Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

30 Nisan 2016 Cumartesi

CUMA NAMAZI

İbni Hacer şöyle der: Cuma namazı Mekke'de farz kılınmıştı ancak. Rasulullah (s.a.) Mekke'de gizliliği tercih ettiği için orada kılamamıştır.
İbn Hacer'in Cum'a namazının Mekke'de farz kılındığı halde, orada kılınmayışını. Cum'a namazının açık kılınması gereği ve Rasûlullah ile müslümanların o sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış olmalarına bağlamış. Çünkü toplanıp Cuma kılmaları durumunda cumada anlatılanlar Küreyişin ilahlarının, kanunlarının hem de otoritelerinin sarsılmasına sebebiyet vereceği ve bundan dolayıda, gerek Allah ’ın rasulü gerekse müminler zarar göreceği için burada Cuma kılma imkanı bulamamışlardır.
Rasulullah (s.a.s) Mekke'de müslümanlar Ka'be mes-cidinde bir araya toplayarak cuma namazını kılma imkanını bulamamıştı.
Mus'ab b. Umeyr Medine'ye gittiği zaman cuma namazı kılmak için Rasulullah (s.a.s)'den izin istemiş, Rasulullah (s.a.s) de ona gönderdiği mektupta, cuma günü zeval vakti çıktıktan sonra, cemaatle kılacakları iki rekat namazla Allah 'a yaklaşmaya çalışmalarını ve bu vesileyle müslümanlara hitapta bulunmasını emretmişti. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr, Küba'da Said b. Hayseme'nin evinde oniki kişi topladı ve bir koyun kesilerek yenildi. Mus'ab b. Umeyr îslam tarihinde müslümanlar cuma namazı için toplayan ilk kişi idi.
İbn-i Şirin şöyle dedi: Rasulullah (s.a.s) Medine'ye hicret etmeden ve cuma ayeti indirilmeden önce Medineli müslümanlar cuma namazı kılmışlardır.
İbn-i Abbas diyor ki: «Rasulullah (s.a.s)'e hicretten evvel cuma namazı için izin verildi. O Mekke'de bunu eda etmeye imkan bulamadı da Medine muallimi Mus'ab b. Umeyr'e şöyle emretti:
«Cuma günü güneş ortadan kayınca Medineliler-le cuma namazı kıl.»
Esad b. Zürare de Medine'de Nakihul Hadamat'da (Beyaza oğullarının kara taşlığında) kırk kişi toplayıp cuma namazı kıldırmıştır.
Rasulullah (s.a.s) de Medine'ye girerken Salım b. Avf oğullarının oturdukları Ranuna vadisindeki mescidde ilk defa olarak cuma namazını kıldırmıştır.
CUMA NAMAZININ KILINA BİLME ŞARTLARI
ULU’LEMR ŞARTI
Hz. Cabir (r.a)'den rivayet edilen bir hutbede Resûl-i Ekrem (sav): "Bilmiş olunuz ki; Allah û Teâla (c.c) Cum'a Namazını bu sene, bu ayda, bu günde benim şu makamımda kıyamete kadar farz kıldı. Şimdi her kim benim hayatımda ve benden sonra adil veya zalim (Müslüman olmak kaydıyla) bir ûlû'lemr'i olduğu halde, Cum'a'yı hakir görerek veya inkar ederek kılmazsa, Allah û Teâla (c.c) onun iki yakasını bir araya getirmesin ve işinde ona bereket vermesin. İyi biliniz ki tevbe edinceye kadar o kimsenin namazı, zekâtı, haccı ve orucu yoktur. Tevbe edenin tövbesini Allah û Teâla (c.c) kabul eder..."
Hanefi Fûkahası bu Hadis-i Şerif'te geçen "Ve lehû imamûn adilûn ev cairûn" hükmünü esas alarak: "Cum'a Namazı'nın edâsı için ûlû'lemr'in izni şarttır" hükmünde ittifak etmiştir.
Abdullah İbn-i Mesûd (r.a) ve İbn-i Abbas (ra)'dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav): "Dört şey ûlû'lemr'in hakkıdır. Hadd cezalarını tatbik etmek, ganimetleri mücahidler arasında taksim etmek, Cum'a Namazını kıldırmak ve zekatı toplamak" hükmünü beyan buyurmuştur.
"Sahih-i Buhari muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi" isimli eserde: "İmam-ı Azam Ebû Hanife'nin kavline göre devletin (Ulû'lemr'in) izni olmadıkça, Cum'a Namazı sahih olmaz geçer.
ŞEHİR ŞARTI
Cuma kılınacak yerin şehir veya şehir hükmünde olması: Bu şart bazı nakillere ve sahabe uygulamalarına dayanır. Hz. Ali’den şöyle dediği nakledilmiştir: “Cuma namazı, teşrik tekbirleri, Ramazan ve Kurban bayramı namazları, yalnız kalabalık şehir veya kasabalarda kılınır”. İbn Hazm (ö.456/1063) bu naklin sağlam olduğunu ortaya koymuş, Abdurrazzâk aynı hadisi Ebu Abdirrahman es-Sülemi aracılığı ile Hz. Ali’den rivayet etmiştir. Hz. Ali’nin sözü İslâm hukukçularınca bu konuda yeterli bir delil sayılmıştır.
DEVLET ŞARTI
Devletin izninin bulunması: Cuma namazının sahih olması için “devlet temsilcisinin izni” problemi de İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bu iznin gerekli olduğunu söyleyenler olduğu gibi aksini savunanlar da bulunmuştur. Biz aşağıda her iki görüşü ve delillerini vererek değerlendirmeye çalışacağız.
a) Hanefilerin görüşü:
Hanefi hukukçularına göre, cuma namazı için izin gereklidir. Dayandıkları delil Câbir b. Abdillah ve İbn Ömer’den nakledilen şu hadistir: “Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra adaletli veya câir (Müslüman zalim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkar ederek terkederse Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.”
Bu hadiste, cumanın farz olması için adaletli veya adaletsiz Müslüman bir yöneticnin bulunması öngörülmüştür. Cuma namazı büyük cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edileceği için onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardı. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Bazı kimselerin çekişme ve ihtirasları cemaatin namazını engelleyebilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder. Bir grup kılarak, diğerleri çekilse yine amaca ulaşılmaz. Kısaca hikmet ve toplum psikoloji bakımından da cumanın idarenin kontrolünde kılınması gereklidir. Tabiki bu ancak şeri bir devlette gerçekleşe bilir.
Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın müslümanları namaz kılmaktan men etmek isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. İmam Muhammed, bu konuda şu delili zikreder: Hz. Osman, Medine’de kuşatma altında iken, dışarıda bulunan sahabiler Hz. Ali’nin arkasında toplanmış ve o da cuma namazını kıldırmıştır..
Devlet başkanı veya valilerin bizzat cuma namazı kıldırmaları gerekli midir? İbnü’l-Münzir şöyle der: “Öteden beri cuma namazını, devlet başkanı veya onun emriyle kıldıracak bir kimsenin kıldırması şeklinde uygulama yapılmıştır. Bunlar bulunmazsa, halk öğle namazı kılar.”
Hanefilere göre, Hz. Ali bu namazı, insanlar kendi arasında toplandığı ve devlet başkanından izin almak mümkün olmadığı için kıldırmıştır. Bu uygulama, cumanın her zaman izinsiz kılınabileceği anlamına gelmez.
Çünkü dikkat edilirse burada şeri bir devlet vardır küfür kanunlarıyla yönetilen bir devlet yoktur. Laik kanunlarda yönetilen bir devlette bu mümkün değildir buralarda bayram Cuma kılmak o devletin halkın nezdinde şeri devlet imajı vermek küfre insanları daha kul köle etmek demektir.
Sonuç olarak hanefilerin bu konuda, toplum düzenine büyük önem verdikleri anlaşılmaktadır.
Cuma Namazı Ne Zaman Farz Olur?
Cuma namazı müslümanlar üzerine bi'setin 10. yılında, isra ve Mirac hadisesinde farz kılınmıştır. Rasulullah (s.a.s) kendisi Mekke'de iken, Medineli müslümanların lideri Mus'ab b. Umeyr'e haber göndermiş ve oradaki müslümanlara cuma namazını kıldırmasını emretmiş, fakat kendisi Mekke'de üç sene boyunca cuma namazı kılmamıştır.
Sahih kaynakları incelediğimizde Rasulullah'ın ilk cuma'yı Mekke'den Medine'ye hicret ettiği zaman Ranuna vadisinde kıldığını görürüz. Demek ki farz olmasına rağmen Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke' de cuma namazını kılmamıştır. çünkü cuma namazı diğer namazlara benzemez. Cuma namazının şartları diğer namazların şartlarından farklıdır. Bu şartlar Mek-ke'de o anda mevcut olmadığı için, Miraç gecesinde beş vakit namazın farz kılınmasıyla beraber Cuma namazıda farz kılınmış olmasına rağmen, Rasulullah ve müslümanlar cuma namazı yerine öğle namazı kılmışlardır.
Cuma namazı çok önemli bir namazdır. Şartları tahakkuk ettiğinde onun yerine öğle namazı kılınamaz. Şartları tahakkuk ettiği halde mazaretsiz olarak üç defa cuma namazını kılmayan kişinin, sahih hadisde de geçtiği üzere, kalbi mühürlenir. Fakat şartları tahakkuk etmediği zaman cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye ise herhangi bir günah yoktur. Zira Rasulullah (s.a.s) üç sene boyunca Mekke'de cuma namazı yerine öğle namazı kılmıştır.
Şu halde farz olduğu halde Rasulullah'ın Mekke'de cuma namazı kılmamasının sebepleri nelerdi? Başka bir deyişle Mekke'de tahakkuk etmeyen cuma namazı şartları nelerdi?
Cuma namazı kılınacak yerin bütün müslümanların toplanabileceği ve bütün müslümanlara açık bir yer olması gerekir. O esnada bu, Mekke'de mümkün değildi. çünkü bütün müslümanlar toplanıp cuma namazı kılmış olsalardı gizli olan bazı müslümanlar açığa çıkmış olacak ve kafirler toplu olarak müslümanlara eziyet edeceklerdi.
Cuma namazı diğer namazlar gibi sadece ayetler ve rek'atlardan ibaret değildir. Cuma namazında öğle namazının farzının iki rekat yerine, cumanın rükunlarından birisi olan hutbe vardır. Bu hutbede cuma kılındığı anda müslümanları ilgilendiren en önemli meseleler anlatılır. Bu konuşulan şeyler ise büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve müslümanlara eziyet gelir. Müslümanlar kafirlerin izin verdiği kadarıyla hutbe yapmakla cumanın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Zaten İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak küfürdür. Şayet müslüman imam cuma hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse artık imam cumanın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır. Cumanın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
Zamanımızda Allah 'ın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı hükümdarların insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip cuma namazlarının kılınmasına izin verdiklerini görmekteyiz. Hatta bu namazları kıldıracak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. işte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir hükümdarlara hizmet etmektedirler.
Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi? Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah 'tan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her müslümanın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi? Kaldıki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazaretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Dar-ül harp-te cuma namazı hiçbir zaman kılınamaz mı? Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte de cuma namazı kılınabilir. bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte cuma namazı kılınabilir. Bu şartlar da ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasını bile kesinlikle müsaade etmezler.
Şu halde şartları tahakkuk ettiğ.i halde cuma namazı kılmamak ne kadar tehlikeli ise, şartları tahakkuk etmediği halde cuma namazı kılmak da o derece tehlikelidir. Şu da unutulmaması gerekir ki şartları tahakkuk etmediği için cuma namazı yerine öğle namazı kılan bir kişiye düşen de o yerde tekrar cuma namazı kılınabilmesi için gerekli olan şartların tahakkuk edebilmesi için var gücüyle çalışmaktır.
AKLA GELEN BAZI SORULAR VE CEVAPLARI
Soru: İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a’nın farziyyeti kalkar mı?
Cevap: Dört mezhebe göre belirli bazı şartların teşekkül etmesi halinde, dar-ül harpte yani İslam’la hükmedilmeyen bir beldede Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz. Bu şartlara gelince;
1 - Dar-ül harpte cuma namazı kılınabilmesi için Müslümanların serbestçe toplanıp bir araya gelebilecekleri bir yer olmalı.
2 - Toplandıkları bu yerde, Müslümanların aralarında seçmiş oldukları imamın hutbede o anda Müslümanları en çok ilgilendiren meseleleri açıkca anlatabilmesi ve bundan dolayı ne Müslümanlara ne de imama bir eziyet gelmemesi gerekir.
Bu iki şartın gerçekleşmesi halinde dar-ül harpte Cum’a namazı kılınabilir ve farziyyeti kalkmaz.
Bu şartlar ise ancak İslam devleti ile barış antlaşması yapmış dar-ül harpte gerçekleşebilir. Bunun dışındaki dar-ül harplerde bu şartların tahakkuk etme ihtimali çok azdır. Hele de tağut olmasına rağmen insanlara Müslüman devlet imajı veren bir devlette buna asla müsaade edilmez. Çünkü bu gibi devletler kendi hakikatlerini ortaya koyan bir hutbe okunmasına kesinlikle müsaade etmezler. Zira hutbede söylenenler büyük ihtimalle kafirleri kızdırır, bu yüzden de bu konuşmalara izin vermezler ve Müslümanlara eziyet gelir.
Müslümanlara Cum’a hutbesini kesinlikle kafirlerin izin verdiği ve istediği şekilde yapamazlar. Böyle yapılırsa Cum’a’nın bir rüknu olan hutbe şartını yerine getirmiş olmazlar. Üstelik İslam dinini kafirlerin istediği şekilde insanlara açıklamak onların heva ve heveslerine uymak, onlara istekleri konusunda itaat etmektir ve küfürdür.
Bu sebeple eğer ki Müslüman imam Cum’a için hutbeye çıktığında hutbesinde serbestçe ve istediği şekilde o andaki Müslümanların ihtiyacını anlatamayacaksa ya da anlattığı takdirde bundan dolayı eziyet görecekse bu durumda o imam Cum’a’nın rukunlarından biri olan hutbeyi yapamayacak durumdadır.
Cum’a’nın bir ruknunun yapılamayacak hale gelmesi ise, cumanın farziyetini kaldırır. Nerede ve ne zaman olursa olsun, cumanın rükunları tahakkuk etmediği anda cumanın farziyeti kalkar.
Soru: Kafir bir yöneticinin tayin ettiği imamın arkasında Cum’a kılınır mı?
Cevap: Kafir bir sistemin veya yöneticinin, kendi sistemine hizmet eden ve yine kendisi gibi kafir olan imamlarının arkasında ne Cum’a namazı, ne vakit namazları ve ne de cenaze namazı kılınır. Çünkü onlar kafir olduklarından dolayı mü’minler üzerinde ne velayet hakkına, ne yöneticilik hakkına ne de imamlık hakkına sahiptirler.
Maalesef zamanımızda Allah -u Telâ’nın hükümleri dışında hükümlerle hükmeden kafir bazı yöneticilerin insanları uyutmak, onların kendisine zarar vermelerini engellemek ve o devletin İslam devleti olduğu imajını verebilmek için camiler inşa ettirip Cum’a namazlarının, vakit namazlarının kılınmasına ve diğer bazı ibadet olan amellerin yapılmasına izin verdiklerini görmekteyiz.
Hatta bu namazları kıldıracak veya İslam’dan kendilerine zarar vermeyecek belirli meseleleri insanlara anlatacak imamlar tayin edip onlara maaşlar bile verdikleri apaçık bir gerçektir. İşte bu imamlar da kafir devletin istediği şeyleri anlatmakta, istemedikleri şeyleri anlatmamakta ve bu şekilde İslam'a değil kafir yöneticilere ve sistemlere hizmet etmektedirler.
Şayet böyle olmasaydı kafir hükümdarlar onlara maaş verirler miydi?
Şayet bu imamlar gerçek İslam'ı açıklamış olsalardı, yani; hüküm verme yetkisinin yalnız Allah 'a ait olduğunu Allah -u Tealâ’dan başkasının hükümleriyle hükmeden devletin kafir olduğunu, bu devlete itaatin küfür olduğunu ve her Müslüman'ın bu devleti ortadan kaldırmak için elinden geleni yapması gerektiğini ve bütün bunların imanın bir gereği olduğunu, bu şekilde inanmadıkça ve bu şekilde amel etmedikçe kişinin namaz da kılsa, oruç da tutsa, hacca da gitse Müslüman olamayacağını söyleseler bu kafir hükümdarlar onlara izin verirler miydi?
Kaldı ki onlara maaş versinler. Bunun gerçeklemesi düşünülemez.
Sırf cuma namazını eda edebilmek için iki rekat farz kılıp, durumla alakalı olup olmamasına bakmaksızın, hatta kafir devletin hoşuna gidecek şekilde bir hutbe vererek cuma namazının rükunlarını yerine getirdiklerini zannedenler ancak kendilerini aldatırlar.
Kalkıp; işte camiler açıktır, ezanlar okunuyor, cuma namazı kılınmasına ses çıkarılmıyor, bunun için cumanın şart ve rükunları tahakkuk etmiştir, bundan sonra üç defa mazeretsiz olarak cuma namazı kılmayan kişinin kalbi mühürlenir diyen kişi ya İslam'dan habersiz ya da kafirleri yüceltip insanları kandırmak isteyen bir belamdır.
Kafir sistemlerinde insanlara imam, din adamı, din profesörü, din doktoru veya din alimi diye tanıttıkları ve asıl görevleri o sistemlere hizmet etmek olan belamlar, aslında birer paralı devlet memurlarıdır. "İmamlık" onların "ekmek teknesi"dir. Onlar için "İslam" ya da "İslami değerler" hiç önemli değildir. Bu sebeple bu imamlar:
1 - Allah (c.c)'a ve rasulüne iftira atmaktan geri kalmazlar.
2 - İslam dinini ya bilmezler, ya kasıtlı saptırırlar.
3 - İslam düşmanlarını yüceltir, över, kahraman ilan ederler.
4 - Allah (c.c)'ın kafir dediklerini müslüman, müslüman dediklerini kafir ya da rejim düşmanı vs ilan ederler.
5 - Allah (c.c)'ın insanlara kitaptan bildirilmesini emrettiği hükümleri gizlerler ve böylece laneti hakederler.
6 - Kâfirlere dostluk, müminlere düşmanlık göstermeye teşvik ederler.
7 - Her gün 5 defa minarelerden okudukları ezanın bile ifade ettiği manayı hissetmezler, sadece güzel teganniler yaparlar.
8 - Bid'atleri dinden gibi gösterirler ve insanlara cennetten yer parsellerler.
9 - Küfürle yaşamayı İslam olarak gösterirler, böylece küfrün hüküm sürdüğü yerleri İslam’mış gibi gösterirler.
10 - Küfür yolunda savaşmayı ve bu uğurda ölmeyi şehadet olarak vasfederler, insanları buna teşvik ederler.
11 - Dualarında Yahudi, Hıristiyan, putperest, ateist vs demeksizin herkese rahmet okurlar.
12 - Kâfirlikleri açık, İslamı kabul etmediğini söyleyen, hatta İslam'a karşı bayrak açtığı bilinen kimselerin bile cenazelerini kılarlar, onlara kabirleri başında dua ederler.
Bunlar gibi daha bir çok şirk, küfür, bid’atleri işlemekten geri kalmazlar. Bütün bunlara rağmen bu kimselerin İslam’da söz konusu edilen imamlardan olduğunu ve onların peşinde namaz kılınacağını hangi akıl sahibi kimse söyleyebilir ki?
Soru: Cum’a kılınmadığı takdirde Müslüman a bir sorumluluk var mıdır?
Cevap: Cum’a namazını kılmaması konusunda müslümana sorumluluğun olabileceği durum ancak şartların tahakkuk etmesi ve Müslümanın Cum’a kılmama konusunda mazeretsiz olması halinde söz konusudur. Bu ise müslümanın yaşadığı darla (yerle) alakalıdır. Buna göre müslümanın yaşadığı dara göre Cum’a konusundaki sorumluluğu şöyle değerlendirilir:
a) Dar’ul İslam: İslam diyarında bir müslümanın Cum’a namazını kılmaması eğer ki onu inkarı sebebiyle ise o kimse dinden döner ve mürted olur. Şayet Cum’a namazını kılmaması inkarı değil, tembelliği veya önemsememesi sebebiyle ise bu kimsenin küfre girmesinden endişe edilir.
Bu konuda Rasulullah (s.a.s)’ın bu meselenin ehemmiyetini belirten sözleri vardır.
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur:
“Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Nesei, Cumu’a, 2; Ebû Dâvûd, Taharet, 129),
“Cuma namazını kılmayan birtakım kişiler, ya bundan vazgeçerler ya da Allah kalplerini mühürler de gafillerden olurlar.” (Müslim, Cumu’a, 12; Nesei, Cumu’a, 2)
“Allah , önemsemeyerek üç Cuma’yı terk eden kişinin kalbini mühürler” (Ebû Dâvûd, Salât, 210; Nesei, Cumu’a, 2)
b) Dar’ul Küfür: Dar’ul Küfür kendi arasında şu kısımlara ayrılır:
1) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olduğu için kafirler Müslümanların ibadetlerine karışmazlar. Müslümanlar Cum’a dahil her ibadetlerini, kafir sistemin değil İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirirler ve bu konuda kafirler tarafından kendilerine bir zarar söz konusu olmaz.
İşte böyle bir yerde sebepsiz Cum’a’yı terk etmek aynen Dar’ul İslam olan beldede Cum’a’yı terk etmek gibidir.
2) Kendisiyle Anlaşma Halinde Olunmayan Darul Küfür: Bu gibi diyarlarda yaşayan Müslümanlarla kafirler arasında bir sulh olmadığı için kafirler Müslümanların ibadetlerini, İslam’ın emirleri doğrultusunda değil kendi bildirdikleri şekliyle yapılmasını isterler. Bu gibi yerlerde Müslümanlar hür değildirler. Bu sebeple Müslümanlara bu gibi diyarlarda Cum’a namazı farz değildir. Çünkü Cum’a namazı İslam’ın emirleri doğrultusunda yerine getirilemez. Şayet getirilecek olsa kafirler tarafından eziyete maruz kalırlar. Bu durum farz kılınmasına rağmen Rasulullah (s.a.s)’ın Mekke’de Cum’a’yı eda etmemesi gibidir. Yani bu gibi diyarlarda Cum’a’nın farziyyeti kalkar ve Müslümanlar Cum’a namazı yerine öğlen namazını eda ederler.
Soru: Küfürle hükmeden ve Müslümanlarla anlaşması olmayan küfür diyarlarında Cum’a konusunda Müslümanlara düşen görev nedir?
Cevap: La ilahe illAllah kelimei tevhidini yüklenmiş her müslümana düşen görev; şirk tamamen ortadan kalkıp din sadece Allah (c.c)’ın oluncaya kadar müşriklerle mücadele etmesidir. Bu sebeple La ilahe illAllah düsturunu çok iyi anlaması ve onu tekrar yeryüzüne hakim kılabilme mücadelesi vermesi gerekir. Böyle yapmakla hem yeryüzünde Allah (c.c)’ın dinini hakim kılma, hem Cum’a namazı ve tüm ibadetleri rahatlıkla yerine getirebilme mücadelesi vermiş, hem de Allah (c.c)’ın rızasına uygun amel işlemiştir. İşte böyle diyarlarda müslümana düşen asıl görev budur. Bu konuda bizler için en güzel örnek Rasulullah (s.a.s)’dır.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
"Ant olsun, Allah 'ın resulünde sizin için, Allah 'a ve ahi ret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah 'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21)
YAYGIN İDDİALAR VE CEVAPLARI
İDDİA: Biz dışarıdaki imamların arkasında değil kendi bildiğimiz kişiyi tayin ediyoruz
CEVAP: Diyelim kendi bildikleri kişiyi tayin ettiler bu kabul şimdi bulundukları yer (yani) şehir hükmünde mi? Söz konusu yerin şehir hükmünde olduğunu ispat edin o zaman...
Bu yerin şehir hükmünde olduğunu düşünelim ve kabul edelim simdi bu yer darul İslam mı yoksa kâfirlerle anlaşmalı Müslümanların yaşadığı bir yer mi? o zaman bunu ispat edin
Bu yerin bir anlık darul harple anlaşmalı bir belde olduğunu düşünelim... Bu durumda o beldenin halifesi kim... Kimler o halifeye biat etmiş... Ve niye bu yerde bütün Müslümanlara kapısını açmıyor? İmam tayin edilen kimse hutbesinde ne anlatıyor? Darul küfürün küfürlerini insanlara anlatıyor mu? İnsanları sirkten, küfürden sakındırıyor mu? La ilahe illAllah inancının ne olduğunu resullerin niçin bu kelimeyle gönderildiklerini anlatıyor mu? Eğer anlatmıyorsa ve bunlar yapılmıyorsa onların birilerini imam tayin etmeleriyle tagutların birilerini imam tayin etmesi arasında hiç bir fark yok çünkü her iki taife de İslam'dan habersiz ilmi gizleyenler veya ilimden habersiz paralı memurlar hükmündedir
İDDİA: Size cumaya gitme diyen buna engel olan birimi var her yer serbest. Üstelik Cuma farz kılındığı zamanda peygamberimiz zor durumda idi bu yüzden kılamamıştı cuma farz kılındığı halde Medine de ise İslam beldesi yoktu fakat sadece İslam her eve girmişti ve serbesttiler günümüzdeki gibi
CEVAP Evet... Dediğinizi inceleyelim bakalım dediğiz de ne kadar haklısınız görelim diyorsunuzki Rasulullah (s.a.s) O zaman zor durumda idi... Bu sözünüz de yerden göğe kadar haklısınız... Ama unuttuğunuz bir mesele var ki o da Rasulullah (s.a.s)'ın hangi zorluklar içerisinde olduğudur... Zira Rasulullah (s.a.s) Cuma kılmamasına rağmen tüm zorluklarına rağmen bu meseleden daha zorunu başarmış kâfirlere tevhidi yüzlerine karsı haykırmıştır şimdi sizce şu zamanımızda kâfirlere tevhidi gerçek manasıyla haykırmak mı daha zor yoksa Cuma kılmak mı? Elbette Tevhidi haykırmak daha zor? O halde acaba hiç düşünmezimsiniz Rasulullah (s.a.s) daha zorunu yaptığı halde daha basitini niye yapmamıştır... İste burada ortaya Cum'a için cumaya has şartların olduğu meselesi ortaya çıkıyor.
O şartlar ise bilinen şartlardır. Bu şartlar olmadıkça Cum'a kılınmaz demektir.
ve diyorsunuz ki İslam Medine'de her eve girmiştir... O yüzden Müslümanlar serbesttiler...
Bu sözünüzde de haklısınız... O halde simdi şartların aynı olduğunu iddia ediyorsanız haydi tek tek evlerin kapılarını çalalım acaba Allah (c.c)'ın istediği ve resulünün tebliğ ettiği İslam'dan kimler nasibini almışlar görelim... Ama tabiî ki burada asıl olan birilerinin İslam dediği değil, Allah (c.c) ve resulünün İslam olarak bildirdiği ve kendisinden razı olduğudur... O halde sizlerle İslam'ı inceden inceye bir konusalım sizler İslam'ın neresindesiniz ki insanları da İslam’ı serbestçe yasayanlar olarak değerlendiriyorsunuz.

"Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
Devamını oku...

19 Nisan 2016 Salı

Kutlu Doğum Nedir?

İnsanlar , birisi Kur’an’ın tanıtıp örneklediği Allah(c)’ın Rasülü olan gerçek Peygamber profili
ve diğeri de buna karşılık toplumda her geçen gün giderek yerleşmeye ve kök salmaya başlayan Kutlu-Mutlu Doğum programlarında öne çıkartılan (çakma-sahte) profil olmak üzere temelde iki ayrı Peygamber modeli ile karşı karşıyalar.

Bunlardan birisi etkin, tanımlayan, belirleyici, muvahhid, mücahid ve muttaki, uzlaşmaz ve tavizsiz bir dava adamı, Kur’anî ilkeler ve Tevhidî değerler uğruna malını, hayatını ve canını veren, hepimiz gibi etten ve kemikten, üzülüp sevinen, içimizden birisi olarak, adetâ arkadaşımız, komşumuz, ağabeyimiz konumunda gerçek bir Rasülullah!

Diğeri edilgen ve tanımlanan, idare-i maslahatçı, eyyamcı, kendisiyle masaya oturulup tavizler alınabilecek, uzlaşılıp anlaşılabilecek, sinirleri alınmış,hümanist, dövene elsiz, sövene dilsiz, ensesine vurup ağzından lokması alınacak, herkesi ve her şeyi hoş gören, kimseyle görülecek herhangi bir hesabı veya kavgası olmayan, statüko ve egemenlerle bir problemi olmadığı için asla çatışmayan, güllerle tasvir ve temsil edilerek tanımlanan, hayatı ve tatlı canı uğruna vahyî doğrular ve Kur’anî ilkelerden vaz geçebilen, haşa(!) sahte/dublör/çakma bir Peygamber!

Biz Hz. Peygamber(s)’in inananlar için her konuda ve her yerde önder, rehber ve eşsiz bir öğretmen oluşuna iman etmişiz. Dolayısıyla O’nu hayatın içinden sürüp çıkararak dışlanmasına rıza gösteremeyiz.

Tam da bu yüzden, kimi çevrelerin yaptıkları gibi sakalı şerifine veya hırkasına değil, olması gerektiği gibi Tevhidî mirasına ve Nebevî Misyonuna talip olduk. Kur’anî mücadelesine, Fıtrî dirilişine ve İslâmî direnişine tabi olup, vasat bir ümmet olma yolunda kulluk ve gayret ediyoruz.

Resmî ve yarı resmi çevrelerce bir taraftan yer yer bazı mistik hezeyanlar bile toplumda adeta din olarak algılanırken, diğer taraftan da vahiy medeniyetimizin yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin her geçen gün çığ gibi büyüdüğü böylesi bir dünyada, “Kutlu Doğum”culuk; kıymeti kendinden menkul, resmî, millî, ideolojik, jakoben bir zihniyetin ürünüdür.

İşin aslına bakılırsa Hz. Peygamber (s)’e Nâtlar yazıp, şiirler okumak, aşırı övgüler yağdırarak çağdaş menkıbe fabrikalarında taze ve sürekli hikâyeler uydurmak, hem Kur’an’la ve hem de birbiriyle çelişik hadisler(!) yakıştırmak, överken aşırı şekilde yüceltip göklere çıkartmak, güya insanüstü olmadığını ifade için de postacı konumuna düşürerek O’nu yerin dibine batırmak aklı başında hiçbir insana asla yakışmaz.

Peygamber Profilimiz

Aslında hiçbir kuruluş veya şahsın Allah Resulünü, haşa bir hümanist olarak tanıtmaya hakkı ve yetkisi yoktur. Yıllardır “Kutlu-Mutlu Doğum Haftası” kutlayanlar eğer Hz. Peygamber(sav)’in getirdiklerine tümü ile tabi olsalardı bu tarz programların ilan afişlerinde her zaman yaptıkları gibi sadece gülleri değil bazen de kılıç ya da silah resmini koyarlardı bizlere cihadı hatırlatsın diye.

Kendisinde bizim için güzel örnekler bulunan Peygamber; güllerin olduğu kadar kılıçların ve silahların, barışın olduğu kadar, savaşın da temsilcisidir. Müminlere karşı ne kadar merhametli ise, kâfirlere de o kadar şiddetlidir.
Ve asıl olan peygamberi anlamak ve tanımaktır. Peygamberi anlamak ise O'na karşı görevlerimizi bilip hakkıyla yerine getirmekten geçer.

O'na iman etmek, Tevhid kelimesindeki "Muhammedun Rasûlullah'ı gereksiz görenlere karşı her türlü tavrı almak ve onlara karşı en güzel şekilde mücadele etmek,
O'nu resmî söylemlerden, mistik/hayalî imgelerden uzak, dosdoğru bir şekilde Kur’an’dan öğrenmek, O'nu sevmek ve başkalarına da sevdirmeye çalışmak,
O'na itaat etmek, sünnetini bütün bir hayata tatbik etmek, örnek ve model almak. Sünnetine asla mesafeli olmamak,
O'nun yolu, çizgisi, mücadele ve mübarek sünnetleri biz müslümanlara birer emanettir. Emanete İhânet etmemek esastır. “Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber'e hâinlik etmeyin. (Sonra) bile bile kendi emanetlerinize hâinlik etmiş olursunuz." (8 Enfâl 27),
O’nun Kitap ve Sünnet’ten oluşan, vahyin bildirip yönlendirdiği Nebevî mirasına (ilim, tevhidve islami devlet) sahip çıkmak.

Müminler olarak, Peygamberlerin vasıflarına güç yettiğince sahip olup Onun gibi dâvetçi, tebliğci olmak, emr-i bi'l-ma'rufu nehy-i anil münkeri kuşanmak, cihad bilincini diri tutmak, canlı Kur'an ve küçük Muhammed’ler olmaya çalışmak, takvâ, ilim ve cihad sahibi olmak,

Artık başka peygamber gelmeyeceğinden, O’nun ümmeti olduğunu iddia edenler, O’nunla birlikte diğer peygamberlerin de risâletlerini ve misyonunu vakit kaybetmeden kuşanmak zorundadır.

Hiç şüphesiz ki, Allah(cc)’ın Rasülü Hazreti Peygamber Muhammed Mustafa(sav) ; Şenlik, Karnaval, Eğlence/Fashing benzeri, resmî/ideolojik ve derin sponsorlu etkinliklerle; Mevlit Merasimleriyle, Hatimler İndirilerek, Sanatçı Açılımlarıyla, Kutlu Doğum Yemekleri, Pilavı, Helvası, Gülü, Şerbeti, Karanfili, Lokması, Lokumu, Ayranı Dağıtarak, Tasavvuf Musikisi ve Mehter Konserleriyle, Mevlevî–Sema Gösterileriyle, Fonksiyonellikten Uzak Şiir ve Bilgi Yarışmalarıyla, Hissiz, Ruhsuz,  Soğuk, Resmî Ağızlardan Konferans ve Panellerle, Devlet Dairesi-Cami Açılış Törenleriyle, Alakasız Sergi ve Stantlarla, İrili Ufaklı Kermeslerle, Kutlu-Mutlu Doğum Narkozlu Vaazlarla,  Kan Bağışı Kampanyalarıyla,  CD’ler, Balonlar dağıtarak asla anlatılmaz ve anlaşılmaz. Ve O, sadece güllerle temsil ve tarif de edilemez. Olsa olsa bu şekilde ancak Kur’anî Peygamber modeli ve vahyin canlı şahidi olan örnek profili tahrif edilir.

Bizler, mücedele dolu nebevî hareket hattının onurlu, azimli takipçileriyiz! Allah’a hamd olsun ki, Kutlu-Mutlu Doğum’larda öne çıkartılan (defolu, dublör, sahte ve çakma) Peygamber profiline ve misyonuna hiçbir zaman için inanıp iman etmediğimiz gibi, bu kandırmacaya ne talip ne de müşteri olmadık. Çünkü biz zulüm iktidarlarının karşısında asla eğilmeyen, zalimle uzlaşmayan, yalın ayaklı ve mazlumların önderi ve rehberi olan, Mübarek Peygamberlerin ve hidayet imamlarının mirasçılarıyız.

O’nu anlamak için öncelikle Kur’an ve Sünnet’e dosdoğru yaklaşmalı, eğip bükmeden, ikbal, istikbal, iktidar hırsı ve makam tutkusuyla yalpalamadan anlamalı,  şahitliklerimizle çoğaltarak yaşamanın gereğine inanıyoruz. Çünkü O’nun verdiği gibi Tevhidî bir mücadele vermekle, Zulüm, Küfür, İsyan, Tuğyan ve Şirke karşı Kur’anî bir direniş göstermekle mükellef olduğumuz kadar, tağutla, küfürle zulümle uzlaşmamak, anlaşmamak, izzetli ve onurluca tavizsiz bir kimlik ve iman savunması vermekle mükellefiz. İnancımız odur ki, izzet ve şeref, her zaman için mübarek Rasüller gibi İslâm ve müslümanlardan yana tavır almaktır. Allah(c) ve Rasülünün yanında olmaktır. Dolayısıyla müslümanlığı bir an önce üzerimizde dilden hale, söylemden eyleme, ameli salihe dönüşmek gibi bir görevimiz olduğu aşikâr.

Arkasından ağlaya sızlaya gözyaşı dökerek, ağıtlar yakıp nâtlar ve şiirler okuyarak değil, İslâmî kimliğimizi O’nun gibi kuşanıp, hayatın tam ortasında müslümanca, delikanlıca durarak O’nu her yerde hakkınca yaşatmanın mücadelesi içinde olmaya çalışıyoruz.

Kanaatimizce Hz. Peygamber ve Sünnet’in Din’deki yerini anlamak; Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yerini kavramakla eş anlamlıdır. Başka bir deyişle Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yeri, konumu ve değerini anlayamayanlar; aslında Peygamber ve Sünnet’in Din’deki yerini asla anlayamayanlardır.

Hz. Muhammed(s) içinde yaşadığı toplumu için sıradan bir Mekke vatandaşı değil, O bir Peygamber, siyasî lider, İslâmî toplumu inşa edecek olan bir mücahid ve dava adamıydı. İbadeti Siyaset, Siyaseti İbadet olandı, başöğretmen ve önderdi.

Senede bir gün veya bir hafta boyunca değil, her gün, her an mutlaka aramızda yaşatmalıydık O’nu. Unutmamalı, geçmişe ve hatıralarımıza terk etmemeliydik. O bizim hatıralarımıza gömülecek ve ihtiyaç olduğunda ise hatırlanıp, sonradan ruhuna fatiha okunacak birisi değildi.

O’nun sahteleriyle, dublörüyle, taklitleriyle değiştirilmesine, misyon, kimlik ve fonksiyonlarının içi boşaltılarak bir takım hurafe ve bid’atlarla doldurulmasına asla razı olmamakla, karşılaşacağımız bütün sapmaların karşısında Kur’anî, Tevhidî, Peygamberî kimlik ve bilincimizle dimdik durmakla mükellefiz.

Peygamber(s)’in Toplumsal Hayata Yansımaları

Kutlu-Mutlu Doğumcu malum çevrelere göre; İslâm’ın, Kur’an’ın ve Peygamber’in savaşla, cihadla, mücadeleyle, hesap sormayla, dik duruşla, bağımsızlıkla ne alakası olabilirdi ki! Nasıl olsa düzen Kemalist, sistem laikti, aynı Mekke müşriklerinin dediği gibiydi, din ayrı dünya ayrıydı, karıştırmamak lazımdı dini her işe! Put ve Şirk düzenleriyle, Tuğyanla, Küfürle İslâm’ın ne alıp veremediği olsundu ki!  Hatta din sadece vicdan işiydi ve cüzdanla falan da alâkası yoktu! Çarşı-pazara, ticarete, siyasete, aileye, okula, mirasa,  hukuka, kamusal alana, kışlaya karışmaması gerekirdi! Camilerin içine hapsedilmeli, olur olmaz her şeye karıştırılmamalıydı! Yaratan başka, yöneten başka olmalıydı yani!

İbadeti ve siyasetiyle, elindeki “L” kılıcıyla, dirayetli devlet adamlığıyla, davetçi misyonuyla, tavizsiz, uzlaşmasız ve pazarlıksız dava adamı kimliğiyle, adaleti ikame edip şirki izale etmek için verdiği Tevhidî ve Nebevî mücadelesiyle yeterli bir örnektir Hz. Peygamber (sav).

Bizim gözümüzdeki ve gönlümüzdeki Peygamber profili, bu dünyada her zaman ve her şart altında, müslümanca yaşamanın ve ölmenin yollarını bizlere göstermek için Allah(c) tarafından gönderilmişti. O görevini tamamladı ve gitti. Sıra bizde şimdi.

Evet Hz. Muhammed (s); Allah(c) tarafından Peygamber olarak görevlendirildiği ilk andan itibaren, yakın gelecekte İslâm Devletini kurmayı hedefleyen, içinde yaşadığı Mekke toplumunu ekonomik, sosyal, siyasî, akidevî, ahlakî temelleri itibariyle ve tam anlamıyla Kitaba-Kur’an’a-Dine dayandıran, asla tarafsız değil, dinî ve siyasî bir kişidir.

Hz. Muhammed (s) sıradan bir Mekke vatandaşı değildi. O bir Peygamber, siyasî lider, İslâm toplumunu inşa edecek olan kararlı ve yılmaz bir mücahid ve dava adamıydı. İbadeti Siyaset, Siyaseti İbadet olan bir öğretmen ve önderdi, vahiy ve Kur’an’ın ilk muhatabı talebesiydi.

O’nun soluduğu her nefesi, attığı her adımı, içtiği her bir damla suyu, verdiği bir selâmı bile ibadî-siyasî idi.  O Mekke’li muhatapları tarafından da olması gerektiği gibi aynen bu şekilde anlaşılıyordu.

Bütün bunları üst üste birleştirip toplarsak; bazı dost meclisleri ve sohbetlerde, halkın dilinde, kıssalarda, kimi kitaplarda görüp karşılaştığımız Peygamber örneği asla Allah(c)’ın Rasülü Hz. Muhammed olamaz. Olsa olsa en iyi ihtimalle O’nun kötü bir taklidi, dublörü veya sahtesi olmalı. Sizce de öyle değil mi?

Arkasından gözyaşlarıyla, ağlayıp sızlanarak, ağıtlar yakarak, mersiyeler, nâtlar, şiirler
                                                                                         
okuyarak değil, hayatın tam ortasında, O’nun gibi, imanımızı ve mü’min kimliğini kuşanarak, bir Peygamber gibi delikanlıca durarak yaşatabilirdik O’nu ancak.

Kutlu-Mutlu Doğum Nedir?

Direniş, Mukavemet ve Davet/Tebliğ, Mücadele ve Dirilişin Peygamberi'ni değil Mutluluğun, Sevginin, Merhametin, Barışın, Huzurun, Hoşgörü ve Diyaloğun Peygamberi'ni hatırlayıp anan ve kutlayanlar artık her yerde gün geçtikçe çoğalıyorlar.

Eğer; Barışın olduğu kadar Savaşın, Hoşgörünün olduğu kadar Nefretin, Kardeşliğin olduğu kadar Düşmanlığın, Sabrın olduğu kadar Mücadelenin, Peygamberi gündeme gelmiyorsa bu konu körlerin fili tariflerinden farksızdır, yanlı ve yanıltıcıdır…!

Muhammed Mustafa (s) elbette barışın, kardeşlik ve sevginin de Peygamberiydi fakat madalyonun öteki yüzü birilerine çok öcü ve ürkütücü geliyor. Kimileri Peygamber algısı ve anlayışlarında veya dine dair profillerinde Direniş, Mücadele ve İslâmi Harekete yer vermekten korkuyor ve adeta utanıyorlar! Çok garip.

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; Tağut, Küfür, Şirk, Cihad, Mücadele, Direniş, Şehadet, İslâmî Devlet söylemlerinden arındırılarak "Steril" edilmiş, sağlıksız, turfandalardır ve hepsi de “Devlet Serası”nın ürünüdürler.

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; Dinin sadece Allah ile müslümanlık iddiasındaki kişi arasında kalan bir tür bireysel ibadete ve adeta ritüellere dönüştürülmesine hizmet ederler.

Mutlu Doğum'lar; müslümanları uyuşturmak ve uyutmak içindir. Hayatın içinde dinin bir teklif ve aksiyon olarak yer almasına engel olmak içindir.

Kutlu-Mutlu Doğum’lardan Direnişin ve Dirilişin önderi olan Mücahid ve Muttaki Peygamber(s)'e ulaşılamaz!

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; Demokrasiyi, Sivil Toplumculuğu, sorunsuz, kuzu gibi, sorgulamayan, eleştirmeyen, eline vur ağzından lokmasını al cinsinden, etliye sütlüye karışmayan iyi birer vatandaş olmayı öğütlerler.

Kutlu-Mutlu Doğum’lar; asla Evrensel ve Ümmetçi değildir, buna karşılık ırkçı ve ulusalcıdırlar! İşgal ve işgalcilerle, emperyalistlerle, siyonizmle, kapitalizmle ciddi/dişe dokunur bir sorunları yoktur.

Din’in bütün kurum ve şubeleriyle toplum hayatına kazandırılmasından, Allah(c)’ın hükümlerinin siyasete, yargıya, yönetime, eğitime kısaca devlete hakim kılınmasının zorunluluğundan, İslâm’ın aziz dostları ve kadim düşmanlarından, Müslümanların ayaklarına pranga vuranlardan, pratik hayattan, beşer ideolojilerinin terk edilmesinden, Kur’an’ın tüm zamanlar için vazgeçilmez Yol Haritası, Hidayet Rehberi, Başucu ve Başvuru Kitabı olmasından, içimizdeki Truva Atlarından bahsetmeyen, her şeye rağmen, her şart altında ve her yerde sürdürülmesi gereken bir kulluk mücadelesi ve aydınlık yarınlardan dem vurmayan, resmî veya sivil hiçbir etkinlik KUTLU da Olamaz, meşru da…!

Temelde toplumları Kur’anî, Tevhidî eksende değiştirerek İslamlaşmaya götüren değil, Sistemin dümen suyunda tutup islamizasyona hizmet eden bir içeriktedir Kutlu-Mutlu Doğum programları. Bu yüzden bizler, Kutlu-mutlu dublörlerle canlandırılan (haşâ çakma-sahte) peygamber profillerine asla inanmıyoruz.

Kutlu-Mutlu Doğumlar; Diyanet ve diyalog ekseninde oluşturulmak istenen yarı resmi-milli dindarlık projesi için, herhangi bir risk veya bedel ödemeyi içermeyen, yeni bir din ve yeni bir peygamber algısı için muhteşem ve bulunmaz bir fırsat.

En iddialı, itibarlı, kalabalık, saygı değer, şaşalı veya hürmet edilen İslâmî-dinî organizasyon ve toplantılara dönüp bir bakalım. Sadece Allah(cc)’ı razı etmeye ve O’ndan gayrısına itibar etmemeye yönelik bir içeriğe mi yoksa günü kurtarmaya, durum/vaziyeti idare etmeye dönük bir formül değil midir karşımızda duran ve bütün bir coğrafyaya yayılan kutlu/mutlu doğumlar? Bunların hangisinde dinin özü ve aslı hâkimdir? Kur’an’ın ruhu ve gölgesi ortama sinmiş midir? Allah(c)’ın emir ve yasaklarını birey ve toplum hayatına hâkim kılmaya yönelik bir içeriğe sahipler mi? Bu yönde bir programları var mı? Vizyonları, misyonları buna müsait mi?

Bu tarz toplantı ve programlar genellikle her biri ayrı birer isyan, nifak, zulüm, küfür, şirk ve tuğyan unsuru olan beşerî/ideolojik demokratik sistemlerin ömrüne ömür, gücüne güç katan, onları besleyip destekleyen, Yeşilay veya Kızılay mesabesinde birer koltuk değneği mahiyetindedir. Toplumun damarlarına zerk edilen din kılıflı birer narkozdur.

Toplumu Tevhidî, Kur’anî, Nebevî, İslâmî ölçülerde değişim ve dönüşüme götürebilecek iddia, kabiliyet ve yetenekte değildir. O içerik ve donanımda, o iddia ve perspektifte asla olmamışlardır bu güne kadar.

Hidayet ve kurtuluşun yollarını, şirk ve müşrikle mücadelenin gerekliliğini, kafir ve küfürle uzlaşıp barışmanın değil onlarla ancak hasım olunacağını, safların ve renklerin birbirine karışmayıp ayrışması gerektiğini, inanç ve imanın her zaman ve her şart altında nihai belirleyici ve ayrıştırıcı oluşunu bu tarz toplantı ve programlarda göremezsiniz. Bu onların kimyasına aykırıdır, var oluşlarına ve genlerine terstir.

Kutlu-Mutlu Doğumlar; egemenlik iddiası, yönetim teklifi ve siyasi bir projesi olmayan, toplumları tevhidî değerler ekseninde herhangi bir dönüştürme gayreti veya talebi olmayan, yer yer mistik bir tema, yer yer görsellikler ve folklorik sembollerden oluşan bazı ritüel ve etkinliklerden meydana gelen, türedi bir din anlayışının güncel tezahürleridir.

Kutlu-Mutlu Doğum programları, insanımızın berrak ve sapasağlam dini ile yaşadığı hayat arasında gerçekçi ve kalıcı bağlar kurmasına mı hizmet ediyor yoksa Müslüman halkın dinî-manevî duygularını kabartıp sadece folklorik, kültürel, törensel ve görsel tatmine dönüşen, yanıltıcı vesileler midir?

Büyük ölçüde bürokratik bir atmosferde gerçekleşen,  bazı çevreler tarafından neredeyse hayatî önem verilerek kutsanan ve zavallı Müslüman halka çeşitli göz boyama ve hilelerle dikte edilen (devlet dinine ve peygamber profiline yönlendirip insanımızı sadece bu söyleme mecbur ve mahkum eden) çarpık bir anlayış var karşımızda. Resmî ideolojinin ve devletin kulu/kölesi olan, diyanetin de başrolde yer alarak hizmet ettiği ve bazı İslamcı(!) sivil toplum kuruluşlarının açtığı Kutlu-Mutlu Doğum’larla artık her an ve her yerde karşı karşıyayız. Bu programlarla Müslümanların dinî hassasiyetlerini, uhrevî duygu ve duyarlılıklarını İslâmî-Tevhidî dünya görüşü ve bu yöndeki kulluk ve mücadeleden uzak, hormonlu, resmî sponsorlu, ruhsuz, omurgasız, soğuk programlarla törpüleyip manipüle ediyorlar.

Örnek İnsan Peygamber

Bazılarının sandığı veya işine geldiği gibi; ne askeri, ne parası, ne silahı, ne de muhafızı ve polisi olmayan   tıngır tıngır, boş birisi değildi.

Hz. Peygamber(s)’in Nübüvveti biz Müslümanlar için dinî örneklik ve görev iken, devlet adamlığı ve ordu komutanlığı ise siyasî örneklik kapsamındadır. O İslâmî-dinî bir toplum yapısını oluşturmak için aramıza gönderilmişti. Dinin açık ve net olarak bütün dünyaya tebliğ edilmesi, kişilerle Rabbleri arasında var olan bütün engelleri kaldırmak ve insanlığı özgürleştirmek O’nun ve diğer elçilerin göreviydi. Bu bayrak şimdi bütün mü’min ve Müslümanların elinde ve omuzlarında bir miras.

O, cami/mescidde bir imam, savaşta bir komutan, mahkemede bir yargıç, elçiler huzurunda bir diplomat, medresede bir alim/öğretmen idi. Toplumun bir üyesi ve içimizden birisiydi.

O’nun anlatıp, örneklerle yaşayarak bizlere öğretmiş olduğu dine göre; Minareler süngü, kubbeler miğfer, Camiler kışla, mü'minler de asker idi.

Ve Azîz İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (s)’in uygulamalarında cami/mescidin yaklaşık 27 değişik işlevi ve fonksiyonu vardı.

Cemaatle Namaz Kılma Yeri, İ’tikâf Mekânı, İslâm’ın Emir ve Yasaklarının Öğretildiği Okul, Aklî İlimler ve Halk Okulu, İlmî Eserlerin Muhâfazası ve Âlimlerin İstifâdesinde bir Kütüphane, Siyasetin Merkezi, Elçilerin Kabul Edildiği ve Diplomatik Görüşmelerin Yapıldığı Yer, Kamu Yönetim Merkezi, İktisadî/Malî Hizmetlerin Yürütüldüğü Yer, Adâlet/Yargılama ve Yürütme Hizmetleri, İbadî-İdarî ve Siyasî Mekân, Askerî Merkez, Hastahane, Tutukevi ve Hapishane, Tebliğ/Davet ve İrşâd Merkezi, Ümmet ve Cemaatin Buluşma ve Görüşme Yeri, Mü’minler için İstirahat ve Dinlenme Yeri, Nikâh ve Düğün Salonu, Yemek Yenen Yer, Misâfirhane, Ganimet ve Malların Taksim Edildiği, Zekâtların Dağıtıldığı Mekân, Abdest Alma Yeri, Şiir Kürsüsü, Kültür Salonu, Spor Merkezi, Farklı Dinlere Mensup Misâfirler için Mâbed, Karz-ı Hasen Kurumu ve Merkezi, İstişâre ve Organizasyon Mekânıdır.

Kur’an, Peygamber, Din ve İnsan

Sünnet’in Din’deki yerini anlamak; Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yerini kavramakla eş anlamlıdır. Hz. Peygamber (s)’in Kur’an’daki yeri, konumu ve değerini anlayamayanlar; Sünnet’in Din’deki yerini de asla doğru olarak anlayamazlar.

Unutmayalım ki, bizler öncelikle ilahî vahiy ve Kur’an’ın tamamına muhatabız ve fakat güç yetirebildiğimizle mükellefiz.

Kur’an’a inanmakla başlayan dostluk ve talebeliğimiz; O’nu öğrenmek, Kur’an’a tabi olup O’ndan başkasına tabi olmamak, Kur’an’la öğüt vermek ve Kur’an’la hükmetmek şeklinde sıralanabilecek Kur’an’da bizden istenenleri de gerekli kılıyor.

Kur’an ayetleri veya surelerinin nüzul ortamını bilmek, Rasül’ün Kur’an yorumları ve hayatına aşina olmak, Kur’an’ın diline vakıf olmak, Vahiydeki tedrîcilik esasını kavramak, İdeolojik boyutuyla dini kavramak, Teorik ve pratik olarak İslâmî eğitimi anlamak, Ayetlerin güncel yorumlarına ulaşabilmek, Konuları Kur’an bütünlüğünde kavramak, Kur’an’ın temel ilkelerini ve vahyin gönderiliş mantığını algılayabilmek, âyetlerin amacı, illeti, hikmeti konusunda yeterli donanıma sahip olabilmek için Din-Kur’an-Peygamber ve Sünnet arasındaki anlam ve içerik örgüsüne vakıf olmak, en azından bu konularda bilgi üzerine olması gerekir.

İslâm ve Din’le kendi müsait zamanlarında ilgilenecekler için herhangi bir sorun yoktur. Çünkü onlar, birkaç saatliğine kurulup sonra tekrar bozulan ve bir süre sonra tekrar kurulan günübirlik veya sanal “Darul Erkam” çadırlarına bel bağlamışlardır. Spor salonlarında, Kutlu-Mutlu Doğum’larda coşup tatmin edilecek görselliklerin ve aynı paraleldeki hazların peşindedirler. Bu durum ise Müslüman kesime daha feminin bir karakter kazandırmış ve onların uhrevî-dinî-ruhî-manevî kimyalarını bozmuştur.

Sonuçta din, bir hayat biçimi/nizamı olmaktan, Peygamber(s)’de örnek, rehber ve öğretmen olmaktan çıkmış ve üzülerek belirtelim ki Müslümanlıklarımız da kimi törenlere, sema gösterisi türünden ritüel ve duygusal tatmin araçlarına dönüşmüştür. Halbuki Müslümanlık, örnek kimlik ve şahsiyetin birlikte vücut bulduğu evrensel bir hakikat ve paha biçilemez hazinenin Kur’anî adıdır.

Peygamber algılarımızı eleştirmekten daha önce hepimizin din algısının yeni ve köklü bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekir. Çünkü din algıları problemli olanların doğal olarak Peygamber algıları da, müslümanlıkları da şaibeli ve tartışmaya açık bir hal arz eder.

İnandığını söyleyen insanların Din, Kitap ve Peygamber tasavvurlarının tutarlı ve sağlıklı olup olmadığını anlayıp, üzerinde yürünülen yolun kişiyi doğru/gerçek hedef ve istikametlere ulaştırıp ulaştıramayacağını bilmek için insanın hayat boyu bir dizi imtihan/sınav ve denemelerden geçmesi şarttır.

Asıl olan imanın hayatta hangi işe yaradığıdır. İbadet mekânları ve törenler dışında kalan bire bir yaşanılan gerçek hayatta Din’in gerçek karşılığının ne olduğu veya inancın nelere karşılık geldiğidir.

Hayatın tam ortasında yer almayan, günlük iş ve ilişkilerde kullanılmayıp hep ötelenen, mezarda ve ahirette işe yarayacağı düşünülen bir din gerçek din değildir. Sahtedir. Aynen balın, paranın, pasaportun, kimlik ve markaların sahtelerinin olduğu gibi sahtedir.

Oysa; vatandaşlık ile Kulluk sorumluluklarını birbirine karıştırmayan, Devletin, kişilerin, kurumların değil; sadece Allah(c)’ın kulu olan, Gözünü budaktan, Sözünü dudaktan esirgemeyen; Ordudan, Polisten, Askerden değil sadece Allah(c)’tan korkan, Suç işlemekten değil; Günaha düşmekten çekinen, Yasaklarla değil; Haramlarla kendisine çeki düzen veren, Hapishanelerden değil; Cehennemden korkup çekinen, Yasallıktan değil; Meşruluktan beslenen bir Müslümanlıktır bizim talip olduğumuz!

Anlayan varsa beri gelsin.!

Ütopik, hayal ürünü, bir türlü zamana ve mekâna indirgenemeyen bir Peygamber anlayış ve algısı bütün yönleriyle toplumda egemenken; anlaşılır, tutarlı, çelişkisiz, örneklenip üretilebilen, içimizden birisi gibi bir Peygamber algısını yaşadığımız toplumda, kuşatıcı bir örneklikle,doyurucu, açık ve net olarak hayatın içinde ortaya koymak zorunda oluşumuzun bütün yükü halâ omuzlarımızda dururken, bizim daha yapılacak çok işimiz var!..

C. Uzun 
Devamını oku...

6 Nisan 2016 Çarşamba

Regaip Kandili

Bizim için İslâm dînini kemâle erdiren ve üzerimize nimeti tamamlayan Allah'a hamd olsun.
Salât ve selâm; Allah'ın peygamberi ve elçisi, tevbe ve rahmet peygamberi Muhammed'in üzerine olsun.

Receb ayının ilk cuma gecesi olan “Regaip kandili”ni kutlamanın; bu geceye özel olarak ibadet kastıyla/sevap elde etme gayesiyle bir takım söz ve fiillerde bulunmanın Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı zamanında yapılmayan, onlardan sonra ortaya çıkmış bir bid’at olduğunu biliyor muydunuz?


Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Bugün size dîninizi (zaferi gerçekleştirmek ve şeriatını tamamlamak sûretiyle) kemâle erdirdim.(Sizi câhiliyye karanlığından İslâm nûruna çıkarmak sûretiyle) üzerinize nimetimi tamamladım ve dîn olarak da size İslâm'ı seçtim." (Maide,3)

Yine, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Yoksa onların (müşriklerin) Allah'ın izin vermediği bir dîni meşrû kılan ortakları mı var? Eğer Allah'ın süre tanıyarak onlara dünyada azap etmeyeceğine dâir kazâ ve kaderi olmasaydı, onların aralarında derhal azap etmek sûretiyle hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zâlimler (kâfirler) için (kıyâmet günü) acıklı bir azap vardır." (Şura, 21)

Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
"Kim, bu işimizde (dînimizde) onda olmayan bir şeyi ona ihdâs eder (açık veya gizli Kur'an ve sünnette aslı olmayan bir şey getirir)se, o ihdâs ettiği şey, kendisine reddolunmuştur (bâtıldır)."(Buhari)

Câbir'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle demiştir:
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cuma günü hutbesinde şöyle derdi (hutbesine şöyle başlardı):
-Şüphesiz sözlerin en hayırlısı, Allah'ın kitabıdır. Yolların en güzeli, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yoludur. İşlerin en şerlisi, (dînde aslı olmayıp) sonradan çıkarılan yeniliklerdir (dîndeki bid'atlardır). Her bid'at da dalâlettir." (Müslim)


Bid'at Nedir?

Bid'at; Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm'dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan , din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olarak ibâdet kabûl edilen , göze ve akla hoş gelen dua ,kuran okuma , namaz kılma , zikretme , düşünce görüş ve ameller , sünnete aykırı davranışların adet haline getirilmesidir.

Bütün bu âyet ve hadisler; Allah Teâlâ'nın, bu ümmete dînini kemâle erdirdiğine ve üzerine nimetini tamamladığına açıkça delâlet etmektedir.Allah'ın Peygamberi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-, apaçık tebliğ etmeden ve Allah Teâlâ'nın dîn olarak kıldığı söz ve fiillerden oluşan her şeyi bu ümmete açıklamadan vefât etmemiştir.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, kendisinden sonra insanların ihdas edip (uydurup) İslâm'a nisbet edecekleri söz ve fiillerin hepsinin, -hedef ve gâyesi güzel olsa bile- ihdas eden kimseye iâde olunacağını açıkça belirtmiştir.

Önce, içinde yaşamış olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bizzat kendisine bağlı ve kendisine çalışan Diyanet’in bu bid'atlerin farkında olmasına rağmen, işlenmesine yardımcı olmasındaki maksadı açıklayıp, bu bid'atlerin çıkış tarihçesini vereceğiz inşaallah..

Devlet'in resmi din kurumu Diyanet’in hazırladığı ansiklopedide “kandil” maddesinde şunlar yazıyor: Türkiye’de her sene “dinin kesin bir emri, fıkhi bir vecibeymiş” gibi kutlanılan özel gecelerin aslında hem İslam’ın iki ana kaynağı (Kur’an ve sünnet) tarafından “kutsal” ilan edilmedikleri bir hakikattir. Kandil geceleri diye bilinen geceler ; Mevlid , Regaib, Mirac, Beraat ve Kadir Gecesidir. Bu gecelere Kandil denmesinin sebebi Osmanlı padişahı 2. Selim (1566-1574) zamanında başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır.
(Nebi Bozkurt, “Kandil”; Halit Ünal , Berat Gecesi maddesi. Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300)

Devletin resmi din kurumu Diyanet’in hazırladığı ansiklopedide “kandil” maddesinde bunlar yazıyor. Fakat kandil gecelerini bizzat organize eden, camilerde mevlid ve dua merasimleri düzenleyen, bu geceler münasebetiyle kutlama mesajları yayınlayan ve halkın kendilini kutlayan da yine Diyanet’in kendisi… Peki bu nasıl oluyor? Çünkü bu gecelerin kutlanması bir halk geleneği değil; devlet politikası da ondan.

Nedir devlet politikası?

İslam’ı doğuş tabiatına uygun olarak bir “pratiği olan hayat dini” olmaktan çıkarıp, “mübarek gün ve geceler dini” haline getirmek… Gündüzün ortasında, hayatın kalbinde atan bir din olmaktan çıkarıp, el ayak çekilince, hayatın tümüyle uykuya çekildiği gece vakitlerinde hatırlanan bir “tapınak ve ayin” dini haline sokmak… Çünkü Fransız laiklerin Hristıyanlığa layık gördüğü muamele buydu. Türk laiklerin de İslamiyete layık göreceği muamele de bundan başkası olamazdı…

İlk olarak hicretten 300 yıl sonra ilk kez Mısır'da, Şii Fatimiler döneminde Mevlid; 400 yıl sonra da Kudüs'te Mirac, Regaib ve Berat geceleri kutlanmaya, bu geceler camilerde toplu biçimde yapılan ibadetlerle geçirilmeye başlandı. Daha sonra bu kutlamalar İslam dünyasının bazı bölgelerine yayılarak gelenekleşti.

Bu geceyi İhya etmek maksadıyla Recep ayının ilk Cuma gecesi yani akşamla yatsı arası kılınan on iki rekâtlık namazın ve bu gecenin fazileti hakkında dayanılan rivayet şudur:
Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Recep ayında orucun faziletini zikrettikten sonra, devamla: ‘O ayda bulunan ilk Cuma gecesinden gafil olmayın. Çünkü o, meleklerin regaib diye isimlendirdikleri bir gecedir. Kim Recep ayının ilk Perşembe gününü oruç tutar ve o günün, akşamla yatsı arası on iki rekât namaz kılarsa, Allah-u Teâlâ o kimsenin günahlarını bağışlar’ buyurdu.” (Ebu Şame El-Baisu Ala inkari’l-Bida’i ve’l-Havadisi 39, 40)

İbnu’l-Cevzi (Rahmetullahi Aleyh) bu hadis hakkında şunları söylemiştir: “Bu hadis Allah Rasulu (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in üzerine uydurmadır. Ali bin Abdullah ibni Cahdami bu rivayetiyle ilim ehli tarafından itham olunup yalancı sayılmıştır. Büyük âlim hafız Abdulvahab (Rahmetullahi Aleyh)’i şöyle derken işittim: “Bu hadisin ravileri meçhuldür. Ravilerle ilgili bütün kitaplarda onları aradım ama bulamadım.”(İbnu’l-Cevzi El-Mevdua 2/125, 126)

İbnu’l-Cevzi (Rahmetullahi Aleyh) sözüne şöyle devam etmiştir: Bu hadisi uyduran kimse bid’atında çok aşırı gitmiştir. Çünkü bu namazı kılan kimse, önce gündüz oruç tutacaktır. Belki de o günün gündüzü çok sıcaktır, oruçlu olunca da akşam namazına kadar haliyle yemek yeme imkânı bulamıyacaktır. Akşam namazından sonra, bu namaz için uzun tesbihat sebebiyle kıyamda ve secdede duracak gayet eziyet çekmiş olacaktır.

Doğrusu ben, Ramazan ve teravih namazlarına nazaran insanların bunda, nasıl izdiham yaptıklarını gördüm ve kıskandım. Bilakis bu namaz halk indinde diğerinden daha büyük ve değerlidir. Çünkü bu namazda diğer beş vakit namaza gelmeyenler hazır bulunuyor. (Ebu Şame El-Baisu Ala inkari’l-Bida’i ve’l-Havadisi 30, İbnu’l-Cevzi el-Mevdua 2/127)

Hafız Ebu’l-Hitab (Rahmetullahi Aleyh) ise şunu söyler: “Regaib namazını uydurmakla itham edilen kimse Ali bin Abdullah ibni Cahdami’dir. Bu hadisi meçhul olan raviler üzerine uydurmuştur. Bu raviler hiç bir kitabta mevcut değildir.” (Ebu Şame El-Baisu Ala inkari’l-Bida’i ve’l-Havadisi 30)

Hafız el-Iraki (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi: “İmam Rezzin, bu hadisin uydurma olduğunu şöylemiştir.” (Çukayn Es-Sünenü ve’l-Mubiede’at 140)

İbn Receb el-Hanbelî (rahimehullah) şöyle demiştir: “Recep ayında bu aya özel belli bir namaz yoktur. Recep ayının ilk Cuma gecesindeki Regaib namazı hakkında rivayet edilmiş olan hadisler yalandır, batıldır, sahih değildir. Bu namaz âlimlerin geneline göre bid’attır.” (Letâifu’l-Meârif, sy:228)

Hadis imamlarından İbnu’s-Salâh (rahimehullah) şöyle söylemiştir: “Regaib namazı hadisi Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)adına uydurulmuş bir hadistir. Bu namaz hicrî 400’den sonra ortaya çıkmış bir bidattir.” (Kitâbu’l-Bâis alâ İnkâri’l-Bidai ve’l-Havâdis, İmam Ebû Şâme, sy:145) Ve daha bir çok âlim bu namazın bid’at olduğunu ifade etmişlerdir.

İbn Hacer el-Askalânî (rahimehullah) söyle demiştir: “Recep ayının fazileti, orucu, bu aydan belli bir günde oruç tutmak ve bu aydaki özel bir geceyi kıyamla geçirmek hakkında delil olmaya elverişli hiçbir sahih hadis nakledilmemiştir.” Bu sözünden sonra İbn Hacer (rahimehullah) , Receb ayı hakkında gelen rivayetlerin kiminin zayıf, kiminin ise uydurma olduğunu belirtmiştir.(Tebyînu’l-Aceb bimâ Verede fî Şehri Receb, sy: 23)

Tüm bunlardan sonra şu açıklığa kavuşmuştur;Receb ayının ilk cuma gecesi olan “Regaip kandili”ni kutlamanın; bu geceye özel olarak ibadet kastıyla/sevap elde etme gayesiyle bir takım söz ve fiillerde bulunmanın Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı zamanında yapılmayan, onlardan sonra ortaya çıkmış bir bid’attir! 
Devamını oku...