Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

25 Aralık 2016 Pazar

Dünyevîleşme

Bismillah...

Dünyevileşme, dünyaya kesben değil, kalben bağlanmaktır. Yani dünya hayatının geçici olduğunu, ahiret için bir vasıta olduğunu unutup onu amaç haline getirmektir. Özetle söylemek gerekirse dünyevileşme; dini inanç, değer ve sembollerin hayatın dışına itilmesi veya kişinin hayatında dünyevi hedeflerin öncelik göstermesidir. Buna gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamda dinin etkisinin zayıflaması veya kaybolması da diyebiliriz.
Dünyevileşme tehlikesine Hz. Peygamberin, şu ifadeyle, çok önceden işaret ettiğini görüyoruz: “Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size dünya nimet ve zinetlerinin açılması, sizinde onlara gönlünüzü kaptırmanızdır.” (Buhari, Müslim)

Rasulallah (sav) bizim dünyevileşme tehlikesine maruz kalacağımızı çok önceden bildirmekte ve bizleri şöyle uyarmaktadır:
-Siz, sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir sürüngen deliğine girse siz de gireceksiniz. -Ey Allah’ın Rasulü! Yahudiler ve Hıristiyanlar yoluna mı, diye sorduk. O da: -Başka kim olacak, dedi. (Buhari, Müslim, İbni Mace)
Her birimiz nefis muhasebesi yaparsak ne kadar çok dünyaya bağlandığımızı, dünyayı hayatımızın merkezine aldığımızı idrak edebiliriz. Rasulullah Efendimizin bu durumun ne kadar büyük tehlike olduğunu, bizim için kaygılarını bir başka hadislerinde şöyle ifade etmiştir:   “Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum.  (Buhari, Müslim)

Dünyevi arzu ve istekler çeşitli olduğundan biri diğerini takip etmekte, birine ulaşmadan diğeri başlamaktadır. Teknolojik gelişmelerle beraber telefonlar, arabalar, katlar birbiriyle yarışmaktadır. Kıymet ve değer kişinin altındaki arabaya veya oturduğu ev ve daireye göre biçilmektedir. Bu da tamamen dünyevileşmeyi beraberinde getirmekte ilahi ve uhrevi değerlerden uzak bir toplumun oluşmasına sebep olmaktadır.

Allah, kulunun dünyaya karşı meyilli oluşunu fıtraten yaratılışının içine yerleştirerek bunu bir imtihan sebebi yapmış, insanın iradesiyle Dünyevîleşmeye karşı bir duruş sergilemesini, tercihlerinin tamamen ahiret hedefli olmasını istemiştir.

Allah Teâlâ bu hakikati söyle haber vermekte; Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız?” (Kasas 28/60)

Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Dünyada ekilenler orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıdır.

Allah azze ve celle kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi Müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, Müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşrû olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

“İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, mü’minler için ise Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir.” (Hadid, 57/20; benzeri anlatımlar için bkz. Yunus, 10/24 Kehf, 18/45).
Dolayısıyla Kur’ân, mahiyeti zail olmak, kuruyup gitmek olan dünya hakkında insanlara, “Dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Fatır, 35/5) ikazı yapmaktadır.

Mal ve makam sevgisinin tutkuya, şehvete yönelmesi Dünyevîleşmeye götüren yoldur. Bu nedenle  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetinin fitnesinin mal olduğunu, mal tutkusunun ümmeti birbirine düşman hale getirecek, helak edecek bir hastalık hali olduğunu ifade etmektedir:

“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Kütübü Sitte Hadis No: 395)

Bir insanın varlıklı olması, gelir seviyesinin yüksekliği, refah seviyesi yüksek bir hayat yaşaması yani dünyalık sahibi olması onun Dünyevîleştiğini göstermez ama o yöne doğru bir kapı açma riski vardır. Kazancının Hududullah dairesindeki bedeline katlandıktan sonra sorun yoktur. Ama bir insanın yoksul olması onun Dünyevîleşmeyeceği anlamını göstermez. Kalbinde, aklında, arzu ve isteklerinde sürekli dünya ve onun içindekileri elde etmek, sahip olma hırsıyla mücadele etmek varsa yoksulluğu Dünyevîleşmesine engel değildir. O zaman emanetçilikten öte bedeli ne olursa olsun sahiplenme duygusu vardır ki, buda o insanın Dünyevîleşmesidir.

Müslümanların dünya hayatının gelip geçici olduğunu düşüncelerinden çıkarmaları, ölümü unutmaları, ölümden sonra hesaba çekileceklerini, malları ve harcadıkları konusunda sorgulanacaklarını, yargılanacaklarını unutmaları kısacası imanî eksiklikleri, müminler için en az kanser kadar tehlikeli olan Dünyevîleşme hastalığının en temel sebebidir.
Müslüman, inandığı gibi yaşamaya çalışmayıp, yaşadığı gibi inanmaya devam ederse Dünyevîleşme süreci başlamış demektir.

İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır.

Modern çağın endişeli insanı yarınlarından da endişelidir, ne yazık ki bu endişe Müslüman’ım diyenleri de kuşatmıştır. Bir evi olanların birde yazlığı olması, orta tüketimden lükse kayması, bütün mesaisini işine ayırması, sürekli akılcı davranarak tevekkülden uzak durması, cemaatten uzak birey takılması, infaktan kesip israf derecesinde saçması, ben kazanıyorum harcamak hakkım diye kendisini savunması ve daha buna benzer birçok cılk olmuş savunma hazırlaması, tutulduğu Dünyevîleşme hastalığının belirtisidir.
Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek.

İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve barınma/evden ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır… Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.

Batı kültürünün Müslümanların dünyevîleşmesinde olan etkilerini de elbette görmezden gelmemiz mümkün değildir. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Her şeylerini alalım ama ahlâklarını almayalım diye düşünüyorduk fakat pratikte böyle olmadı. Bir eşyayı alırsanız o eşyanın kendine göre arkası, önü, kuralları kaideleri kendiliğinden geliyor.  Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Batılılar gibi şehirler yapalım dedik, yaptık. Ama İslamca, Müslümanca bir hayat kuramadık. Çünkü o şehir arkasında belli bir zihniyetin belli bir değerler yumağının sonucu ortaya çıkmıştır, siz onu aldığınız vakit birçok şeyi farkında olmadan almış oluyorsunuz.
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, ashâb belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı…

Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da dünyevîleşen biri için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır.

“Eşya, para kötü bir şeydir” demiyoruz elbet. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti… engelleyen TV başta olmak üzere medya ve reklâmlar… Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada var oluş gayesini düşünemiyor.

Demek istediğimiz o ki; nice (nice dediğime bakmayın, aslında çok az) zengin vardır, ama dünyevîleşmemiştir. Nice fakir vardır ki, dünyevîleşme onu çepeçevre kuşatmıştır; Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir. Asıl zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır.

Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat edip O’nun rızâsı istikametinde dâvâ adamı olarak yaşadığında mı rızkını vermeyip kesecek?”
Ne tuhaf, insan, dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyor da, âhirette fakir, rezil ve rüsvay olmaktan korkmuyor! Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından çok daha korkutucu ve utanç vericidir.
Dünyevîleşen kişi; paranın yönlendirdiği edilgen kişidir. Maddî durumu ne olursa olsun, ebedî olan âhirete inandığı(nı söylediği) halde bütün uğraşısı dünya için olan kimsedir.
Dünyaya, dünya malına sahip olmak değil eleştirdiğimiz; dünya malının, maddenin bize sahip olmasına sözümüz. Gönül gemimizin içine dünya suyunu doldurup batmamak, ama geminin yol alması için dünya denizine ihtiyaç olduğunu, onun üstünde yol alırken içimize girmesinin bizi helâk edeceğini unutmamak, tek dünyalı kâfirlerden bizi ayıran özelliktir. Mal insan için gemiyi yüzdüren su gibi olmalıdır, ama içine girmemelidir. Çünkü içine girdiğinde gemiyi batıran da aynı sudur. Dünya sevgisi de insanın manevi hayatını batırır.

“Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas 28/77)

Allah (c.c.) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşrû olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

Dünyevîleşme Müslümanlar için mühim bir âfettir. Hem öyle bir âfet ki, tıpkı ateşin odunu için için yakıp kül etmesi, pasın demiri yiyip tüketmesi gibi, onları içten içe çürüten bir âfet.
Dünyevîleşen insan, benmerkezcidir. O, kendi için yaşayan ve bunun için gerektiğinde şiddeti dahi asla ertelemeyen bir ruh haline sahiptir. Dünyevîleşen insan doyumsuzdur. O, sınırsız, amaçsız bir hırsla tüketmek için yaşar.

Dünyevîleşme insanın zehirlenmesidir. Dünyevîleşme; fesadın, hasedin, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, enaniyetin, biriktirmenin, yığmanın iktidar olduğu yaşam tarzıdır. İnsanın kendisini kendisine köle olarak atadığı, özgürlüğünü hiçbir zaman kendisinin olmayacak dünyaya feda ettiği bir anlayıştır.

Dünyevîleşmenin en kötü yanlarından birisi de, insanın inandığı dini, kendi arzularına göre eğip bükmesi, Kur’an’î deyimle, oyun ve eğlenceye almasıdır. Kesin olarak belirlenen sınırların, hoyratça ve pervasızca çiğnenmesi Dünyevî kazancın ilk sıraya çıkmasından dolayı olmuştur.

Dini naslara kayıtsız kalma ve önemsememek veya lakayt davranmak, ibadetleri geçiştirmek, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik ve daha birçok husus Dünyevîleşmenin dışa yansıyan tezahürleridir.

Dünyayı gaye edinen, hadisteki tabiriyle dinlenmek ve gölgelenmek maksadıyla konaklamakta olduğu ağacı vatan edinip gideceği asıl yurdunu unutan insan, Allah ile bağını kopardı ve kendini bulunduğu yerin güzelliğine kaptırdı. Gideceği yurdun bulunduğu mevkiden daha güzel olduğunu hatırından çıkardı. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir anlayışa sahip oldu. Bu anlayışta, sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer yoktu. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf, gösteriş üzerine kurulur oldu. Zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta “Dünya hayatını ahiretten daha çok sevenler”( İbrahim 14/3) ayetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı.

Tüketim kültürünü ve alışkanlıklarını meşrulaştırıcı bir anlayış oluştu. Sınıf atlayan yeni bir Müslüman kesim türedi. Bu sosyal değişim, inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir İnsan tipi ortaya çıktı. Dindarlıkları yumuşattı, dönüştürücü etkiler ortaya çıkardı.
Bugün sadece internet bağlantıları, cep telefonu ya da televizyon yayınları bir anda hayattan çekilip alınsa, hayatla bütün irtibatını yitirecek, bunalımdan bunalıma sürüklenecek. Sokaklarda insanlara baktığımızda hayatlarının tamamen sanal olduğunu yaşantılarının büyük bir bölümünü internet ve cep telefonları ile geçirdiklerini, bazen kendilerini kaptırarak bulundukları yeri unuttuklarını, çevrelerindeki insanların garip bakışları arasında dahi farketmeksizin, at gözüyle bakmış oldukları garip! Dünyalarının içinde kaybolduklarını müşahede ederiz. Bir gün Hotmail, facebook veya twitter kullanılmayacak olsa sanki kıyamet kopmuştur, yaşantı durmuştur, bütün güzellikler bir anda yok olmuştur. Uyuşturucu bağımlısı halinde sanki insanlarımız. Hayata herhangi bir ekrandan, monitörden ya da tabletten bakan, sadece kulaklığındaki müziğe kulak veren, sadece futbola ya da basketbola ilgi duyan, hayata ve insana kapalı koca bir kalabalık…

SONUÇ

“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”

“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)

“Akıllı insan, kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terk etmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz. Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır.
Bize düşen, hayatın her safhasında vahiyden ve sünnetten beslenerek her seviyeye hitab eden yeni bir yüz ve söylemle; tekebbür ve istiğnaya karşı tevazu ve haddini bilme, sömürü ve zulme karşı, adalet ve dayanışma, sınırsız büyüme ve sınırsız tüketime (israf) karşı, tutumlu olma ve paylaşım (infak) cinsel aşırılığa ve sapkınlığa karşı, aile ve sadakat, her türlü çözülmeye karşı ahlakın ikamesi vs. Evrensel dinin (İslâm’ın) ölümsüz değerlerini insanlığa sunmamız gerekmektedir.

İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimizin hevâsı veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Ali imran 3/8)

Devamını oku...

19 Aralık 2016 Pazartesi

Tevessül

Bismillahirrahmanirrahim. 
Yarattıklarının sayısı, zâtının rızası, yüce arşının ağırlığı ve kelimelerinin adedi kadar hamd ile Allah'ı tesbih ve tenzih ederek başlıyorum.
Tevessül Kelimesinin Anlamı:
"Tevessül" kelimesi, sevgisini kazanmaya çalıştı, yalvardı, bir şey ile Allah'tan yardım diledi gibi anlamlara gelen وَسَلَ / يَسِلُ / وَسِيلَةً kökünden gelir. Ve-se-le fiili, الى (İlâ) harf-i cerr'i ile kullanılır. ...وَسَلَ الى اللهِ بِ Yani "... ile Allah'tan yardım diledi" demektir. تَوَسَّلَve وَسِلَ fiilleri de aynı anlamda kullanılır. Tevessül kelimesi, "tevessele" fiilinin masdarıdır ve tefe'ul (تَفعُّل) bâbındandır. Anlamı; yardımını istedi, araya koydu, vasıta etti, vesîle yaptı gibi anlamlara gelir. Tevessül, yakınlaşmak ve vesîle demektir. Vesîle ise, maksada ulaştıran şey anlamındadır. Şer'î anlamı ise; Allah Teâlâ'ya, razı olduğu ameller ile yaklaşmak demektir.
Kur'an-ı Kerim'de Vesîle'nin Anlamı:
Kur'an'da vesîle konusu, şu iki Âyette geçmektedir: 
"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz." (Mâide: 35)
Bu Âyetteki "vesîle"; Allah yolunda, O'nun dininin hâkimiyeti uğrunda cihâd etmektir. Yoksa, buradaki vesîle'nin anlamı; bazı kimselerin zannettikleri gibi, Allah ile kul arasında yaklaştırıcı aracılar edinmek demek değildir. Allah, kuldan uzak değildir ki, Allah'a yaklaşmak için aracıya ihtiyaç olsun. Bu türden bozuk itikadlar, insanları putlara ya da sâlih bilinen kimselere tapmaya, türbe ve mezarları ibadetgâh edinmeye kadar götürür. Oysa Kur'an'da vesîle dendiğinde anlaşılması gereken şey, bunlar değildir. Selef-i Sâlihîn'in tefsîrleri incelendiğinde görülecektir ki, vesîle'nin, Allah Teâlâ'ya sâlih ameller ile yakınlaşmak dışında bir anlamı bulunmamaktadır.
Hâfız İbn Kesir, İbn Abbâs'tan, Âyet-i Kerîme'de geçen vesîle'nin yakınlaşmak (kurbet) anlamına geldiğini nakletmektedir. Katâde, "O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın" buyruğu hakkında şöyle demiştir: "İtaat ve O'nu razı edecek amel ile O'na yakınlaşın." (Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, Dâru Usâme, Ammân, C: 2, S: 637)
Bu açıklamanın aynısını Mücâhid, Ebû Vâil, Hasen, Katâde, Abdullah b. Kesîr, Süddî, İbn Zeyd ve bunların dışındaki müfessirler de nakletmişlerdir. 
Bu Âyetteki "Allah'tan korkun" ifadesini, Hâfız İbn Cerîr et-Taberî şöyle açıklamaktadır: "Yani size verdiği emir ve nehiyler hususunda O'nun çağrısına itaat ederek cevap verin ve "O'na vesîle arayın" yani O'nu razı edecek amel ile O'na yaklaşmanın yollarını arayın demektir." (Tefsîru't Taberî, C: 4, S: 566) İmam Taberî'nin açıklamasını yaptığı "Allah'tan korkun" ve "Ona vesîle arayın" ifadelerinin anlamı, Âyetin son kısmında yer alan, "O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz" buyruğundan da anlaşılmaktadır. Kul, Allah'ın rızasını, O'nun emretmediği ve razı olmadığı şekilde elde edemez. O'na yaklaştırıcı vesîlelerin tamamı da, Yüce Mevlâ'nın emrettiklerini yapmak ve yasakladıklarından kaçınmak şeklindeki sâlih amellerden ibarettir. 
Vesîle ile ilgili diğer Âyet:
"Onların o tapındıkları da Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye vesîle ararlar. O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabinin azabı gerçekten sakınılmaya değer." (İsrâ: 57)
Bu Âyet'in sebeb-i nüzûlü hakkında Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: "İnsanlardan bazıları cinlerden bazılarına ibadet ediyorlardı. Daha sonra bu cinler Müslüman oldular ama diğerleri eski dinlerine sıkı sıkıya bağlı kaldılar." (Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, Dâru Usâme, Ammân, C: 3, S: 1215; Buhârî, Tefsîr, 187)
Zikrettiğimiz sahih Hadîs, Buhârî'de geçtiği için, sözü Buhârî Şârihi Hâfız İbn Hacer el-Askalânî'ye bırakalım: "Yani daha önce cinlere ibadet eden o insanlar, cinlere ibadet etmeye devam ettiler. Oysa cinler bu ibadetlerine razı değillerdi. Çünkü Müslüman olmuşlardı. İşte Rabblerine doğru vesîle (yakınlaşma) aramaya çalışanlar onlar oldular." (Fethu'l Bârî, el-Askalânî, Mektebetu Mısr, C: 8, S: 349)
İmam Buhârî'nin Sahih'inde, İsrâ: 57'nin tefsîri hususunda İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiği Hadîs'in açıklaması hususunda güvenilecek ve dayanılacak açıklama, Hâfız İbn Hacer'in açıklamasıdır.
İlim ehlinden hiç kimse, yukarıda zikrettiğimiz iki Âyette geçen "vesîle" ile mahlûkattan herhangi birisinin şanı, makamı ve hürmeti ile Allah'a yakınlaşmanın kastedildiğini söylememişlerdir.
O halde, "O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın" ve "Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye vesîle ararlar" Âyetlerindeki "vesîle" ile Peygamberlerin ve sâlih kimselerin makamı ve yüzü suyu hürmetine tevessülde bulunmanın kastedildiği şeklindeki iddianın da bâtıl bir iddia olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Tevessül'ün Kısımları:
Tevessül; Şer'î (Şeriate uygun, câiz) tevessül ve Bid'at (yasak) olan tevessül olmak üzere iki kısma ayrılır.
A- Câiz Olan Tevessül: 
Kur'an ve Sünnete başvurulduğunda câiz olan tevessülün üç türden ibaret olduğunu görürüz.
1) Allah Teâlâ'ya O'nun isim ve sıfatlarıyla tevessül. 
2) Allah Teâlâ'ya sâlih amellerle tevessül.
3) Allah Teâlâ'ya Müslüman olan sâlih kimselerin duasıyla tevessül.
1- Allah Teâlâ'ya O'nun isim ve sıfatlarıyla tevessül: 
Müslüman bir kimsenin dua ederken: "Allah'ım, ben Sen'den Allah, Rahmân, Rahîm olman itibariyle bana afiyet vermeni diliyorum" demesi ya da: "Allah'ım, ben Sen'den her şeyi kuşatan rahmetin ile bana merhamet buyurmanı, mağfiretin ile beni bağışlamanı diliyorum" demesi ya da buna benzer şekilde, Allah'a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla dua etmesi ile olur. Bu şekilde tevessül etmenin delili şu Âyettir:
"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde eğriliğe (ilhâd'a) sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir." (A'râf: 180)
Sünnetten Deliller: 
İstihâre Namazı duasındaki şu sözler delildir:
اللَّهُمَّ إنِّى أسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ ، وَأسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ ، وَأسْألُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيم 
"Allah'ım, ben Sen'in ilmin ile Sen'den hayırlı olanı diliyorum. Kudretin ile bana güç vermeni diliyorum, Sen'in pek büyük lütfundan niyaz ediyorum." (Buhârî, Teheccüd, 25)
Bu Hadîs'te de görüldüğü gibi, Allah'ın ilim, kudret ve lütuf sıfatları ile Allah'a dua ve niyazda bulunulmaktadır.
Rasûlullah'ın şu duası da delildir:
ياَ حَىُّ ياَ قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أسْتَغِيتُ
"Ey Hayy, ey Kayyûm! Rahmetinle yardımını diliyorum." (Tirmizî, Nesâî, Taberanî, Beyhakî, Hâkim) Bu Hadîs'te Peygamber aleyhisselâm'ın, Allah Teâlâ'nın "Rahmet" sıfatıyla, Rabbimizden istiğâse (yardım dileme)'de ve tevessül'de bulunduğunu görüyoruz.
Kısaca açıklamalarımızdan da anlaşılacağı gibi, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla dua ve tevessül etmek câizdir. 
2- İman ve sâlih amel ile Allah'a tevessül: 
Bu da, şartlarını taşıyan yani Allah için olan ve Şeriat'e uygun olarak yapılan sâlih ameller ile gerçekleşir. Sâlih amelleriyle tevessülde bulunan bir kimsenin: "Allah'ım, Sana olan imanım, Sana olan muhabbetim ve Rasulüne tâbi oluşum için beni affet, bana mağfiret et" demesi ve buna benzer dualarda bulunmasıdır. 
Bunun Kur'an'dan delili şudur:
"Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve o Peygamberin izine uyduk. Artık bizi şâhidlerle beraber yaz." (Âl-i İmrân: 53)
Sünnetten Delil: İbn Ömer'in mağaraya sığınan üç kişinin (Ashâbu'l Ğâr) başından geçen olay ile ilgili rivâyet ettiği Hadîs'tir. (Mağaranın küçüğüne "ğâr", büyüğüne "kehf" denilir.) Bu üç kişi mağaraya girdikten sonra yuvarlanan bir kaya parçası mağaranın ağzını kapatmıştı. Bunun üzerine sâlih amelleriyle Allah Teâlâ'ya tevessül ettiler. O kişilerden ilki, Anne ve babasına iyi davranmasını, diğeri imkân ve fırsat olduğu halde günah işlemekten uzak durup, iffetli davranmasını, üçüncüleri ise emaneti gözetmesini ve insanlara haklarını vermesini vesîle kılmıştı. Her yakarıştan sonra mağaranın ağzındaki taş biraz açılmıştı. Nihayetinde mağaranın ağzı tamamen açılmış ve mahsur kalmış olan bu kişiler, sâlih amellerini vesîle edinerek bu musibetten kurtulmuştular. Bu olayı anlatan Hadîs'e "Hadîsü'l Ğâr" denir. (Buhârî, Enbiyâ, Hadîsü'l Ğâr, 55; Müslim) Bu kıssanın tamamını, Mehmed Sofuoğlu'nun Tercemesi olan, Sahih-i Buhârî ve Tercemesi, C: 7, S: 3280, 3281'den okuyabilirsiniz.
3- Allah Teâlâ'ya sâlih bir Müslümanın duasıyla tevessül: 
Müslüman bir kimsenin, şiddetli bir darlığa ve sıkıntıya düşmesi halinde, sâlih ve takvâ sahibi olarak bilinen bir kimseye giderek, ondan kendisi için Rabbimize dua etmesini talep etmesi şeklindedir. Fakat duasıyla tevessül edilen kimsenin, sâlih, sağ ve dua edebilecek güçte olması ve bu dua karşılığında da ücret almaması gerekmektedir.
Sünnetten Delil: Enes b. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah Cuma günü minberde hutbe verirken bir adam içeri girip, kuraklıktan dolayı hayvanlarının helâk olduğunu, yolların kesildiğini söyleyerek, Allah'ın Rasûlüne "Allah'a dua et de yardımımıza yetişsin" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah hemen iki elini kaldırdı ve "Allah'ım, bize yağmur ver" اللَّهُمَّ اسْقِناَ diye Allah'a dua etti. Gökyüzünde bir bulut belirdi ve hemen yağmur yağmaya başladı. Enes der ki: "Vallahi, o duadan önce biz, gökyüzünde ne ince ne de kalın bir bulut görüyorduk. Duadan sonra hemen yağmur yağmaya başladı ve biz altı gün boyunca güneşe hasret kaldık. Öbür Cuma günü Rasûlullah yine hutbede iken kapıdan birisi girdi ve "Yâ Rasûlallah, mallar helâk oldu, yolar kapandı, Allah'a dua et de artık bu yağmuru tutsun" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah elerini kaldırdı ve "Allah'ım, etrafımıza (yağsın), üzerimize değil. Allah'ım, tepelere, dağlara, kal'alara, bayırlara, derelere, ağaçlıklara yağdır" diye dua edince yağmur hemen kesildi. Namazdan çıktığımızda, güneşte yürüyorduk." Hadîs'i, Enes'ten rivâyet eden râvi, ikinci hafta gelen adam, ilk hafta gelen adam mıydı, diye sormuş o da "bilmiyorum" demiştir. (Buhârî, İstiskâ, 6) 
İnsan ne kadar da Allah'ın yardım ve lütfuna muhtaç! Yağmur yağmaz şikâyet eder; "hayvanlar helâk oldu, yollar kesildi çatlayıp yarıldı" diye. Yağmur yağar yine şikâyet eder; "hayvanlar ve mahsuller helâk oldu, yolar kapandı" diye.. Rabbimiz, bizleri âfet, musibet, belâ ve her türlü felâketlerden korusun. (Bu Hadîs'i, M. Sofuoğlu'nun Buhârî Tercemesi, C: 2, S: 967, 968'den okuyabilirsiniz.)
Sağ olmayan kişiyle ne kadar faziletli de olsa tevessül edilemeyeceğinin delili de, Rasûlullah'ın vefatından sonra, Hz. Ömer'in, Peygamberimizin amcası Abbâs b. Abdulmüttalib'in duasıyla, Allah'tan yağmur yağdırmasını dilemesi delildir. (Buhârî, İstiskâ, 3; M. Sofuoğlu'nun Buhârî Tercemesindeki Yeri: C: 2, S: 964)
B- Bid'at Olan Tevessül:
Yaptığımız açıklamalar ile Şeriat'e uygun olan tevessül'ün mahiyetini ve delillerini öğrenmiş oluyoruz. İslam'a uygun tevessül'ü öğrenince, şunu anlıyoruz ki; "falanın hakkı", "filanın yüzü suyu hürmetine" gibi tevessül şekilleri, tevessül'ün bid'at olan kısmına girmektedir. Delillerini zikrettiğimiz câiz olan tevessül çeşitlerinden başka yollar için, Allah'ın Kitabından ve Rasûlullah'ın Sünnetinden bir delil bulunmamaktadır. Meşru' olan tevessül dışındaki vesile edinme yolları, şirke giden yollardır. Kimi tevessül şekilleri, açıkça şirki gerektirdiği halde kimi davranışlar da, haram ve yasak olan, Sünnette uygulaması ve delili olmayan bid'atlerdir. 
Ashab-ı Kirâm ve tâbiîn'den hiç kimse yukarıda üç kısımda zikrettiğimiz tevessül şekillerinden başka yollarla Allah'a dua ve niyazda bulunmamışlar ve Allah'la kendileri arasına asla gayr-i meşru' aracılar koymamışlardır. 
Tevessül ve vesîle edinme ile alakalı bu kadar açıklamanın, konunun doğru şekilde anlaşılması açısından yeterli olduğunu düşünüyoruz. Tevessül konusu dairesinde deveran eden bir takım şüphe, tereddüt ve iddiaların ele alınması ve çürütülmesi konunun dışında kalan tartışmalardır. Âlimler; bid'at fırkalarının ya da cahil sofuların, ilimsiz âbidlerin tahrîf ettikleri Âyet ve Hadîslerin konuyla alakalı sahih tefsîr ve te'vîllerini ortaya koymuşlardır. Bu tür yanlış fikirleri ve tevessül konusunda aşırılıkları, tevessül'ün mahiyetini delilleriyle bilen herkes fark eder ve reddeder. Her konuda olduğu gibi, bir meselenin tahrîf edilmesi ya Âyet ve Hadîslere taşımadıkları anlamları yüklemek ya da Uydurma ve Zayıf Hadîsleri, gayr-i meşru' tevessül çeşitlerine delil getirmeye çalışmak şeklinde kendini gösterir. 
Uydurma ve Zayıf Bazı Hadîsler:
Hâkim'in, Ömer b. Hattab'tan merfû' olarak rivâyet ettiği Hadîs: "Âdem günahını işleyince: Rabbim, ben Sen'den Muhammed'in hakkı ile bana mağfiret etmeni istiyorum, dedi. Allah: Ey Âdem, Ben henüz Muhammed'i yaratmadığım halde onu nasıl tanıdın, diye sordu. Âdem: Rabbim, Sen beni iki elinle yaratıp, bana ruhundan üflediğinde başımı kaldırdım da, Arşın bacakları üzerinde: Lâ İlâhe İllallah Muhammedu'r Rasûlullah, yazılı olduğunu gördüm. Böylelikle ben Sen'in kendi ismine yarattıklarının en sevdiğinden başkasını(n ismini yanına koyup) izafe etmeyeceğini bildim, dedi." (Uydurma Hadîs: Kâidetün Celîletün fi't tevessüli ve'l vesîle, İbn Teymiyye, S: 16, 167; Silsiletü'l Ehâdîsü'd Daîfe, Elbânî, No: 25; Telhîsu'l Müstedrek, Zehebî, 2/615; el-Bidâye ve'n Nihâye, İbn Kesîr, 1/190)
Peygamberimizin makamı ile tevessülü câiz görenler, Peygamberimize şöyle bir Hadîs nispet ederler: "Benim câhımı (konumumu/makamımı) ileri sürerek tevessül ediniz. Çünkü şüphesiz Allah nezdinde benim câhım pek büyüktür." (Asılsız Hadîs: İktidâu's Sırâtı'l Müstakîm, İbn Teymiyye, 2/318; Kâidetün Celîletün fi't tevessüli ve'l vesîle, İbn Teymiyye, S: 252, No: 175; Silsiletü'l Ehâdîsi'd Daîfe, Elbânî, No: 22; et-Tevessül, S: 128-130)
Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivâyet edilen Hadîs: "Allah'ım, ben Sen'den dilekte bulunanların Senin üzerindeki hakkı ile dilekte bulunuyorum." (Zayıf Hadîs: İbn Mâce, No: 778; Ahmed, 3/21; Taberânî, ed-Dua, No: 421; Bkz: Kâidetün Celîletün fi't tevessüli ve'l vesîle, İbn Teymiyye, S: 214, 215, 277; Silsiletü'l Ehâdîsi'd Daîfe, Elbânî, No: 24; el-İlel, İbn Ebî Hâtim, 2/184; "el-Keşfu ve't Tebyîn li 'ileli Hadîsi Allahumme İnnî Es'eluke bi Hakkı's Sâilîn" adlı müstakil bir risale, Amr Abdülmun'im) 
Kısa Bir Değerlendirme:
Şeytan pek çok insanı, bâtılı hak göstermek (tesvîl) sûretiyle, çirkin şeyleri süslü göstererek aldatıp saptırmış ve onlara, Allah'la aralarına aracılar koymaları gerektiğini telkin etmiştir. Şeytan, bu tür insanları, Allah'la aralarına aracılar koymadıkça, dualarının kabul olmayacağına, hastalarının şifâ bulmayacağına ve sıkıntılarının giderilmeyeceğine inandırmıştır. Bu aracıların bazen Peygamberler, bazen melekler, bazen de keramet sahibi veliler ya da sâlih zatlar olması, insanların hemen ikna olmalarını sağlamıştır. Dolayısıyla meşru' olmayan vesîlelere tutunan bu insanlar; evliya dedikleri kimselerin kabirlerinde, şehitlik ve türbelerde belirli gün ve zamanlarda kurban kesmek, onlara dua etmek, onlardan bir şeyler istemek, dileklerde bulunmak, şifâ istemek için hastalarını oralara götürmek, oralarda gecelemek, inzivaya çekilmek, bu kabir ve türbelerde yatanlardan şefaat istemek, bir takım ihtiyaçlar için onlarla tevesülde bulunmak gibi çok sayıda haram ve şirke sebebiyet veren fiilleri işlemektedirler. Bu yapılan şeylerin daha ötesinde, türbelere çaput bağlamak, mum yakmak, bir kağıt parçasına dilek yazmak vs davranışların tutarsızlığını söylemeye bile gerek görmüyoruz. Bunların hepsi bid'at ve hurafe amellerdir. Bu türden inançlardan ve davranışlardan samimi bir tevbe ile tevbe etmek gerekmektedir. Müslüman bilir ki, kabirdeki salih zat, bize yardım edemez, bizden bir zararı def edip, bir hayrı bize getiremez. O vefat etmiştir, imtihanını tamamlamıştır. Ne halde olduğunu da ancak Allah bilir. Kabrinde yatan kimse, Müslüman ise, o bizden dua beklerken, biz de ondan yardım istemeye kalkmamız ne kadar tutarlı olur? 
Ölmüş insanlara yönelerek dua edilemeyeceği, onlardan bir şey istenemeyeceği, şefaatlerinin talep edilemeyeceği, onlarla tevessül edilemeyeceği böylece anlaşılmıştır. Bazı kimseler türbelerde veya kabir başlarında dua meselesinde, şöyle bir beyanda bulunurlar. "Biz, kabirde yatan salih zât'a dua etmiyoruz, ondan istemiyoruz. Biz, sadece onun yanında bulunmanın teberrükü ile Allah'tan istiyoruz" derler. Öyle bile olsa, bu şekilde dua etmenin câiz olduğuna dair, Ashabtan sahîh bir rivâyet gelmemiştir. Aksine Rasûlullah: "Kabrimi bayram yerine çevirmeyin" (Ebû Dâvud, Menâsik, 97) buyurmuştur. Peygamberimizin bile kabrini ziyaret maksadıyla seyahat, câiz değilse, başka insanların mezar ve türbelerine kafileler halinde insanların akın etmesi nasıl câiz olsun? 
Başka bir Hadîs: Ata b. Yesar anlatıyor: "Rasûlullah aleyhisselâm söyle dua buyurdular: "Allah'ım, kabrimi ibadet edilen bir put kılma." (Ve devamla dedi ki): "Peygamberlerinin kabirlerini mescidler haline getiren bir kavme Allah'ın öfkesi artmıştır." (Muvatta, Kasru's Salat, 85)
Peygamberimiz yine şöyle buyurmuştur:
"Allah, Yahûdîlere ve Hristiyanlara lânet etsin. Onlar nebîlerin kabirlerini mescidler edindiler/mescidlere çevirdiler." (Müslim, Mesâcid, 19, 21; Bkz: Buhârî, Salât, 55; Cenâiz, 61; Müslim, Mesâcid, 20, 22)
Bu Hadîslerde de açıkça görüldüğü gibi, Peygamberimizin kabrinde bile bayram yapar gibi, insanların dua ve namaz gibi maksatlarla toplanmaları ve bu amaç için yollara dökülmeleri yasaklanmıştır. Bu durumda, az önce, "biz, kabrin içindekine değil, onun yakınında, onun maneviyatıyla Allah'a dua ediyoruz" diyenlerin yaptıkları fiillerinin Kur'an ve Sünnetten asla bir delilinin olmadığı, aksine davranışlarının yasak olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu noktada şunu da hatırlatmak isteriz. Her ne kadar böyle bir amelde bulunan kimse, bid'at işlemekle beraber, kabrin içindeki ölüye dua etmediği için küfre girmese de, onu gören kimseler ve kendi çocukları, bu adamın kabrin içinde yatan ölüye dua ettiğini sanabilecekler ve böylece onların sapmasına sebep olacaktır. Ne kabrin yanında dua etmek, ne de -Peygamber kabri bile olsa- kabir başında namaz kılmaz câiz değildir. Unutulmamalı ki, İslam'da yasak olan her şeyin sayısız hikmetleri vardır. Bir günah -Allah korusun- daha büyük günahlara sebebiyet verir. Bu bölümü bir hatırlatmayla noktayalım. Bazı kimseler, hayatta olmayan, ölmüş evliya'ya dua edilebileceğini, onlardan yardım istenebileceğini, darda kalınca onların yardıma çağırılabileceğini, onlara adak adanabileceğini, onların bu dünyada tasarruflarının, vefatlarından sonra daha aktif olduğunu savunmaktadırlar. Bunlar açık bir şirktir. Gizli ve açık, büyük ve küçük tüm şirk çeşitlerinden Allah'a sığınıyoruz. 
اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ أنْ أشْرِكَ بِكَ وَأنَا أعْلَمُ ، وَأسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أعْلَمُ
"Allah'ım bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfiret dilerim." (Müsned, Ahmed b. Hanbel)
Her şeyin en doğrusunu Yüceler Yücesi Allah bilir.

/Alıntı. 
Devamını oku...

28 Ekim 2016 Cuma

Cumhuriyet Bayramı mı?

Neyin bayramını kutluyorlar? Allah (C.C.)’ın hükmünü yeryüzünden kaldırıp yerine tağutların hükmünü egemen kılan düzenlerin, Hilafetin yerine küfür ve şirk düzeni olan Cumhuriyetin kurulmasının, bazılarının deyimiyle Hakimiyeti gökyüzünden yeryüzüne indirmenin, hakimiyeti Allah’tan alıp yeryüzü despotlarına, Firavunlarına, kendini ilahlaştırmış küfür ve şirk olan düzenlere vermenin bayramını mı?

Evet  yılardır kullara kul olanlar bu bayramı her sene kutluyorlar. Her yıl  29 ekim günü tağutların kulları putlarını tazim etmek için törenler düzenliyor, gidip önünde eğilip saygı duruşunda bulunuyor ve önüne bolca ot koyuyorlar.  Bunu devletin bütün kurum ve kuruluşları ve personelini temsilen başlarındaki en etkili ve yetkili kişilerce yapılıyor bu tazimler.

Bu törenlerin Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde Budist tapınaklarında Budist rahiplerce yapılması insanın pek acayibine gitmiyor zira onlar dinlerinin gereğini yapıyorlar.  Fakat bunu yapanların kendilerini İslama nispet etmeleri pek tuhaf geliyor insana, hele birde eli abdestli putperest olunca daha çok tuhaf oluyor.

Ne tuhaf değil mi? Hem La İlahe deyip bütün putları, tağutları, yeryüzündeki sahte ilahları ve mabutları red ettiğini söyleyeceksin sonra da dönüp onların önünde el pençe durup onlara tapacak ibadet edeceksin. Ey yalancı nankör insan sen Allah’ımı (haşa) kandıracaksın.

Camilere gittiğiniz zaman mimberi işgal eden bel’amların cumhuriyeti kutladığını görürsünüz, oysa bu bel’amların şunu söylemesi gerekmez miydi? Ey cemaat! 93 yıldır ülkelerimiz topraklarımız kafirler tarafından resmen işgal edildi, İslam beldeleri işgal altında, ümmetin arasına sınırlar cetvelle çizildi, Kuran ahkamı kaldırıldı, her tarafta zina evleri, kumarhaneler, meyhaneler açıldı, cihat farz-ı ayndır, bu kafirlerin soyu kurutulmadıkça, bu kafirler İslam beldelerini terk etmedikçe ben sizin önünüzde namaz kılamam, sizin üzerinizde cuma farz değildir. Ama nerde… Dinini bir maaşa satan belam kürsüde “Allah devletimize milletimize zeval vermesin” diye dua ediyor peşindeki cahil cemaatte hep bir ağızdan “amin” diyor…

Hele demesin bakim hele bu yöneticilerin tağut olduğunu veya devletin tağut olduğunu, bunları alaşağı etmenin farz-ı ayn olduğunu, Kuranın anayasa olduğunu, Kurandan başka anayasa kabul etmenin küfür olduğunu söylesin bakalım sonu ne olur? Malatya’da yakın zamanda biri bunu söylemeye çalıştı başına neler geldi hepiniz biliyorsunuz.

Müslüman olduğunu iddia eden başı örtülü hatta çarşaflı, sakallı elinde doksandokuzluk tesbihi ile çocuğunun, torununun elinden tutup bu şirk ve küfür bayramlarına iştirak ettiklerini, her seçim dönemimde gidip bu tağuti düzenlere oy attığını ve onlar için çalıştıklarını, bu küfür düzenlerin ordularına çocuklarını gönderdiğini ve gönderirken ve  tezkere alırken onlara davullu zurnalı, bidat olan mevlitli ve Kur’anlı törenler düzenlediğini görürsünüz. Yemin törenlerine gittiklerinde de nizamiyenin içine dahi alınmıyorlar, çocukları askerde öldüğü zaman gelip bunlarla alay edercesine oğlunuz şehit oldu diyorlar. Kameraları ve askerleri karşısında gören zavallılarda “vatan sağ olsun”, “bir oğlum gitti bir tane daha var onu da gönderirim”, “oğlumun askerliği yarım kaldı ben gidip yerine tamamlayacağım, yerine beni alın” diye bir sürü acayip laflar eden insanlara şahit oluyorsunuz.

İslami diye geçinen bazı basın yayın organlarının yeni bir şirk küfür anayasasının hazırlığı içine girmiş bir hükümete destek vermek için “Haydi Bismillah” diye manşet attığını görürsünüz.

İslami ve tevhidi olduğunu iddia eden bazı yazar çizer, dernek ve grupların referandumda nasıl döküldüklerine şahit oldunuz.

Bu düzenbazların tuzağına düşmüş bazıları ile konuştuğunuz zamanda size şunu söylüyorlar: Efendim her şey bir anda olmuyor, işte bak okullarda baş örtüsü serbest oldu, Kuran ve siyer dersleri seçmeli ders oldu, camiler açık, ezanlar okunuyor isteyen istediği şekilde ibadetini yapıyor, her şey yavaş yavaş olacak diyorlar. İsmini vermek istemediğim bir hocamız var (Allah ona ve bütün Müslümanlara merhamet etsin, yar ve yardımcıları olsun) onun çok güzel bir sözünü size nakledeyim “ Gavurlukta hızlı hızlı, Müslümanlıkta yavaş yavaş” diyordu.

Allah’tan korkun İslam sadece namaz, ezan veya başörtüsünden ibaret mi  diğer hükümleri nerde? İslamda nasıl namaz oruç farz ise aynı şekilde cihatta farzdır, hükümlerinin ircasıda farzdır, toplum hayatını idamesi de farzdır. Hükümleri var kanunları var hayatın bütün alanlarını kapsayan bir nizamdır İslam. Diğer hükümleri niye dile getirilmiyor?

Allah ayaklarımızı İslam üzere sabit kılsın, ayaklarımızı kaydırmasın. Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin. Gerçekten bu devirde iman avuçtaki kor gibidir tutabilene helal olsun.

Velhasılıkelam yazılacak çok şey var ama fazlada uzatmak ve sizi sıkmak istemiyorum. Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az misali kısa kesiyorum.

Selam ve dua ile...
Devamını oku...

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kurban Neyin İfadesi?

Cennet'e giden yol, dünyadan geçmektedir. Allah'ın rızasına ulaşmak da O'nun yarattıkları ile olan ilişkilerimizi, Tevhid temelinde düzenlemekle mümkün olabilmektedir. Tevhid inancı; insanlara bakan yüzeyi ile hiçbir beşeri değerlere tapmadan, tüm yaratılanlarla tevazu, merhamet, sevgi temelinde münasebet kurmayı gerektirmektedir.

Tevhid'in Allah'a bakan yüzeyinde ise; O'nu her türlü maddi-manevi kirlilikten beri kılma gayesi olan tenzih bulunmaktadır. Allah'ı tenzih etmek suretiyle yüceltmek, O'na olan sevgi ve bağlılığımızı göstermek gerekmektedir.

İman ve bağlılık sözleşmesi kuru kuruya yapılamaz. Yani insanların Rabbiyle olan ilişkilerinde O'nu her şeyden daha çok sevdiklerini ispatlamaya ihtiyaçları vardır. Bunu ispatlamanın yolu Allah'a kurbanlar sunarak, O'nun yakınlığını, sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Fakat O, kullarının ibadetleri de dahil her hangi bir şeye muhtaç olmaktan müstağnidir.

Tevhidi bir dünya görüşünde hayatın amacı; kurbandır. Yani Allah'a yakınlaşmak; O'nun rızasını, hoşnutluğunu, sevgisini kazanma yarışına girip birinci olmaya çalışmaktır. İlahi rızayı kazanmak maksadıyla yapılan her salih amel bir kurbandır. Namaz, infak gibi bizi manevi olarak Allah'a yakınlaştırıp ulvi makamlara eriştiren her ibadet bir kurbandır, Allah'ın rızasını elde etmek için takdim edilen her şey bir kurbandır.

Fakat kurbanın asıl somut tezahürü "zebiha"dır; "nahr"dır: Hayvan boğazlamaktır. Hakiki bir imanın tezahür etme biçimlerinden olan bu kutlu ibadet, Tevhid Dini İslam'ın en bariz şiarlarındandır. Bu şiar, Rabbe yaklaşmak için sonunda iflası olmayan kârı bitimsiz bir ticaret yaparak, yerinde malı-mülkü, yerinde kanı-canı, cennet karşılığında borç vermeyi de ifade etmektedir.

Kısacası kurban, Tevhid'in en önemli göstergelerinden biri olup, sevdiğimiz şeylerden Rabbimizin hoşnutluğunu gözeterek vazgeçebilme bilincine ermektir.

Kurban bir sembol olarak; Rezzak olan Allah'ın bizim için seferber ettiği imkanları, sadece bize ait saymayıp başkalarına da seferber etmektir. İnsanlardaki "mülkiyet tutkusu" ve "benseverlik", sahip olunanlardan vazgeçmeyi zorlaştıran bir 'fitne/imtihan' aracıdır. Şeytan; Allah'ın rahmetinden uzaklaşan ve uzaklaştırandır. Kurban ise; Allah'ın rahmetine yaklaştıran demektir. Bu iki kelimenin ilahi bir kelam olan Kur'an'da kullanılması ve birbiri ile ters orantılı bir mana ifade etmesi bir tesadüf değildir.

Adem'in salih oğlu gibi varını yoğunu seferber ederek feda eden, şehitler gibi en sevdiği canından vazgeçerek feda edilmeyi kabul edenler, fitne ile başa çıkmış, hayırda yarış sınavını kazanmış en bahtiyar insanlardır.

Kurban, Allah'ın rızasını elde etmek için yerinde malı-mülkü feda etmek, yerinde kanı-canı feda etmek, yerinde uykuyu rahatı feda etmek, yerinde zamanı-mekanı feda etmek, yerinde makamı-mevkiyi feda etmek, yerinde şanı-şöhreti feda etmek, yerinde bilgiyi-ilgiyi feda etmek, yerinde sevgiyi-aşkı feda etmektir. Kısaca nefsimizin günaha çağıran tüm davetlerini reddetmektir...

Kurban olmak ve kurban etmek! Biri İbrahimi bir rol, bir diğeri İsmail'ce bir tavır! Kurban kesmek, İbrahimi bir davranıştır. Bu ibadeti, hayat kitabımız Kur’an şöyle bildiriyor bizlere;

"Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın." Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı." (Saffat Suresi: 102-106)

İmtihandı şüphesiz, her şey bir sınamaydı aslında! İbrahimi bir eylemin yine İbrahimi bir mesaj taşıması ve alınan mesajların hayatımızı yönlendirmesi gerekiyor. Değilse mesaj taşımayan eylemlerimizin bize de topluma da bir faydası olmayacaktır. İbrahim, Tevhidi eylemler için engel tanımamanın; İsmail ise, Allah’ın iradesine şartsız ve itirazsız teslimiyetin sembolü!

Ve şimdi bugünlerde yine bıçaklar hayvanların boğazına doğru uzanmakta. Kestiklerimiz "İsmaillerimiz" olmayınca, ne anlam ifade edecek? Neyin teslimiyetini, neyin feda edilmesini temsil edecek boğazladıklarımız?

Unutmayın, biz kasaplık yapmıyoruz! Evimizde et bulunsun diyede hayvan boğazlamıyoruz! Biz İbrahim'in teslimiyetinin bizde de olduğunu temsilen bıçağı kurbanlarımızın boğazına götürüyoruz.

Buyur Allah'ım! Sen buyur, biz boyun eğip yaşamaya hazırız! İşte hazır olduğumuzun bir ifadesi olarak sana etleri ve kanları ulaşmayan, fakat bizim sana teslim olduğumuz anlamına gelen kurbanlıkları boğazlıyoruz!

Alemlerin Rabbi Olan Allah'a Hamd Olsun!
Devamını oku...

26 Ağustos 2016 Cuma

SIRÂT-I MUSTAKİM


Diyanet'in 12.08.2016 tarihinde yayınladığı "SIRÂT-I MUSTAKİM" adlı yazıdan alıntı yapılarak, kendileriyle çelişen sözlerinden bir kaçı okuyuculara sunulmuştur, buyurun;

"Peygamberimiz (s.a.s), bazı sahabileriyle birlikte bulunduğu bir esnada Kerim Kitabımızdan bir âyet okumuştu. Bu âyet, İslam’dan önceki din mensuplarının, Allah’ın dinini nasıl tahrif ettiklerini şöyle haber veriyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Oysa onlara sadece bir olan Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, yüceler yücesidir; onların ortak koştuklarından münezzehtir.”(Tevbe, 9/31.)

Efendimizin âyet-i okumasını müteakip daha önce Hıristiyan iken Müslüman olmuş bir sahabi, “Yâ Resûlullah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlardı. Siz de onlara uyuyordunuz öyle değil mi?” diye sordu. Sorusuna “Evet!” cevabını alınca da, “İşte âyette sözü edilen durum budur.” buyurdu.(Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’ân, 9; Beyhakî, Sünenü'l Kübrâ, X,196.)

Bu âyet-i kerime bizlere göstermektedir ki; İnsanoğlu , tarih boyunca din anlayışı ve tasavvurunda zaman zaman sapmalar ve savrulmalar yaşamıştır. İşte bu sapma ve savrulmalara karşı Yüce Rabbimiz Âdem (a.s.)’den Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s)’e kadar kutlu elçileri vasıtasıyla insanlığı tevhid inancına çağırmıştır. Tevhid inancı, sırat-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur. Bu yolda sadece bir olan Allah’a itaat, teslimiyet ve kulluk vardır. Bu yolda şirk, küfür, nifak, ikiyüzlülük değil; özüyle sözüyle bir olmak, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak vardır. Bu yolda ahlak, erdem ve samimiyet vardır. Bu yolda eğrilik değil, doğruluk; ihanet değil, sadakat vardır. Bu yolda sapkınlık, azgınlık, haddi aşma ve zalimlik değil; istikamet, adalet ve hakka tabi olmak vardır.

 Bu mübarek yolun son davetçisi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) olmuştur. Yüce Allah, din-i mübin-i İslam’ı Kerim Kitabımızla ve Peygamber Efendimizle kemale erdirmiştir.(Muvattâ, Kader, 3.) O gün bugündür insanlığı bu bereketli yola çağıran hakiki ilim ve irfan ehli nice bahtiyar kimseler olmuştur. Ancak, suret-i haktan görünerek insanları sırât-ı müstakimden saptıran, onları batıla davet eden nice bedbahtlar da olmuştur.

Sırât-ı müstakimde, Allah ve Resûlü’nün, Kur’an ve sünnetin önüne hiçbir anlayışı geçirmek yoktur. Sırât-ı müstakimde dinin sabitelerini değiştirmeye kalkışmak yoktur. Sırât-ı müstakimde hiç kimsenin, arzu ve isteklerine, çıkarlarına göre helal ve haram koyma yetkisi yoktur. Zira böyle bir durum, dini mübin-i İslam’ı tahrif etmektir. Dinin içini boşaltmaktır. Dini tahrip etmektir. Yeni bir din ihdas etmektir. Bilinmelidir ki; kendisini Kur’an ve sünnetin önüne geçirerek yeni bir din ihdas etmeye yeltenenler de, körü körüne böylelerinin peşi sıra gidenler de beyhude bir yolun yolcularıdırlar. Aksine sırât-ı müstakimde Kur’an ve sünnetin ebedi rehberliğinde, İslâm kültür ve medeniyetinin zengin bilgi mirası eşliğinde nezih bir hayat yaşamak vardır.

Yüce Allah’ın dosdoğru yolunda, Peygamberler dışında ismet sıfatına sahip “masum ve tartışılmaz” herhangi bir şahsiyet yoktur. Sırât-ı müstakimde Peygamberler dışında hiç kimsenin özel, seçilmiş ve yanılmaz olduğu düşünülemez. Herhangi bir kimsenin sözlerine, eserlerine ve davranışlarına mahza hikmetli olduğu düşüncesiyle kutsiyet atfedilemez. Sırât-ı müstakimde Allah’a isyan hususunda hiçbir varlığa itaat edilemez. Hâsılı, mutlak itaat ve bağlılık, çerçevesi Kur’an ve sünnet tarafından belirlenen ilkeleredir.

Unutmayalım ki; herkes, ahiretteki âkıbetini bu dünyada yapıp ettikleriyle kendisi belirleyecektir. Hiç kimse sorumluluğunu ve hesabını bir başkasına asla yükleyemeyecektir.( İsrâ, 17/13-14.) O büyük günde tek umudumuz sadık imanımız, samimi niyetimiz, sahih bilgimiz, salih amellerimiz, selim kalbimiz olacaktır. Tek sığınağımız, Rabbimizin engin merhameti olacaktır. Yüce Rabbimiz, bizleri her daim sorumluluk bilinciyle, hesap şuuruyla yaşayan ve merhametine nail olan kullarından eylesin. Yüce Rabbimiz, bizleri bir an olsun sırât-ı müstakiminden ayırmasın, mahrum bırakmasın. Yüce Rabbimiz, dini değerlerimizi, imanımızı, İslam’ımızı tahrif ve istismar etmek isteyenlere fırsat vermesin."

Diyanet Bu Yazıyı Yazarak Kendisine Reddiye Vermiş

Yazılanlar hak, fakat yazan kurum haktan fersah fersah uzak. Hak söz ile batılı kast etmekte kendisine denk ikinci bir kaynak bilmiyoruz. Sureti haktan görünüp tuğyanı, küfrü ve şirki, savunucusu konumunda olduğu tâğuti sistem için meşru gösteren en güçlü kurum.

Yazıda Allah ve Rasulu'nun çizgisine uyulmalıdır deyip kim bu iki kaynak dışına çıkarsa, dinin sabitelerine müdahale etmeye çalışırsa sırât-ı müstakiminden ayrılmış anlamına gelen ifadeler kullanmışlar.

Bu anlamıyla;

Diyanete bakalım, dinin en temel sabitesi, "Allah'tan başka ilah yoktur" ilkesini gözlerden kaçırıp halkı uyutan kurum Diyanet değil mi? Misal, genel evlere ruhsat veren, içkiyi/kumarı/faizi annenin ak sütü gibi helal kabul eden ve işletmelere izin veren/serbestleştiren T.C. yönetimine kalkan olan Diyanet değil mi?

Yazıda, "sureti haktan görünenler" diyerek birilerine taş atarken, kendisini, hatta var oluş amacını/sebebini unutan Diyanet ve tabilerine hatırlatılır; Anayasasını tamamen beșeri kaynaklardan alan T.C. küfür devletini aklayıp paklamaya çalışan sizler hangi surette görünüyorsunuz? Hangi gerekçeyle bu tâğuti sisteme kalkan oluyorsunuz?

"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" Diyanet?!

Devamını oku...

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Ömür Sermayemiz

Ömür sermayemiz, biz istesekte istemesekte sorunsuz bir saatin ilerlemesi gibi tükenmekte... Önüne geçemeyeceğimiz bu hakikati biliyorken, sermayemizi en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi?

Ömür, bize tanınmış sınırlı zaman. Dünyada girmiş olduğunuz okul sınavlarına da çok benziyor. Doğru bir yöntem ile sınava hazırlanmış ve sınav sırasında kendisine tanınmış süreyi en iyi şekilde değerlendirenler, yüksek puanlar alırken, aksine davrananlar kayba uğraşmış bir şekilde sınav mekanından ayrılırlar.

Eskilerden birinin şu sözleri ne kadar da manidar: "Ben, Asr suresinin manasını bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o pazarda şöyle bağırıyordu:

"Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!"

İnsana verilen ömür de bir buz misali devamlı eriyip tükenmektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa, insanın hüsranına sebep olur."

Uzun veya kısa olsun, ömrün hayırlı ve bereketli olanı, salih ameller işlenerek, hakkı ve sabrı tavsiye ederek ve faydalı hizmetler yapılarak değerlendirilenidir. Nitekim Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

"Ömrün uzunu, Allah'a itaat yolunda geçen ömürdür.” (Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4,140)

Olay bundan ibaret, Allah-u Teâlâ hayatı ve ölümü şu ifadelerle özetlemekte; "Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur..."(Mülk Suresi: 2)

Yine Allah Rasulu (s.a.s) şöyle buyurmakta; "İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun olup ameli güzel olandır. İnsanların en şerlisi ise, ömrü uzun, ameli kötü olandır." (Tirmizî, Zühd, 22)

Akıllı olan bir kimse, kendisine imtihan sebebi ile verilmiş olan hayatı, başarıya değil kayba götüren gereksiz ve boş işlere ayırmaz. Zira hayat çok kısa olmasına rağmen malayani işler oldukça fazladır.

Allah-u Teâlâ, son anımızı en güzel anımız eylesin! Ölümü, Tevhid ve takva neşesi içinde tatmayı nasib etsin! Amîn.
Devamını oku...

30 Haziran 2016 Perşembe

Cahiliyye’nin Hükümlerine Sevdalanmak

İman, cahiliyye’den kurtuluştur. Cahiliyyeyi ve cahiliyyenin kanunlarını, hükümlerini terk
etmeyenler, iman sahibi olamazlar. İman etmek, cahiliye ile fiili bir savaşa girmek demektir. Cahiliye hangi maske altında meydana çıkarsa çıksın, Müslüman’ı mücadelesinden vazgeçiremez. Mesela asrımızda “Laikçilik” bir cahiliye mücadelesidir. Çünkü laiklik; din adamları sınıfı bahanesiyle İslâm’ın hayattan uzaklaştırılmasıdır, hayatın dışına itilmesi, dinin devletin siyasal hayatında dindarlar eliyle etkin olmasının engellenmesidir.
Laikliğin ana yurdu, Fransa’dır. Laiklik Fransa’da kilisenin ve papazların siyasete karışmasından sonra Rönesans ile kiliseyi ve din adamlarını devlet yönetiminden uzaklaştırmak için çıkarılmış bir sistemdir. Fakat İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının varlığı söz konusu değildir. Dolayısıyle böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunması söz konusu değildir. O halde böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icra edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun. Bugün içinde yaşadığımız dünyada, İslâm adına meydanlara, gazetelere, ekranlara, kürsülere çıkan pek çok alim, önder, siyasi, akademisyen, maalesef İslâm dışı olduğu bizzat kendi taraflarınca bu kadar net bir biçimde ortaya konan laikliği ve demokrasiyi sahipleniyorlar, bunları benimsediklerini söyleyebiliyorlar. Üstelik bazıları daha da ileri giderek bu cahiliyye hükümlerinin Allah’ın dinine de iftira ederek, İslâmi olduklarını, İslâm’la bağdaştıklarını iddia edebiliyorlar. Rabbimiz buyuruyor:
“Onlar hâlâ cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiye inanan topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Sûresi/50)
Kur’an-ı Kerim’in bu ayeti, cahiliyye sevdalılarından bahsediyor. Allah’ın hükmüne rağmen, Allah’ın şeriatına rağmen kanun aramak, hukuk belirlemeye çalışanları aramak, tutmak, savunmak tamamen cahiliyyeye sevdalanmaktır. Allah’ın hükmünün fevkinde hükümler görmek, başkalarının hükümlerini Allah’ın hükümleri yerine geçirmek, Allah’ın Kur’an’ını askıya alıp Avrupa’dan kanun dilenciliğinde bulunmak, Avrupalıların arzusuna uygun kanunlar icad etmek cahiliyyedir. Cahiliyyenin anlamı apaçık bir biçimde bu ayette ortaya konulmuştur. Cahiliyye, Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve Allah’a değil onlara itaat ve ibadet edilmesi, onlara tapılmasıdır. Cahiliyyenin niteliği İslâm’la çelişmek, İslâm’a karşı olmadır. Yani İslâm’a mukabil ve onun yerine geçsin diye icad edilmiş her şey cahiliyyedir.
Allahû Teâla’nın kitabı Kur’an’dan, Hz. Muhammed (sav)’in sahih sünnetinden alınmayan kanunların, kuralların, kaidelerin kaynağı ister ‘anayasa’, ister ‘babayasa’ ve isterse ‘amayasa’ olsun, hiç fark etmez her halükârda cahiliye kanunları, kuralları ve kaideleridir.
Cahiliyyenin kabulü, Kur’an’ın askıya alınması, Allah’ın hükmünün gereksiz görülmesi, Allah’ın şeriatının reddedilmesi ile doğru orantılıdır. Sosyal ve siyasal yönde hayatlarının idaresini Allah’ın şeriatına bırakmayanlar, cahiliyyenin kavgasını verenlerdir. Yani bunlar Allah’ın şeriatını reddedenlerdir. Bunlar, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır.
Allah’ın şeriatını reddeden; cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir. Cahiliyyeyi yaşayanlar, Allah’ın hududlarını aşanlardır. Cahiliyye sistemleri yalnızca putperestlik şeklinde ortaya çıkan ya da buna benzer mitolojik ilahlara tapmak şeklinden ibaret değildir. Kavmiyet ve vatan gibi ad ve şekli değişik olabilir. Başkalarını zorla egemenliği altında tutan diktatör ve tağutlar gibi yeni putlar olabilir, hatta heykel putlar bunların birer sembolü olabilir. Cebren ve hileyle insanları Allah’ın dininden, Allah’ın dinine uygun bir hayat yaşamaktan alıkoyanlar, sahte ilahlık davasında bulunanlardır. Günümüzde bütün çağdaş toplumlar, komünist, kapitalist, yahudi, hıristiyan ve sözde Müslüman geçinen bazı toplumlar bir tür cahiliyye toplumunu teşkil etmektedirler. Çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine iman ettiklerini ifade etmekle birlikte tevhid akidesinin en önemli esası olan otorite hakkını, egemenlik, hakimiyet ve hükümranlık yetkisini Allah’a vermemektedirler. Hayatlarını düzenleyecekleri kanun ve kuralları koyma yetkisini, hem de mutlak manada, kendi hemcinslerinin oluşturdukları bazı kurumlara, parlamento, hükümet ve yargı gibi organlara vermektedirler. Hakimiyeti, hüküm koyma yetkisini mutlak manada Allahû Teâla’ya değil de, başka şahıslara ve kurumlara bırakanlar, cahiliyye hesabına Allah’a karşı savaşanlardır.
Cahiliyyenin bir manası da Allah’ın hüküm ve hakimiyetine karşı beşeri hüküm ve hakimiyet çeşitleri adına direnmektir. Haramzadeler, tağutlar, laikçiler, tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduranlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinlikle karşı çıkacaklardır. Zira Allah’ın indirdiği hükümler uygulandığında, onların yüzlerine geçirmiş oldukları ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah’a ait olacaktır. Sömürü, zulüm ve haram üzerine kurdukları cahiliyye düzeninde kendilerine maddi çıkar sağlamakta olan sömürücü egemen güçler elbette ki Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır. Hüküm koyma yetkisi, sadece ve tek Allah’ın olmalıdır. İlahlığın her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah’a özgüdür. Zira egemenlik yani hakimiyet kanun koyma hakkı ilahlığın özelliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren ister bir birey, ister bir sınıf, ister bir parti, ister bir gurup, bir ulus, isterse uluslar arası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun, ilahlığın nitelikleri noktasından, herkesten önce Allah’a savaş açmış demektir.
Kanun hükmündeki yalanlarla kamusal alanlar icad edip insanları Allah’ın mülkünde Allah’ın hükümlerine uygun hayat yaşamaktan menedenler, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır. Sosyal konumu itibariyle kendilerince alt tabakalarda bulunan bir Müslüman hanımın başını örtmesine itiraz etmeyenler, başını örten ya da çarşafa bürünen üniversite öğrencisi ya da belli bir kariyer ve kendilerince yüksek bir mevkide olan birisi oldu mu bu sefer devrim krizleri geçirir, laikçilik saralarına tutulur, insan hakları havarisi kesilenler birden bire kırmızı görmüş boğaya dönerler; hatta bazıları daha da sapıtarak ağızlarından salyalar saçan bir mahluka dönüşürler. Cahiliyyeye sevdalanmış olanlar, İslâm’ı ve Müslümanları idare ve idareci konumunda görmek istemeyenlerdir. Kendilerini efendi, kendileri gibi inanmayan ve giyinmeyenleri köle görenler, Ebu Cehil’in neslinden olanlardır.
Cahiliyye, insanların birbirlerini Rabler edinmeleridir. Allah’ın hükümlerine muhalif hüküm icad etmiş olanların hükümlerinin hayata hakim kılınmaları, insanlar nezdinde kabul görmeleri için gayret göstermek, cahiliyye hükümlerine sevdalanmaktır. Rabbimiz cahiliyye sevdalıları karşısında Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’e emir veriyor:
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler edinmeyelim ..” (Âl-i İmran Sûresi/ 64)
İnsanoğlunun haddi ubudiyeti aşıp Rablık iddiasında bulunması, kendi cinsinden Rabler edinmeye çalışması, cahiliyyeye sevdalanmış olmasındandır. Ayette geçen birbirini Rab edinme olayı en katı dikta rejimlerinin (monarşi ve oligarşi) en başta gelen özelliği, insanları kendisine taptırma ve kurumlarını, sistemlerini, yasalarını kanunlarını, değer yargılarını ve ilkelerini benimsetmedir. Cahiliyye sisteminde bazı insanlar Rab, bazı insanlar kul hükmündedirler. İslâm nizamında bütün insanlar eşit konumunda olup yegâne hüküm ve hakimiyet sahibi olan Allah’a kulluk etmekle mükelleftirler. İnsanın hayatını iktisadî, içtimaî, medenî ve idarî alanda kuşatan yasaları yapma ve insana dünya hayatındaki yolunu çizme yetkisini İslâm dışındaki beşer yapısı sistemler, önceden doğmuş olmak, kahraman ve isim yapmış olmak, mal-mülk, nüfuz etki ve güç sahibi olmak, belli topraktan, belli aileden, belli soydan ve belli renkten gelmiş olmak, belli makam ve mevkiye sahip olmak, belli yararlıklar göstermiş olmak gibi nedenlerle bir veya birden fazla kişilere, ya da bir ulusun tamamı adına, yine bazı odaklarca çizilen çizgiler içinde kalmak ve belirtilen yolu aşmamak kaydıyla o ulusça seçilen kişilere verirken, İslâm, bütün insanların yaratanı, yaşatını, öldürüp diriltecek olanı ve tüm Kâinatla birlikte insan bedeninin de itaat ettiği her şeyin Maliki olarak bu yetkiyi Allah’a bırakır ve bu şekilde insanlar arasında tam bir eşitliği sağlar.

(Alıntı)

Devamını oku...