Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

30 Ocak 2017 Pazartesi

Çağın Gençliği

Çağın gençliği aynalara mahkum. Suret çekiciliği reklamı yapan batı, meyvelerini (!) bir bir
topluyor. Asıl olan batılıların güzel dediğine doğununda tastik cihetinde kendini onlara benzetme çabasına girerek, yine batının ürettiği makyaj, saç boyaları, farklı renklerde lensler , peruklar ile modası birkaç günde bir değişen kıyafet seçimleri ile eğreti de dursa benzetmiş oluyor!

İnsan psikolojisi uzmanlığı olanlar, kendileri için gerekli olan bir nesil yetiştiriyor. Tüketmeye odaklı satın alma gücüne göre sınıflara ayrılmış, sorgulamayan telkinleri tastik eden bir gençlik dolayısı ile toplum !

Bu yenilmişlik ne yazıkki abuk subuk makyaj, saç modelleri, ile aklı selim insanın giyemeyeceği kıyafetlede bitmiyor! Bu ezilmişlik kendini çirkin görme olayı öyle sinsice kabul ettirilmiş ki Allah'ın yaratmış olduğu hilkati beğenmemeye başlıyor. E tabi bu sefer yüz ve vucut değiştirme ticareti devreye gidiyor!

 Ruhu aşındırılmış insan birçeşit makinaya dönüşmüş durumda komutlara göre hareket eden , SAHİPLERİNİN arzularına göre şekil verilen bir makina !!!

Rasulullah (S.A.S):

‘Peruk takan ve taktıran, kaşlarını alan ve aldıran vücuduna dövme yapan ve yaptıran lânetlenmiştir buyurdu.(Ebu Davud)

 Abdullah ibni Mesud (R.A) şöyle dedi:
“Allah dövme yapan, dövme yaptıran, yüzündeki tüyleri aldıran, güzellik için dişlerinin arasını seyrekleştiren ve Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara lanet etmiştir "(Buhari)

"Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık."  [Tin : 4. Ayet]

Maalesef ki batı önce kendi suretinin güzel olduğuna inandırmak ile başladı. (Reklam, dizi, sosyal medya vb yollarla )Daha sonra senin çirkin olduğuna inandırdı aynı yöntem kullanıldı geri kalmışlar filmlerde siyahiler, daha esmerler, köylüler ingilizce konuşamayanlar, batı tarzı giyinmeyenler vb) olarak gösterildi. Yani şu öğretildi gelişmişlik bize ki batıya odaklanırsanız gerçekleşir. Nasıl mı elbette istisnasız batı üretir! Doğulu  satın alır bu döngü sürüp gider. Elinde ki telefonun menşeyine bakarak ta bunu anlamak mümkün. Dolayısı ile bağımlılık vahim bir şekilde kendini izhar ediyor.

Süret tapıcılığı bariz bir şekilde görünmeye başladı, şekillendirilmiş bir vücut  (estetikle, sağlıksız diyetler, türlü boyalarla boyanmış bir yüz) Modaya göre giyinmiş, batının üç kuruşa üreterek binlere sattığı son model tlefon, araba vb araçlarla bir sütatü kazanmaya çalışıyor! Eski çağlarda kabileler arası kana bağlı bir kast sistemi vardı. Şimdi ise paraya! bağlı bir kast (sınıf) sistemi var!

İnsanlar değer verdiklerini kendi klasmanında!olanlar arasında seçiyor, gösterişe dayalı bir yaşam biçimi. Gelin maaşına dış görünüşüne göre seçilir! Aynı şey damat içinde geçerli. Ne kadar çarpık bir bakış açısı yeni neslin öğretmenleri olacak anne babalara ahlaki değerlere, haya gibi meziyetlere,  Allah'a kulluk hassasiyetine göre değil suret ve para ile değer buluyor. Bu çok hızlı bir deformasyonuda beraberinde getirir .Kişi neye odaklı ise yetiştireceği nesilde ona göre yetişir ki bu kaos ortamı oluşur. Yeni nesil toplumda yer bulmak bir statüye ulaşarak tüketimi gerçekleştirmek için haram yiyici, zalim bir insan olur kaçınılmaz olarak.

Peygamber (asm.)'in, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.”(Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

"Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir; o halde, O´na kulluk edin. İşte bu, dosdoğru bir yoldur."  [Âl-i İmran : 51. Ayet]

İşte tamda bu vahim durumu değiştirecek özgür sadece ve sadece yaratıcısına kul olan bağımsız bir gençlik ve toplum için İslam'ın özüne dönmek gerek.

Katıksız, hurafe, şirk, bidat, barındırmayan Muhammed (s.as) indirildiği şekliyle İslam'a dönmek gerek.

Tağutları ve yandaşları inkar eden şeriksiz olarak Allah'ı  tevhid eden kamil islama uyarak , tebliğ ederek gençlik oluşturmak gerek.

Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün. [Nahl : 36. Ayet]

{Zehra Celalî Ji Ararat}

Devamını oku...

27 Ocak 2017 Cuma

Diyanet ve Namaz

Bismillah...


Diyanet/hıyanet işlerinin Cuma günü okunması üzere hazırlamış olduğu Cuma hutbesinden kendi durumlarıyla çelişen bir kaç noktasına değineceğiz. Zira hepsini söylemeye ne zamanımız yeter nede sizlerin bir çırpıda okumaya mecaliniz olmaz.

Hutbe söyle başlamakta,

Yüce Rabbimiz, Meryem Suresi’nde Hz. İdris, Nûh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Musa, Harun,  Zekeriyya, Yahya ve İsa Peygamberlerin tevhid mücadelesini bir bir zikreder. Ardından bu peygamberlerden sonra gelen topluluğun, içine düştüğü kötülüğü âyet-i kerimede şöyle haber verir: “O peygamberlerden sonra bir nesil geldi. Ve onlar, namazı kaybettiler. Namazı zayi ettiler ve kötü arzularına uydular. Heva ve heveslerine tabi oldular. Onlar bu tutumlarından ötürü elim bir azaba çarptırılacaklardır.”[1]

Buradan başlarsak, diyanet  Peygamberlerin Tevhid mücadelesi verdiklerini söylemiş. “Tevhid” nedir? Bunun mücadelesi diyanet ile barışık mıdır? 
Ey okuyucu ve ey Diyanet’in hoca diye gösterdiği din simsarlarına kulak veren. Söylenecekleri oku ve düşün! Tevhid ’in tanımını direk akaid kitaplarından olduğu gibi aktarıyoruz, Tevhid, Allah’ı  zatında, fiillerinde, isim ve sıfatlarında birleyip, bütün ibadetleri yalnızca O'na yapmaktır. Tevhid üç kısımdan oluşur. Bu kısımlardan diyanet ile direkt çatışan kısmını (yani Uluhiyyet Tevhidi kısmını) aktarmayı yeterli görüyoruz.
Uluhiyyet Tevhidi: İbadetin yalnızca Allah'ın (c.c.) hakkı olduğuna inanmaktır. Hiçbir ibadeti az dahi olsa Allah'tan (c.c.) başkasına yapmamaktır. Yasama yetkisini de sadece ve sadece Allah (cc)'a ait kılmaktır.(Bu tanımın doğruluğunun delillerini saymaya vaktimiz yetmez fakat meraklısı için , yusuf 40, maide 44, 45 ve 47. Ayetler. Maide 50 vs. bakılabilir)
Gelelim diyanetin kol kanat olduğu TC yönetimine, Uluhiyyet Tevhidini dipten reddetmiş  değiller mi? Yasama, yani  kanun koyup ölçü belirleme ve hesaba çekme yetkisi TC’de Allah’a mı ait? Yoksa beşer olan insanlara mı? Eğer birileri bu soruya, ”Allah’a ait” diyecek olursa, hemen hatırlatırız “Allah içkiyi haram, zinayı yasak, kumarı yasak kılmış, erkekler için 4 kadar nikah hakkı tanımış... vs. Peki TC de bunlar Allah’ın belirlediği şekilde  geçerli mi? Evet diyebilecek kimse yok her halde, o halde TC yönetimi Uluhiyyete kendisini pay sahibi göre ilahlık iddiasında bulunmamış mı? 

Diyanete sorulur,  bu insanların başta sorunu namaz mı?  Yoksa tevhidsizlik mi? Sizler bu insanlara Tevhidi anlatmak yerine onlara namaza davet ederek onları peygamberler gibi kurtuluşa mı yoksa uyutup tagutlara kullukta sabit durmaya mı davet etmiş oluyorsunuz? Ey zalim din tüccarları Yapmanız gereken davet bu insanlara başta Tağutları yani TBMM’ni reddetmeye davet etmeniz gerekmiyor mu? Zira ismini zikretmek ten haya etmediğiniz Bütün Peygamberler öncelikle insanları la  ilâhe ilallah’a  davet etmişlerdi. 

Neyse Devam edelim...

Aziz Müminler!

Bu âyete göre bir müminin yeryüzündeki en büyük kayıplarından biri namazı kaybetmektir; namazı zayi etmektir. Zira namaz, Rabbimize teslimiyet ve kulluğumuzun en özel ve en güzel tezahürlerinden biridir. Namaz, huzura varmaktır. Huzura durmaktır. Huzuru bulmaktır. Mümin için özlemle beklenen bir vuslattır namaz. Günde beş defa Rabbimizle buluşmaktır. Bu buluşmanın başlangıcında Allah’ın büyüklüğünün tasdiki olan “Allahu Ekber” ifadesi, yani iftitah tekbiri vardır. Ellerin kulak hizasına götürülmesi, Allah’ın rızasına mâni olan, dünyaya ait ne varsa arkaya atıldığının ifadesidir. Kıyam, sadece Allah’a yönelişin ve istikamet üzere duruşun simgesidir. Kıraat, kendi âyetleriyle Rabbimize gönülden niyazımızdır. Rükû ve secde, Allah’a kulluğun zirvesine çıkmaktır. Selam, hem kendimiz hem de omuz omuza, gönül gönüle verdiğimiz kardeşlerimiz için esenlik ve huzur dilemektir.

Burada duralım, “Allah’u Ekber “ mi diyoruz? Peki diyanet gerçekten Allah’u Ekber diyor mu? Ya da Allah’u Ekber’e davet ediyor mu?
"Allah’u  Ekber" Anlamı: Allah en büyüktür. Allah en büyük ise onun sözü her yerde en büyük olmalı değil mi? Yani Allah bir şeyi karar kılmışsa artık kimsenin itiraz etme gibi bir ihtimali olmalı değil mi? Kimsenin buna itiraz etmeyeceğini düşünüyoruz. Peki diyanetin kendisine sıkı sıkıya bağlı olduğu ve bekası için bütün insanlığı uyumayı göze aldığı TC’de Allah en büyük kabul ediliyor mu? Misal Allah Yahudilerin Dost edilemeyeceğini söyler(Maide, 51) peki TC hükümeti Yahudileri Dost bellememiş mi? Ya da diyanet Allah’ın temize çıkardığı Aişe annemize zina yakıştırmasında bulunan Ömer r.a gibi sahabeleri küfür ile itham edip ağza alamayacağımız yığınla hakareti yağdıran “şiaları” kardeş kabul edip arkalarında saf tutup Allah’u Ekber diyerek aslında Allah’ı hafife almamışımdır?

Yoksa Allah namazda en büyükte (haşa) sosyal hayatta söz hakkına sahip değil mi? Maalesef diyanetin sözleri ile eylemleri bir araya getirilince, ortaya çıkan tablo Allah’ın camide konuşulur fakat sosyal nizama, devlet yönetimine müdahil olmayacağı mesajının  verilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. 

 Bu bağlamda yığınla misal getirmek mümkün? Görüldüğü üzere Diyanet aslında ihanetten başka bir iş bilmiyor. İpini elinde Tutan tağutların emirleri doğrultusunda çalışmayı iş biliyor.  

Bundan sonra ise yine namazın öneminden bahsedip, kılmanın gerekliğinden dem vurmakta dileyenler Diyanetin kendi sitesinden verdiğimiz tarihin hutbesinden okuyabilirler.  (27 ocak 2017)

Öyleyse geliniz. Hep birlikte kendimize şu soruları soralım: Biz namazlarımıza, namazlarımız da bize sahip çıkıyor mu? Geciktirdiğimiz, geçiştirdiğimiz namazlarımızın nedameti, yüreğimizi sızlatıyor mu? Namazlarımız, bizi Rabbimize bağlayan vuslat ve muhabbet köprüsü mü? Niyetimiz, bizi Rabbimiz ve insanlar nezdinde yücelten ahlakımızın vazgeçilmez bir misakı mı? Kötülüklere karşı bizleri koruyan bir kalkan mı namazlarımız?

Burada kısa bir hatırlatmada bulunarak  inşallah konuyu  sonlandıracağız, Namaz hakkıyla kılınınca  kötülükten alıkoyan bir ibadettir. (Ankebut 45) peki en büyük kötülük nedir? Sirk ve Küfür değil midir? Zira sirk ebedî cehennemlik eder. Ayete göre namaz kılan kimse kötülükten kurulmuştur peki Şirk ve Küfür den  kurtulmamış kimse için Namaz kılıyor ifadesi ne kadar isabetli olur?  O halde tekrar hatırlatalım, namaz tevhidin dile ve fiilere dökülmüş halidir? Eğer namazda Allah’a yöneliyor sonra Tagutlara kulluk ediliyor ise bu namaz namaz değil, kişinin kendisini kandırmasından öteye geçmez. 
Yüce Rabbimiz, bizleri namazlarıyla yücelenlerden eylesin. Bizleri namazlarıyla arınan, rızasına ulaşan, ebedi nimetlerine kavuşanlardan kılsın.  
NOT: Okuyucuların bilmesini isteriz ki, diyanet eğer bu sözlerin gerçekten sahibi olabilecek vaziyette olsaydı, hakikaten önemli bir konuya değinmiş ve insanlara kayda değer bir nasihat te bulunmuş kabul edecektik. Ne var ki hıyanet kurumu hak sözler ile batılı müdafaa etmeyi iş bildiği için, uyarmayı kendi üzerimize görev bildik. Zira yıllardır uyanışın önüne geçmeye çalışan askeri güçten daha etkili bir şekilde Tağutları korumakta olan hıyanet kurumudur.

[1] Meryem 19/59.

[2] İbn Hanbel, II, 169.

[3] Ebû Davud, Edeb, 78.

Hazırlayan: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Diyanetin maskesini Düşüren: Tevhidi Yasayan Garipler (koyu rekli yazılanlar)

Devamını oku...

17 Ocak 2017 Salı

İMAN AMELERDE BELİRİR

Kişinin söylemleri ile amelleri arasında bir uyum yok ise kuşkusuz iddiasında yalancıdır!
                                   
Hakka tabi olduğu iddiasında samimiyetsizdir. İslam insan yaşamını külli bir değişim sorumluluğu dur. Dine muhalif olan her ne ise değiştirmek farzdır. Çünkü iman " dil ile tastik edilen kalp ile iman edilen amel ile işlenerek doğrulanan "dir . Aksi taktirde geçersiz iddiadan öteye geçmez ki rabbe karşı en büyük saygısızlıktır. Sözlü olarak doğru olduğunu söyleyerek eyleme dönüştürmemek ,haşa kella Allah’ı kandırabileceğini zan etmektir. Allah'a feda edilmeyen her ne ise tercihte odur.

Kimi için basit dünyalık , eş, çocuk, anne ,baba her ne ise nefse kabul ettirtilemeyen emir farzlar. Allah tan her ne engelliyorsa işte o onun ilahıdır!
İsterse bu gerçeği red etsin, bu gerçeği değiştirmez.


"İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah dışında bazılarını Allah´a eş tutarlar da onları Allah´ı sevmiş gibi severler. İman sahipleri ise Allah´a sevgide çok kararlı ve taşkındırlar. Zulme saplananlar, azabı gördüklerinde tüm kuvvetin Allah´ta bulunduğunu, Allah´ın azabının çok şiddetli olduğunu fark edeceklerini anlayabilseler!" (Bakara : 165)

"Küfre sapanlara gelince, onların malları da çocukları da kendilerine Allah´a karşı bir yarar asla sağlamayacaktır. Ateşin dostlarıdır onlar. Sürekli kalacaklardır onun içinde." (Âl-i İmran : 116)

Çoğu zaman tebliğe karşılık olarak mazeretler öne sürülüyor. insanlarda genelde şu algıdır ; Ailem çok karşı, toplum tarafından dışlanırsam ne yaparım, rızık korkusu nasıl geçineceğiz, çocuklu bir anne ise çocuklarım zulme uğrayacak vs. Bu liste diğer adıyla bahane listesi uzar gider! Lakin Rabbe gerçek manada imanın gercekleşmediğininde daha açık kanıtıdır çünkü Allah Bakara 286 da şöyle buyurur:

"Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. Her benliğin yaptığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir/kişinin hem kendisi hem başkaları için kazandığı onun lehine, yalnız kendi nefsi için kazandığı onun aleyhinedir/kişinin kendi emeği ile kazandığı lehine, başkalarının sırtından kazandığı aleyhinedir. Ey Rabbimiz! Unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme. Ey Rabb´imiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabb´imiz! Bize, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri de yükleme. Affet bizi, bağışla bizi, acı bize. Sen bizim Mevlâ´mızsın. Küfre sapanlar topluluğuna karşı yardım et bize!" (Bakara : 286)

Dikkat edilirse bizi yaratan, dayanma gücümüzün sınırını hakkı ile bilen Allah, ayetin başında bize yüklemiş olduğu sorumluluğun takatimiz oranında olduğunu adaleti ile ,hatırlattıktan sonra bize davayı yüklenirken dua ile kuvvet bulmayı öğüt vererek öğretiyor. Buda Rahman olan Allah’ın rahmeti ile bizi kuşattığının da  delili.

Beri taraftan insanlarda ki rızık korkusu dikkati çekiyor. Allah'a imanın bir rüknüde fayda ve zararın ancak ve ancak Allah’ın mutlak kudretinde olduğunu şeksiz olarak inanmaktadır. Aksi durumda r Allah’ın rızık verme sıfatını insan veyahut kurumlara vermektir. Buda küfre sapmaktır.

"Hiç kuşkusuz, Allah Rezzak’tır, bol bol rızık verir. Kuvvet sahibidir, Medin’dir, güçlü ve dayanıklıdır." (Zariyat : 58)

Rızık ve muhtaç olma korkusu ekonomik olarak daha kısıtlı durumda olan kadınlarda daha yoğun yaşanıyor. Allah ayetlerinde bütün kullarına kimseye  muhtaç etmeyeceğinin de teminatını vermiştir.

Ve ona beklemediği yerden rızk verir. Kim Allah'a güvenirse kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.( Talak : 2-3)

İslam toplumdan önce fertleri muhatap almıştır bu, bu tebliğin dokuz yaşında ki çocuktan tutunda köle ve cariyelere, kocalarında bağımsız kadınlara götürülmesi ile kendini en bariz hali ile izhar ediyor.Taki kul zihni özgürlüğe ulaşarak kalpteki imanı Allah 'a mahsus kılarak dolayısı ile ibadet ve itaati sadece rabbine yapsın. Allah(ezzevecelle) Resulü  (s.a.s) tebliğine cevap veren Bilal mustekbir olan sahiplerine Allah'ın birliğini haykırdı. Ömer’in cariyelere işkencelerine rağmen haktan ayrılmaması, emzikli bebeklerini arkalarında bırakarak Müslümanlara hicret eden hanım sahabeler en güzel örnektir. Yani insan önce ferdi olarak iman eder daha sonra islam toplumunu oluşturur.

"Ey iman sahipleri! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiklerinde onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir ya! Eğer onların mümin hanımlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere döndürmeyin. Ne bu mümin kadınlar o kâfirlere helaldir ne de o kâfirler bunlara helaldir..." (Mümtehine : 10)

Allah'ın ayetleri bu kadar açıkken imanlarına fesat karıştıranların gayri dini fetvaları kimseyi haktan saptırmasın. Eğer ki bir insan hakkı yerine getirmek konusunda köle ve cariyelerden daha çaresiz olduğunu iddia ediyor ise kalplere muttali olan hiçbir şeyin kendisinden gizlenmeyeceği Allah'a hesap vereceklerini de tekrardan hatırlatırız!  Kim ki dertlerinin ve vazgeçemediklerinin aşiretini, bütün aile fertlerini hatta emzikli bebeğini ardında bırakan hanim sahabeden daha büyük olduğunu iddia ediyor ise kendisini insafa davet ediyoruz. Rabbimize binlerce kez imanımızı tazeliyor ve adaletine sonsuz güvenimizi izhar ediyor. Şunu hatırlıyoruz;  mademki Allah'a iman etmek bir tercih değil ise Allah resulü neden babayı oğuldan , anneyi kızından, kadını kocasından ayırmakla suçlanıyordu!  Neden Allah tekrar tekrar müşriklerden beri olmayı emrediyordu! Neden sahabeler müşrik ailelerinde kesin ve istisnasız ayrılıyorlardı. Sormak lazım neden !!!?

Bugün hala nefes alıyorsak fırsatımız var demektir. İhtarları ciddiye alarak rabbe dönmek lazım. Hala ahirete intikal etmeden keşkekler ile pişmanlığa gark olmadan ! Hala vakit varken dünya için sonsuzluğu feda etmemek gerek.
O gün geldiğinde kimseden fidye kabul edilmeyecek.

"Allah buyurdu: Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe. Her ümmet girdiğinde, yoldaşına/kız kardeşine lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver. Allah buyurur: Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz." (Araf : 38)

=》Zehra Celalî Ji Ararat

Devamını oku...

25 Aralık 2016 Pazar

Dünyevîleşme

Bismillah...

Dünyevileşme, dünyaya kesben değil, kalben bağlanmaktır. Yani dünya hayatının geçici olduğunu, ahiret için bir vasıta olduğunu unutup onu amaç haline getirmektir. Özetle söylemek gerekirse dünyevileşme; dini inanç, değer ve sembollerin hayatın dışına itilmesi veya kişinin hayatında dünyevi hedeflerin öncelik göstermesidir. Buna gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamda dinin etkisinin zayıflaması veya kaybolması da diyebiliriz.
Dünyevileşme tehlikesine Hz. Peygamberin, şu ifadeyle, çok önceden işaret ettiğini görüyoruz: “Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size dünya nimet ve zinetlerinin açılması, sizinde onlara gönlünüzü kaptırmanızdır.” (Buhari, Müslim)

Rasulallah (sav) bizim dünyevileşme tehlikesine maruz kalacağımızı çok önceden bildirmekte ve bizleri şöyle uyarmaktadır:
-Siz, sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir sürüngen deliğine girse siz de gireceksiniz. -Ey Allah’ın Rasulü! Yahudiler ve Hıristiyanlar yoluna mı, diye sorduk. O da: -Başka kim olacak, dedi. (Buhari, Müslim, İbni Mace)
Her birimiz nefis muhasebesi yaparsak ne kadar çok dünyaya bağlandığımızı, dünyayı hayatımızın merkezine aldığımızı idrak edebiliriz. Rasulullah Efendimizin bu durumun ne kadar büyük tehlike olduğunu, bizim için kaygılarını bir başka hadislerinde şöyle ifade etmiştir:   “Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum.  (Buhari, Müslim)

Dünyevi arzu ve istekler çeşitli olduğundan biri diğerini takip etmekte, birine ulaşmadan diğeri başlamaktadır. Teknolojik gelişmelerle beraber telefonlar, arabalar, katlar birbiriyle yarışmaktadır. Kıymet ve değer kişinin altındaki arabaya veya oturduğu ev ve daireye göre biçilmektedir. Bu da tamamen dünyevileşmeyi beraberinde getirmekte ilahi ve uhrevi değerlerden uzak bir toplumun oluşmasına sebep olmaktadır.

Allah, kulunun dünyaya karşı meyilli oluşunu fıtraten yaratılışının içine yerleştirerek bunu bir imtihan sebebi yapmış, insanın iradesiyle Dünyevîleşmeye karşı bir duruş sergilemesini, tercihlerinin tamamen ahiret hedefli olmasını istemiştir.

Allah Teâlâ bu hakikati söyle haber vermekte; Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız?” (Kasas 28/60)

Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Dünyada ekilenler orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıdır.

Allah azze ve celle kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi Müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, Müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşrû olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

“İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, mü’minler için ise Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir.” (Hadid, 57/20; benzeri anlatımlar için bkz. Yunus, 10/24 Kehf, 18/45).
Dolayısıyla Kur’ân, mahiyeti zail olmak, kuruyup gitmek olan dünya hakkında insanlara, “Dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Fatır, 35/5) ikazı yapmaktadır.

Mal ve makam sevgisinin tutkuya, şehvete yönelmesi Dünyevîleşmeye götüren yoldur. Bu nedenle  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetinin fitnesinin mal olduğunu, mal tutkusunun ümmeti birbirine düşman hale getirecek, helak edecek bir hastalık hali olduğunu ifade etmektedir:

“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Kütübü Sitte Hadis No: 395)

Bir insanın varlıklı olması, gelir seviyesinin yüksekliği, refah seviyesi yüksek bir hayat yaşaması yani dünyalık sahibi olması onun Dünyevîleştiğini göstermez ama o yöne doğru bir kapı açma riski vardır. Kazancının Hududullah dairesindeki bedeline katlandıktan sonra sorun yoktur. Ama bir insanın yoksul olması onun Dünyevîleşmeyeceği anlamını göstermez. Kalbinde, aklında, arzu ve isteklerinde sürekli dünya ve onun içindekileri elde etmek, sahip olma hırsıyla mücadele etmek varsa yoksulluğu Dünyevîleşmesine engel değildir. O zaman emanetçilikten öte bedeli ne olursa olsun sahiplenme duygusu vardır ki, buda o insanın Dünyevîleşmesidir.

Müslümanların dünya hayatının gelip geçici olduğunu düşüncelerinden çıkarmaları, ölümü unutmaları, ölümden sonra hesaba çekileceklerini, malları ve harcadıkları konusunda sorgulanacaklarını, yargılanacaklarını unutmaları kısacası imanî eksiklikleri, müminler için en az kanser kadar tehlikeli olan Dünyevîleşme hastalığının en temel sebebidir.
Müslüman, inandığı gibi yaşamaya çalışmayıp, yaşadığı gibi inanmaya devam ederse Dünyevîleşme süreci başlamış demektir.

İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır.

Modern çağın endişeli insanı yarınlarından da endişelidir, ne yazık ki bu endişe Müslüman’ım diyenleri de kuşatmıştır. Bir evi olanların birde yazlığı olması, orta tüketimden lükse kayması, bütün mesaisini işine ayırması, sürekli akılcı davranarak tevekkülden uzak durması, cemaatten uzak birey takılması, infaktan kesip israf derecesinde saçması, ben kazanıyorum harcamak hakkım diye kendisini savunması ve daha buna benzer birçok cılk olmuş savunma hazırlaması, tutulduğu Dünyevîleşme hastalığının belirtisidir.
Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek.

İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve barınma/evden ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır… Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.

Batı kültürünün Müslümanların dünyevîleşmesinde olan etkilerini de elbette görmezden gelmemiz mümkün değildir. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Her şeylerini alalım ama ahlâklarını almayalım diye düşünüyorduk fakat pratikte böyle olmadı. Bir eşyayı alırsanız o eşyanın kendine göre arkası, önü, kuralları kaideleri kendiliğinden geliyor.  Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Batılılar gibi şehirler yapalım dedik, yaptık. Ama İslamca, Müslümanca bir hayat kuramadık. Çünkü o şehir arkasında belli bir zihniyetin belli bir değerler yumağının sonucu ortaya çıkmıştır, siz onu aldığınız vakit birçok şeyi farkında olmadan almış oluyorsunuz.
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, ashâb belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı…

Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da dünyevîleşen biri için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır.

“Eşya, para kötü bir şeydir” demiyoruz elbet. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti… engelleyen TV başta olmak üzere medya ve reklâmlar… Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada var oluş gayesini düşünemiyor.

Demek istediğimiz o ki; nice (nice dediğime bakmayın, aslında çok az) zengin vardır, ama dünyevîleşmemiştir. Nice fakir vardır ki, dünyevîleşme onu çepeçevre kuşatmıştır; Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir. Asıl zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır.

Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat edip O’nun rızâsı istikametinde dâvâ adamı olarak yaşadığında mı rızkını vermeyip kesecek?”
Ne tuhaf, insan, dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyor da, âhirette fakir, rezil ve rüsvay olmaktan korkmuyor! Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından çok daha korkutucu ve utanç vericidir.
Dünyevîleşen kişi; paranın yönlendirdiği edilgen kişidir. Maddî durumu ne olursa olsun, ebedî olan âhirete inandığı(nı söylediği) halde bütün uğraşısı dünya için olan kimsedir.
Dünyaya, dünya malına sahip olmak değil eleştirdiğimiz; dünya malının, maddenin bize sahip olmasına sözümüz. Gönül gemimizin içine dünya suyunu doldurup batmamak, ama geminin yol alması için dünya denizine ihtiyaç olduğunu, onun üstünde yol alırken içimize girmesinin bizi helâk edeceğini unutmamak, tek dünyalı kâfirlerden bizi ayıran özelliktir. Mal insan için gemiyi yüzdüren su gibi olmalıdır, ama içine girmemelidir. Çünkü içine girdiğinde gemiyi batıran da aynı sudur. Dünya sevgisi de insanın manevi hayatını batırır.

“Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas 28/77)

Allah (c.c.) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşrû olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

Dünyevîleşme Müslümanlar için mühim bir âfettir. Hem öyle bir âfet ki, tıpkı ateşin odunu için için yakıp kül etmesi, pasın demiri yiyip tüketmesi gibi, onları içten içe çürüten bir âfet.
Dünyevîleşen insan, benmerkezcidir. O, kendi için yaşayan ve bunun için gerektiğinde şiddeti dahi asla ertelemeyen bir ruh haline sahiptir. Dünyevîleşen insan doyumsuzdur. O, sınırsız, amaçsız bir hırsla tüketmek için yaşar.

Dünyevîleşme insanın zehirlenmesidir. Dünyevîleşme; fesadın, hasedin, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, enaniyetin, biriktirmenin, yığmanın iktidar olduğu yaşam tarzıdır. İnsanın kendisini kendisine köle olarak atadığı, özgürlüğünü hiçbir zaman kendisinin olmayacak dünyaya feda ettiği bir anlayıştır.

Dünyevîleşmenin en kötü yanlarından birisi de, insanın inandığı dini, kendi arzularına göre eğip bükmesi, Kur’an’î deyimle, oyun ve eğlenceye almasıdır. Kesin olarak belirlenen sınırların, hoyratça ve pervasızca çiğnenmesi Dünyevî kazancın ilk sıraya çıkmasından dolayı olmuştur.

Dini naslara kayıtsız kalma ve önemsememek veya lakayt davranmak, ibadetleri geçiştirmek, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik ve daha birçok husus Dünyevîleşmenin dışa yansıyan tezahürleridir.

Dünyayı gaye edinen, hadisteki tabiriyle dinlenmek ve gölgelenmek maksadıyla konaklamakta olduğu ağacı vatan edinip gideceği asıl yurdunu unutan insan, Allah ile bağını kopardı ve kendini bulunduğu yerin güzelliğine kaptırdı. Gideceği yurdun bulunduğu mevkiden daha güzel olduğunu hatırından çıkardı. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir anlayışa sahip oldu. Bu anlayışta, sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer yoktu. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf, gösteriş üzerine kurulur oldu. Zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta “Dünya hayatını ahiretten daha çok sevenler”( İbrahim 14/3) ayetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı.

Tüketim kültürünü ve alışkanlıklarını meşrulaştırıcı bir anlayış oluştu. Sınıf atlayan yeni bir Müslüman kesim türedi. Bu sosyal değişim, inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir İnsan tipi ortaya çıktı. Dindarlıkları yumuşattı, dönüştürücü etkiler ortaya çıkardı.
Bugün sadece internet bağlantıları, cep telefonu ya da televizyon yayınları bir anda hayattan çekilip alınsa, hayatla bütün irtibatını yitirecek, bunalımdan bunalıma sürüklenecek. Sokaklarda insanlara baktığımızda hayatlarının tamamen sanal olduğunu yaşantılarının büyük bir bölümünü internet ve cep telefonları ile geçirdiklerini, bazen kendilerini kaptırarak bulundukları yeri unuttuklarını, çevrelerindeki insanların garip bakışları arasında dahi farketmeksizin, at gözüyle bakmış oldukları garip! Dünyalarının içinde kaybolduklarını müşahede ederiz. Bir gün Hotmail, facebook veya twitter kullanılmayacak olsa sanki kıyamet kopmuştur, yaşantı durmuştur, bütün güzellikler bir anda yok olmuştur. Uyuşturucu bağımlısı halinde sanki insanlarımız. Hayata herhangi bir ekrandan, monitörden ya da tabletten bakan, sadece kulaklığındaki müziğe kulak veren, sadece futbola ya da basketbola ilgi duyan, hayata ve insana kapalı koca bir kalabalık…

SONUÇ

“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”

“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)

“Akıllı insan, kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terk etmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz. Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır.
Bize düşen, hayatın her safhasında vahiyden ve sünnetten beslenerek her seviyeye hitab eden yeni bir yüz ve söylemle; tekebbür ve istiğnaya karşı tevazu ve haddini bilme, sömürü ve zulme karşı, adalet ve dayanışma, sınırsız büyüme ve sınırsız tüketime (israf) karşı, tutumlu olma ve paylaşım (infak) cinsel aşırılığa ve sapkınlığa karşı, aile ve sadakat, her türlü çözülmeye karşı ahlakın ikamesi vs. Evrensel dinin (İslâm’ın) ölümsüz değerlerini insanlığa sunmamız gerekmektedir.

İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimizin hevâsı veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Ali imran 3/8)

Devamını oku...

19 Aralık 2016 Pazartesi

Tevessül

Bismillahirrahmanirrahim. 
Yarattıklarının sayısı, zâtının rızası, yüce arşının ağırlığı ve kelimelerinin adedi kadar hamd ile Allah'ı tesbih ve tenzih ederek başlıyorum.
Tevessül Kelimesinin Anlamı:
"Tevessül" kelimesi, sevgisini kazanmaya çalıştı, yalvardı, bir şey ile Allah'tan yardım diledi gibi anlamlara gelen وَسَلَ / يَسِلُ / وَسِيلَةً kökünden gelir. Ve-se-le fiili, الى (İlâ) harf-i cerr'i ile kullanılır. ...وَسَلَ الى اللهِ بِ Yani "... ile Allah'tan yardım diledi" demektir. تَوَسَّلَve وَسِلَ fiilleri de aynı anlamda kullanılır. Tevessül kelimesi, "tevessele" fiilinin masdarıdır ve tefe'ul (تَفعُّل) bâbındandır. Anlamı; yardımını istedi, araya koydu, vasıta etti, vesîle yaptı gibi anlamlara gelir. Tevessül, yakınlaşmak ve vesîle demektir. Vesîle ise, maksada ulaştıran şey anlamındadır. Şer'î anlamı ise; Allah Teâlâ'ya, razı olduğu ameller ile yaklaşmak demektir.
Kur'an-ı Kerim'de Vesîle'nin Anlamı:
Kur'an'da vesîle konusu, şu iki Âyette geçmektedir: 
"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz." (Mâide: 35)
Bu Âyetteki "vesîle"; Allah yolunda, O'nun dininin hâkimiyeti uğrunda cihâd etmektir. Yoksa, buradaki vesîle'nin anlamı; bazı kimselerin zannettikleri gibi, Allah ile kul arasında yaklaştırıcı aracılar edinmek demek değildir. Allah, kuldan uzak değildir ki, Allah'a yaklaşmak için aracıya ihtiyaç olsun. Bu türden bozuk itikadlar, insanları putlara ya da sâlih bilinen kimselere tapmaya, türbe ve mezarları ibadetgâh edinmeye kadar götürür. Oysa Kur'an'da vesîle dendiğinde anlaşılması gereken şey, bunlar değildir. Selef-i Sâlihîn'in tefsîrleri incelendiğinde görülecektir ki, vesîle'nin, Allah Teâlâ'ya sâlih ameller ile yakınlaşmak dışında bir anlamı bulunmamaktadır.
Hâfız İbn Kesir, İbn Abbâs'tan, Âyet-i Kerîme'de geçen vesîle'nin yakınlaşmak (kurbet) anlamına geldiğini nakletmektedir. Katâde, "O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın" buyruğu hakkında şöyle demiştir: "İtaat ve O'nu razı edecek amel ile O'na yakınlaşın." (Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, Dâru Usâme, Ammân, C: 2, S: 637)
Bu açıklamanın aynısını Mücâhid, Ebû Vâil, Hasen, Katâde, Abdullah b. Kesîr, Süddî, İbn Zeyd ve bunların dışındaki müfessirler de nakletmişlerdir. 
Bu Âyetteki "Allah'tan korkun" ifadesini, Hâfız İbn Cerîr et-Taberî şöyle açıklamaktadır: "Yani size verdiği emir ve nehiyler hususunda O'nun çağrısına itaat ederek cevap verin ve "O'na vesîle arayın" yani O'nu razı edecek amel ile O'na yaklaşmanın yollarını arayın demektir." (Tefsîru't Taberî, C: 4, S: 566) İmam Taberî'nin açıklamasını yaptığı "Allah'tan korkun" ve "Ona vesîle arayın" ifadelerinin anlamı, Âyetin son kısmında yer alan, "O'nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz" buyruğundan da anlaşılmaktadır. Kul, Allah'ın rızasını, O'nun emretmediği ve razı olmadığı şekilde elde edemez. O'na yaklaştırıcı vesîlelerin tamamı da, Yüce Mevlâ'nın emrettiklerini yapmak ve yasakladıklarından kaçınmak şeklindeki sâlih amellerden ibarettir. 
Vesîle ile ilgili diğer Âyet:
"Onların o tapındıkları da Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye vesîle ararlar. O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabinin azabı gerçekten sakınılmaya değer." (İsrâ: 57)
Bu Âyet'in sebeb-i nüzûlü hakkında Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: "İnsanlardan bazıları cinlerden bazılarına ibadet ediyorlardı. Daha sonra bu cinler Müslüman oldular ama diğerleri eski dinlerine sıkı sıkıya bağlı kaldılar." (Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, Dâru Usâme, Ammân, C: 3, S: 1215; Buhârî, Tefsîr, 187)
Zikrettiğimiz sahih Hadîs, Buhârî'de geçtiği için, sözü Buhârî Şârihi Hâfız İbn Hacer el-Askalânî'ye bırakalım: "Yani daha önce cinlere ibadet eden o insanlar, cinlere ibadet etmeye devam ettiler. Oysa cinler bu ibadetlerine razı değillerdi. Çünkü Müslüman olmuşlardı. İşte Rabblerine doğru vesîle (yakınlaşma) aramaya çalışanlar onlar oldular." (Fethu'l Bârî, el-Askalânî, Mektebetu Mısr, C: 8, S: 349)
İmam Buhârî'nin Sahih'inde, İsrâ: 57'nin tefsîri hususunda İbn Mes'ûd'dan rivayet ettiği Hadîs'in açıklaması hususunda güvenilecek ve dayanılacak açıklama, Hâfız İbn Hacer'in açıklamasıdır.
İlim ehlinden hiç kimse, yukarıda zikrettiğimiz iki Âyette geçen "vesîle" ile mahlûkattan herhangi birisinin şanı, makamı ve hürmeti ile Allah'a yakınlaşmanın kastedildiğini söylememişlerdir.
O halde, "O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın" ve "Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye vesîle ararlar" Âyetlerindeki "vesîle" ile Peygamberlerin ve sâlih kimselerin makamı ve yüzü suyu hürmetine tevessülde bulunmanın kastedildiği şeklindeki iddianın da bâtıl bir iddia olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Tevessül'ün Kısımları:
Tevessül; Şer'î (Şeriate uygun, câiz) tevessül ve Bid'at (yasak) olan tevessül olmak üzere iki kısma ayrılır.
A- Câiz Olan Tevessül: 
Kur'an ve Sünnete başvurulduğunda câiz olan tevessülün üç türden ibaret olduğunu görürüz.
1) Allah Teâlâ'ya O'nun isim ve sıfatlarıyla tevessül. 
2) Allah Teâlâ'ya sâlih amellerle tevessül.
3) Allah Teâlâ'ya Müslüman olan sâlih kimselerin duasıyla tevessül.
1- Allah Teâlâ'ya O'nun isim ve sıfatlarıyla tevessül: 
Müslüman bir kimsenin dua ederken: "Allah'ım, ben Sen'den Allah, Rahmân, Rahîm olman itibariyle bana afiyet vermeni diliyorum" demesi ya da: "Allah'ım, ben Sen'den her şeyi kuşatan rahmetin ile bana merhamet buyurmanı, mağfiretin ile beni bağışlamanı diliyorum" demesi ya da buna benzer şekilde, Allah'a güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla dua etmesi ile olur. Bu şekilde tevessül etmenin delili şu Âyettir:
"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla dua edin. O'nun isimlerinde eğriliğe (ilhâd'a) sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir." (A'râf: 180)
Sünnetten Deliller: 
İstihâre Namazı duasındaki şu sözler delildir:
اللَّهُمَّ إنِّى أسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ ، وَأسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ ، وَأسْألُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيم 
"Allah'ım, ben Sen'in ilmin ile Sen'den hayırlı olanı diliyorum. Kudretin ile bana güç vermeni diliyorum, Sen'in pek büyük lütfundan niyaz ediyorum." (Buhârî, Teheccüd, 25)
Bu Hadîs'te de görüldüğü gibi, Allah'ın ilim, kudret ve lütuf sıfatları ile Allah'a dua ve niyazda bulunulmaktadır.
Rasûlullah'ın şu duası da delildir:
ياَ حَىُّ ياَ قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أسْتَغِيتُ
"Ey Hayy, ey Kayyûm! Rahmetinle yardımını diliyorum." (Tirmizî, Nesâî, Taberanî, Beyhakî, Hâkim) Bu Hadîs'te Peygamber aleyhisselâm'ın, Allah Teâlâ'nın "Rahmet" sıfatıyla, Rabbimizden istiğâse (yardım dileme)'de ve tevessül'de bulunduğunu görüyoruz.
Kısaca açıklamalarımızdan da anlaşılacağı gibi, Allah'ın isim ve sıfatlarıyla dua ve tevessül etmek câizdir. 
2- İman ve sâlih amel ile Allah'a tevessül: 
Bu da, şartlarını taşıyan yani Allah için olan ve Şeriat'e uygun olarak yapılan sâlih ameller ile gerçekleşir. Sâlih amelleriyle tevessülde bulunan bir kimsenin: "Allah'ım, Sana olan imanım, Sana olan muhabbetim ve Rasulüne tâbi oluşum için beni affet, bana mağfiret et" demesi ve buna benzer dualarda bulunmasıdır. 
Bunun Kur'an'dan delili şudur:
"Rabbimiz, indirdiğine iman ettik ve o Peygamberin izine uyduk. Artık bizi şâhidlerle beraber yaz." (Âl-i İmrân: 53)
Sünnetten Delil: İbn Ömer'in mağaraya sığınan üç kişinin (Ashâbu'l Ğâr) başından geçen olay ile ilgili rivâyet ettiği Hadîs'tir. (Mağaranın küçüğüne "ğâr", büyüğüne "kehf" denilir.) Bu üç kişi mağaraya girdikten sonra yuvarlanan bir kaya parçası mağaranın ağzını kapatmıştı. Bunun üzerine sâlih amelleriyle Allah Teâlâ'ya tevessül ettiler. O kişilerden ilki, Anne ve babasına iyi davranmasını, diğeri imkân ve fırsat olduğu halde günah işlemekten uzak durup, iffetli davranmasını, üçüncüleri ise emaneti gözetmesini ve insanlara haklarını vermesini vesîle kılmıştı. Her yakarıştan sonra mağaranın ağzındaki taş biraz açılmıştı. Nihayetinde mağaranın ağzı tamamen açılmış ve mahsur kalmış olan bu kişiler, sâlih amellerini vesîle edinerek bu musibetten kurtulmuştular. Bu olayı anlatan Hadîs'e "Hadîsü'l Ğâr" denir. (Buhârî, Enbiyâ, Hadîsü'l Ğâr, 55; Müslim) Bu kıssanın tamamını, Mehmed Sofuoğlu'nun Tercemesi olan, Sahih-i Buhârî ve Tercemesi, C: 7, S: 3280, 3281'den okuyabilirsiniz.
3- Allah Teâlâ'ya sâlih bir Müslümanın duasıyla tevessül: 
Müslüman bir kimsenin, şiddetli bir darlığa ve sıkıntıya düşmesi halinde, sâlih ve takvâ sahibi olarak bilinen bir kimseye giderek, ondan kendisi için Rabbimize dua etmesini talep etmesi şeklindedir. Fakat duasıyla tevessül edilen kimsenin, sâlih, sağ ve dua edebilecek güçte olması ve bu dua karşılığında da ücret almaması gerekmektedir.
Sünnetten Delil: Enes b. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah Cuma günü minberde hutbe verirken bir adam içeri girip, kuraklıktan dolayı hayvanlarının helâk olduğunu, yolların kesildiğini söyleyerek, Allah'ın Rasûlüne "Allah'a dua et de yardımımıza yetişsin" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah hemen iki elini kaldırdı ve "Allah'ım, bize yağmur ver" اللَّهُمَّ اسْقِناَ diye Allah'a dua etti. Gökyüzünde bir bulut belirdi ve hemen yağmur yağmaya başladı. Enes der ki: "Vallahi, o duadan önce biz, gökyüzünde ne ince ne de kalın bir bulut görüyorduk. Duadan sonra hemen yağmur yağmaya başladı ve biz altı gün boyunca güneşe hasret kaldık. Öbür Cuma günü Rasûlullah yine hutbede iken kapıdan birisi girdi ve "Yâ Rasûlallah, mallar helâk oldu, yolar kapandı, Allah'a dua et de artık bu yağmuru tutsun" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah elerini kaldırdı ve "Allah'ım, etrafımıza (yağsın), üzerimize değil. Allah'ım, tepelere, dağlara, kal'alara, bayırlara, derelere, ağaçlıklara yağdır" diye dua edince yağmur hemen kesildi. Namazdan çıktığımızda, güneşte yürüyorduk." Hadîs'i, Enes'ten rivâyet eden râvi, ikinci hafta gelen adam, ilk hafta gelen adam mıydı, diye sormuş o da "bilmiyorum" demiştir. (Buhârî, İstiskâ, 6) 
İnsan ne kadar da Allah'ın yardım ve lütfuna muhtaç! Yağmur yağmaz şikâyet eder; "hayvanlar helâk oldu, yollar kesildi çatlayıp yarıldı" diye. Yağmur yağar yine şikâyet eder; "hayvanlar ve mahsuller helâk oldu, yolar kapandı" diye.. Rabbimiz, bizleri âfet, musibet, belâ ve her türlü felâketlerden korusun. (Bu Hadîs'i, M. Sofuoğlu'nun Buhârî Tercemesi, C: 2, S: 967, 968'den okuyabilirsiniz.)
Sağ olmayan kişiyle ne kadar faziletli de olsa tevessül edilemeyeceğinin delili de, Rasûlullah'ın vefatından sonra, Hz. Ömer'in, Peygamberimizin amcası Abbâs b. Abdulmüttalib'in duasıyla, Allah'tan yağmur yağdırmasını dilemesi delildir. (Buhârî, İstiskâ, 3; M. Sofuoğlu'nun Buhârî Tercemesindeki Yeri: C: 2, S: 964)
B- Bid'at Olan Tevessül:
Yaptığımız açıklamalar ile Şeriat'e uygun olan tevessül'ün mahiyetini ve delillerini öğrenmiş oluyoruz. İslam'a uygun tevessül'ü öğrenince, şunu anlıyoruz ki; "falanın hakkı", "filanın yüzü suyu hürmetine" gibi tevessül şekilleri, tevessül'ün bid'at olan kısmına girmektedir. Delillerini zikrettiğimiz câiz olan tevessül çeşitlerinden başka yollar için, Allah'ın Kitabından ve Rasûlullah'ın Sünnetinden bir delil bulunmamaktadır. Meşru' olan tevessül dışındaki vesile edinme yolları, şirke giden yollardır. Kimi tevessül şekilleri, açıkça şirki gerektirdiği halde kimi davranışlar da, haram ve yasak olan, Sünnette uygulaması ve delili olmayan bid'atlerdir. 
Ashab-ı Kirâm ve tâbiîn'den hiç kimse yukarıda üç kısımda zikrettiğimiz tevessül şekillerinden başka yollarla Allah'a dua ve niyazda bulunmamışlar ve Allah'la kendileri arasına asla gayr-i meşru' aracılar koymamışlardır. 
Tevessül ve vesîle edinme ile alakalı bu kadar açıklamanın, konunun doğru şekilde anlaşılması açısından yeterli olduğunu düşünüyoruz. Tevessül konusu dairesinde deveran eden bir takım şüphe, tereddüt ve iddiaların ele alınması ve çürütülmesi konunun dışında kalan tartışmalardır. Âlimler; bid'at fırkalarının ya da cahil sofuların, ilimsiz âbidlerin tahrîf ettikleri Âyet ve Hadîslerin konuyla alakalı sahih tefsîr ve te'vîllerini ortaya koymuşlardır. Bu tür yanlış fikirleri ve tevessül konusunda aşırılıkları, tevessül'ün mahiyetini delilleriyle bilen herkes fark eder ve reddeder. Her konuda olduğu gibi, bir meselenin tahrîf edilmesi ya Âyet ve Hadîslere taşımadıkları anlamları yüklemek ya da Uydurma ve Zayıf Hadîsleri, gayr-i meşru' tevessül çeşitlerine delil getirmeye çalışmak şeklinde kendini gösterir. 
Uydurma ve Zayıf Bazı Hadîsler:
Hâkim'in, Ömer b. Hattab'tan merfû' olarak rivâyet ettiği Hadîs: "Âdem günahını işleyince: Rabbim, ben Sen'den Muhammed'in hakkı ile bana mağfiret etmeni istiyorum, dedi. Allah: Ey Âdem, Ben henüz Muhammed'i yaratmadığım halde onu nasıl tanıdın, diye sordu. Âdem: Rabbim, Sen beni iki elinle yaratıp, bana ruhundan üflediğinde başımı kaldırdım da, Arşın bacakları üzerinde: Lâ İlâhe İllallah Muhammedu'r Rasûlullah, yazılı olduğunu gördüm. Böylelikle ben Sen'in kendi ismine yarattıklarının en sevdiğinden başkasını(n ismini yanına koyup) izafe etmeyeceğini bildim, dedi." (Uydurma Hadîs: Kâidetün Celîletün fi't tevessüli ve'l vesîle, İbn Teymiyye, S: 16, 167; Silsiletü'l Ehâdîsü'd Daîfe, Elbânî, No: 25; Telhîsu'l Müstedrek, Zehebî, 2/615; el-Bidâye ve'n Nihâye, İbn Kesîr, 1/190)
Peygamberimizin makamı ile tevessülü câiz görenler, Peygamberimize şöyle bir Hadîs nispet ederler: "Benim câhımı (konumumu/makamımı) ileri sürerek tevessül ediniz. Çünkü şüphesiz Allah nezdinde benim câhım pek büyüktür." (Asılsız Hadîs: İktidâu's Sırâtı'l Müstakîm, İbn Teymiyye, 2/318; Kâidetün Celîletün fi't tevessüli ve'l vesîle, İbn Teymiyye, S: 252, No: 175; Silsiletü'l Ehâdîsi'd Daîfe, Elbânî, No: 22; et-Tevessül, S: 128-130)
Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivâyet edilen Hadîs: "Allah'ım, ben Sen'den dilekte bulunanların Senin üzerindeki hakkı ile dilekte bulunuyorum." (Zayıf Hadîs: İbn Mâce, No: 778; Ahmed, 3/21; Taberânî, ed-Dua, No: 421; Bkz: Kâidetün Celîletün fi't tevessüli ve'l vesîle, İbn Teymiyye, S: 214, 215, 277; Silsiletü'l Ehâdîsi'd Daîfe, Elbânî, No: 24; el-İlel, İbn Ebî Hâtim, 2/184; "el-Keşfu ve't Tebyîn li 'ileli Hadîsi Allahumme İnnî Es'eluke bi Hakkı's Sâilîn" adlı müstakil bir risale, Amr Abdülmun'im) 
Kısa Bir Değerlendirme:
Şeytan pek çok insanı, bâtılı hak göstermek (tesvîl) sûretiyle, çirkin şeyleri süslü göstererek aldatıp saptırmış ve onlara, Allah'la aralarına aracılar koymaları gerektiğini telkin etmiştir. Şeytan, bu tür insanları, Allah'la aralarına aracılar koymadıkça, dualarının kabul olmayacağına, hastalarının şifâ bulmayacağına ve sıkıntılarının giderilmeyeceğine inandırmıştır. Bu aracıların bazen Peygamberler, bazen melekler, bazen de keramet sahibi veliler ya da sâlih zatlar olması, insanların hemen ikna olmalarını sağlamıştır. Dolayısıyla meşru' olmayan vesîlelere tutunan bu insanlar; evliya dedikleri kimselerin kabirlerinde, şehitlik ve türbelerde belirli gün ve zamanlarda kurban kesmek, onlara dua etmek, onlardan bir şeyler istemek, dileklerde bulunmak, şifâ istemek için hastalarını oralara götürmek, oralarda gecelemek, inzivaya çekilmek, bu kabir ve türbelerde yatanlardan şefaat istemek, bir takım ihtiyaçlar için onlarla tevesülde bulunmak gibi çok sayıda haram ve şirke sebebiyet veren fiilleri işlemektedirler. Bu yapılan şeylerin daha ötesinde, türbelere çaput bağlamak, mum yakmak, bir kağıt parçasına dilek yazmak vs davranışların tutarsızlığını söylemeye bile gerek görmüyoruz. Bunların hepsi bid'at ve hurafe amellerdir. Bu türden inançlardan ve davranışlardan samimi bir tevbe ile tevbe etmek gerekmektedir. Müslüman bilir ki, kabirdeki salih zat, bize yardım edemez, bizden bir zararı def edip, bir hayrı bize getiremez. O vefat etmiştir, imtihanını tamamlamıştır. Ne halde olduğunu da ancak Allah bilir. Kabrinde yatan kimse, Müslüman ise, o bizden dua beklerken, biz de ondan yardım istemeye kalkmamız ne kadar tutarlı olur? 
Ölmüş insanlara yönelerek dua edilemeyeceği, onlardan bir şey istenemeyeceği, şefaatlerinin talep edilemeyeceği, onlarla tevessül edilemeyeceği böylece anlaşılmıştır. Bazı kimseler türbelerde veya kabir başlarında dua meselesinde, şöyle bir beyanda bulunurlar. "Biz, kabirde yatan salih zât'a dua etmiyoruz, ondan istemiyoruz. Biz, sadece onun yanında bulunmanın teberrükü ile Allah'tan istiyoruz" derler. Öyle bile olsa, bu şekilde dua etmenin câiz olduğuna dair, Ashabtan sahîh bir rivâyet gelmemiştir. Aksine Rasûlullah: "Kabrimi bayram yerine çevirmeyin" (Ebû Dâvud, Menâsik, 97) buyurmuştur. Peygamberimizin bile kabrini ziyaret maksadıyla seyahat, câiz değilse, başka insanların mezar ve türbelerine kafileler halinde insanların akın etmesi nasıl câiz olsun? 
Başka bir Hadîs: Ata b. Yesar anlatıyor: "Rasûlullah aleyhisselâm söyle dua buyurdular: "Allah'ım, kabrimi ibadet edilen bir put kılma." (Ve devamla dedi ki): "Peygamberlerinin kabirlerini mescidler haline getiren bir kavme Allah'ın öfkesi artmıştır." (Muvatta, Kasru's Salat, 85)
Peygamberimiz yine şöyle buyurmuştur:
"Allah, Yahûdîlere ve Hristiyanlara lânet etsin. Onlar nebîlerin kabirlerini mescidler edindiler/mescidlere çevirdiler." (Müslim, Mesâcid, 19, 21; Bkz: Buhârî, Salât, 55; Cenâiz, 61; Müslim, Mesâcid, 20, 22)
Bu Hadîslerde de açıkça görüldüğü gibi, Peygamberimizin kabrinde bile bayram yapar gibi, insanların dua ve namaz gibi maksatlarla toplanmaları ve bu amaç için yollara dökülmeleri yasaklanmıştır. Bu durumda, az önce, "biz, kabrin içindekine değil, onun yakınında, onun maneviyatıyla Allah'a dua ediyoruz" diyenlerin yaptıkları fiillerinin Kur'an ve Sünnetten asla bir delilinin olmadığı, aksine davranışlarının yasak olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu noktada şunu da hatırlatmak isteriz. Her ne kadar böyle bir amelde bulunan kimse, bid'at işlemekle beraber, kabrin içindeki ölüye dua etmediği için küfre girmese de, onu gören kimseler ve kendi çocukları, bu adamın kabrin içinde yatan ölüye dua ettiğini sanabilecekler ve böylece onların sapmasına sebep olacaktır. Ne kabrin yanında dua etmek, ne de -Peygamber kabri bile olsa- kabir başında namaz kılmaz câiz değildir. Unutulmamalı ki, İslam'da yasak olan her şeyin sayısız hikmetleri vardır. Bir günah -Allah korusun- daha büyük günahlara sebebiyet verir. Bu bölümü bir hatırlatmayla noktayalım. Bazı kimseler, hayatta olmayan, ölmüş evliya'ya dua edilebileceğini, onlardan yardım istenebileceğini, darda kalınca onların yardıma çağırılabileceğini, onlara adak adanabileceğini, onların bu dünyada tasarruflarının, vefatlarından sonra daha aktif olduğunu savunmaktadırlar. Bunlar açık bir şirktir. Gizli ve açık, büyük ve küçük tüm şirk çeşitlerinden Allah'a sığınıyoruz. 
اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِكَ أنْ أشْرِكَ بِكَ وَأنَا أعْلَمُ ، وَأسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أعْلَمُ
"Allah'ım bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfiret dilerim." (Müsned, Ahmed b. Hanbel)
Her şeyin en doğrusunu Yüceler Yücesi Allah bilir.

/Alıntı. 
Devamını oku...

28 Ekim 2016 Cuma

Cumhuriyet Bayramı mı?

Neyin bayramını kutluyorlar? Allah (C.C.)’ın hükmünü yeryüzünden kaldırıp yerine tağutların hükmünü egemen kılan düzenlerin, Hilafetin yerine küfür ve şirk düzeni olan Cumhuriyetin kurulmasının, bazılarının deyimiyle Hakimiyeti gökyüzünden yeryüzüne indirmenin, hakimiyeti Allah’tan alıp yeryüzü despotlarına, Firavunlarına, kendini ilahlaştırmış küfür ve şirk olan düzenlere vermenin bayramını mı?

Evet  yılardır kullara kul olanlar bu bayramı her sene kutluyorlar. Her yıl  29 ekim günü tağutların kulları putlarını tazim etmek için törenler düzenliyor, gidip önünde eğilip saygı duruşunda bulunuyor ve önüne bolca ot koyuyorlar.  Bunu devletin bütün kurum ve kuruluşları ve personelini temsilen başlarındaki en etkili ve yetkili kişilerce yapılıyor bu tazimler.

Bu törenlerin Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde Budist tapınaklarında Budist rahiplerce yapılması insanın pek acayibine gitmiyor zira onlar dinlerinin gereğini yapıyorlar.  Fakat bunu yapanların kendilerini İslama nispet etmeleri pek tuhaf geliyor insana, hele birde eli abdestli putperest olunca daha çok tuhaf oluyor.

Ne tuhaf değil mi? Hem La İlahe deyip bütün putları, tağutları, yeryüzündeki sahte ilahları ve mabutları red ettiğini söyleyeceksin sonra da dönüp onların önünde el pençe durup onlara tapacak ibadet edeceksin. Ey yalancı nankör insan sen Allah’ımı (haşa) kandıracaksın.

Camilere gittiğiniz zaman mimberi işgal eden bel’amların cumhuriyeti kutladığını görürsünüz, oysa bu bel’amların şunu söylemesi gerekmez miydi? Ey cemaat! 93 yıldır ülkelerimiz topraklarımız kafirler tarafından resmen işgal edildi, İslam beldeleri işgal altında, ümmetin arasına sınırlar cetvelle çizildi, Kuran ahkamı kaldırıldı, her tarafta zina evleri, kumarhaneler, meyhaneler açıldı, cihat farz-ı ayndır, bu kafirlerin soyu kurutulmadıkça, bu kafirler İslam beldelerini terk etmedikçe ben sizin önünüzde namaz kılamam, sizin üzerinizde cuma farz değildir. Ama nerde… Dinini bir maaşa satan belam kürsüde “Allah devletimize milletimize zeval vermesin” diye dua ediyor peşindeki cahil cemaatte hep bir ağızdan “amin” diyor…

Hele demesin bakim hele bu yöneticilerin tağut olduğunu veya devletin tağut olduğunu, bunları alaşağı etmenin farz-ı ayn olduğunu, Kuranın anayasa olduğunu, Kurandan başka anayasa kabul etmenin küfür olduğunu söylesin bakalım sonu ne olur? Malatya’da yakın zamanda biri bunu söylemeye çalıştı başına neler geldi hepiniz biliyorsunuz.

Müslüman olduğunu iddia eden başı örtülü hatta çarşaflı, sakallı elinde doksandokuzluk tesbihi ile çocuğunun, torununun elinden tutup bu şirk ve küfür bayramlarına iştirak ettiklerini, her seçim dönemimde gidip bu tağuti düzenlere oy attığını ve onlar için çalıştıklarını, bu küfür düzenlerin ordularına çocuklarını gönderdiğini ve gönderirken ve  tezkere alırken onlara davullu zurnalı, bidat olan mevlitli ve Kur’anlı törenler düzenlediğini görürsünüz. Yemin törenlerine gittiklerinde de nizamiyenin içine dahi alınmıyorlar, çocukları askerde öldüğü zaman gelip bunlarla alay edercesine oğlunuz şehit oldu diyorlar. Kameraları ve askerleri karşısında gören zavallılarda “vatan sağ olsun”, “bir oğlum gitti bir tane daha var onu da gönderirim”, “oğlumun askerliği yarım kaldı ben gidip yerine tamamlayacağım, yerine beni alın” diye bir sürü acayip laflar eden insanlara şahit oluyorsunuz.

İslami diye geçinen bazı basın yayın organlarının yeni bir şirk küfür anayasasının hazırlığı içine girmiş bir hükümete destek vermek için “Haydi Bismillah” diye manşet attığını görürsünüz.

İslami ve tevhidi olduğunu iddia eden bazı yazar çizer, dernek ve grupların referandumda nasıl döküldüklerine şahit oldunuz.

Bu düzenbazların tuzağına düşmüş bazıları ile konuştuğunuz zamanda size şunu söylüyorlar: Efendim her şey bir anda olmuyor, işte bak okullarda baş örtüsü serbest oldu, Kuran ve siyer dersleri seçmeli ders oldu, camiler açık, ezanlar okunuyor isteyen istediği şekilde ibadetini yapıyor, her şey yavaş yavaş olacak diyorlar. İsmini vermek istemediğim bir hocamız var (Allah ona ve bütün Müslümanlara merhamet etsin, yar ve yardımcıları olsun) onun çok güzel bir sözünü size nakledeyim “ Gavurlukta hızlı hızlı, Müslümanlıkta yavaş yavaş” diyordu.

Allah’tan korkun İslam sadece namaz, ezan veya başörtüsünden ibaret mi  diğer hükümleri nerde? İslamda nasıl namaz oruç farz ise aynı şekilde cihatta farzdır, hükümlerinin ircasıda farzdır, toplum hayatını idamesi de farzdır. Hükümleri var kanunları var hayatın bütün alanlarını kapsayan bir nizamdır İslam. Diğer hükümleri niye dile getirilmiyor?

Allah ayaklarımızı İslam üzere sabit kılsın, ayaklarımızı kaydırmasın. Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin. Gerçekten bu devirde iman avuçtaki kor gibidir tutabilene helal olsun.

Velhasılıkelam yazılacak çok şey var ama fazlada uzatmak ve sizi sıkmak istemiyorum. Anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az misali kısa kesiyorum.

Selam ve dua ile...
Devamını oku...

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kurban Neyin İfadesi?

Cennet'e giden yol, dünyadan geçmektedir. Allah'ın rızasına ulaşmak da O'nun yarattıkları ile olan ilişkilerimizi, Tevhid temelinde düzenlemekle mümkün olabilmektedir. Tevhid inancı; insanlara bakan yüzeyi ile hiçbir beşeri değerlere tapmadan, tüm yaratılanlarla tevazu, merhamet, sevgi temelinde münasebet kurmayı gerektirmektedir.

Tevhid'in Allah'a bakan yüzeyinde ise; O'nu her türlü maddi-manevi kirlilikten beri kılma gayesi olan tenzih bulunmaktadır. Allah'ı tenzih etmek suretiyle yüceltmek, O'na olan sevgi ve bağlılığımızı göstermek gerekmektedir.

İman ve bağlılık sözleşmesi kuru kuruya yapılamaz. Yani insanların Rabbiyle olan ilişkilerinde O'nu her şeyden daha çok sevdiklerini ispatlamaya ihtiyaçları vardır. Bunu ispatlamanın yolu Allah'a kurbanlar sunarak, O'nun yakınlığını, sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Fakat O, kullarının ibadetleri de dahil her hangi bir şeye muhtaç olmaktan müstağnidir.

Tevhidi bir dünya görüşünde hayatın amacı; kurbandır. Yani Allah'a yakınlaşmak; O'nun rızasını, hoşnutluğunu, sevgisini kazanma yarışına girip birinci olmaya çalışmaktır. İlahi rızayı kazanmak maksadıyla yapılan her salih amel bir kurbandır. Namaz, infak gibi bizi manevi olarak Allah'a yakınlaştırıp ulvi makamlara eriştiren her ibadet bir kurbandır, Allah'ın rızasını elde etmek için takdim edilen her şey bir kurbandır.

Fakat kurbanın asıl somut tezahürü "zebiha"dır; "nahr"dır: Hayvan boğazlamaktır. Hakiki bir imanın tezahür etme biçimlerinden olan bu kutlu ibadet, Tevhid Dini İslam'ın en bariz şiarlarındandır. Bu şiar, Rabbe yaklaşmak için sonunda iflası olmayan kârı bitimsiz bir ticaret yaparak, yerinde malı-mülkü, yerinde kanı-canı, cennet karşılığında borç vermeyi de ifade etmektedir.

Kısacası kurban, Tevhid'in en önemli göstergelerinden biri olup, sevdiğimiz şeylerden Rabbimizin hoşnutluğunu gözeterek vazgeçebilme bilincine ermektir.

Kurban bir sembol olarak; Rezzak olan Allah'ın bizim için seferber ettiği imkanları, sadece bize ait saymayıp başkalarına da seferber etmektir. İnsanlardaki "mülkiyet tutkusu" ve "benseverlik", sahip olunanlardan vazgeçmeyi zorlaştıran bir 'fitne/imtihan' aracıdır. Şeytan; Allah'ın rahmetinden uzaklaşan ve uzaklaştırandır. Kurban ise; Allah'ın rahmetine yaklaştıran demektir. Bu iki kelimenin ilahi bir kelam olan Kur'an'da kullanılması ve birbiri ile ters orantılı bir mana ifade etmesi bir tesadüf değildir.

Adem'in salih oğlu gibi varını yoğunu seferber ederek feda eden, şehitler gibi en sevdiği canından vazgeçerek feda edilmeyi kabul edenler, fitne ile başa çıkmış, hayırda yarış sınavını kazanmış en bahtiyar insanlardır.

Kurban, Allah'ın rızasını elde etmek için yerinde malı-mülkü feda etmek, yerinde kanı-canı feda etmek, yerinde uykuyu rahatı feda etmek, yerinde zamanı-mekanı feda etmek, yerinde makamı-mevkiyi feda etmek, yerinde şanı-şöhreti feda etmek, yerinde bilgiyi-ilgiyi feda etmek, yerinde sevgiyi-aşkı feda etmektir. Kısaca nefsimizin günaha çağıran tüm davetlerini reddetmektir...

Kurban olmak ve kurban etmek! Biri İbrahimi bir rol, bir diğeri İsmail'ce bir tavır! Kurban kesmek, İbrahimi bir davranıştır. Bu ibadeti, hayat kitabımız Kur’an şöyle bildiriyor bizlere;

"Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlarken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın." Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı." (Saffat Suresi: 102-106)

İmtihandı şüphesiz, her şey bir sınamaydı aslında! İbrahimi bir eylemin yine İbrahimi bir mesaj taşıması ve alınan mesajların hayatımızı yönlendirmesi gerekiyor. Değilse mesaj taşımayan eylemlerimizin bize de topluma da bir faydası olmayacaktır. İbrahim, Tevhidi eylemler için engel tanımamanın; İsmail ise, Allah’ın iradesine şartsız ve itirazsız teslimiyetin sembolü!

Ve şimdi bugünlerde yine bıçaklar hayvanların boğazına doğru uzanmakta. Kestiklerimiz "İsmaillerimiz" olmayınca, ne anlam ifade edecek? Neyin teslimiyetini, neyin feda edilmesini temsil edecek boğazladıklarımız?

Unutmayın, biz kasaplık yapmıyoruz! Evimizde et bulunsun diyede hayvan boğazlamıyoruz! Biz İbrahim'in teslimiyetinin bizde de olduğunu temsilen bıçağı kurbanlarımızın boğazına götürüyoruz.

Buyur Allah'ım! Sen buyur, biz boyun eğip yaşamaya hazırız! İşte hazır olduğumuzun bir ifadesi olarak sana etleri ve kanları ulaşmayan, fakat bizim sana teslim olduğumuz anlamına gelen kurbanlıkları boğazlıyoruz!

Alemlerin Rabbi Olan Allah'a Hamd Olsun!
Devamını oku...