Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Ömür Sermayemiz

Ömür sermayemiz, biz istesekte istemezsekte sorunsuz saatin ilerlemesi gibi tükenmekte... Önüne geçemeyeceğimiz bu hakikati biliyorken, sermayemizi en iyi şekilde değerlendirmemiz gerekmez mi?

"ömür/bize tanınmış sınırlı zaman", dünyada girmiş olduğunuz okul sınavlarına da çok benziyor. Doğru bir yöntem ile sınava hazırlanmış ve sınav sırasında kendisine tanınmış süreyi en iyi şekilde değerlendirenler, yüksek puanlar alırken, aksine davrananlar kayba uğraşmış bir şekilde sınav mekanından ayrılırlar...

Eskilerden birinin şu sözleri ne kadar da manidar, “Ben “Asr” suresinin manasını bir buz satıcısından öğrendim. Çünkü o pazarda şöyle bağırıyordu:

“Sermayesi eriyen bu şahsa merhamet edin!”

İnsana verilen ömür de bir buz misali devamlı eriyip tükenmektedir. Eğer bunu ziyan eder veya yanlış yere harcarsa, insanın hüsranına sebep olur.”

Uzun veya kısa olsun, ömrün hayırlı ve bereketli olanı, salih ameller işlenerek, hakkı ve sabrı tavsiye ederek ve faydalı hizmetler yapılarak değerlendirilenidir. Nitekim Resulullah s.a.s şöyle buyurmuştur:

“Ömrün uzunu, Allah’a itaat yolunda geçen ömürdür.” (Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4,140)

Olay bundan ibaret, Allah Teâlâ hayatı ve ölümü şu; "Hanginizin daha iyi amel işlediğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur..."(Mülk, 2) ifadeler ile özetlemekte.

Yine Allah Resulü s.a.s şöyle buyurmakta; “İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun olup ameli güzel olandır. İnsanların en şerlisi ise, ömrü uzun, ameli kötü olandır.” (Tirmizî, Zühd, 22)

Akıllı kimse odur ki, kendisine imtihan sebebi ile verilmiş olan hayatı imtihanda başarıya değil kayba götüren gereksiz ve boş işlere ayırmaz. Zira hayat çok kısa olmasına rağmen malayani işler oldukça fazladır.

Allah Teâlâ, son anımızı en güzel anımız eylesin! Ölümü, tevhid ve takva neşesi içinde tatmayı nasib etsin! Amîn.
Devamını oku...

30 Haziran 2016 Perşembe

Cahiliyye’nin Hükümlerine Sevdalanmak

İman, cahiliyye’den kurtuluştur. Cahiliyyeyi ve cahiliyyenin kanunlarını, hükümlerini terk etmeyenler, iman sahibi olamazlar. İman etmek, cahiliye ile fiili bir savaşa girmek demektir. Cahiliye hangi maske altında meydana çıkarsa çıksın, Müslüman’ı mücadelesinden vazgeçiremez. Mesela asrımızda “Laikçilik” bir cahiliye mücadelesidir. Çünkü laiklik; din adamları sınıfı bahanesiyle İslâm’ın hayattan uzaklaştırılmasıdır, hayatın dışına itilmesi, dinin devletin siyasal hayatında dindarlar eliyle etkin olmasının engellenmesidir.
Laikliğin ana yurdu, Fransa’dır. Laiklik Fransa’da kilisenin ve papazların siyasete karışmasından sonra Rönesans ile kiliseyi ve din adamlarını devlet yönetiminden uzaklaştırmak için çıkarılmış bir sistemdir. Fakat İslâm’da batıda bilinen şekliyle bir “din adamları” sınıfının varlığı söz konusu değildir. Dolayısıyle böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunması söz konusu değildir. O halde böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinde aktif bir rol oynamalarından söz edilemez. Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icra edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun. Bugün içinde yaşadığımız dünyada, İslâm adına meydanlara, gazetelere, ekranlara, kürsülere çıkan pek çok alim, önder, siyasi, akademisyen, maalesef İslâm dışı olduğu bizzat kendi taraflarınca bu kadar net bir biçimde ortaya konan laikliği ve demokrasiyi sahipleniyorlar, bunları benimsediklerini söyleyebiliyorlar. Üstelik bazıları daha da ileri giderek bu cahiliyye hükümlerinin Allah’ın dinine de iftira ederek, İslâmi olduklarını, İslâm’la bağdaştıklarını iddia edebiliyorlar. Rabbimiz buyuruyor:
“Onlar hâlâ cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiye inanan topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?” (Maide Sûresi/50)
Kur’an-ı Kerim’in bu ayeti, cahiliyye sevdalılarından bahsediyor. Allah’ın hükmüne rağmen, Allah’ın şeriatına rağmen kanun aramak, hukuk belirlemeye çalışanları aramak, tutmak, savunmak tamamen cahiliyyeye sevdalanmaktır. Allah’ın hükmünün fevkinde hükümler görmek, başkalarının hükümlerini Allah’ın hükümleri yerine geçirmek, Allah’ın Kur’an’ını askıya alıp Avrupa’dan kanun dilenciliğinde bulunmak, Avrupalıların arzusuna uygun kanunlar icad etmek cahiliyyedir. Cahiliyyenin anlamı apaçık bir biçimde bu ayette ortaya konulmuştur. Cahiliyye, Allah’ın belirttiği, Kur’an’da ifade edildiği üzere insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması, Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık, kimi insanların ilah kabul edilmesi ve Allah’a değil onlara itaat ve ibadet edilmesi, onlara tapılmasıdır. Cahiliyyenin niteliği İslâm’la çelişmek, İslâm’a karşı olmadır. Yani İslâm’a mukabil ve onun yerine geçsin diye icad edilmiş her şey cahiliyyedir.
Allahû Teâla’nın kitabı Kur’an’dan, Hz. Muhammed (sav)’in sahih sünnetinden alınmayan kanunların, kuralların, kaidelerin kaynağı ister ‘anayasa’, ister ‘babayasa’ ve isterse ‘amayasa’ olsun, hiç fark etmez her halükârda cahiliye kanunları, kuralları ve kaideleridir.
Cahiliyyenin kabulü, Kur’an’ın askıya alınması, Allah’ın hükmünün gereksiz görülmesi, Allah’ın şeriatının reddedilmesi ile doğru orantılıdır. Sosyal ve siyasal yönde hayatlarının idaresini Allah’ın şeriatına bırakmayanlar, cahiliyyenin kavgasını verenlerdir. Yani bunlar Allah’ın şeriatını reddedenlerdir. Bunlar, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır.
Allah’ın şeriatını reddeden; cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir. Cahiliyyeyi yaşayanlar, Allah’ın hududlarını aşanlardır. Cahiliyye sistemleri yalnızca putperestlik şeklinde ortaya çıkan ya da buna benzer mitolojik ilahlara tapmak şeklinden ibaret değildir. Kavmiyet ve vatan gibi ad ve şekli değişik olabilir. Başkalarını zorla egemenliği altında tutan diktatör ve tağutlar gibi yeni putlar olabilir, hatta heykel putlar bunların birer sembolü olabilir. Cebren ve hileyle insanları Allah’ın dininden, Allah’ın dinine uygun bir hayat yaşamaktan alıkoyanlar, sahte ilahlık davasında bulunanlardır. Günümüzde bütün çağdaş toplumlar, komünist, kapitalist, yahudi, hıristiyan ve sözde Müslüman geçinen bazı toplumlar bir tür cahiliyye toplumunu teşkil etmektedirler. Çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine iman ettiklerini ifade etmekle birlikte tevhid akidesinin en önemli esası olan otorite hakkını, egemenlik, hakimiyet ve hükümranlık yetkisini Allah’a vermemektedirler. Hayatlarını düzenleyecekleri kanun ve kuralları koyma yetkisini, hem de mutlak manada, kendi hemcinslerinin oluşturdukları bazı kurumlara, parlamento, hükümet ve yargı gibi organlara vermektedirler. Hakimiyeti, hüküm koyma yetkisini mutlak manada Allahû Teâla’ya değil de, başka şahıslara ve kurumlara bırakanlar, cahiliyye hesabına Allah’a karşı savaşanlardır.
Cahiliyyenin bir manası da Allah’ın hüküm ve hakimiyetine karşı beşeri hüküm ve hakimiyet çeşitleri adına direnmektir. Haramzadeler, tağutlar, laikçiler, tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduranlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinlikle karşı çıkacaklardır. Zira Allah’ın indirdiği hükümler uygulandığında, onların yüzlerine geçirmiş oldukları ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah’a ait olacaktır. Sömürü, zulüm ve haram üzerine kurdukları cahiliyye düzeninde kendilerine maddi çıkar sağlamakta olan sömürücü egemen güçler elbette ki Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır. Hüküm koyma yetkisi, sadece ve tek Allah’ın olmalıdır. İlahlığın her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah’a özgüdür. Zira egemenlik yani hakimiyet kanun koyma hakkı ilahlığın özelliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren ister bir birey, ister bir sınıf, ister bir parti, ister bir gurup, bir ulus, isterse uluslar arası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun, ilahlığın nitelikleri noktasından, herkesten önce Allah’a savaş açmış demektir.
Kanun hükmündeki yalanlarla kamusal alanlar icad edip insanları Allah’ın mülkünde Allah’ın hükümlerine uygun hayat yaşamaktan menedenler, cahiliyye hükümlerine sevdalanmış olanlardır. Sosyal konumu itibariyle kendilerince alt tabakalarda bulunan bir Müslüman hanımın başını örtmesine itiraz etmeyenler, başını örten ya da çarşafa bürünen üniversite öğrencisi ya da belli bir kariyer ve kendilerince yüksek bir mevkide olan birisi oldu mu bu sefer devrim krizleri geçirir, laikçilik saralarına tutulur, insan hakları havarisi kesilenler birden bire kırmızı görmüş boğaya dönerler; hatta bazıları daha da sapıtarak ağızlarından salyalar saçan bir mahluka dönüşürler. Cahiliyyeye sevdalanmış olanlar, İslâm’ı ve Müslümanları idare ve idareci konumunda görmek istemeyenlerdir. Kendilerini efendi, kendileri gibi inanmayan ve giyinmeyenleri köle görenler, Ebu Cehil’in neslinden olanlardır.
Cahiliyye, insanların birbirlerini Rabler edinmeleridir. Allah’ın hükümlerine muhalif hüküm icad etmiş olanların hükümlerinin hayata hakim kılınmaları, insanlar nezdinde kabul görmeleri için gayret göstermek, cahiliyye hükümlerine sevdalanmaktır. Rabbimiz cahiliyye sevdalıları karşısında Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’e emir veriyor:
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler edinmeyelim ..” (Âl-i İmran Sûresi/ 64)
İnsanoğlunun haddi ubudiyeti aşıp Rablık iddiasında bulunması, kendi cinsinden Rabler edinmeye çalışması, cahiliyyeye sevdalanmış olmasındandır. Ayette geçen birbirini Rab edinme olayı en katı dikta rejimlerinin (monarşi ve oligarşi) en başta gelen özelliği, insanları kendisine taptırma ve kurumlarını, sistemlerini, yasalarını kanunlarını, değer yargılarını ve ilkelerini benimsetmedir. Cahiliyye sisteminde bazı insanlar Rab, bazı insanlar kul hükmündedirler. İslâm nizamında bütün insanlar eşit konumunda olup yegâne hüküm ve hakimiyet sahibi olan Allah’a kulluk etmekle mükelleftirler. İnsanın hayatını iktisadî, içtimaî, medenî ve idarî alanda kuşatan yasaları yapma ve insana dünya hayatındaki yolunu çizme yetkisini İslâm dışındaki beşer yapısı sistemler, önceden doğmuş olmak, kahraman ve isim yapmış olmak, mal-mülk, nüfuz etki ve güç sahibi olmak, belli topraktan, belli aileden, belli soydan ve belli renkten gelmiş olmak, belli makam ve mevkiye sahip olmak, belli yararlıklar göstermiş olmak gibi nedenlerle bir veya birden fazla kişilere, ya da bir ulusun tamamı adına, yine bazı odaklarca çizilen çizgiler içinde kalmak ve belirtilen yolu aşmamak kaydıyla o ulusça seçilen kişilere verirken, İslâm, bütün insanların yaratanı, yaşatını, öldürüp diriltecek olanı ve tüm Kâinatla birlikte insan bedeninin de itaat ettiği her şeyin Maliki olarak bu yetkiyi Allah’a bırakır ve bu şekilde insanlar arasında tam bir eşitliği sağlar.

(Alıntı)

Devamını oku...

15 Haziran 2016 Çarşamba

Sıla-i Rahim


Sıla-i rahim, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamında bir İslami terim.  Kişinin kendisine yakınlığı olan kimselere iyilik yapması, onlara ihsanda bulunması anlamına gelir. Sıla kelimesi “v.s.l” kökünden masdar bir kelime olup, ulaşmak, kavuşmak, bağ gibi anlamlara gelir.

Rahim ise, acıma, koruma, şefkat manalarına gelmektedir.  En geniş şekliyle akrabalık hak ve hukukunun yerine getirilmesi, kişinin baba, anne, dede, nine, kardeşler, amcalar, halalar, kardeş çocukları, dayılar, teyzeler sonra da yakınlık derecesine göre nesep bağı olan akrabalarına karşı, imkân nispetinde maddi ve manevi anlamda faydalı olmak, hizmet etmek, ilgi ve alaka göstermek, yerine göre iletişim araçlarıyla da olsa onlarla irtibatı devamlı hale getirmek gibi anlamlara gelmektedir.

       Konumuzla ilgili  Ayetler:

“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” (Nisâ, 4/I)

“Demek idâreyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yer yüzünde fesad çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir. (Muhammed, 47/22-23).

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.” (Nisa : 4/36)

“Allah, adaleti, ihsanı ve yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl: 16/90),

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…”  (İsrâ: 17/26)

Sıla-i rahim dairesine giren kimseleri genel anlamda ifade etmek gerekirse, evvela kan bağı ile veya evlenme yoluyla akraba olanlar, sonrasında ise komşular, aile dostları, öksüzler, yetimler, yoksullar ve diğer müminlerdir.” Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver…” (İsrâ: 17/26)

Sıla-i rahim’in en başında ana babaya hürmet gelir.

“Rabbin “Kendinden başkasına kulluk etmeyin. Ana ve babaya iyi muamele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara “öf” (bile) deme. Onları azarlama. Onlara çok güzel (ve tatlı) söz söyle.” (İsrâ: 17/23)

Müşrik bile olsa ana-babaya hürmet etme konusunu ayetler net olarak ifade etmiştir:

“Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne), Bana ortak koşmaya zorlarlarsa sakın onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin.  Bana yönelenlerin yolunu tut. Sonunda hepinizin dönüşü ancak Banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (Lokman31/15)

Âyetten de anlaşılacağı gibi şirkte ana babaya itaat yoktur. Fakat mü’min olmasalar bile anne babaya karşı hürmet edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Aynı zamanda her evladın ana-babaya yedirmesi, giydirmesi ve onları barındırması da üzerine düşen bir borçtur. Bu konuyu teyit eder anlamda şu hadis de oldukça manidardır.

Esmâ Binti Ebî Bekr (r.a) anlatıyor: “Müşrik olan annem gelmişti. Ona nasıl davranmam gerektiğini Peygamber Efendimiz (s.a.s.)e sordum: “Annem yanıma gelerek, benimle (görüşüp konuşmak) arzu ediyor, anneme iyi davranayım mı?” dedim. “Evet, ona gereken hürmeti göster.” Buyurdular. ” (Buhârî, Edeb 8; Müslim, Zekat,14)

“İyiliklerin en değerlisi, insanın babası öldükten sonra, baba dostunun ailesini kollayıp gözetmesidir” (Müslim Birr, 4; Ebû Dâvûd, Edeb,127 ) Yani babamızın dostlarını da görüp, gözetmemiz, onun ailesini görüp gözetmemiz de sıla i rahim kapsamı içine girer.

“Önce en yakın akrabalarını uyar.” (Şuara 26/ 214) Ayetinin gereği olarak, Rasul tebliğe yakın akrabalarından başlamıştır. İslamiyetin ilk yıllarında inen mekki ayetlerde, Rasul’e akrabalık ilişkilerinin gözetilmesi ve bu hususa dikkat edilmesi emredilmiştir.  Tebliğe akrabalık bağlarını vesile ederek öncelikli olarak bu hedef kitleden başlanması ayrıca önemlidir. Rasulün örnekliğinde bizlerde islama davet’de yakın akrabalardan başlamalıyız.

Sıla-i rahimle ilgili hadislerde,  Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Ana ve babasının ihtiyarlık zamanlarında, bunlardan birine yahut ikisine yetişip de, bunlara gereken hürmet ve hizmette bulunarak Cennet’i hak edemeyen kimsenin burnu yerlerde sürünsün.”  (Müslim, Birr: 9) Hadis gereği ana, baba evlada bir yük değil. Cennete kolayca giriş bileti, cennete kestirme yol olarak görülmelidir.

“Rızkının geniş ömrünün uzun olmasını arzu eden (akrabalarını ziyaret etsin) onlarla olan bağlantısını devam ettirsin.”  (Buhari, Edep:12) Hangimiz ekonomik sıkıntı içinde değiliz. Kişi akrabalarını, amca, hala, dayı, kardeşlerini ziyaret ederse, Allah Rasulü (s.a.v.) rızkının genişleyeceğini söylüyor.

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin” (Buharî, İlim: 37; Müslim, İmam: 74-77)

“Akrabalık bağını koparan (cezasını çekmeden) cennete giremez” (Buhârî, Edeb, 11)

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse akrabasına iyilik etsin. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya faydalı söz söylesin veya sussun” (Riyazü’s Salihin Hadis No: 316)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin” (Buharî, İlim: 37; Müslim, İmam: 74-77),

“Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” (Tirmizi, Zekât, 26)                                                                                                                                                              “Mükafatı en hızlı verilen hayır ve iyilik sıla-i rahimdir. Cezası en hızlı verilen kötülük de zulüm ve sıla-i rahimi terk etmektir”  (Ebû Dâvud,   Edep: 51)

Sevgili Peygamberimizin akrabalarıyla olan ilişkilerinden birkaç kesit sunmak istiyorum:

Doğumunda kendisini ilk olarak emziren Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’yi hiç unutmamış, Mekke’de iken onu ziyaret etmiş ve ona ikramlarda bulunmuştur. Hicret edince Medine’den ona giyecekler göndermiştir. Mekke’nin Fethi’nde onun oğlunun durumunu sorup araştırmış, onun da annesinden önce vefat ettiğini öğrenmiştir.

Sütannesi Halime’yi gördükçe; “Benim annem, benim annem!” diyerek, kendisine içten sevgi ve saygı gösterip, omuz atkısını serip üzerine oturtmuş, istek ve arzularını hemen yerine getirmiştir. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Halime Mekke’ye gelmiş, Peygamberimiz onu ağırlayıp kırk koyun ve bir deve hediye etmiştir.

Huneyn Savaşı’nda esir düşen sütkardeşi Hz. Şeyma’yı elbisesinin üzerine oturtmuş ve ‘hoş geldin’ buyurmuş, gözleri dolu dolu olmuş, ona sütanne ve sütbabasını sormuş, onların ölmüş olduklarını öğrenmiş, sonra Şeyma’ya şunları önermiştir: “İstersen sevgi ve saygıyla yanımda otur, istersen yararlanacağın mallar verip seni kavmine döndüreyim.” Şeyma ikinci teklifi kabul etmiş ve Müslüman olarak kavmine dönmüştür. Onun bu davranışında, 60 yıl kadar sonra bile devam eden vefakârlığını görüyoruz.

Dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyaret ederek kendisine “anne” diye hitap etmiştir. Yine onun için; “Anamdan sonra annem, benim ev halkımdan geride sağ kalan kimsedir.” diyerek iltifat etmiştir.

Abdullah bin Amr (RA) şöyle dedi:  “Rasulullah (SAV)  ‘Sıla-i rahim yapan, karşılık veren değildir. Esas sıla-i rahim, karşı taraf alakasını kestiği halde onu ziyaret edendir’ buyurdu.(Müslim, Tirmizî)

Rasulullah (SAV) şöyle buyuruyor: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse sıla-i rahim yapsın.” (Buhari, Müslim)

Akrabalarımız içerisinde bizlere iyi davrananlar olabileceği gibi bizlere sıkıntı verebilenler de olacaktır. Akrabanın iyiliğine karşı iyilik göstermek güzel olsa da yeterli değildir. Bizlere sıkıntı çıkaranlara karşı ise affedici olmalıyız. Ziyaretleşmek akrabalık bağının devam etmesine en büyük vesiledir. Bu sebeple aramızdaki diyalogları artırmak için ziyaretleşmeleri unutmayalım.
Devamını oku...

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Müslüman Kafir Ayrımı Yapmamak



بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم


“Yeryüzünde meydana gelebilecek en büyük fitne, şirk ve fesat; müslüman ile kafirlerin, Allah (c.c)’a itaat edenle karşı gelenlerin karışmasıdır. Onlar karıştığında İslam nizamının dengesi bozulur. Tevhid akidesinin hakikati belli olmaz ve kaybolur. Sonuçta büyüklüğünü sadece Allah (c.c)’ın bildiği şer meydana gelir. İslam’ın hakim olması, emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i anil münker müessesinin işlemesi ve cihad bayrağının yükselmesi ancak Allah (c.c) için sevmek, Allah (c.c) için buğzetmek ve Allah (c.c)’ın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmakla olur. Buna delalet eden bir çok ayet vardır.” (Ed-Durer'us Seniyye - Cihad Bölümü)

Allah (c.c)’a yemin ederim ki, bu dünyada, bâtıl ve ehlinden bugün beri olmayan, şüphesiz ahirette ondan beri olmayı ve dünyaya geri dönmeyi temenni edecektir. Ama ne yazıkki bu olmayacak ve o günkü pişmanlık sahibine bir şey kazandırmayacaktır. Allah (c.c) bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“O gün yüzleri ateşe çevrilenler derler ki: “Keşke Allah’a ve rasulüne itaat etseydik. Rabbimiz! Biz, kendi liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Ve onlar bizim yolumuzu saptırdılar. Rabbimiz onlara azaptan iki kat ver ve onlara büyük lanet et!” (Ahzab: 66-68)

“O vakit tâbi olunanlar, tâbi olanlardan ayrılarak uzaklaşmıştır ve (her iki taraf da) azabı görmüştür ve onların (aralarındaki) bütün bağları da kopup parçalanmıştır. Tâbi olanlar: “Ah keşke bir kere daha (dünyaya) döndürülsek de onların bizden ayrılarak uzaklaştıkları gibi biz de onlardan ayrılarak uzaklaşsak!” derler. Allah böylece onlara işledikleri amelleri hasretler (pişmanlıklar) halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak da değillerdir.” (Bakara: 166-167)

Allah (c.c)’ın Muvahhid kullarından olmak isteyen, bu asrımızın beşeri kaynaklı kanunlarından, bu kanunları koyanlardan, bu kanunlara tâbi olan ve onu müdafaa edenlerden beri olmalı, iğrenç olan bu yeni dine ve ona tabi olanlara ise, bu dine bağlandıkları müddetçe düşman olup onları tekfir etmelidir.

İşte bu, İbrahim (a.s)’in milletinin dini ve bütün nebi ve rasullerin dinidir. Bu ise; bütün ibadetleri ihlaslı bir şekilde sadece Allah (c.c)’a yapmak, şirkin ve müşriklerin her çeşidinden beri olmak manasına gelen Tevhid kelimesidir ve insanlar ilk olarak buna davet edilirler.

Tevhid milletinin en yüksek mertebesi; tağutu yok etmek ve insanları ona ibadetten uzaklaştırarak sadece Allah (c.c)’ın şeriatine bağlamak için cihad yapmaktır.

Cihadın ilk ve en önemli merhalesi tağutun (beşeri kanunların ve diğer türlerinin) sefilliğini, alçaklığını, sahteliğini, İslam düşmanı olduklarını insanlara haykırman ve bütün gücünle insanları bundan sakındırmaya, onu reddetmeye, ondan uzaklaşmaya ve onu tekfir etmeye davet etmendir. İşte bu, Tevhid dinidir ve nebilerin davetidir. Beşer kanunları ve kullarının, tağutlar ve bağlılarının yüzlerine yeri ve zamanı geldiğinde apaçık bir şekilde şöyle haykırmalısın:

“Sizi ve taptığınız tağutları reddediyoruz. Küfür anayasanızı da reddediyor ve asla kabul etmiyoruz. Tağutlara taptığınız ve anayasaya bağlı kaldığınız müddetçe, Allah (c.c)’ın dinine teslim olup hayatınızın her yönünde sadece O’nun kanunlarını ve şeriatini hakim kılıncaya kadar sizinle aramızda düşmanlık ve kin olduğunu ilan ediyoruz. İbrahim (a.s) ve beraberindeki mü’minlerin kavimlerine söylediğini biz de size aynen söylüyoruz:

“Muhakkak ki biz, sizden ve Allah’tan başka ibadet ettiklerinizden uzağız. Sizi reddettik (tekfir ettik). Tek olan Allah’a iman edinceye kadar bizimle sizin aranızda sonsuza dek sürecek bir düşmanlık ve kin başladı.” (Mümtehine: 4)

Onlara yine Allah (c.c)’ın şu sözünü söyleyeceksin:

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun: 6)

Bu konuda gevşemiş olanlara ve seni gevşetmek isteyenlere aldırma! Onların bu halleri seni üzmesin. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Şehitlerin efendisi; Hamza b. Abdulmuttalib ve zalim bir imam karşısında Allah (c.c)’ın hükümlerine bağlanmayı emrettiği için öldürülen kişidir.” (Hakim rivayet etti Hasen hadis)

Şirk ve şirk ehline karşı cihad yapmak, tağutun alçaklığını ve ona bağlı olanların küfrünü açıklamak, çağdaş beşer sisteminin ve Allah (c.c)’ın şeriatinden başka bütün şeriatlerin basitliğini, adaletsizliğini, alçaklığını ve küfürlerini herkese anlatmak, Allah (c.c)’a yaklaştıran en büyük ameldir. Çünkü Allah (c.c)’ın semadan indirdiği din, ancak Allah (c.c)’ın düşmanlarını alçaltmak, onların gerçek yüzlerini ve şirklerini ortaya çıkartarak sahte maskelerini düşürmek ve bütün insanları onların küfür ve pisliklerinden sakındırmakla hakim olur. Bâtılın ve küfrün gerçek yüzünü ortaya çıkarmadan hak nasıl belli olur?

Şayet tevhidin en yüksek mertebesine ulaşmak ve amellerin en faziletlisini yapmak istiyorsan, sana söylediklerimi yapar ve bu yolda karşılaştığın eziyetlere, imtihanlara sabredersin. Şunu iyi bil; dünyadaki imtihan temiz ile temiz olmayanı, mümin ile kafiri, ihlaslı ile sahtekarı ayırmak için yapılır. Dünyada imtihan edilmeden hiç kimse cenneti kazanamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“İnsanlar sadece “İman ettik” demekle bırakılıp imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Şüphesiz biz onlardan öncekileri de imtihan ettik. Allah elbette sözüne sadık olanları bilir. Ve elbette yalancıları da bilir.” (Ankebut: 2-3)

“Asra andolsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr: 1-3)

Şayet bu büyük mertebeye ulaşmaya güç yetiremiyor, yani; tevhidi apaçık bir şekilde haykırarak insanları buna davet edemiyorsan, bari bundan mertebece daha aşağı olanı yapmaya çalış. Çünkü eziyetlere sabretmek ve münkeri değiştirmek derece derecedir. Sen ancak yapabileceğin mertebeden işe başla! Gücünün yettiği mertebeden işe başlamak sana farzdır. Zira Allah (c.c) insana gücünün üzerinde yük taşıttırmaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez.” (Bakara: 286)

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, eğer buna güç yetiremezse diliyle düzeltsin, buna da güç yetiremezse kalbiyle düzeltsin (buğzetsin). Bu ise imanın en zayıf olanıdır.” (Müslim)

Şayet, münkerin (kötülüğün) yüzüne karşı küfrünü apaçık bir şekilde haykıramıyor, beşerin kanunlarını açıkça reddedemiyor, insanları bu kanunları reddetmeye, o kanunları kabul edenleri tekfir etmeye çağıramıyorsan yani; münkeri değiştirmeye gücün yoksa işte o zaman şirke düşmemen ve muvahhid kalabilmen için en azından tağutu, bağlılarını ve destekleyenlerini tekfir etmeli ve tüm benliğin ile onlardan beri olmalısın! Çocuklarına da tağutun gerçek yüzünü öğretmeli, tağutları, onu destekleyen, kabul ve müdafaa edenleri tekfir etmeyi, buğz ve düşmanlığı onların kalplerine iyice yerleştirmeli, sadece Allah (c.c)’a, rasulüne, İslam şeriatine ve mü’minlere dost olmayı onlara öğretmelisin. İnsanları bu tağutlara (beşer kanunlarına) bağlamaya çalışan, buna davet eden veya buna zorlayan hakim, cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, ordu, emniyet mensubu ve bunlar gibilerine, en yakın akraban olsalar bile buğzedeceksin, çocuklarına da buğzettireceksin! Çocuğunun bebekliğinde ona nasıl süt içirmişsen tevhidi de işte o şekilde adeta yudum yudum içireceksin! Ta ki hak olan tevhid üzere yetişebilsin. Zamanımızdaki insanların çoğunun gafil olduğu La İlahe İllAllah Muhammedun Rasulullah şehadetinin gerçek manası üzere yetişebilsin...

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun! Orada şiddetli melekler vardır. Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeylerde isyan etmezler ve emrolundukları şeyi yerine getirirler.” (Tahrim: 6)

İbni Ömer (r.a)’den Rasulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Her biriniz bir çobansınız ve her biriniz güttüğünden sorumludur... Erkek, kendi ailesinin çobanıdır ve o da güttüğünden sorumludur...” (Buhari, Müslim)

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“İdaresi altındakileri kandıran bir kul bu şekilde ölürse, Allah (c.c) ona cenneti haram kılar.” (Buhari, Müslim)

Ey muvahhid! Bil ki sen evinde bir çobansın ve çocukların da senin güttüğündür. Öyleyse sakın bu görevi yerine getirmemezlik yapma ve bu göreve riayet etmeyen, onu yerine getirmeyen bir kimse olarak Allah (c.c)’a kavuşma! Bu mesele ihmale gelmeyecek derecede ciddi, önemli ve tehlikeli bir meseledir. Bu konuda sakın gevşek davranma! Küçüklüklerinden itibaren çocuklarına tevhidi, La İlahe İllAllah’ın gerçek manasını öğret! Onları, şirk ve tağutun her çeşidinden, bunlara bağlı olanlardan uzak kalabilecekleri ve onlara düşman olabilecekleri bir şekilde yetiştir. Sen bu konuda sorumlusun ve ahirette bundan sorulacaksın. Sakın ihmal etme!

Beşer sistemin kullarının yayın organlarından ve çocukları terbiye metotlarından uzak dur! Çünkü onlar çocuklara tağutları sevdirmeye, ona dost olmaya, onun hükümlerine bağlı kalmaya, onu korumaya teşvik ederler ve bu zihniyetle onları yetiştirirler. Böyle tuzaklardan çocuklarını koru! Televizyon, radyo, gazete ve bunlar gibi her türlü bozgunculuğa sebeb olan yayın organlarından da uzak dur! Çünkü bu yayın organları; nesli bozucu, tağut ve hükümlerini yüceltici yayınlarla insanların zihinlerini bulandırırlar. Yine tağutun okullarından çocuklarını koru! Çocuklara öğretilen derslere karşı uyanık ol! Çünkü onların okulları adeta zehir saçmaktadır. Saçtığı bu zehirlerle nesilleri gerçek tevhidden uzaklaştırır, tağutu ve kanunlarını yücelttirir, onlara bağlandırır, onlara saygı göstertir, ordularını, askerlerini sevdirir, küfrün her çeşidini onlara işlettirir ve böylece çocukları beşerin kulu yapar. O halde sen çocuklarını bunlardan koru!

Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Size öyle bir zaman gelecek ki insanlar, elenecektir. Öyle elenecekler ki çok az kişi kalacaktır. Öyleki; sözünde duranla durmayan, emaneti muhafaza edenle etmeyen birbirine karışacaktır.” Rasulullah (s.a.v) bunu göstermek için parmaklarını birbirine kenetlemişti. Sahabeler şöyle sordular:

“Ya Rasulullah! Böyle bir zamanda ne yapalım?” Rasulullah (s.a.v) şöyle dedi:

“Bildiğinizi uygular, bilmediğinizi uygulamaz ve insanlarla ilgili meseleleri terk ederek nefsinizi ve ailenizi düzeltmeye çalışırsınız.” (İbn-i Mace ve başkaları sahih senedle rivayet etti.)

Tevhidi sağlamak için anlattığımız birinci mertebeyi yapacak güce sahip olamadığında yapman gereken mertebe budur ve bu, tevhidi sağlaman için en asgari mertebedir. Bu mertebede Rasululah (s.a.s)’in zikrettiğimiz hadisini hep hatırla.

Allah (c.c) bizi ve seni doğru yolda sabit kılsın! Zamanımızda İslam şeriatinin tatbik edildiği bir ülke bulunmadığı için Allah (c.c)’ın kanunlarının tatbik edildiği bir ülkeye hicret edemiyor ve bu sebeple İslam şeriatinin tatbik edilmediği kafir bir ülkede yaşamak zorunda kalıyorsan, bil ki orada yapman gereken; o kafir ülkenin küfrünü ikrar edici, onların küfrüne yardım edici, onların kanunlarının uygulanmasını sağlayıcı ve bu konuda onlara destek olucu her türlü görevden uzak durmandır. Bu kaçınma, La İlahe İllAllah şehadetinin gereklerindendir ve İslam’ın geçerli olabilmesi için gerekli olan bir şarttır. Buna rağmen onların işlerinde yine de çalışırsan onlara küfürlerinde yardım etmiş ve onları dost edinmiş olursun. Oysa Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Zulmedenlere güvenme; aksi halde ateş size de dokunur. Sizin için Allah’tan başka hiçbir dost yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz.” (Hud: 113)

Abdullatif Abdurrahman:

“Eğer seni sağlam tutmamış olsaydık, neredeyse onlara azıcık meyledecektin.” (İsra: 74) ayetini açıklarken şöyle dedi:

“Bu ayeti tefsir eden müfessirlerin sözlerine dikkatle bak! Bu ayet, şirk işlemeleri için şirk koşanlara bir mürekkeb vermeyi veya bir kalem ucu açmayı dahi onları desteklemek olarak nitelendirmiştir. Çünkü şirk, Allah (c.c)’a karşı işlenen haramların en büyüğüdür. Hal böyleyken, işlenen şirkle birlikte bundan daha çirkini ise; Allah (c.c)’ın ayetleriyle alay eden, hükümlerini yürürlükten kaldıran ve üstelik küfür, cehalet ve sapıklık kanunları olan beşeri hükümleri adaletle vasfetmektir. Allah (c.c), Rasulü ve mü’minler bilirler ki bu kanunlar küfür, cehalet ve sapıklıktır. Kalbinde zerre kadar iman olan, Allah (c.c)’a, rasulüne, kitabına ve dinine zerre kadar önem veren bir kimse; bu kanunları reddeder, bu tağutun hükümlerini vaaz eden, Allah (c.c)’ın ayetlerinin alaya alındığı meclislerde asla oturmaz ve onlardan uzak durur.

Bu düşmana yapılacak cihad işte böyle olmalıdır. Öyleyse hemen harekete geç, Allah (c.c)’ın dinini yücelt, insanlara bu dini açıkla, bu dine karşı gelenleri kötüle, onlardan ve kanunlarından beri olduğunu söyle! Bu şirke giden yolları iyice araştır ve yollarını kapat, o yollarda sakın yürüme! İnsanların çoğu bu şirkten ve şirk ehlinden beri olsa bile o şirki destekleyen, onlara dostluk gösteren kimselerin safına girenlerin eri olmuştur. Şirkten kurtulmak için Allah (c.c)’tan yardım dileriz.” (Ed-Durer'us Seniyye - Cihad Bölümü - Sayfa 161)

Rızık ve fakirlik korkusu, hiçbir zaman sana sakın mazeret olmasın! Allah (c.c)’ın kendilerine yardım etmediği ve bu sebeple yeryüzünde zelil duruma düşürdüğü kimselerin ağızlarında geveleyip durdukları “ben emir kuluyum” sözünü sakın sen tekrarlama! Bil ki sen, rızkı veren ve en büyük kuvvet sahibi olan Allah (c.c)’ın kulusun.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’tan sakınırsa (Allah) ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı bir yerden rızıklandırır.” (Talak: 2-3)

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size kötülüğü emreder. Allah ise size katından bir bağışlanma ve bolluk vadeder. Şüphesiz ki Allah ihsanı geniş olan ve her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara: 268)

Allah (c.c) kendisine itaat eden kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer fakirlikten korkarsanız Allah dilerse fazlıyla sizi zenginleştirecektir.” (Tevbe: 28)

“Kim Allah yolunda hicret ederse gidecek bir çok yer ve genişlik bulur.” (Nisa: 100)

Müslüman nerede bulunursa bulunsun, her türlü şirkten ve şirk ehlinden uzak durmalıdır. Allah (c.c)’a karşı gelen tağutların kanun ve görevlerinden, Allah (c.c)’ın gazabına sebep olan her türlü işlerinden uzak durmalıdır.

Kişinin şirkten ve şirk ehlinden uzak durması için öncelikle iman ve küfür sınırlarını bilmesi dolayısıyla kimin müslüman ve kimin de kafir olduğunu ayırt etmesi gerekmektedir. Çünkü Allah (c.c) müslümanların müslümanlarla evlenmesini, kafirlerle evlenmemesini emretmiş, müşriklerin ve mürtedlerin kestiklerini haram kılmış, kafirlerle cihad etmemizi, onlara sert davranmamızı ve onlarla savaşmamızı emretmiştir. Bu da iman ve küfür sınırlarını bilmeden kafirlerle mü’minleri ayırdetmeden mümkün olmaz.

Kur’an-ı Kerim’de ve Rasulullah (s.a.v)’ın sünnetinde mü’min ve kafirlerin sıfatları mevcuttur. Bu sıfatlara göre insanlar hakkında mü’min veya kafir diye hüküm verilir. Allah ve rasulünün kafir ve müşrik olarak vasıflandırdığı kişileri müslüman olarak kabul etmek veya onların küfründe ve şirkinde şüphe etmek veya onları tekfir etmeye yanaşmamak Allah ve rasulünün hükmüne karşı çıkmak olacağından böyle düşünen kimse küfre girer.

Şirki ve küfrü bilmeyen kişi tevhidi bilemez, tevhidi bilmeyen kişi de tevhid inancına sahip olamaz. Tevhidi bilen kişi, inancında, amellerinde ve sözlerinde Allah (c.c)’ı nasıl birleyeceğini bilir. İnançlarında, amellerinde ve sözlerinde Allah (c.c)’ı birlemeyip O’na şirk koşanları da bilir. Bütün bu konular birbirine bağlıdır. O halde herkes kendisini sakındırsın ve kendi nefsini hesaba çeksin!

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:


“...Helak olan açık bir delilden dolayı helak olsun, yaşayan da açık bir delilden dolayı yaşasın!” (Enfal: 42)

(Alıntıdır.)
Devamını oku...

1 Mayıs 2016 Pazar

Cuma Namazı

İbni Hacer şöyle der: "Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı, ancak Rasulullah (s.a.v) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır." İbn Hacer'in Cuma namazının Mekke'de farz kılındığı halde orada kılınmayışını, Cuma namazının açık kılınması gereği ve Rasulullah (s.a.v) ile Müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda Cumada anlatılanlar Kureyş'in hem ilahlarının, hem kanunlarının, hem de otoritelerinin sarsılmasına sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah (c.c)’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.
Rasulullah (s.a.v), Mekke'de Müslümanları Kâbe'de bir araya toplayarak Cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı. Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman Cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.v)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.v) ise ona gönderdiği mektupta, Cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah (c.c)'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle Müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Kuba'da Said b. Hayseme'nin evinde 12 kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr, İslam tarihinde Müslümanları Cuma namazı için toplayan ilk kişi idi. İbn-i Şirin şöyle dedi: "Rasulullah (s.a.v) Medine'ye hicret etmeden ve Cuma ayeti indirilmeden önce Medineli Müslümanlar Cuma namazı kılmışlardır." İbn-i Abbas diyor ki: "Rasulullah (s.a.v)'a hicretten evvel Cuma namazı için izin verildi. O, Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti: "Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler'le Cuma namazı kıl." Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp Cuma namazı kıldırmıştır. Rasulullah (s.a.v) da Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak Cuma namazını kıldırmıştır. Cuma Namazı Ne Zaman Farz Olur? Cuma namazı Müslümanlar üzerine Bi'set'in 10. yılında, İsra ve Miraç hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.v) kendisi Mekke'de iken, Medineli Müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki Müslümanlara Cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca Cuma namazı kılmamıştır. Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah (s.a.v)'ın ilk Cumayı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.v) üç sene boyunca Mekke'de Cuma namazını kılmamıştır. Çünkü Cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mekke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazı da farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah (s.a.v) ve Müslümanlar Cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazeretsiz olarak üç defa Cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadiste de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman Cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.v) üç sene boyunca Mekke'de Cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır. Şu halde farz olduğu halde Rasulullah (s.a.v)'ın Mekke'de Cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen Cuma namazı şartları nelerdi?
Cuma namazı kılınacak yerin bütün Müslümanların toplanabileceği ve bütün Müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. Çünkü bütün Müslümanlar toplanıp Cuma namazı kılmış olsalardı, imanı gizli olan bazı Müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak Müslümanlara eziyet edeceklerdi. Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rekatlardan ibaret değildir. Cuma namazında, öğle namazının farz olan iki rekatı yerine, Cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede, Cuma kılındığı anda, Müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla Cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet Müslüman imam Cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam Cumanın rükunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir rüknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, Cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, Cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda Cumanın farziyeti kalkar. Zamanımızda Allah (c.c)'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam Devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri gizlemekte ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler. Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah (c.c)'a ait olduğunu Allah (c.c)'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez. Sırf Cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek Cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar. Kalkıp işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, Cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için Cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak Cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır. Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ul Harp'te Cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, Dar-ul Harp'te de Cuma namazı kılınabilir. Bu şartlara gelince; 1 - Dar-ul Harp'te Cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı. 2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir. Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde Dar-ul Harp'te Cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam Devleti ile barış anlaşması yapmış Dar-ul Harp'te gerçekleşebilir. Bunun dışındaki Dar-ul Harp'lerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler. Şu halde şartları tahakkuk ettiği halde Cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde Cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki, şartları tahakkuk etmediği için Cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar Cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
AKLA GELEN BAZI SORULAR VE CEVAPLARI Soru: İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cumanın farziyeti kalkar mı? Cevap: Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, Daru'l-Harp'te yani İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cuma namazı kılınabilir ve farziyeti kalkmaz. Bu şartlara gelince; 1 - Daru'l-Harp'te Cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı. 2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkça anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir. Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde Daru'l-Harp'te Cuma namazı kılınabilir ve farziyeti kalkmaz. Bu şartlar ise ancak İslam Devleti ile barış antlaşması yapmış Daru'l-Harp'te gerçekleşebilir. Bunun dışındaki Daru'l-Harp'lerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasına kesinlikle müsaade etmezler. Zira hutbede söylenenler büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar Cuma hutbesini kesinlikle kafirlerin izin verdiği ve istediği şekilde yapamazlar. Böyle yapılırsa Cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Üstelik İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak, onların heva ve heveslerine uymak, onlara istekleri konusunda itaat etmektir ve küfürdür. Bu sebeple eğer ki Müslüman imam Cuma için hutbeye çıktığında hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse, bu durumda o imam Cumanın rükunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir rüknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, Cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, Cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda Cumanın farziyeti kalkar. Soru: Kafir bir yöneticinin tayin ettiği imamın arkasında Cuma kılınır mı? Cevap: Kafir bir sistemin veya yöneticinin, kendi sistemine hizmet eden ve yine kendisi gibi kafir olan imamlarının arkasında ne Cuma namazı, ne vakit namazları ve ne de cenaze namazı kılınır. Çünkü onlar kafir olduklarından dolayı müminler üzerinde ne velayet hakkına, ne yöneticilik hakkına ne de imamlık hakkına sahip değillerdir. Maalesef zamanımızda Allah (c.c)’ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı yöneticilerin insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam Devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cuma namazlarının, vakit namazlarının kılınmasına ve diğer bazı ibadet olan amellerin yapılmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak veya İslam’dan kendilerine zarar vermeyecek belirli meseleleri insanlara anlatacak imamlar tayin edip, onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri gizlemekte ve bu şekilde İslam'a değil kafir yöneticilere ve sistemlere hizmet etmektedirler. Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Yine, bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah (c.c)'a ait olduğunu Allah (c.c)'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez. Sırf Cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın ve kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek Cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar. Kalkıp ta; "Camiler açıktır, ezanlar okunuyor, Cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için Cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak Cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir." diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır. Kafir sistemlerinde insanlara imam, din adamı, din profesörü, din doktoru veya din alimi diye tanıttıkları ve asıl görevleri o sistemlere hizmet etmek olan belamlar, aslında birer paralı devlet memurlarıdır. "İmamlık" onların "ekmek teknesi"dir. Onlar için İslam ya da İslami değerler hiç önemli değildir. Bu sebeple bu imamlar: 1 - Allah (c.c)'a ve rasulüne iftira atmaktan geri kalmazlar. 2 - İslam dinini ya bilmezler, ya da kasıtlı saptırırlar. 3 - İslam düşmanlarını yüceltir, över, kahraman ilan ederler. 4 - Allah (c.c)'ın kafir dediklerini Müslüman, Müslüman dediklerini kafir ya da rejim düşmanı vs. ilan ederler. 5 - Allah (c.c)'ın insanlara kitaptan bildirilmesini emrettiği hükümleri gizlerler ve böylece laneti hakederler. 6 - Kafirlere dostluk, müminlere düşmanlık göstermeye teşvik ederler. 7 - Her gün 5 defa minarelerden okudukları ezanın bile ifade ettiği manayı hissetmezler, sadece güzel teganniler yaparlar. 8 - Bidatleri dinden gibi gösterirler ve insanlara cennetten yer parsellerler. 9 - Küfürle yaşamayı İslam olarak gösterirler, böylece küfrün hüküm sürdüğü yerleri İslam'mış gibi gösterirler. 10 - Küfür yolunda savaşmayı ve bu uğurda ölmeyi şehadet olarak vasfederler, insanları buna teşvik ederler. 11 - Dualarında Yahudi, Hristiyan, putperest, ateist vs. demeksizin herkese rahmet okurlar. 12 - Kafirlikleri açık, Allah (c.c)'ın varlığını ve İslam'ı kabul etmediğini söyleyen, hatta İslam'a karşı bayrak açtığı bilinen kimselerin bile cenazelerini kılarlar, onlara kabirleri başında dua ederler. Bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür ve bidatleri işlemekten geri kalmazlar. Bütün bunlara rağmen bu kimselerin İslam'da söz konusu edilen imamlardan olduğunu ve onların peşinde namaz kılınacağını hangi akıl sahibi kimse söyleyebilir ki? Soru: Cuma kılınmadığı takdirde Müslümana bir sorumluluk var mıdır? Cevap: Cuma namazını kılmaması konusunda Müslümana sorumluluğun olabileceği durum ancak şartların tahakkuk etmesi ve Müslümanın Cuma kılmama konusunda mazeretsiz olması halinde söz konusudur. Bu ise Müslümanın yaşadığı dar (yer) ile alakalıdır. Buna göre Müslümanın yaşadığı dara göre Cuma konusundaki sorumluluğu şöyle değerlendirilir: a) Dar'ul-İslam: İslam diyarında bir Müslümanın Cuma namazını kılmaması eğer ki onu inkar etmesi sebebiyle ise o kimse dinden döner ve mürted olur. Şayet Cuma namazını kılmaması inkarı değil, tembelliği veya önemsememesi sebebiyle ise bu kimsenin küfre girmesinden endişe edilir. Bu konuda Rasulullah (s.a.v)'ın bu meselenin ehemmiyetini belirten sözleri vardır. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslümana farzdır." (Nesei, Cumu'a 2; Ebu Davud, Taharet 129), "Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allah (c.c) kalplerini mühürler de gafillerden olurlar." (Müslim, Cumu’a 12; Nesei, Cumu’a 2)
"Allah (c.c), önemsemeyerek üç Cumayı terk eden kişinin kalbini mühürler" (Ebu Davud, Salât 210; Nesei, Cumu’a 2) b) Dar’ul-Küfür: Dar’ul-Küfür kendi arasında şu kısımlara ayrılır: 1) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunan Dar'ul-Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olduğu için kafirler Müslümanların ibadetlerine karışmazlar. Müslümanlar Cuma dahil her ibadetlerini, kafir sistemin değil, İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirirler ve bu konuda kafirler tarafından kendilerine bir zarar söz konusu olmaz. İşte böyle bir yerde sebepsiz Cumayı terk etmek aynen Dar’ul-İslam olan beldede Cumayı terk etmek gibidir. 2) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunmayan Dar'ul-Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olmadığı için kafirler Müslümanların ibadetlerini, İslam'ın emirleri doğrultusunda değil kendi bildirdikleri şekliyle yapılmasını isterler. Bu gibi yerlerde Müslümanlar hür değildirler. Bu sebeple Müslümanlara bu gibi diyarlarda Cuma namazı farz değildir. Çünkü Cuma namazı İslam'ın emirleri doğrultusunda yerine getirilemez. Şayet getirilecek olsa kafirler tarafından eziyete maruz kalırlar. Bu durum, farz kılınmasına rağmen Rasulullah (s.a.v)'ın Mekke'de Cumayı eda etmemesi gibidir. Yani bu gibi diyarlarda Cumanın farziyeti kalkar ve Müslümanlar Cuma namazı yerine öğle namazını eda ederler. Soru: Küfürle hükmeden ve Müslümanlarla anlaşması olmayan küfür diyarlarında Cuma konusunda Müslümanlara düşen görev nedir? Cevap: La İlahe İllallah Kelime-i Tevhid'ini yüklenmiş her Müslümana düşen görev; şirk tamamen ortadan kalkıp din sadece Allah (c.c)'ın oluncaya kadar müşriklerle mücadele etmesidir. Bu sebeple La İlahe İllallah düsturunu çok iyi anlaması ve onu tekrar yeryüzüne hakim kılabilme mücadelesi vermesi gerekir. Böyle yapmakla hem yeryüzünde Allah (c.c)'ın dinini hakim kılma, hem Cuma namazı ve tüm ibadetleri rahatlıkla yerine getirebilme mücadelesi vermiş, hem de Allah (c.c)'ın rızasına uygun amel işlemiştir. İşte böyle diyarlarda Müslümana düşen asıl görev budur. Bu konuda bizler için en güzel örnek Rasulullah (s.a.v)'tır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasûlü'nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab 21)
YAYGIN İDDİALAR VE CEVAPLARI İddia: Biz dışarıdaki imamların arkasında değil kendi bildiğimiz kişiyi tayin ediyoruz... Cevap: Diyelim kendi bildikleri kişiyi tayin ettiler bu kabul, peki bulundukları yer şehir hükmünde mi? Söz konusu yerin şehir hükmünde olduğunu ispat edin o zaman. Bu yerin şehir hükmünde olduğunu düşünelim ve kabul edelim, şimdi bu yer Dar'ul-İslam mı yoksa kafirlerle anlaşmalı Müslümanların yaşadığı bir yer mi? O zaman bunu ispat edin. Bu yerin bir anlık Dar'ul-Harp'le anlaşmalı bir belde olduğunu düşünelim. Bu durumda o beldenin halifesi kim? Kimler o halifeye biat etmiş? Ve niye bu yerde bütün Müslümanlara kapısını açmıyor? İmam tayin edilen kimse hutbesinde ne anlatıyor? Dar'ul-Küfür, küfürlerini insanlara anlatıyor mu? İnsanları şirkten, küfürden sakındırıyor mu? La İlahe İllallah inancının ne olduğunu ve rasullerin niçin bu kelimeyle gönderildiklerini anlatıyor mu? Eğer anlatmıyorsa ve bunlar yapılmıyorsa onların birilerini imam tayin etmeleriyle tağutların birilerini imam tayin etmesi arasında hiç bir fark yok. Çünkü her iki taife de İslam'dan habersiz, ilmi gizleyenler veya ilimden habersiz paralı memurlar hükmündedir. İddia: Size Cumaya gitme diyen buna engel olan biri mi var her yer serbest değil mi? Üstelik Cuma farz kılındığı zamanda peygamberimiz zor durumdaydı bu yüzden kılamamıştı. Cuma namazı farz kılınmış olduğu halde Medine de ise İslam beldesi yoktu, fakat sadece İslam her eve girmişti ve serbesttiler tıpkı günümüzdeki gibi. Cevap: Evet. Dediğinizi inceleyelim, bakalım dediğiniz de ne kadar haklısınız görelim. Diyorsunuz ki; "Rasulullah (s.a.v) o zaman zor durumdaydı." Bu sözünüz de yerden göğe kadar haklısınız. Ama unuttuğunuz bir mesele var ki o da Rasulullah (s.a.v)'ın hangi zorluklar içerisinde olduğudur. Zira Rasulullah (s.a.v) Cuma kılmamasına rağmen tüm zorluklarına rağmen bu meseleden daha zorunu başarmış kâfirlere tevhidi yüzlerine karsı haykırmıştır şimdi sizce şu zamanımızda kâfirlere tevhidi gerçek manasıyla haykırmak mı daha zor, yoksa Cuma kılmak mı? Elbette Tevhidi haykırmak daha zor? O halde acaba hiç düşünmez misiniz Rasulullah (s.a.v) daha zorunu yaptığı halde daha basitini niye yapmamıştır... İste burada ortaya Cuma için Cumaya has şartların olduğu meselesi ortaya çıkıyor. O şartlar ise bilinen şartlardır. Bu şartlar olmadıkça Cuma kılınmaz demektir. ve diyorsunuz ki İslam Medine'de her eve girmiştir... O yüzden Müslümanlar serbesttiler... Bu sözünüzde de haklısınız... O halde simdi şartların aynı olduğunu iddia ediyorsanız haydi tek tek evlerin kapılarını çalalım acaba Allah (c.c)'ın istediği ve resulünün tebliğ ettiği İslam'dan kimler nasibini almışlar görelim... Ama tabi ki burada asıl olan birilerinin İslam dediği değil, Allah (c.c) ve resulünün İslam olarak bildirdiği ve kendisinden razı olduğudur... O halde sizlerle İslam'ı inceden inceye bir konusalım sizler İslam'ın neresindesiniz ki insanları da İslam'ı serbestçe yasayanlar olarak değerlendiriyorsunuz. "Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
Devamını oku...

19 Nisan 2016 Salı

Kutlu Doğum Nedir?

İnsanlar, birisi Kur’an’ın tanıtıp örneklediği Allah(c)’ın Rasulü olan gerçek Peygamber profili ve diğeri de buna karşılık toplumda her geçen gün giderek yerleşmeye ve kök salmaya başlayan Kutlu-Mutlu Doğum programlarında öne çıkartılan (çakma-sahte) profil olmak üzere temelde iki ayrı Peygamber modeli ile karşı karşıyalar.

Bunlardan birisi etkin, tanımlayan, belirleyici, muvahhid, mücahid ve muttaki, uzlaşmaz ve tavizsiz bir dava adamı, Kur’anî ilkeler ve Tevhidî değerler uğruna malını, hayatını ve canını veren, hepimiz gibi etten ve kemikten, üzülüp sevinen, içimizden birisi olarak, adetâ arkadaşımız, komşumuz, ağabeyimiz konumunda gerçek bir Rasulullah!
Diğeri edilgen ve tanımlanan, idare-i maslahatçı, eyyamcı, kendisiyle masaya oturulup tavizler alınabilecek, uzlaşılıp anlaşılabilecek, sinirleri alınmış, hümanist, dövene elsiz, sövene dilsiz, ensesine vurup ağzından lokması alınacak, herkesi ve her şeyi hoş gören, kimseyle görülecek herhangi bir hesabı veya kavgası olmayan, statüko ve egemenlerle bir problemi olmadığı için asla çatışmayan, güllerle tasvir ve temsil edilerek tanımlanan, hayatı ve tatlı canı uğruna vahyî doğrular ve Kur’anî ilkelerden vazgeçebilen, haşa(!) sahte/dublör/çakma bir Peygamber!

Biz Peygamber’in inananlar için her konuda ve her yerde önder, rehber ve eşsiz bir öğretmen oluşuna iman etmişiz. Dolayısıyla O’nu hayatın içinden sürüp çıkararak dışlanmasına rıza gösteremeyiz.

Tam da bu yüzden, kimi çevrelerin yaptıkları gibi sakalı şerifine veya hırkasına değil, olması gerektiği gibi Tevhidî mirasına ve Nebevî Misyonuna talip olduk. Kur’anî mücadelesine, Fıtrî dirilişine ve İslâmî direnişine tabi olup, vasat bir ümmet olma yolunda kulluk ve gayret ediyoruz.

Resmî ve yarı resmi çevrelerce bir taraftan yer yer bazı mistik hezeyanlar bile toplumda adeta din olarak algılanırken, diğer taraftan da vahiy medeniyetimizin yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin her geçen gün çığ gibi büyüdüğü böylesi bir dünyada, “Kutlu Doğum”culuk; kıymeti kendinden menkul, resmî, millî, ideolojik, jakoben bir zihniyetin ürünüdür.

İşin aslına bakılırsa Peygamber’e Nâtlar yazıp, şiirler okumak, aşırı övgüler yağdırarak çağdaş menkıbe fabrikalarında taze ve sürekli hikayeler uydurmak, hem Kur’an’la ve hem de birbiriyle çelişik hadisler(!) yakıştırmak, överken aşırı şekilde yüceltip göklere çıkartmak, güya insanüstü olmadığını ifade için de postacı konumuna düşürerek O’nu yerin dibine batırmak aklı başında hiçbir insana asla yakışmaz.

Peygamber Profilimiz

Aslında hiçbir kuruluş veya şahsın Allah Resulünü, haşa bir hümanist olarak tanıtmaya hakkı ve yetkisi yoktur. Yıllardır “Kutlu-Mutlu Doğum Haftası” kutlayanlar eğer Hz. Peygamber(sav)’in getirdiklerine tümü ile tabi olsalardı bu tarz programların ilan afişlerinde her zaman yaptıkları gibi sadece gülleri değil bazen de kılıç ya da silah resmini koyarlardı bizlere cihadı hatırlatsın diye.

Kendisinde bizim için güzel örnekler bulunan Peygamber; güllerin olduğu kadar kılıçların ve silahların, barışın olduğu kadar, savaşın da temsilcisidir. Müminlere karşı ne kadar merhametli ise, kâfirlere de o kadar şiddetlidir. Ve asıl olan peygamberi anlamak ve tanımaktır. Peygamberi anlamak ise O'na karşı görevlerimizi bilip hakkıyla yerine getirmekten geçer.

O'na iman etmek, Tevhid kelimesindeki "Muhammedun Rasûlullah'ı gereksiz görenlere karşı her türlü tavrı almak ve onlara karşı en güzel şekilde mücadele etmek,
O'nu resmî söylemlerden, mistik/hayalî imgelerden uzak, dosdoğru bir şekilde Kur’an’dan öğrenmek, O'nu sevmek ve başkalarına da sevdirmeye çalışmak,
O'na itaat etmek, sünnetini bütün bir hayata tatbik etmek, örnek ve model almak. Sünnetine asla mesafeli olmamak,
O'nun yolu, çizgisi, mücadele ve mübarek sünnetleri biz müslümanlara birer emanettir. Emanete İhânet etmemek esastır. “Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber'e hâinlik etmeyin. (Sonra) bile bile kendi emanetlerinize hâinlik etmiş olursunuz." (8 Enfâl 27),
O’nun Kitap ve Sünnet’ten oluşan, vahyin bildirip yönlendirdiği Nebevî mirasına (ilim, tevhidve islami devlet) sahip çıkmak.

Müminler olarak, Peygamberlerin vasıflarına güç yettiğince sahip olup Onun gibi dâvetçi, tebliğci olmak, emr-i bi'l-ma'rufu nehy-i anil münkeri kuşanmak, cihad bilincini diri tutmak, canlı Kur'an ve küçük Muhammed’ler olmaya çalışmak, takvâ, ilim ve cihad sahibi olmak,

Artık başka peygamber gelmeyeceğinden, O’nun ümmeti olduğunu iddia edenler, O’nunla birlikte diğer peygamberlerin de risâletlerini ve misyonunu vakit kaybetmeden kuşanmak zorundadır.

Hiç şüphesiz ki, Allah(cc)’ın Rasülü Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa(sav) ; Şenlik, Karnaval, Eğlence/Fashing benzeri, resmî/ideolojik ve derin sponsorlu etkinliklerle; Mevlit Merasimleriyle, Hatimler İndirilerek, Sanatçı Açılımlarıyla, Kutlu Doğum Yemekleri, Pilavı, Helvası, Gülü, Şerbeti, Karanfili, Lokması, Lokumu, Ayranı Dağıtarak, Tasavvuf Musikisi ve Mehter Konserleriyle, Mevlevî–Sema Gösterileriyle, Fonksiyonellikten Uzak Şiir ve Bilgi Yarışmalarıyla, Hissiz, Ruhsuz,  Soğuk, Resmî Ağızlardan Konferans ve Panellerle, Devlet Dairesi-Cami Açılış Törenleriyle, Alakasız Sergi ve Stantlarla, İrili Ufaklı Kermeslerle, Kutlu-Mutlu Doğum Narkozlu Vaazlarla,  Kan Bağışı Kampanyalarıyla,  CD’ler, Balonlar dağıtarak asla anlatılmaz ve anlaşılmaz. Ve O, sadece güllerle temsil ve tarif de edilemez. Olsa olsa bu şekilde ancak Kur’anî Peygamber modeli ve vahyin canlı şahidi olan örnek profili tahrif edilir.

Bizler, mücedele dolu nebevî hareket hattının onurlu, azimli takipçileriyiz! Allah’a hamd olsun ki, Kutlu-Mutlu Doğum’larda öne çıkartılan (defolu, dublör, sahte ve çakma) Peygamber profiline ve misyonuna hiçbir zaman için inanıp iman etmediğimiz gibi, bu kandırmacaya ne talip ne de müşteri olmadık. Çünkü biz zulüm iktidarlarının karşısında asla eğilmeyen, zalimle uzlaşmayan, yalın ayaklı ve mazlumların önderi ve rehberi olan, Mübarek Peygamberlerin ve hidayet imamlarının mirasçılarıyız.

O’nu anlamak için öncelikle Kur’an ve Sünnet’e dosdoğru yaklaşmalı, eğip bükmeden, ikbal, istikbal, iktidar hırsı ve makam tutkusuyla yalpalamadan anlamalı,  şahitliklerimizle çoğaltarak yaşamanın gereğine inanıyoruz. Çünkü O’nun verdiği gibi Tevhidî bir mücadele vermekle, Zulüm, Küfür, İsyan, Tuğyan ve Şirke karşı Kur’anî bir direniş göstermekle mükellef olduğumuz kadar, tağutla, küfürle zulümle uzlaşmamak, anlaşmamak, izzetli ve onurluca tavizsiz bir kimlik ve iman savunması vermekle mükellefiz. İnancımız odur ki, izzet ve şeref, her zaman için mübarek Rasüller gibi İslâm ve müslümanlardan yana tavır almaktır. Allah(c) ve Rasülünün yanında olmaktır. Dolayısıyla müslümanlığı bir an önce üzerimizde dilden hale, söylemden eyleme, ameli salihe dönüşmek gibi bir görevimiz olduğu aşikâr.

Arkasından ağlaya sızlaya gözyaşı dökerek, ağıtlar yakıp nâtlar ve şiirler okuyarak değil, İslâmî kimliğimizi O’nun gibi kuşanıp, hayatın tam ortasında müslümanca, delikanlıca durarak O’nu her yerde hakkınca yaşatmanın mücadelesi içinde olmaya çalışıyoruz.

Kanaatimizce Hz. Peygamber ve Sünnet’in Din’deki yerini anlamak; Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yerini kavramakla eş anlamlıdır. Başka bir deyişle Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yeri, konumu ve değerini anlayamayanlar; aslında Peygamber ve Sünnet’in Din’deki yerini asla anlayamayanlardır.

Hz. Muhammed(s) içinde yaşadığı toplumu için sıradan bir Mekke vatandaşı değil, O bir Peygamber, siyasî lider, İslâmî toplumu inşa edecek olan bir mücahid ve dava adamıydı. İbadeti Siyaset, Siyaseti İbadet olandı, başöğretmen ve önderdi.

Senede bir gün veya bir hafta boyunca değil, her gün, her an mutlaka aramızda yaşatmalıydık O’nu. Unutmamalı, geçmişe ve hatıralarımıza terk etmemeliydik. O bizim hatıralarımıza gömülecek ve ihtiyaç olduğunda ise hatırlanıp, sonradan ruhuna fatiha okunacak birisi değildi.

O’nun sahteleriyle, dublörüyle, taklitleriyle değiştirilmesine, misyon, kimlik ve fonksiyonlarının içi boşaltılarak bir takım hurafe ve bid’atlarla doldurulmasına asla razı olmamakla, karşılaşacağımız bütün sapmaların karşısında Kur’anî, Tevhidî, Peygamberî kimlik ve bilincimizle dimdik durmakla mükellefiz.

Peygamber(s)’in Toplumsal Hayata Yansımaları

Kutlu-Mutlu Doğumcu malum çevrelere göre; İslâm’ın, Kur’an’ın ve Peygamber’in savaşla, cihadla, mücadeleyle, hesap sormayla, dik duruşla, bağımsızlıkla ne alakası olabilirdi ki! Nasıl olsa düzen Kemalist, sistem laikti, aynı Mekke müşriklerinin dediği gibiydi, din ayrı dünya ayrıydı, karıştırmamak lazımdı dini her işe! Put ve Şirk düzenleriyle, Tuğyanla, Küfürle İslâm’ın ne alıp veremediği olsundu ki!  Hatta din sadece vicdan işiydi ve cüzdanla falan da alâkası yoktu! Çarşı-pazara, ticarete, siyasete, aileye, okula, mirasa,  hukuka, kamusal alana, kışlaya karışmaması gerekirdi! Camilerin içine hapsedilmeli, olur olmaz her şeye karıştırılmamalıydı! Yaratan başka, yöneten başka olmalıydı yani!

İbadeti ve siyasetiyle, elindeki “L” kılıcıyla, dirayetli devlet adamlığıyla, davetçi misyonuyla, tavizsiz, uzlaşmasız ve pazarlıksız dava adamı kimliğiyle, adaleti ikame edip şirki izale etmek için verdiği Tevhidî ve Nebevî mücadelesiyle yeterli bir örnektir Hz. Peygamber (sav).

Bizim gözümüzdeki ve gönlümüzdeki Peygamber profili, bu dünyada her zaman ve her şart altında, müslümanca yaşamanın ve ölmenin yollarını bizlere göstermek için Allah(c) tarafından gönderilmişti. O görevini tamamladı ve gitti. Sıra bizde şimdi.

Evet Hz. Muhammed (s); Allah(c) tarafından Peygamber olarak görevlendirildiği ilk andan itibaren, yakın gelecekte İslâm Devletini kurmayı hedefleyen, içinde yaşadığı Mekke toplumunu ekonomik, sosyal, siyasî, akidevî, ahlakî temelleri itibariyle ve tam anlamıyla Kitaba-Kur’an’a-Dine dayandıran, asla tarafsız değil, dinî ve siyasî bir kişidir.

Hz. Muhammed (s) sıradan bir Mekke vatandaşı değildi. O bir Peygamber, siyasî lider, İslâm toplumunu inşa edecek olan kararlı ve yılmaz bir mücahid ve dava adamıydı. İbadeti Siyaset, Siyaseti İbadet olan bir öğretmen ve önderdi, vahiy ve Kur’an’ın ilk muhatabı talebesiydi.

O’nun soluduğu her nefesi, attığı her adımı, içtiği her bir damla suyu, verdiği bir selâmı bile ibadî-siyasî idi.  O Mekke’li muhatapları tarafından da olması gerektiği gibi aynen bu şekilde anlaşılıyordu.

Bütün bunları üst üste birleştirip toplarsak; bazı dost meclisleri ve sohbetlerde, halkın dilinde, kıssalarda, kimi kitaplarda görüp karşılaştığımız Peygamber örneği asla Allah(c)’ın Rasülü Hz. Muhammed olamaz. Olsa olsa en iyi ihtimalle O’nun kötü bir taklidi, dublörü veya sahtesi olmalı. Sizce de öyle değil mi?

Arkasından gözyaşlarıyla, ağlayıp sızlanarak, ağıtlar yakarak, mersiyeler, nâtlar, şiirler
                                                                                         
okuyarak değil, hayatın tam ortasında, O’nun gibi, imanımızı ve mü’min kimliğini kuşanarak, bir Peygamber gibi delikanlıca durarak yaşatabilirdik O’nu ancak.

Kutlu-Mutlu Doğum Nedir?

Direniş, Mukavemet ve Davet/Tebliğ, Mücadele ve Dirilişin Peygamberi'ni değil Mutluluğun, Sevginin, Merhametin, Barışın, Huzurun, Hoşgörü ve Diyaloğun Peygamberi'ni hatırlayıp anan ve kutlayanlar artık her yerde gün geçtikçe çoğalıyorlar.

Eğer; Barışın olduğu kadar Savaşın, Hoşgörünün olduğu kadar Nefretin, Kardeşliğin olduğu kadar Düşmanlığın, Sabrın olduğu kadar Mücadelenin, Peygamberi gündeme gelmiyorsa bu konu körlerin fili tariflerinden farksızdır, yanlı ve yanıltıcıdır…!

Muhammed Mustafa (s) elbette barışın, kardeşlik ve sevginin de Peygamberiydi fakat madalyonun öteki yüzü birilerine çok öcü ve ürkütücü geliyor. Kimileri Peygamber algısı ve anlayışlarında veya dine dair profillerinde Direniş, Mücadele ve İslâmi Harekete yer vermekten korkuyor ve adeta utanıyorlar! Çok garip.

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; Tağut, Küfür, Şirk, Cihad, Mücadele, Direniş, Şehadet, İslâmî Devlet söylemlerinden arındırılarak "Steril" edilmiş, sağlıksız, turfandalardır ve hepsi de “Devlet Serası”nın ürünüdürler.

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; Dinin sadece Allah ile müslümanlık iddiasındaki kişi arasında kalan bir tür bireysel ibadete ve adeta ritüellere dönüştürülmesine hizmet ederler.

Mutlu Doğum'lar; müslümanları uyuşturmak ve uyutmak içindir. Hayatın içinde dinin bir teklif ve aksiyon olarak yer almasına engel olmak içindir.

Kutlu-Mutlu Doğum’lardan Direnişin ve Dirilişin önderi olan Mücahid ve Muttaki Peygamber(s)'e ulaşılamaz!

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; Demokrasiyi, Sivil Toplumculuğu, sorunsuz, kuzu gibi, sorgulamayan, eleştirmeyen, eline vur ağzından lokmasını al cinsinden, etliye sütlüye karışmayan iyi birer vatandaş olmayı öğütlerler.

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; asla Evrensel ve Ümmetçi değildir, buna karşılık ırkçı ve ulusalcıdırlar! İşgal ve işgalcilerle, emperyalistlerle, siyonizmle, kapitalizmle ciddi/dişe dokunur bir sorunları yoktur.

Din’in bütün kurum ve şubeleriyle toplum hayatına kazandırılmasından, Allah(c)’ın hükümlerinin siyasete, yargıya, yönetime, eğitime kısaca devlete hakim kılınmasının zorunluluğundan, İslâm’ın aziz dostları ve kadim düşmanlarından, Müslümanların ayaklarına pranga vuranlardan, pratik hayattan, beşer ideolojilerinin terk edilmesinden, Kur’an’ın tüm zamanlar için vazgeçilmez Yol Haritası, Hidayet Rehberi, Başucu ve Başvuru Kitabı olmasından, içimizdeki Truva Atlarından bahsetmeyen, her şeye rağmen, her şart altında ve her yerde sürdürülmesi gereken bir kulluk mücadelesi ve aydınlık yarınlardan dem vurmayan, resmî veya sivil hiçbir etkinlik KUTLU da Olamaz, meşru da…!

Temelde toplumları Kur’anî, Tevhidî eksende değiştirerek İslamlaşmaya götüren değil, Sistemin dümen suyunda tutup islamizasyona hizmet eden bir içeriktedir Kutlu-Mutlu Doğum programları. Bu yüzden bizler, Kutlu-mutlu dublörlerle canlandırılan (haşâ çakma-sahte) peygamber profillerine asla inanmıyoruz.

Kutlu-Mutlu Doğumlar; Diyanet ve diyalog ekseninde oluşturulmak istenen yarı resmi-milli dindarlık projesi için, herhangi bir risk veya bedel ödemeyi içermeyen, yeni bir din ve yeni bir peygamber algısı için muhteşem ve bulunmaz bir fırsat.

En iddialı, itibarlı, kalabalık, saygı değer, şaşalı veya hürmet edilen İslâmî-dinî organizasyon ve toplantılara dönüp bir bakalım. Sadece Allah(cc)’ı razı etmeye ve O’ndan gayrısına itibar etmemeye yönelik bir içeriğe mi yoksa günü kurtarmaya, durum/vaziyeti idare etmeye dönük bir formül değil midir karşımızda duran ve bütün bir coğrafyaya yayılan kutlu/mutlu doğumlar? Bunların hangisinde dinin özü ve aslı hâkimdir? Kur’an’ın ruhu ve gölgesi ortama sinmiş midir? Allah(c)’ın emir ve yasaklarını birey ve toplum hayatına hâkim kılmaya yönelik bir içeriğe sahipler mi? Bu yönde bir programları var mı? Vizyonları, misyonları buna müsait mi?

Bu tarz toplantı ve programlar genellikle her biri ayrı birer isyan, nifak, zulüm, küfür, şirk ve tuğyan unsuru olan beşerî/ideolojik demokratik sistemlerin ömrüne ömür, gücüne güç katan, onları besleyip destekleyen, Yeşilay veya Kızılay mesabesinde birer koltuk değneği mahiyetindedir. Toplumun damarlarına zerk edilen din kılıflı birer narkozdur.

Toplumu Tevhidî, Kur’anî, Nebevî, İslâmî ölçülerde değişim ve dönüşüme götürebilecek iddia, kabiliyet ve yetenekte değildir. O içerik ve donanımda, o iddia ve perspektifte asla olmamışlardır bu güne kadar.

Hidayet ve kurtuluşun yollarını, şirk ve müşrikle mücadelenin gerekliliğini, kafir ve küfürle uzlaşıp barışmanın değil onlarla ancak hasım olunacağını, safların ve renklerin birbirine karışmayıp ayrışması gerektiğini, inanç ve imanın her zaman ve her şart altında nihai belirleyici ve ayrıştırıcı oluşunu bu tarz toplantı ve programlarda göremezsiniz. Bu onların kimyasına aykırıdır, var oluşlarına ve genlerine terstir.

Kutlu-Mutlu Doğumlar; egemenlik iddiası, yönetim teklifi ve siyasi bir projesi olmayan, toplumları tevhidî değerler ekseninde herhangi bir dönüştürme gayreti veya talebi olmayan, yer yer mistik bir tema, yer yer görsellikler ve folklorik sembollerden oluşan bazı ritüel ve etkinliklerden meydana gelen, türedi bir din anlayışının güncel tezahürleridir.

Kutlu-Mutlu Doğum programları, insanımızın berrak ve sapasağlam dini ile yaşadığı hayat arasında gerçekçi ve kalıcı bağlar kurmasına mı hizmet ediyor yoksa Müslüman halkın dinî-manevî duygularını kabartıp sadece folklorik, kültürel, törensel ve görsel tatmine dönüşen, yanıltıcı vesileler midir?

Büyük ölçüde bürokratik bir atmosferde gerçekleşen,  bazı çevreler tarafından neredeyse hayatî önem verilerek kutsanan ve zavallı Müslüman halka çeşitli göz boyama ve hilelerle dikte edilen (devlet dinine ve peygamber profiline yönlendirip insanımızı sadece bu söyleme mecbur ve mahkum eden) çarpık bir anlayış var karşımızda. Resmî ideolojinin ve devletin kulu/kölesi olan, diyanetin de başrolde yer alarak hizmet ettiği ve bazı İslamcı(!) sivil toplum kuruluşlarının açtığı Kutlu-Mutlu Doğum’larla artık her an ve her yerde karşı karşıyayız. Bu programlarla Müslümanların dinî hassasiyetlerini, uhrevî duygu ve duyarlılıklarını İslâmî-Tevhidî dünya görüşü ve bu yöndeki kulluk ve mücadeleden uzak, hormonlu, resmî sponsorlu, ruhsuz, omurgasız, soğuk programlarla törpüleyip manipüle ediyorlar.

Örnek İnsan Peygamber

Bazılarının sandığı veya işine geldiği gibi; ne askeri, ne parası, ne silahı, ne de muhafızı ve polisi olmayan   tıngır tıngır, boş birisi değildi.

Hz. Peygamber(s)’in Nübüvveti biz Müslümanlar için dinî örneklik ve görev iken, devlet adamlığı ve ordu komutanlığı ise siyasî örneklik kapsamındadır. O İslâmî-dinî bir toplum yapısını oluşturmak için aramıza gönderilmişti. Dinin açık ve net olarak bütün dünyaya tebliğ edilmesi, kişilerle Rabbleri arasında var olan bütün engelleri kaldırmak ve insanlığı özgürleştirmek O’nun ve diğer elçilerin göreviydi. Bu bayrak şimdi bütün mü’min ve Müslümanların elinde ve omuzlarında bir miras.

O, cami/mescidde bir imam, savaşta bir komutan, mahkemede bir yargıç, elçiler huzurunda bir diplomat, medresede bir alim/öğretmen idi. Toplumun bir üyesi ve içimizden birisiydi.

O’nun anlatıp, örneklerle yaşayarak bizlere öğretmiş olduğu dine göre; Minareler süngü, kubbeler miğfer, Camiler kışla, mü'minler de asker idi.

Ve Azîz İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s)’in uygulamalarında cami/mescidin yaklaşık 27 değişik işlevi ve fonksiyonu vardı.

Cemaatle Namaz Kılma Yeri, İ’tikâf Mekânı, İslâm’ın Emir ve Yasaklarının Öğretildiği Okul, Aklî İlimler ve Halk Okulu, İlmî Eserlerin Muhâfazası ve Âlimlerin İstifâdesinde bir Kütüphane, Siyasetin Merkezi, Elçilerin Kabul Edildiği ve Diplomatik Görüşmelerin Yapıldığı Yer, Kamu Yönetim Merkezi, İktisadî/Malî Hizmetlerin Yürütüldüğü Yer, Adâlet/Yargılama ve Yürütme Hizmetleri, İbadî-İdarî ve Siyasî Mekân, Askerî Merkez, Hastahane, Tutukevi ve Hapishane, Tebliğ/Davet ve İrşâd Merkezi, Ümmet ve Cemaatin Buluşma ve Görüşme Yeri, Mü’minler için İstirahat ve Dinlenme Yeri, Nikâh ve Düğün Salonu, Yemek Yenen Yer, Misâfirhane, Ganimet ve Malların Taksim Edildiği, Zekâtların Dağıtıldığı Mekân, Abdest Alma Yeri, Şiir Kürsüsü, Kültür Salonu, Spor Merkezi, Farklı Dinlere Mensup Misâfirler için Mâbed, Karz-ı Hasen Kurumu ve Merkezi, İstişâre ve Organizasyon Mekânıdır.

Kur’an, Peygamber, Din ve İnsan

Sünnet’in Din’deki yerini anlamak; Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yerini kavramakla eş anlamlıdır. Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yeri, konumu ve değerini anlayamayanlar; Sünnet’in Din’deki yerini de asla doğru olarak anlayamazlar.

Unutmayalım ki, bizler öncelikle ilahî vahiy ve Kur’an’ın tamamına muhatabız ve fakat güç yetirebildiğimizle mükellefiz.

Kur’an’a inanmakla başlayan dostluk ve talebeliğimiz; O’nu öğrenmek, Kur’an’a tabi olup O’ndan başkasına tabi olmamak, Kur’an’la öğüt vermek ve Kur’an’la hükmetmek şeklinde sıralanabilecek Kur’an’da bizden istenenleri de gerekli kılıyor.

Kur’an ayetleri veya surelerinin nüzul ortamını bilmek, Rasül’ün Kur’an yorumları ve hayatına aşina olmak, Kur’an’ın diline vakıf olmak, Vahiydeki tedrîcilik esasını kavramak, İdeolojik boyutuyla dini kavramak, Teorik ve pratik olarak İslâmî eğitimi anlamak, Ayetlerin güncel yorumlarına ulaşabilmek, Konuları Kur’an bütünlüğünde kavramak, Kur’an’ın temel ilkelerini ve vahyin gönderiliş mantığını algılayabilmek, âyetlerin amacı, illeti, hikmeti konusunda yeterli donanıma sahip olabilmek için Din-Kur’an-Peygamber ve Sünnet arasındaki anlam ve içerik örgüsüne vakıf olmak, en azından bu konularda bilgi üzerine olması gerekir.

İslâm ve Din’le kendi müsait zamanlarında ilgilenecekler için herhangi bir sorun yoktur. Çünkü onlar, birkaç saatliğine kurulup sonra tekrar bozulan ve bir süre sonra tekrar kurulan günübirlik veya sanal “Darul Erkam” çadırlarına bel bağlamışlardır. Spor salonlarında, Kutlu-Mutlu Doğum’larda coşup tatmin edilecek görselliklerin ve aynı paraleldeki hazların peşindedirler. Bu durum ise Müslüman kesime daha feminin bir karakter kazandırmış ve onların uhrevî-dinî-ruhî-manevî kimyalarını bozmuştur.

Sonuçta din, bir hayat biçimi/nizamı olmaktan, Peygamber(s)’de örnek, rehber ve öğretmen olmaktan çıkmış ve üzülerek belirtelim ki Müslümanlıklarımız da kimi törenlere, sema gösterisi türünden ritüel ve duygusal tatmin araçlarına dönüşmüştür. Halbuki Müslümanlık, örnek kimlik ve şahsiyetin birlikte vücut bulduğu evrensel bir hakikat ve paha biçilemez hazinenin Kur’anî adıdır.

Peygamber algılarımızı eleştirmekten daha önce hepimizin din algısının yeni ve köklü bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekir. Çünkü din algıları problemli olanların doğal olarak Peygamber algıları da, müslümanlıkları da şaibeli ve tartışmaya açık bir hal arz eder.

İnandığını söyleyen insanların Din, Kitap ve Peygamber tasavvurlarının tutarlı ve sağlıklı olup olmadığını anlayıp, üzerinde yürünülen yolun kişiyi doğru/gerçek hedef ve istikametlere ulaştırıp ulaştıramayacağını bilmek için insanın hayat boyu bir dizi imtihan/sınav ve denemelerden geçmesi şarttır.

Asıl olan imanın hayatta hangi işe yaradığıdır. İbadet mekânları ve törenler dışında kalan bire bir yaşanılan gerçek hayatta Din’in gerçek karşılığının ne olduğu veya inancın nelere karşılık geldiğidir.

Hayatın tam ortasında yer almayan, günlük iş ve ilişkilerde kullanılmayıp hep ötelenen, mezarda ve ahirette işe yarayacağı düşünülen bir din gerçek din değildir. Sahtedir. Aynen balın, paranın, pasaportun, kimlik ve markaların sahtelerinin olduğu gibi sahtedir.

Oysa; vatandaşlık ile Kulluk sorumluluklarını birbirine karıştırmayan, Devletin, kişilerin, kurumların değil; sadece Allah(c)’ın kulu olan, Gözünü budaktan, Sözünü dudaktan esirgemeyen; Ordudan, Polisten, Askerden değil sadece Allah(c)’tan korkan, Suç işlemekten değil; Günaha düşmekten çekinen, Yasaklarla değil; Haramlarla kendisine çeki düzen veren, Hapishanelerden değil; Cehennemden korkup çekinen, Yasallıktan değil; Meşruluktan beslenen bir Müslümanlıktır bizim talip olduğumuz!

Anlayan varsa beri gelsin.!

Ütopik, hayal ürünü, bir türlü zamana ve mekâna indirgenemeyen bir Peygamber anlayış ve algısı bütün yönleriyle toplumda egemenken; anlaşılır, tutarlı, çelişkisiz, örneklenip üretilebilen, içimizden birisi gibi bir Peygamber algısını yaşadığımız toplumda, kuşatıcı bir örneklikle,doyurucu, açık ve net olarak hayatın içinde ortaya koymak zorunda oluşumuzun bütün yükü halâ omuzlarımızda dururken, bizim daha yapılacak çok işimiz var!..

(Alıntıdır.)
Devamını oku...