan daha da katıdırlar. Çünkü bunlar sapıklıklarının ve dönekliklerinin kördüğüm haline geldiği durumlarda bile kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.
İnançlarında, uygulamalarında görülen doğru yanlış karışımı, iyi ile kötünün karışıklığı davetçiyi dahi aldatabilir.Bu durumlarda davetçiler onların iyi taraflarını kabul etme, kötü taraflarını da düzeltmeye çalışma cazibesine kendisini kaptırdığında büyük bir yanılgıya düşerler. Bu yanılgı son derece tehlikelidir.
Hiç şüphesiz cahiliyye cahiliyyedir, İslam da islam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle islama girmektir. Tek yol, içindeki bütün özellikleri ile cahiliyyeden ayrılmak ve bütün özellikleri ile islama göç etmektir.
Bu konuda atılacak ilk adım davetçinin cahiliyye sisteminden farklı olduğunu ortaya koyması ve ondan tamamen ayrı olduğunun bilincinde olmasıdır. Düşüncede, sistemde ve uygulamada tamamen ayrı. Bu ortak noktalarda buluşmaya asla müsaade etmeyen bir ayrılıktır. Yardımlaşmayı imkansız kılan bir farklılıktır. Ne zaman cahiliyye taraftarları bütünü ile cahiliyyeden islama geçerlerse o zaman sona erer.
Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm arama yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliyye istediği kadar islam kılığına bürünsün. İstediği kadar islamın adını kullansın.

Bugün islama davet eden insanlar böyle bir uzaklaşmaya, ayrılığa ve böyle bir kesinliğe o kadar muhtaçtırlar ki. İslama çağıranlar, keşke sapık bir cahiliye ortamında ve yine islam inancını daha önce tanımış, sonra üzerinden uzun zaman geçmesi ile "kalpleri katılaşan ve çoklarının dinden saptığı" (Hadid 16) insanların yaşadığı bir ortamda islamı yeniden kurmaya çalıştıklarının bilincinde olsalardı! 
Ortak bir çözümün bulunmadığını, ortak noktalarda buluşulmayacağını, yanlışları düzeltmenin ve sistemleri birbirine yamamanın mümkün olmadığını bilselerdi. Bunun yerine asrı saadet döneminde olduğu gibi islama yeniden davet etmenin gerektiğini cahili bir ortamda davet yaptıklarını ve kendilerinin bu cahili ortamdan tamamen farklı olması gerektiğini keşke anlasalardı. "Sizin dininiz size benim dinim bana." İşte benim dinim budur: Düşüncelerini, değerlerini, inancını ve hukukunu bütünü ile Allah'tan alan, O'na ortak koşmayan yalın tevhid dini. Herşeyde, hayatın ve yaşantının her alanında yalın tevhid dini.
Bu kesin ayrılık olmadan; karışıklık devam edecek, karşılıklı yumuşama sürecek, karıştırmalar sürüp gidecek yamanmalara devam edilecektir. İslama davet böylesine zayıf, güçsüz ve ısmarlama ilkeler üzerine kurulamaz. İslam çağrısının temeli açıklık, netlik, kesinlik ve cesarettir. "Sizin dininiz size, benim dinim bana."
Davetin başlıca yolu budur İşte: "Sizin dininiz size! Benim dinim bana!" 

(Fizilal'il Kur'an (Seyyid Kutub)-kafirun suresi tefsiri) 
Devamını oku...

13 Temmuz 2014 Pazar

Peygamber (sav)’i sevmek:


     Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Sizden birinize Ben, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım müddetçe  tam iman etmiş olamaz” (Buhârî, İman: 8; Müslim, İman: 69,70)

     Hz. Peygamber (sav)'e iman etmek farzdır. Hz. Peygamber (s.a.v)'e iman etmek İslâm’ın erkanından birisi, imanın da şartlarından bir şarttır. Bundan dolayı her müslümanın O'nun Allah (cc) tarafından gönderilmiş bir elçi olduğuna şehâdet etmesi, O'nun Rabbinden getirdiği her şeyi tasdik etmesi ve O'ndan gelen bütün sözleri ve fiilleri kabul ederek, O'nu hayatında kendisine örnek alması gerekir.

     Bir başka rivayette: “Sizden birinize ben, kendi nefsinden, annesinden, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığı müddetce tam iman etmiş sayılmaz.” Bu sevgi bir insanda gerçekleşmezse, o insan gerçek mü'min olamaz. Nitekim, Abdullah b. Hişâm, Hz.Ömer (r.a)'ın bir gün Peygamber (s.a.v)'e şöyle dediğini rivayet etmiştir:

    “Ey Allah'ın Rasülü sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha fazla sevimlisin”.

    Hz. Peygamber (s.a.v) ise O'na “Hayır ey Ömer, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki; sen beni nefsinden de daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamazsın” demiştir.

     Hz. Ömer (r.a)'da O'na;  “vallâhi şimdi sen bana nefsimden de daha fazla sevimlisin” dediğinde, Hz. Peygamber (s.a.v); “şimdi imanının kemâle ermiştir ey Ömer” demiştir.”  (Buhârî, Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, I,31)

     Hiç şüphesiz ki; Allah sevgisinden sonra sevgiye en lâyık olan Hz. Muhammed (s.a.v)'dir. Zîrâ Yüce Allah bir ayet-i kerimede Hz.Peygamber (s.a.v)'e hitâben şöyle buyurmaktadır:
    “De ki; `Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”
   “ De ki; :Allah'a ve peygambere itaat ediniz.' Eğer bu çağrıya sırt çevirirlerse hiç şüphesiz Allah kafirleri sevmez.” (Al-i İmran/31-32)

     Allah sevgisi, ne laftan öteye geçmeyen bir iddia ne de insanın vicdanında kalan bir aşktan ibarettir. Bu sevgi, Allah'ın Resulüne bağlılık, O'nun gösterdiği yolda yürüme, O'nun yaşam biçimini gerçekleştirme ile ortaya konur. İman da söylenen sözler, coşan duygular, yerine getirilen sembolik ibadetler değildir. İman; ancak Allah'a ve Resulüne bağlılık, Peygamberin getirdiği Allah'ın buyruklarına göre hareket etmedir. İmam İbn-i Kesir, tefsirinde otuzbirinci ayetle ilgili olarak diyor ki:    "Bu âyet-i kerime, Allah'ı sevdiğini iddia ettiği halde Muhammed'e tâbi olmayan herkese karşı kesin bir hükümdür. Böyle bir iddiası olan kişinin, tüm sözlerinde ve eylemlerinde Muhammedî yaşayışı ve O'nun tebliğ ettiği dini izlemediği sürece, bunun yalancı olduğuna hükmedilir. Nitekim Sahih (hadiste) sabit olduğuna göre Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) `Kim bizim emretmediğimiz bir işi yaparsa o iş reddedilmiştir' buyurmuştur..."
     İkinci ayet hakkında ise; "De ki: Allah'a ve Resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse.. " Yani emrine aykırı hareket ederlerse "Allah, kâfirleri sevmez... Ya da ona aykırı hareket etmenin küfür olduğunu belirtiyor. Allah bu nitelikte olanları sevmez, isterse O, Allah'ı sevdiğini iddia edip O'nu savunsun.
İmam İbn-i Kayyim el-Cezviyye, Zadu'l Meâd adlı eserinde diyor ki:
     "Peygamberin gerçekten Peygamber olduğuna ve onun doğru söylediğine şahitlik eden ehl-i kitap ve müşriklerden pek çoğunun bu şahitliklerinin onların İslâm'a girmeleri için yeterli olmadığı gerçeği üzerinde düşünen herkes, İslâm'ın bunun ötesinde bir olgu olduğunu kavrayacak, İslâm'ın sırf kuru bir tanımadan ibaret olmadığını fark edecektir. Yine, Onun yalnız tanıma ve kabul etmeden ibaret olmadığını öğrenecek, İslâm'ın hem tanıma, hem kabul etme, hem bağlılık, hem itaat etme zorunluluğu hem de içiyle-dışıyla boyun eğme olduğunu anlayacaktır..."
     Bu dinin öyle belirgin bir gerçeği vardır ki, bu gerçek olmadan ondan söz edilemez. Bu gerçek de, Allah'ın yasasına itaat etmek, Allah'ın Resulüne bağlanmak ve Kur'an'ın hükümlerine teslim olmak gerçeğidir. Bu, İslâm'ın getirdiği şekliyle Tevhid inancından kaynaklanan bir gerçektir. Bu da uluhiyette birlik inancıdır. İnsanların kendisine ibadet etmesi, emrine bağlılık göstermesi, yasasının onlar arasında uygulanması, kendisiyle muhakeme olunacakları ve hükmüne razı olacakları değer ve ölçüleri belirlemesi ancak bu yegâne uluhiyetin hakkıdır. Buradan da, insanın hayatında ve bütün ilişkilerinde hakimiyeti yalnız Allah a veren egemenlikte birlik bilinci ortaya çıkar. Nitekim, evrenin tüm işlerinin idaresinde hakimiyet yalnız ve yalnız Allah'ındır. İnsan da bu koca evrenin küçük bir parçasından başka bir şey değildir. Müslüman olmak isteyenin, O'nu olduğu gibi kabul etmekten ve kendisini teslim etmekten başka çıkar yolu yoktur. Allah katında din, İslâm'dır.. Ve yalnız Allah'ın belirlediği şekliyle İslâm'dır. İftiracı ve kuruntu sahiplerinin belirlediği şekliyle değil...
    Hz. Peygamber (s.a.v)'i gerçekten seven bir mü'minde bulunması gereken bazı vasıflar vardır. Bunlar:
   1- Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnet-i seniyyesine ittibâ etmek; O'nun hayat tarzına hayatımızı uydurmak. Nitekim Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Andolsun ki Allah’ın Rasulünde sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.”  (Ahzab/21) 

   Sizin için Resulullah'ta." Bu âyet, Resulullah'ın "Peygamber size neyi verdi ise onu alın, size neyi yasak ettiyse ondan sakının" (Haşr, 59/7) âyeti gibi, yalnız sözleriyle değil, fiil ve hareketleriyle dahi delil ve kendisine uyulan bir peygamber olduğunu hükme bağlar. Yani Resulullah din ve ahlakın teorik kısmını tebliğ ve hükme bağlamakla kalmamış, gerek savaşta ve gerek barış zamanında fiilleri ve uygulamaları ile ve bütün incelikleriyle kendisinde canlı olarak güzel bir uyma örneği olacak ders ve örnek vermiştir. Onun için Hz. Muhammed'in hayat hikâyesinde her açıdan insanlık dünyası için pek güzel bir örnek vardır.
     ÜSVE, “teessi” edilecek, yani uyulacak, arkasından gidilecek örnek, meşk, nümûne-i imtisal demektir. Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanıp Allah’ı çok zikretmekte olan kimseler için, yoksa sadece dünya hayat ve süsünü arayanlar ve Allah’ı, ahireti düşünmeyenler için değil.
        Müslümanım diyenlerin ve hele de Resulullah (sav)’i çok sevdiğini söyleyenlerin, iş yönetime, hukuk’a, ekonomiye geldiğinde Allah Resulü (sav)’i, Allah (cc)’tan almış olduğu emirleri tebliğ ile mükellef ve takip edilmesi imkânsız bir postacı olarak görenlerin, iman iddiaları sadece bir laf ve kendilerini kandırmacadan başka bir şey değildir.  Allah’ın rızası ve sevgisi, Hz.Peygamber (s.a.v)’in sünnetine uymakla elde edilebilir.  Bir mü’minin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır. Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, İslâm yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar;  o da Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bunun da tek yolu Rasulullah (s.a.v)’in sünnetine uymaktır. Allah Resulü (sav) bir hadisinde: “Kim benim sünnetimi terk ederse benden değildir” buyuruyor. Bu çok ciddi bir uyardır. Peygamber’den olmamak demek, Allah korusun kâfir olmak demektir. Peki; Peygamber (sav)’in sünnetine uymak sadece, sakal bırakmak, zikir yapmaktan mı ibaret?  Cihad, küfürle mücadelenin her şekli (siyasi, ekonomik, askeri vs), ahde vefa, ticarette doğruluk, gibi fiiller de Allah Resulü (sav)’in sünneti değil mi? Makam mevki uğruna, iktidar uğruna, dünyalık basit menfaatler uğruna, terk edilen sünnetlerden dolayı Peygamber Efendimiz (sav); kendisine tabi olan ümmet olunamayacağını bildirmektedir. 


   2- Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözünü kabul edip, hükmüne razı olmak. Ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor:

    “Hayır; Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükme karşı, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.”  (Nisa/65)

     Bu Ayet-i kerime’de Peygamber Efendimiz (sav)’in hakemliği çerçevesinde kendimizi  bir kere daha imanının şartı ve İslâm’ın tanımı ile karşı karşıya buluyoruz. Bu şartı ve bu tanımı bizzat yüce Allah ortaya koyuyor ve onu yüce zatı üzerine yemin ederek perçinliyor. Artık bundan sonra imanın şartı ve İslâm’ın tanımı konusunda hiç kimsenin söyleyebileceği bir söz, hiç kimsenin getirebileceği bir yorum olamaz.
    Bundan sonra ancak demogoji yapılabilir ki, ona da kulak asılmaz, değer verilmez. Bu konuda ortaya konabilecek bir demogoji örneği şudur: “Yüce Allah’ın bu sözü belirli bir zamana bağlıdır ve sadece belirli bir grup insan hakkında geçerlidir!”
     Bu iddia, İslâm’ı hiç kavramamış olanların, Kur’an-ı Kerimin üslubu hakkında hiçbir şey bilmeyenlerin sözüdür. Bu yüzeysel yorumun tersine, yüce Allah’ın bu sözü İslâm’ın genel karakterli gerçeklerinden biridir, yeminle perçinlenerek ifade edilmiştir, hiç bir kayıtla sınırlı değildir. Peygamberimizi hakem tutma zorunluluğu, sadece sağlığında O’nun kendisini hakem tutma zorunluluğudur diye bir kuruntuya kapılma ya da bu kuruntuyu başkalarının zihinlerine aşılamak tamamen yersiz ve gerekçesizdir. Söz konusu olan Peygamberimizin şeriatını ve sistemini hakem tutma zorunluluğudur. Yoksa öyle olsaydı Peygamberimizin ölümünden sonra Allah’ın hükümlerine ve Resulullah’ın sünnetine hiç yer kalmazdı. Bu görüşü Hz. Ebu Bekir döneminde en sapık dönekler (mürtedler) ileri sürünce Hz. Ebu Bekir bu gerekçe ile onlara karşı savaş açmıştı. Hatta bundan çok daha azını yapanlara, yani Peygamberimiz ölünce zekât verme zorunluluğu konusunda Allah’a ve Peygambere itaat etmekten vazgeçmeye kalkışanlara, Peygamberimizin bu konudaki hükmüne karşı çıkanlara karşı savaş açmıştı.
    “İslâm”ın varlığını kanıtlayabilmek için yüce Allah’ın şeriatının ve Peygamberimiz tarafından verilen hükmün hakemliğine başvurmak yeterlidir. Ama bu kadarı “iman”ın varlığını kanıtlamaya yetmez. İmanın varlığını kanıtlayabilmek için bu şartın beraberinde gönül hoşnutluğu, kalb teslimiyeti ve iç rahatlığı da bulunmalıdır.
     İşte “İslâm” ve “İman” budur. Buna göre herhangi bir kimse mümin olduğunu iddia etmeden önce kendisi nerede, İslâm nerededir ve yine kendisi nerede, iman nerededir, buna iyi bakmalıdır.
      Bu ayetlerin akışı ïçinde Peygamberimizin hakemliği kabul edilmedikçe, arkasından vereceği karara gönül hoşnutluğu ile teslim olunmadıkça mümin olunamayacağı vurgulandıktan sonra söz şu gerçeğe getiriliyor: İnsanların benimsemeye çağrıldıkları bu sistem, başka kaynağa başvurmaksızın tek başına hakem tutmakla yükümlü tutuldukları bu şeriat, gönül rızası ile kabul etmeleri kesinlikle kendilerinden istenen bu yargı düzeni kolay bir sistem, hoşgörülü bir şeriat ve merhametli bir yargı düzenidir. Bu sistem insanlara kapasiteleri dışında bir yükümlülük getirmiyor, onları zora koşmuyor, göze alamayacakları bir fedakârlıkta bulunmalarını istemiyor.
      Çünkü yüce Allah insanın zayıf olduğunu biliyor ve bu zayıflığa merhameti ile karşılık veriyor. Yüce Allah biliyor ki, eğer insanlara çok ağır yükümlülükler yüklerse bunları çok az kimse yerine getirir. Allah insanları sıkıntıya sokmak, onları günaha düşürmek istemez. Bundan dolayı onlara ağır, çoğunluğun görevini yerine getirmeye zorlanacağı ve günahkâr olmaya sürükleyecek derecede, zor yükümlülükler önermemiştir. Eğer insanlar yüce Allah’ın önerdiği kolay yükümlülükleri üstlenseler ve yüce Allah’ın kendilerine verdiği öğütleri dinleseler hem dünyada hem de ahirette büyük bir mutluluğa kavuşurlardı, yüce Allah onları hidayeti ile desteklerdi. Nitekim O, azimle, iyi niyetle, çaba ile, iradesi ile, gücünün sınırları içinde hidayet peşinde koşan herkesin yardımcısı ve destekçisidir.
    Kısaca: Yüce Allah bu ayette üç noktaya dikkatimizi çekiyor
   1. Her meselede Rasulullah’ın hakemliğine başvurmak.

2. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.

3. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.

Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin mutlak teslimiyetten öte başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor:
    “Mü’min bir erkek ve kadın için, Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur.” (Ahzab/36)

     3- İnsanlar arasında O’nun dini olan İslâm’ı yaymak, tevhid bayrağını yükseltmek ve Yüce Allah’ın kesinlikle izin vermediği putperestliği ortadan kaldırmak.

     4- İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, Allah için, kitabı için, Peygamberi için ve bütün müslümanlar için nasihatte bulunmak. Nitekim Ümmet-i Muhammed’in en hayırlı ümmet olmasının sebeplerinden birinin, iyiliği emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları olduğunu Yüce Allah şöyle açıklamaktadır:
     “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.”( Al-I İmran/110)

    5- Hz. Peygamber (s.a.v)’in güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve bütün kötü ahlâk ve davranışlardan sakınmak.

Çünkü sevgili Peygamberimiz;

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır. (Tirmîzî, Hüsnü’l-Huluk, 8.)
     6- Hz. Peygamber (s.a.v)’e saygı ve hürmet göstermek. Sahâbîler (Allah onlardan razı olsun) Hz. Peygamber (s.a.v)’e saygılarından dolayı seslerini O’nun sesinden fazla yükseltmezlerdi. Hz.Peygamber (s.a.v)’e bu derece saygı ve hürmet gösterirlerdi. Nitekim Yüce Allah Kur’an-I Kerim’de:

   “Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle yüksek sesle konuşmayın, yoksa siz farkında olmadan, amelleriniz boşa gider” (Hucurat/2)
     Bu ayetin tefsiri olarak Hz. Katade der ki: “Bize bazı `şu konuda şöyle şöyle bir ayet inseydi, şunun gibisi doğru olsaydı daha iyi olurdu’ şeklinde sözler sarfettikleri naklolundu da yüce Allah bu davranışları çirkin gördü: ‘ Avfi der ki: “İnsanlar O’nun huzurunda konuşmaktan yasaklandılar.”
Mücahid de: “Bir konu hakkında yüce Allah Peygamberinin dili üzere hükmünü verene kadar, Peygambere danışmadan kendi başınıza hareket etmeyiniz” der. Hz. Dahhak ise: Yüce Allah’ı ve Peygamberini bırakıp da dininizin hükümleri ile ilgili olarak hüküm vermeyiniz, der. Talha oğlu Ali İbni Abbas’tan naklederek: ayetin anlamı Kitap ve sünnete aykırı olarak bir şey söylemeyiniz, demektir, der.
Bu ayet Allah’a ve O’nun Peygamberine karşı takınılması gereken terbiyenin ifadesidir. Ve yine bu ayet emir alma ve yerine getirme konusunda bir sistemin ifadesidir. Ve bu ayet yasama (kanun koyma) ve aynı zamanda ona göre hareket etmeye dair prensiplerden birini oluşturmaktadır. Bu prensip yüce Allah’tan korkma prensibinden doğmakta ve sonunda yine ona bağlanmaktadır. Şu, yüce Allah’ın çok işiten ve çok bilen olduğu bilincinden kaynaklanan Allah korkusuna bağlanmaktadır. Ve bütün bunlar, şu büyük ve köklü gerçekleri canlandıran ve onlara dokunan kısa bir tek ayette yeralıyor.
Mü’minler Rabb’lerine ve Peygamberlerine karşı terbiyelerini takınmışlar ve artık yüce Allah’a ve O’nun Peygamberine karşı içlerinden hiçbir kimse öneri getiremez, içlerinden hiçbir kimse Resulullah görüşünü belirtmesini istememiş ise görüş ileri süremez olmuştur. Artık mü’minlerden hiçbir kimse bir konuda veya bir hüküm hakkında kendi görüşü ile hüküm veremez olmuş, ancak daha önce o konuda yüce Allah’ın ve Peygamberinin sözüne başvurmak gereğini hissetmiştir.
     7- Hz. Peygamber (s.a.v)’e dâima salat ve selamda bulunmak. Zîrâ Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

   “Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (O’nun şerefini gözetmeye, şânınını yüceltmeye özen göstermekte) dir. Ey inananlar! Siz de O’na salât edin, (O’nun şânını yüceltmeye özen gösterin) içtenlikle selam edin (O’na esenlik dileyin)” (Ahzab/56)
   Yüce Allah, bu ayet-i kerimede bütün mü’minlere Peygamberine salât ve selâm etmelerini emretmekte ve O’na saygı göstermelerini istemektedir.

     “Allahümme Salli alâ Muhammed” demek salât, “Esselâmü aleyke eyyühen-nebiy” demek selamdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivayet edilen çok sayıda Salavât-ı Şerife vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salãt ve selâm getirmek, Peygamber (s.a.v)’in sevgisini celbeder, şefaatine sebep olur.

     İşte Hz. Peygamber (s.a.v)’i gerçekten seven her müslümanda bu vasıfların bulunması gerekir. Aksi halde insan tam manasıyla imanın meyvesinden istifade edemez ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in şefaatine nâil olamaz.
Kaynaklar
1-     Fi Zilal’il Kur’an-Seyyid Kutub
2-     Tefhim’ül Kur’an- Mevdudi
3-     Hak Dini Kur’an Dili-M.Elmalılı Hamdi Yazir
4-     Zadu'l Meâd- İbn-i Kayyim el-Cezviyye
/Alıntı
Devamını oku...

1 Haziran 2014 Pazar

Şirk Dini Tasavvuf

Kınayanın kınamasından korkmayan, tevhidi öğretme, şirki iptal etme azminde olan, hiç tanımadığı ve hatta görmediği bir yabancının bile cehennemden kurtulması için, hak olan tek ilahlı tek din İslam'ı öğretmeyi ve öğretmeyi en mühim vazife bilen muvahhidlere selam olsun.

Sırtların yasladığı dağ gibi ilahiyatçılar ordusu, küfrü tevil etmeyi kendilerine meslek edinmişken, canının derdine düşmüş gariplere, elif cüzü öğrenen hacı anneye, cami avlusunda ezan bekleyen ak sakallı dedeye merhamet eden bir alim bekliyoruz. "O, cehennemliklerin inancıyla ölmüş" denmesin diye çırpınan bir can bekliyoruz. Kendisini cehenneme yakıştıramayan milyonlarca insana şu şirkten vazgeçin diyecek, cennetin yolunu gösterecek bir muallim arıyoruz. Yok mu?


İslam ümmetinin tevhidini şirke tahvil eden müşrikleri ilk rauntta nakavt etmek gibi bir hayalimiz olmasa da küfrün ve şirkin karşısına çıkacak cesaretimiz var elhamdulillah.
Tevhidi bilen alimlerin(!) çeşitli maslahatlarla, ağır devirde yol aldığı ve -kendilerince- bazı mefsedetlerin def'i için geri, geri gittiği şu mâkus zaman dilimi şeytanın tam kapasite çalışmasına zemin hazırlamıştır. Galiba alimlerin sustuğu dönemde (… gün, ay ve yıllar boyunca) şirk üzere ölenlerin hiç kıymeti yoktur!


Mikrobun varlığını biz nereden anlarız? Bize göre mikrop nedir?


Öncelikle sağlıklı vücudun tanınması gerekir. İnançta sağlık sahih kaynağa müstenid (dayalı) olmak anlamına gelir. İslam’ın kaynağı Kur'an ve Sahih Sünnettir. Bundan başka din adına bir inanç, Kur'an ve sahih sünnette bulunmayan bir din anlayışı, bir ibadet işittiğimizde, biliriz ki bu, mutlaka sahih kaynağın muhalifi, düşmanı, bir mikroptur. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: " Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed'in (S) yoludur. İşlerin en şerlisi dine sonradan sokulanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da cehennemliktir.


Bu gün İslam ümmeti denen toplumun dağınıklığı, vurdum duymazlığı, gamsız, gayesiz, büyülenmiş gibi garip gidişatları, ne kan abdesti bozar mı ihtilafından ne şerbetle abdest alınıp alınmayacağından kaynaklanan mezhebî ayrılıklar değildir. Toplumların mübtelası olduğu israf düzeni, hayasızlığın teşviki ve yaygınlaşması mikrobundan da değildir. Bunların hepsine zemin hazırlayan asıl sebep, hakkı bilenlerin suskun ya da hakkı örtbas etmesi, deccallerin faal olmasıdır. Samimi İnsanlara din diye mağara hayatının gösterildiği, mücadele ruhunun köreltildiği gûya dinî toplantılarla Müslüman olduğunu sanan insanlar  pasifize edilmiş ve ediliyor olmasıdır.


Tasavvuf bunun neresinde sorusunun tam yeridir.
Önce kısa bir tanışma uygun olur sanırım.


Etini sütünü kuzu kuzu teslim etmeyen samimi insanların koyunlaştırma mesleğinin adı tasavvuftur. Hatta saf koyunların saf yünlerini de kullanmak, tasavvuf teriminin sırrına kadem basmaktır. Bu sırra kadem basan hıristiyanı, yahudisi, mecusisi, emperyalisti, kapitalisti, komünisti, demokratı, laiki ve her kimisi varsa, elini ayağını öptüre öptüre, camiye hapsedilmeyi reddeden garibanı dergaha hapsetmiştir.


Dergâh mı? Tezgah mı?


Bu dergahlardan geçen veya orada kalan Müslümanların, islami bilgisi artmalı, din kardeşine sevgisi artmalı, dünyanın birçok yerinde ve burnunun dibinde katledilen insanlar için sancısı, çare arayışı artmalı diye dört gözle bekleşirken bir de ne görelim! Milyonlarca bay mürid –tasavvufî telkinatlar gereği- şeyhinin kerametlerini ezber etmede; öyle ya hâfız (!) olacak ümmete kıraat edecek ki sevap kazana!




İslam dininin insanlar nezdinde tahrif olmasının birinci amili tasavvuftur. İslamla hiçbir alakası olmayan inançlar önce tasavvufta yerini bulmuş, sonra tasavvufa İslam kisvesi giydirilmiştir.


Tarihi gelişim safhalarını tek tek ele almak bu risalenin boyutunu aşar, fakat özetle belirtmek istediğimiz bir nokta var ki, toplumların İslam’ı kabul etmeleri, birden bire bütün eski inançlarını terk ederek olmamıştır. Hinduizm'in, Şamanizm'in öğretileri, nesilden nesile hikaye edilmiş ve bir türlü kökü kazınamamıştır. Bu inançlardan İslam’a bulaşan ölülerin ruhlarının diriler arasına geleceği, o ruhu memnun etme gereği sayılabilir. Bunun yanı sıra bu dinlerin temelini oluşturan felsefî yaklaşımlar İslam’ı anlamada etkili olmuştur ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın öğretisi, eski inançlarla birleşerek, insanların kalplerinde sapma göstermiştir.


Çok tanrılı Mısır ve Yunan mitolojisinden etkilenmeler de din anlayışının bozulmasında çok etkili olmuştur. Büyük ilahın yardımcısı, küçük ilahlar olabileceği, dünyada olan biten işlerin birtek ilah tarafından yapılmayıp yardımcıları olması gerektiği inancı da bir yerlerden İslam’a sızmıştır. Sızmıştır kelimesi haddi zatında pek iyimser kalmakta, zira hem hrıstiyanların, hem Yahudilerin hem bütün putperestlerin çanına ot tıkayan İslam dininin ne çok düşmanı olabileceği göz önünde bulundurulunca, kasten islamı tahrif etme gayretlerinin varlığı daha kolay anlaşılacaktır. Bu gayret Müslüman olduğunu iddia eden münafıklar tarafından içerden devam ettiği gibi dışarıdan da sınırsız destek bulmuştur. Bu gün bile müsteşrikler, (gûyâ islamı araştıran, batılı kafirler) İslam’ı karalamak için ellerinden geleni yaparken, tasavvufu övmekte, ayrılıkları, islamı tahrif etme faaliyetlerini teşvik etmekte, her türlü bölücü unsuru, değerlendirmektedirler.


TASAVVUFUN İSLAMA SOKULDUĞU KAPI


Kapı yapılır bir eve insan girip çıksın diye, bir de bakarsın ki, haşerat da oradan girer hırsız da. Her ne kadar tasavvuf İslam’a giremezse de, Müslüman olduğunu sanan insanların inançlarına girmiştir. Tasavvufun İslam’da yeri olduğunu iddia edenler, tasavvufun içerisindeki islamî olan şeyleri kastediyorlar. Halbuki tasavvufta islamilik vardır demek ayrı, islamda tasavvuf vardır demek ayrı manaları ifade eder. Bunun örneği elmada su vardır, demekle şarapta elma suyu vardır demek gibidir. İki cümle ayrı manalar ifade etmektedir. Bu farkı önemsemek gerekir. Birçok tevhid ehli ilahiyatçının ve hocanın tasavvufun şirkini reddederken “İslamda tasavvuf vardır fakaaat” diyerek söze başlaması yanıltıcı bir referanstır, buna dikkat etmek gerekir. İslamda tasavvuf yoktur. Muhammed aleyhisselamın nübüvvetinin tarihi bellidir, İslam davetinin ne zaman nerelerde yapıldığı vahyin kaç yıl devam ettiği ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın ne zaman vefat ettiği bellidir. Tasavvuf itikadı ve amelleri bunun neresinde tebliğ edilmiş ki İslam’da tasavvuf olsun…


İslam dini Kur'an ve sahih sünnetten alındığı müddetçe Allah'ın kıyamete kadar koruyacağını vaad ettiği dindir. Onun içerisine ne bir şey katılabilir, ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Onun üzerine atılan necasetler onun muhteviyatını değiştiremez. Allah onu kıyamete kadar koruyacağına göre onun içerisine ondan olmayan şey giremeyecektir, tasavvuf ise zaten İslam peygamberinin öğretmediği, hatta men ettiği şirklerle dolu ayrı bir din olduğundan İslam’a giremeyecek ve onu bozamayacaktır. İşte bu yüzden ne peygamber zamanında ne de tabiin ve tebei tabiin zamanında "Ben Allah'ım" diyen kimse çıkmamıştır. Bu örnekler ve ilgili ayrıntı ileride gelecek.


Tasavvufta İslam vardır cümlesine gelince bu genel manada yanlış olsa da nisbî olarak doğru sayılabilecek bir cümledir. Tasavvufta islamın tevhid öğretisi iptal edilmiştir, fakat islamın tavsiye ettiği bazı güzel ameller vardır. Bu durum bir fıçı necasetin içerisine bir kepçe su dökmeye benzer ki bu fıçıda su vardır demek o necis fıçının temiz olacağı manasına gelmez.


İslamî literatürde birr, takva, olarak isimlendirilen Allah'tan saygı ile korkma, sadece Allah'ın rızasını arama, dünyayı geçici bilip gerektiği kadar önem verme, insanlara faydalı olma, kalbini ve amelini güzelleştirme olarak tarif edeceğimiz bu terimler İslamîdir. Bunlar sahabeden, tabiinden ve sonrakilerden birçoğunun, peygamberden öğrendiği şekilde yapa geldiği işlerdir.


Kalbin ve bedenin salih amellerini kendisine kalkan edinip, bir yığın bid'at, hurafe ve şirki İslam'a bulaştıran müşriklerin Allah'a inanması da ibadet etmesi de boşunadır. Şayet son peygamberin tebliğ ettiği tevhidi ve şeriatı kabul edip şirkten vazgeçmek gerekli olmasaydı, nice papazlar bir çok şeyhden evvel cennete girerdi. Çünkü kalpleri temiz, amelleri salih nice müşrikler vardır fakat onların yeri şirklerinden dolayı ebedi ateştir.
Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Müşriklerin bütün amelleri kaybolup gitmiştir…


Tevhidden şirke, şeriattan küfre, sünnetten bidata kaçışlarını örtbas etmek için sürekli geveledikleri muhabbetullah (Allah aşkı), sünneti seniyye ifadeleri kendilerine ve etraflarındakilere telkin ettikleri bir uyuşturucudur. Müşriklerin bu aldanma ve aldatmacasını Allah şu ayetle reddetmiştir.
(Ey! Muhammed) De ki : Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…(al-i imran 31)


O halde Allah'ı sevmek peygamberine uymakla mümkün oluyormuş. Burada bir anekdot düşmek sanırım yerinde olur. Bir kişi bana falanca şeyhi gördüğünden bahsetti ve " Ben şeyh efendiyi gördüm, dört dörtlük sünnete uyuyordu." dedi. Bu iddiası üzerine ona sordum. Bana bir tek hadis söyler misin ?" Cevap çok ilginç "Ben hadis bilmem ki ! peki kardeşim bir tek hadis bilmezsin de dört dörtlük sünneti ne biliyorsun, yani sünnetin hepsini ! bir tek hadis bilmeyen adamın söylediği “şeyhi gördüm dört dörtlük sünnete uyuyordu” sözü yalancılık mıdır, cahillik midir, ayrı bir konu, asıl korkunç olan şu ki bu sözler halk arasında pervasızca yayılıyor.


Bir tek hadis bilmeyen adamın gördüğü şeyhin sakallı sarıklı olması onun gözüne göre dört dörtlük sünnettir. Kalp akçeyi altın zanneden bilgisizin ceplerini sarrafın önüne dök de gör bakalım kaç kuruş eder. Kalpazanlar sahte para basmaktan vazgeçmeyeceğine göre eline para alan adam gözünü açmalı. Bir sarıkla sakalla şeyh olanlar bu saltanattan vazgeçmeyeceğine göre de mürid olmak için değil Müslümanlığı kaptırmamak için halk gözünü açmalıdır. Tevhidi bilen alimler de irşad etmeli ki mürşid kılığına giren müşrikler halkın inancını ifsad etmesin.


TASAVVUFUN PİRLERİ SÜPERMENDİR


Biz peygamberin yolundan gidiyoruz diyen ifsad edicilere bir soralım hele. Niçin müşrikleri seviyor ve onları kayırıyorsunuz ? mesela "Enel Hak" diyen bir Hallacı Mansur'u, “Bu elbisenin (kendi elbisesini kastediyor)içinde Allah'tan başkası yok diyen” Nesimi'yi, “sizin taptığınız benim ayağımın altında” diyen Arabi'yi niçin çok seviyorsunuz ? Ayağının altında altın varmış da halk parayı seviyormuş da gibi küfre kılıf arayan ilahiyatçıların kulakları çınlasın, geçsinler bu ayakları, biraz sonra göreceğiz bu zırvaların te'vil edilemeyeceğini.
Sünnete uyduğunu iddia eden tasavvufçulara soralım, "sizin meşhur evliyanızın hangisi gibi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün kalkıp "Ben Allahım" diye (hâşâ) nâra attı ? hangi sahabe "bazen ben Allah'a ibadet ederim, bazen Allah bana ibadet eder dedi ?
Hangi sahabe veya tabiin şeyhinin kabrinden yardım istedi veya ilim tahsil etti veya hangisine gaibten vahyler geldi? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in vefatından sonra Ebu Bekr radıyallahu anh Ömer radıyallahu anha : "Bizimle gel rasulullahın yaptığı gibi Ümmü Eymen'i (radıyallahu anha) ziyaret edelim" dedi. Ziyaretine gittiler, yanına varınca kadıncağız ağladı. Kendisine : "Niye ağlıyorsun? Allah'ın kendi nezdinde hazırladığı, Rasulullah(sallallahu aleyhi ve sellem) için daha hayırlıdır" dediler. Kadın onlara: "ben de biliyorum ki Allah'ın yanındaki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) için elbette daha hayırlıdır. Ancak ben semadan vahyin kesilmesine ağlıyorum". Cevabını verdi. (Ümmü Eymen) bu sözüyle onları da ağlattı ve ümmü Eymen'le beraberce ağladılar.
O sahabe ne şeyhinin bakışlarından feyz ile bilgileniyordu, ne onu rabıta ederek manen yükseliyordu, ne de ölülerin kabrinden ilim tahsil ediyorlardı. Onlar Kur'an-ı Kerim ve peygamberin sünnetini bilenleri arayıp buluyor, dizlerinin dibinde dinliyor, bilmediğini soruyor ve öğrendiklerini öğretmek için çalışıyorlardı. Muaz bin Cebel genç yaşta ölüm döşeğinde iken etrafında talebeleri ağlaşıyordu. Niçin ağlıyorsunuz, ben nasıl olsa bu emaneti sahibine vereceğim deyince talebeler: "Biz senin ölümüne değil, seninle birlikte giden ilme ağlıyoruz" demişlerdi. Hepsi de onun kabrinden ilim öğrenilemeyeceğini biliyordu.

 

Ya kabirlerde şeyhinden ilim tahsil etmeye devam ettiğini iddia eden tasavvufçulara ne demeli ? Zira tasavvuf kitapları bu zırvalarla dolu.


Ebu Hureyre'yi bu güne dek 1400 küsur sene taşıyıp getiren ilim onun 4 sene tahsil ettiği ilimdir. Bu dört senenin bereketi uğraşılan ilmin Kur'an ve sahih sünnet olmasındandır. Halbuki 20 sene şeyh efendinin hizmetinde bir mürid manevi irşad feyzle olur, rabıtayla olur hikayeleriyle oyalanıp durur da, sünnet diye de bir yığın bidatı öğrenir, ne abdestin rüknünü bilir ne namazın erkanını, ne alışveriş ahkamından haberi vardır ne feraizden ne cihad vardır şeyhin gündeminde ne iman ki müridine bir nebze bulaşsın. Varsa yoksa genişleyen saltanatın bekası, akın akın gelen kalabalıkların ağızlarında geveledikleri kerametler! Ve şeyhin ağırlığından ezilmiş koyun postundan daha ezik bir ümmet!


Silsile-i sâdat'ın başı dediğiniz Ebu Bekir (radıyallahu anh) 'ğavs' değildi ki kendisinden yardım istensin. Ali (radıyallahu anh) ğavs değildi ki imdat diyenin yardımına gelsin. Osman (radıyallahu anh) evinde mahsur iken susuzluktan takati kesilmiş bir yudum suya muhtaçtı da ancak Allah'tan yardım istiyordu. Şimdi sorarım size silsile-i sadat'ın başı diye ismine sığındığınız kimseler ğavs değilmiş de size ne oluyor, babası ölüp de posta konan her çocuk ğavs üniforması giyiyor! Abdul Kâdir Geylanî'yi imdada yetişenlerin en büyüğü "Ğavs-ı A'zam" seçen kimdir? Eskiyen şeyhleri kutup, evtab, ebdal yapan kimdir?

 

 İmam Ebu Hanife sizin inandığınız gibi inanmıyordu bu isimleri bilmiyordu ve Allah'tan başka bir ilahı olmadığı gibi Allah'ın kendisine böyle yardımcılar edindiğine de inanmıyordu ve hatta onun zamanında bu inançlar İslam ümmetinin inancına bulaşmamıştı. İmam Malik sünnette delilini bulamadığı bir meselede gayrına iltifat etmeyecek kadar sünnete bağlı idi. İmam Şafi de tasavvufun şirkinden, küfründen, bidatından beridir. İmam Ahmed bin Hanbel Kur'an Allah kelamıdır dediği için zindanlarda işkence görüyordu bu tasavvufçular ise Kur'an zahiri ilimdir, avamı ilgilendirir, biz ilmin bâtınına talibiz diyerek Kur'an-ı Kerimin şerî ahkamını bidata ve şirke dönüştürmekte, fenafillah mertebesine eriştiğini zannedenlerse ibadetleri hepten terk etmekte, haramları helal saymaktadır.

 

Fenafillah Allah'a ulaşma ve onda kendini kaybetme demektir. Bu terim İslamî değil sadece tasavvufîdir. Hindû putperestlerin Nirvana’ya ulaşmaları aynen bunun gibidir.
Kendisini Allah'ın kulu bilen ve tevhidi en güzel kavrayan sahabe bu tasavvufçular gibi süpermen değildi ve kendi canını kurtaramıyordu, peygamber dahi haince şehit edilen 70 kurrâ sahabinin pusuya düşürüleceğini bilmiyor, onlara yardım edemiyor ve oturup ağlıyordu. Peygamberin yardım edemediği yerde şeyhler kelebek gibi uçuyorlar bu hangi din ? Taif'te taşlanan peygamber uçamadı, taşlardan kaçamadı. Amcası Hamza’ya saplanan mızrağa yetişemedi. Ciğerparesi oğlu İbrahim vefat ederken, ölüm meleğinin torbasına elini atıp İbrahim'in ruhunu alarak, bırak biraz daha yaşasın diyemedi, hem ağlıyor, hem de Ey İbrahim gidişinle bizi hüzünlendirdin" diyordu. Bunların hepsini yaptığını iddia eden şeyh ve ona inanan mürid, ne kadar Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in dinindendir, diye sormak elbette hakkımızdır.
Devamını oku...

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Tağutlar’ı Yüceltip İslama Küfreden Belamlar


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…

Konuya geçmeden önce ne üzere tartışacağımızı belirtmek istiyorum, son günlerde gerek TV kanallarında gerekse sosyal ağlarda sıklıkla rastladığımız bir konuyu değerlendirip tartışacağız, konu yeni bir konu değil lakin bu gün oldukça gündeme oturmuş konulardan, şu sıralar Tevhidden dem vuran, mümin olduğunu hatta İslam devrimcisi olduğunu iddia eden kimselerden, ve din tahrifçisi belamlar’dan yoğun bir şekilde İslam akidesine sahip olunması gerekli diyenlere ve İslam akidesine sahip olan kişilere saldırmaktadırlar!..

Bu kimseler tevhidden habersiz kimseler mi? Yoksa art niyetli kimseler mi? Bu iki soruyu cevaplandırmayı açıklamalardan sonra size bırakacağım.

Bunlardan sıklıkla duyduklarımız, ‘İslam peyder pey 23 yıl gibi uzun bir sürede vahyedildi, o halde biz hemen İslam hakim olsun diyemeyiz, yavaş yavaş olmalı bu iş,’ demekteler, buraya kadar her hangi bir sıkıntı yok gibi görünüyor olabilir, oysa bu söylenenler İslamsız Müslümanlıktan başka bir şey değil, yavaş yavaş gelecek diyen kimseler görüyoruz iktidar olmuş, hata kendilerini paklamaları adına paralı din adamları, kılavyeşör yazarlar edinmişler, bu kimseler aslında bu sözleriyle İslam gelsin niyetiyle ‘tağut’ olmakta bir sakınca yoktur demektedirler,  çünkü bu kimselerden kimi iktidardar, kimi ise iktidar onları gerek sözleriyle gerekse yazılarıyla desteklemektedir, bu kimseler tağut olan yöneticilere samimi Müslüman-Mücahit vs gibi İslam’dan ve Müslümanların vasıflarını vermektedirler, sanırım her İslam bilincine sahip olan kimse bunlara ‘belam-müşrik’ demekten geri durmayacaktır.

Şimdi bu yavaş yavaş idiasıyla İslam’ı yaşamdan çıkarıp gelecek olan binlerce yıl sonraki nesle bırakan kimselerin, iddialarının asılsızlığına cevap verelim. Okuyucu bizi daha iyi anlasın diye kısa bir kesit siyer ile olayı biraz somutlaştırmak istiyorum, hiçbir siyerde Allah Resulü (s.a.s)’ın küfür ve şirk olan amellerde bulunduğuna rastlanabilir mi? İlk günden vefat ettiği güne kadar, ben siyer okumuş lakin böyle bir şeye rastlamamışım rastlanması da imkân dışıdır. Aksine Peygamber dahi böyle bir tutum içinde olması durumunda cehenneme atılacağı, yardımsız bırakılacağına dair vahiy ile Peygamber (s.a.s) aracılığı ile uyarıldığımızı biliyorum. Şimdi bir daha iddia sahibi olan kimselerin iddialarına dönelim, yavaş yavaş iddiasına sahip olanlar, nasıl bir iktidarı destekliyorlar? Küfür ve şirk üzere olan, verdikleri hiçbir hükümde Allah’ın neyi emrettiğine bakmayan, putların huzurunda kıyama duran tağut-kâfir ve müşrik bir yönetim. Şimdi insaf sahipleri söyler misiniz bu yavaş yavaş diyenler İslam’ı istiyor görünüyorlar mı? Ya da söz ve amelleri kuran ve sünnet uyumlu mu?

Peyder pey gelen İslam bir anda hayata uygulanmaz mı? İslam la ilahe ilah kelimesine iman etmeyle başlayan ve gereği yaşanınca sahibine Müslüman ismini ve inşaAllah Allah rızasının yanında cennet nimetini kazandırır. Bu  kelime oldukça kolay telaffuz edilebilir. Allah hariç diğer sahte ilahları red ve tekfir ise bu cümlenin anlam kazanmasıdır. Bu cümlenin gereklerinden olan İslam şeriatından bahsetmiyorum, la ilahe illallah kelimesinin anlam kazanmasından bahsediyorum, bu kelime 23 yılda değil 23 saniyede hayata dâhil dile bilecek bir kelime söyleyenin samimiyeti ile ilgili… 23 yıl içinde gelmiş olan çeşitli hüküm ve İslam şeriatı ise la ilahe illallah’tan sonra gelmektedir.. şeriat ortam hazır olunca uygulanır, zekat mal olunca verilir vs.. ama la ilahe illallah böyle mi?.. o halde yavaş yavaş iddiası tamamen İslam’dan uzak belam ve İslam’ı bozmaya çalışanların uydurmasıdır!..


Birde İslam akidesine sahip olan ya da İslam akidesini anlatanları çeşitli isimler kullanarak karalama çabasında olanlar var bunlardan da bahsedip şimdilik konuyu bitirelim. Bunlar İslam’ı anlayamamış ya da yukarıda da kısmen değindiğimiz tağutlar’ın uşağı konumunda olan kimselerdirler. Bunların  İslam’ı bilmeyen İslam’ın aslından  habersiz kulaktan dolma bilgiler üzerine olan kimseleri, evet bunlar tam anlamıyla helak olmuş ve Allah tarafından suçlu günahkarlar diye isimlendirilenleridir, bunlar İslam’ı ya atadan duyma, yada TV başında belamlardan öğrenmiş (öğrendiğini zanneden) kimselerdirler, bundandır ki, kendilerine İslam anlatılınca sıçrarlar ve hemen duymuş oldukları (belamların) sözlerine sarılarak İslam akidesini anlatan kimselere çeşitli isimler takarlar –harici, tekfirci, vehabi gibi- bu kimselere aslında hakka aç olan kimselerdirler, bunlara imkan varsa İslam kendi kaynağından anlatılmalıdır, bunlar ile çatışmanın doğru bir tarafı olmadığı kanaatindeyiz..

Asıl suçlular, bu konuda yani İslam akidesinden haberdar olduğu halde, İslam akidesini çeşitli şekilde saklayan, tevil, maslahat gibi kavramların arkasına sığınıp küfrü-şirki meşrulaştırıp, Müslümanları karalayıp, İslam akidesini anlatanlara da harici-tekfirci diyenlerdir. Evet, asıl suçlu olanlar bunlardır, bunlar aslen İslam akidesinin ne olduğunu bilen hatta bazılarının geçmişlerinde kısmen İslam akidesine rastlanmaktayız. Bunlar Kuranda aşağılanmış, lanetlenmiş kimselerdirler, bunlar kendilerine ilim verildiği halde hakkı gizleyip yere-mala meyledenlerdir, kimi aldığı birkaç kuruş için kimi ise medyada ismi geçmesi pahasına Allah’ın dinini gizleyerek, tağutlar’ın istediği kılıfa koymaktadırlar.

Bunların kimler olduğu daha iyi anlaşılsın diye birde örnek vererek noktalayalım, Kuranda kanun koyma yasa belirleme, yani sosyal nizamın nasıl işleyeceği konusu yaratıcıya(Allah’a) ait olduğu defalarca belirtilir ve buna muhalif olanlar müşrik diye isimlendirilir. Kuranda şu nettir: Allah hüküm verir ve onun şeriatı uygulanır, bu konuda her hangi bir sınır mücadelesi ‘Maide 44, Yusuf 40, Kehf 26, Maide 50’, gibi ayetlerde, müşriklik ve cahiliye olarak isimlendirilir. Allah ile sınır yarışına giren yani şu helaldir(serbesttir; içki-kumar gibi), şu haramdır(yasaktır; birden fazla kadınla evlenmek gibi) deme yetkisini kendinde bulan ise tağut ve kâfir olarak isimlendirilmiştir. Yine  kuranda bu tipler, Allah ile sınır mücadelesine giren, yani kanun koyup, yasak ve serbestler belirleyen kişi ya da meclislerin red ve tekfir edilmesi Müslümanlık şartı olarak önümüze çıkıyor, bakar 256 gibi ayetlerde… vs. bunu farklı başlıklarda uzun uzadıya işledik.

Gel gör ki, din adamı diye bilinen, imam-hoca-abi-ustad-şeyh gibi isimler ile anılan tağutlar’ın uşağı konumunda olan belamlar, yani İslam akidesini anlatan ve yaşayanlara harici-tekfirci diyen samiri soylular, yukarıda anlatmış olduğumuz meclis ve meclis üyelerine, yani tağutlar’a rahmet okutup, halka tağutlar’ın yapmış oldukları şeyleri İslam’danmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Seçimlerde şirk olan ‘oy’ kullanmaya teşvik etmekteler, hatta  tağutlar’dan kimilerinin ümmet’in sesi olduğunu söylemektedirler!

Kim oldukları konusuna gelince sayıları oldukça fazla, zira Allah’ın dini için mücadele etmeyen iblisin maskarası olur…

Hamd başında da, sonunda da Allah’adır..
Devamını oku...

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Şirk Kavramı Üzerine

 Şirkin Tanımı: Şirk, sözlükte “ortak olma” anlamındadır. Istı­lahta ise, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir şeyi Allah’a denk tutma, ibadetleri O’ndan başkasına yapma veya Al­lah’ın yetki ve sıfatlarını başkasına verme manasındadır.
Tanımı biraz açacak olursak, “Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir şeyi Allah’a denk tutma” dedik.
“Zatında” ifadesi ile Onunla beraber başka bir ilahın varlığını kabul etmek ve Onun oğlu veya karısı olabilece­ğine inanmak gibi inanışlar şirk kapsamına girmiş oldu. Dolayısıyla Mecusiler, Budistler, Yahudi ve Hıristiyan gibi muharref din sahibi insanlar, Allah’tan başka bir ilahın varlığını kabul ettikleri ve ona oğul ve hanım isnat ettikleri için şirke düşmüş oldular.
“Sıfatlarında” ifadesi ile Allah’tan başka bir varlığın gaybı bildiğine, kâinatta tasarrufta bulunarak yağmur, kar ve dolu yağdırdığına, dünya işlerini evirip çevirdiğine, her şeyi görüp işittiğine, varlıklara yardım ettiğine inanan veya Allah mutlak egemen olduğu halde O’ndan başkalarının da egemen olabileceğine, hükümler koyma yetkisine sahip olduğuna helal-haram belirleme yetkilerinin bulunduğuna inanmanın şirk olduğu ortaya çıkmış olur.
Çünkü bu saydıklarımız Allah’ın birer yetkisidir, hiçbir şahsa veya hiçbir kuruma devredilemez. Devreden insanlar dinden çıkmış, Allah ile beraber başka bir ilah edinmiş olurlar.
“Fiillerinde” ifadesi ile de Allah’tan başka bir yaratıcı­nın ve rızık vericinin varlığına inanmanın şirk olduğu or­taya çıkmıştır.
İslâm ümmeti arasında şirkin genelde “sıfatlar” husu­sunda ortaya çıktığını görmekteyiz. Allah’ın zatında ve fiillerinde ki şirk bu ümmet arasında pek yaygın değildir. Asıl sıkıntı Allah’ın vasıflarını başkalarına vermekle mey­dana gelmektedir. Kitabın ilerleyen sahifelerinde bu ko­nuyu biraz daha açacağız inşâallah.
Şirk Tüm Amelleri Boşa Çıkarır
Şirk, insanoğlunun yapmış olduğu tüm salih amelleri silip süpüren pis bir ameldir. Bir bardağın içerisinde hem su hem de sidik nasıl ki birbirine zarar vermeksizin dura­mazsa, aynı şekilde iman ve şirk de bir arada birbirine zarar vermeksizin asla duramaz. Birinin varlığı halinde öbürü­nün yokluğu kesindir. Aksinin iddia edilmesi akıllı birisinin yapacağı bir şey değildir.
Bir insan hayatının tamamını Allah’a ibadet ve itaatle geçirirse, namaz kılsa, oruç tutsa, zekâtını verse, hacca gitse, fakir ve miskinleri gözetse kısacası hayır ve hasenat yönünden birçok sâlih amel işlese ama bununla birlikte kendisini dinden çıkaran bir eylemde bulunsa -Allah koru­sun- bu şahsın tüm yaptığı ameller boşa gider ve ebedi ce­hennemi hak edenlerden olur. Aşağıdaki mealini vereceği­miz ayetler bunun delilidir.
“Eğer onlar (peygamberler) dahi şirk koşsalardı, yap­tıkları her amel boşa giderdi.” (En’am, 88.)
“Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan, yemin olsun ki amelin boşa çıkar ve muhakkak zarar edenlerden olursun.” (Zümer, 65.)
Şirke düşerek amellerimizin boşa çıkmasından rahmet ve merhameti sonsuz olan Rabbimize sığınırız.
Şirk Bağışlanması Mümkün Olmayan Bir Günahtır
Şirk, samimi bir şekilde tövbe edilmediği takdirde asla bağışlanmayacaktır. Allah Teâlâ dilediği zaman tüm gü­nahları affettiği halde, şirki asla affetmeyecektir. Bu hususu Rabbimiz şöyle dile getirir:
“Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar. Allah’a şirk ko­şan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur” (Nisa, 48.)
Peygamber (s.a.v.) Şirkten Sürekli Allah’a Sığınmıştır
Allah Râsulü sallallâhu aleyhi ve sellem’in şirke düşmesi ve Allah’a ortak koşması bir Müslümanın aklından dahi geçiremeyeceği bir durumdur. O, zaten şirki yerle bir etmek için gelmiştir. Yıkmak ve yok etmek için geldiği bir şeyi hiç kendisi yapar mı? Bu, aklın da mantığın da kabul etmediği bir şeydir. Tüm bu anlatılanlara rağmen O, şirke bulaşmamak için sabah-akşam sürekli Allah’a dua etmiştir. O, sallallâhu aleyhi ve sellem Rab­bine şöyle yakarmaktadır:
“Allah’ım! Bilerek şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediğim şeyler hususunda da senden bağış­lanma dilerim.”[Tirmizi, Daveat, 4.]
“Allah’ım! Senden başka hiçbir ilah olmadığına şaha­det ederim. Nefsimin şerrinden, şeytanında şer ve şirkin­den sana sığınırım.” [Tirmizi, 3392.]
“Allah’ım! Küfürden, fakirlikten ve kabir azabından sana sığınırım.”[Ebu Davut, Edep 324.]
O, sallallâhu aleyhi ve sellem Allah’ın peygamberi ve en sevgili kulu olma­sına rağmen her daim şirke düşmemek için Allah’a yalvarı­yorsa, garantisi olmayan bizlerin çok daha fazla uyanık olması ve sürekli teyakkuzda bulunması gerekmektedir.
Müslüman İhtiyatı Elden Bırakmaz
Kendini Allah’a teslim etmiş bir kul ihtiyatı elden bırakmaz. İhtiyat ilkesi onun hayatında vazgeçilmez bir parçadır. İhtiyatı sayesinde kendisini şirke ve küfre düşürecek her türlü eylem ve söylemden uzak durur. Hatta milyonda bir ihtimalle bile olsa şirk olması muhtemel olan şeylerden bile kendisini sakındırır. Bu, Allah’tan sakınan ve O’na hesap verme duygusu içerisinde yaşayan her kulun temel görevidir.
“Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek bir konuda kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı da olsa riskli söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek gerekir.”

“İhtiyatın diğer bir kısmı da şudur: Küfür ve şirk ihtimali olan hususlardan şiddetle sakınmak gerekir. “Ya şirkse ve bunu yaparsam ebedî olarak cehenneme atılırsam” diye düşünüp milyonda bir ihtimalle bile şirk ve küfür olan şeyi yapmamak ve yapanlarla çok candan ilişkilere girmemek lazımdır. Şüpheli şeylerden kaçınmak, imanın ve takvanın gereğidir.”
Ancak yaşadığımız şu ortam, insanları bu hassasiyetten tamamıyla uzaklaştırmış ve ihtiyat ilkesini bütünüyle onlara unutturmuştur. İşin boyutları o kadar korkunç seviyeye ulaşmış ki, -milyonda bir şirk olma ihtimali olan şeylerden sakınmak şöyle dursun- adam şirk olduğu kesin olan şeylerden sakınmayı bile ihmal eder hale gelmiştir. Bizler böylesi bir yanlıştan kendimizi tamamen korumalı ve son nefesimize kadar bu ihtiyat içerisinde hareket etmeliyiz. Ta ki bu saye de Allah’a bir mazeretimiz olur.
Günümüzde Yaygın Olan Şirk Çeşitleri:
Şirkin çeşit ve kısımlarını saymak mümkün değildir. Ama toplumumuz da yaygın olan şirk çeşitleri özetle şun­lardır:
1) Hâkimiyet Şirki: Kişinin Allah’ın indirdikleri ile hükmetmemesi, Allah’ın yasalarını bırakıp yerine yeni ka­nunlar çıkarması, Allah’tan başka ya da Allah ile birlikte mutlak bir kanun koyucunun bulunduğuna inanması, Kur’an’ı bırakıp tâğutların kanunlarından hüküm istemesi veya Allah’ın yasakladıklarını serbest, serbest bıraktıklarını ise yasaklaması hâkimiyet şirkinin en bariz örneklerinden­dir. Bunu biraz daha açalım.
Mesela Allah’u Teâlâ Yusuf suresinin 40.ayetinde “Hü­küm yalnızca Allah’a mahsustur” diyerek ve yine Kehf suresinin 26. ayetin de “O hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmez” buyurarak “egemenliğin” kayıtsız ve şartsız kendi­sine ait olduğunu bildiriyor.
Şimdi birisi çıksa ve: “Hayır efendim egemenlik kayıt­sız şartsız bizimdir veya milletindir” dese, bu şahıs Allah’ın egemenlik hakkını kendisinde gördüğü için ilahlık iddia­sında bulunmuş olur. Başka birisi de böyle söyleyen kim­selere maddi ve manevi destekte bulunsa veya onlara itaat etse, Allah’tan başkalarının da hüküm koyabilme yetkisini kabullendiği için müşrik olur.
2) Velayet Şirki: Kişinin mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesi ve mü’minlerin aleyhinde onlara maddi veya manevi açıdan yardımda bulunması velayet şirkinin en belirgin özelliklerindendir. Kişinin mü’minlerin sırlarını, gizliliklerini ve sadece mü’minlerin bilmesi gereken bilgi­leri tâğutlara ispiyon etmesi de velayet şirkinin içine girer. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey iman edenler, müminleri bırakıp ta kâfirleri veli (dost) edinmeyin .” (Nisa, 144.)
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri veli edin­mesinler. Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz.” (Âl-i İmran, 28.)
Kâfirleri veli edinenlerin, Allah ile bir ilişiğinin kalma­yacağını bu ayetten rahatlıkla anlamak mümkündür. Bu gün bazı mealler “velayet” kelimesini sadece “dost edinmek” şeklinde anlamlandırmaktadırlar. Hâlbuki bu kelimenin sadece bu anlamla tercüme edilmesi eksiktir. “Velayet” ke­limesi Arap dilinde “dostluk” anlamına geldiği gibi “kalben sevgi duyma, azalar ile yardım etme, destek verme, müttefik olma, arkadaşlık kurma” anlamlarına da gelmektedir. Dolayısıyla mealler okunurken bu noktaya dikkat edilmeli ve ayetleri anlamada hataya düşülmemelidir.
3) Yardım Dileme ve Medet Umma Şirki: Sadece ve sadece Allah’ın güç yetirebileceği bir konuda mahlûktan yardım ve medet istemek kişiyi dinden çıkaran şirk amelle­rindendir. Kişinin yardım dilemesi ve medet beklemesi ibadet niteliği taşıyan bir eylemdir. İbadeti ise Allah’tan başkasına sarf etmek caiz değildir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Dua ibadetin ta kendisidir.”[“Kenzu’l-Ummal”, 3113.]
Kişilerin Allah’a daha yakın olma maksadıyla, Al­lah’tan başkalarına yönelmeleri, onlara dua etmeleri, ken­dileri ile Allah arasında vasıta tayin etmeleri, dilek ve is­teklerini Allah’a değil de bu vasıtalara yöneltmeleri bugün karşılaştığımız bariz şirk çeşitlerindendir. Bu gün kimi in­sanlar kabir ve türbelere giderek oralardan dilekte bulun­makta; zengin olmak, iş kurmak, okul kazanmak, çocuk sahibi olmak veya hastalıklardan kurtulmak için isteklerini o türbe ve kabir de yatanlara sunmaktadırlar. Kimileri de zorda kaldığında “yetiş ya Rab” diyecekleri yerde: “Yetiş ya şeyh! Yardım ya fulan!” demekte, sıkıntı ve maruzatlarını onlara arz etmektedirler. Bizler, sünnet namazlarını da he­saba katarak günde tam kırk kez “İyyake na’budu ve iyyake nestain” demekteyiz. Yani, Allah’ım! İbadetlerimin tümü sanadır. Namazım, orucum, secdem, kıyamım, dua ve isteklerim hepsi senin içindir. Senden başkası bunları hak edemez. Yardımı ancak senden dileriz. Zaten senden başkası da buna güç yetiremez. İşte Fatiha Suresini okurken tam “kırk defa” Allah’a böyle yakarıyoruz. Günde kırk kez böyle deyip sonra da ondan başkasından yardım ve medet bekleyenler acaba yalan söylemiş olmazlar mı? Yaptığımız amellere dikkat etmeli, dua ve niyazlarımızda ki ifadeleri özenle seçmeliyiz. İbn-i Kayyim rahimehullâh şöyle der:
“Şirk çeşitlerinden biri de, ölüden bir şeyler istemek, ona sığınmak ve ona yönelmektir. Ölmüş kimsenin ameli kesilmiştir. O, kendine zarar veya fayda veremediği gibi kendisine sığınan ya da kendisinden Allah katında şefaat isteyen kimseye de yardım edemez. [“Dinden Çıkaran Ameller”, sf. 200.]
4) İtaat Şirki:  Kulun Allah’ın izin vermediği konularda kanun ve yasa çıkaranlara ve Allah’ın serbest bıraktıklarını yasaklayan, yasakladıklarını da serbest bırakanlara itaat edip onlara destek vermesi itaat şirkindendir. Yüce Allah şöyle buyurur:
“Eğer onlara itaat ederseniz hiç şüphe yok ki (o za­man) siz de müşrik olursunuz” (En’am, 121)
Allah’u Teâlâ ölmüş hayvanın etini yemeyi yasakla­yınca Mekkeli müşrikler Müslümanlara: “Ölmüş hayvanı siz öldürünce (kesince) helal oluyor da Allah (tabii bir ölümle) öldürünce niye helal olmasın!” diye itirazda bulundular. Bu itiraz karşısında bazı Müslümanların kalbinde bir şüphe hali belirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi.[İbn-i Kesir, 2/231.]
Ayet Allah’ın haram kılmış olmasına rağmen ölü hay­van etini yiyen kimselerin müşriklere itaat ettiklerinden ötürü şirke düşeceklerini bildirmektedir. İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde der ki:
“Eğer siz Allah’ın şeriatından başkalarının sözlerine döner ve bunu Allah’ın emrinin önüne geçirirseniz –ki bu şirktir- sizler de müşrik olursunuz.”
Bu günde durum aynıdır. Allah’ın yasaklarını çıkar­dıkları yasa ve kanunlarla serbest bırakanlara veya emret­tiklerini yasaklayan insanlara destek vermek şirktir. Al­lah’ın bu ayeti çok açık ve nettir. Kâfirlere yardımcı olmak­tan sakınmalıyız.
Bu saydıklarımız en yaygın olan şirk çeşitleridir. Bunun haricinde daha birçok şirk türü. bulunmaktadır.
Bunlara aşağıda zikredeceğimiz şeyleri örnek verebili­riz.
·        Ölmüş insanlardan yardım istemek, onlardan istiğasede bulunmak,
·        Allah’tan başkasının “gaybı” bildiğine inanmak,
·        Şeyhlerin kalplerden geçenleri bildiğine inanmak,
·        Sihir ve kehanet gibi şeylere insanların arasını aç­mak,
·        Müslümanlarla savaşmak,
·        Dinle veya dinin bir hükmüyle alay etmek,
·        Putlara kıyam etmek ve onlara saygı göstermek,
·        Allah’tan başkalarının şifa verebileceğini iddia et­mek.
/Alıntıdır.
Devamını oku...

1 Mayıs 2014 Perşembe

Regaip Kandili

Allah'a hamd, Son Peygamber'i Rasulullah(sav)'a, Onun ailesine ve ashabına selam olsun.
Bugün Regaip Kandili olarak kutlandığı için Allah'ın da yardımıyla bu yazıyı paylaşmayı uygun gördüm. Umulur ki insanlar sünnete sarılıp sonradan ortaya atılan işlerden uzak dururlar. Allah, Asr Suresinde şöyle buyuruyor: ''Muhakkak ki insanlık ziyandadır. Ancak İman eden salih amel işleyen birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna''

Öncelikle Bidat nedir? Bundan bahsetmek istiyorum.
Bidat Arapça bir kelime olup Bede'a kelimesinden gelmektedir. Anlamı: Daha önce benzeri olmayan bir şeyi vücuda getirmek demektir.
Allah Bakara suresinin 117. ayetinde '' -Bedi-ussemevati vel arzi'' Tr: (Allah) Gökleri ve yeri daha önce benzeri olmayan bir şekilde yaratandır. buyurmaktadır.
Dünyalık meselelerde yeni bir şey ortaya çıkarmak bidattır. İnsanlar için faydası olan bu bidatlerin dinen hiçbir sakıncası yoktur. Fakat bu sözlük anlamıyla kullanılcan bidattır. Bidat'ın birde Şer'i anlamı vardır.
Şer'i olarak Bidat: İslam dini adına Rasulullah'ın sünnetinde olmayan, sonradan dine sokulmuş olan her türlü kutlama,zikir, vb. ibadetllerdir.

Tirmizi ve Ebu Davut'un rivayet ettikleri sahih bir hadiste, Rasulullah(sav) şöyle buyurmaktadır: (Dine sonradan sokulan) Yeniliklerden sakının. Zira her yenilik bidattır. Her bidat ise delalettir.
Buhar ve Müslim'in rivayet ettikleri başka bir hadiste de Rasulullah(sav): Kim bizim üzerinde bulunmadığımız bir ameli işlerse, o amel Merduttur. Buyurmaktadır.

Yine Buhari ve Müslim'in rivayet ettikleri başka bir hadiste ise Rasulullah(sav): Her kim bu işimizden (dinimizden) olmayan bir şeyi ona ihdas ederse, o ihdas ettiği şey kendisine iade olunur.
Bu hadislerden de çok açık bir şekilde anlıyoruz ki, Son din olan dinimize sonradan sokulmaya çalışılan her şey bidattır.

Regaip Kandili ile ilgili gelen rivayet:
Enes bin Malik r.a. Rasulullah(sav)' tan şöyle duyduğu rivayet edilir: '' O ayda bulunan ilk Cuma gecesinden gafil olmayın. Çünkü o, meleklerin regaip dye isimlendirdikleri bir gecedir. Kim Rcep ayının ilk perşembe gecesi Oruç tutar ve o günün, akşamla yatsı arası oniki rekat namaz kılarsa, Allah o kimsenin günahlarını bağışlar''

İbnu'l Cevzi bu hadis hakkında şöyle demektedir: Bu hadis Rasulullah(sav) adına uydurmadır. Ali ibn Abdulllah ibn Cahdami bu rivayetiyle ilim ehli tarafından itham olunup, yalancı sayılmıştır. Hafız Abdulvahhab'ı şöyle derken işittim: Bu hadis'in ravileri meçhuldür. Ravilerle ilgili bütün kitaplarda onlar aradım, fakat bulamadım. Hafız el Iraki şöyle der: Rezzin, kitabında bunu irad etmiştir. O uydurma bir hadistir. (Çukayn, Es-Sunenu vel Mubiede'at s.140)

İmam Tartusi şu sözü nakleder: Recep ayında ki regaip namazı ise, Beyti'l Makdis'de bizim bulunduğumuz yerde ancak h.480 senesinde ihdas (uydurulmuş) edilmiştir. Bundan önce bu namazı ne gördük nede duyduk. (Tartusi, El Havadisu vel Bida'us. 133.)

Bu günü Rasulullah(sav)'ın kutladığına dair bir rivayet gelmemiştir.
Bu günü Sahabe(ra)'nin kutladığına dair bir rivayet gelmemiştir.
Bu günü Selef Alimlerinden hiçbirinin kutladığına dair rivayet gelmemişir.
Görüldüğü üzere bugün için yani Regaip kandiliyle ilgili söylenen hadis uydurmadır. Ve Dinde hiçbir aslı yoktur. Dinde uydurulan herşey bidat, her bidatta delalettir.
Allah Maide Suresinin 3. ayetinde şöyle buyurmaktadır: ''Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâmı beğendim.''
Allah dinimizi tamamlamıştır ve onda hiçbir eksik yoktur.
Devamını oku...