Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

28 Mart 2017 Salı

Tesettürün Aslı

İslam, Allah tarafından bize gönderilen son dindir. Kur’an’ı kerim Allah 'in rehber kitabı açıklayıcı olarak gönderilen Allah Resulü  (s.a.s)'ün sünnetidir. Din tercihi konusunda Allah kullarını serbest bırakmış, takı Cenneti hak etsin.
Ancak islam dini tercih edildikten sonra , emirleri uyup uymama serbestiyesi yoktur. Maddi ve manevi olarak Rehber(s.a.s) tarafından öğretildiği şekli ile amel edilme zorunluluğu var. Şekli olarak doğru  uygulanan fakat ihlas gerçekleşmeden hakkın rızası gözetilmiyor ise bundan mükafat beklememek gerekir. Aynı şey keyfi davranarak amelî, aslından koparmak da ameli geçersiz kılar.

Toplumumuzda şekli ibadet, en büyük handikaplardan biridir. İbadette amacın gerçekleşmesi ancak ve ancak bilmek ve tavizsiz uygulama ile gerçekleşir.

Maalesef ki toplumda din, tercih değil miras alınıyor. Oysa iman ve amel bilerek tercih edilip, imtihanlar başarı ile kazanılırsa Cennet vaadine ulaşılabilir.

Son zamanlarda fesat karıştırılan tesettür ile ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum.

Allah hanım sahabilerden razı olsun. Onlar Allah’ın bütün emirlerinde olduğu gibi tesettürü de gerek şekli gerekse imani olarak kusursuz uygulanmışlardır.

Nitekim Nur suresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne örtsünler..." ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı."(Buharî, Tefsîru Sûre, 29/12; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî, es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II/600).

Tesettür dinin şiarlarındandır, İslam’ın şartlarından biridir. Allah, toplumda fesadın önünü kesmek için bize farz kılarak rahmet etmiştir. Tesettür dinin şiarlarındandır. Onu taşıyan ise emanetçidir. Zira tesettür kalıcı iken biz kullar bir vakitten sonra sorumlu oluruz, belli bir vakte kadar. Çocuk, tesettür farz kılınacak yaşa geldikten sonra tesettürü giyer. Adetten kesilen, dikkat çekmeyen kadınlar da dış örtülerini teşhir etmeden bırakabilir.

Evlenme ümidi olmayan, doğurganlık çağını geride bırakmış yaşlı kadınların, süslerini göstererek erkeklerin ilgisini çekme amacı taşımamak şartı ile ev dışında giyilecek elbiselerini giymemelerinin sakıncası yoktur. Fakat kapalı giyim konusunda titiz davranmaları kendileri için daha iyidir. Allah her sözü işitir ve her şeyi bilir.(Nur suresi 60)


Burada dikkati çeken çocuk ve yaşlı insanlara tesettür hafifletilmiştir. Peki neden?
Elbette ki karşı cinsi etkileyerek fesada sebep olmadığı için. Bu kısma çok dikkat etmek lazım Allah, emri ile bir çok hikmet gerçekleşir. Ve toplum korunmuş oluyor.

Maalesef toplum bu konuda anlam ve amaç kayması yaşıyor. Tesettür modaya dönüşmüş durumda; hatları gösteren daracık kıyafetler, dikkat cezbedici  renk ve modeller revaçta. Yüz türlü boyalar, kavisli hale getirilmiş kaşlar,  olgun olmayan davranışlar ile tamamen anlamsızlaştırılmış halde.

Bunları uyararak tesettür ile kastın dikkat çekici giyinmemek; geniş kalın kumaş, model verilmeden, mat renklerden olması gerektiğini anlatılıyor. Bu konuda çok kıymetli kitaplar var.

En hayret verici olan ise, nerede ise tesettürün çoğu şartlarını yerine getiren, peçeli bir güruh ortaya çıkmış durumda!

Tesettürü modalaştırıldığı için giyenler  ancak sakınmayanlardır. Sadece görünen bir çift gözlere türlü boyalar sürerek, peçeyi burun sınırında geniş bağlayıp türlü açılardan göstermek, işte bu farzı amacından saptırmaktır. Elbette amacın ne olduğunu, esefle belirteyim ki teşhir etmektir. Bu ister yarı çıplak, giyinmiş çıplak veyahut peçeli çıplak olsun fark etmez. Bir şekilde çare yok ise gölgesini çekerek göstermeye çalışmakla da olabilir. Veyahut kadınlığını hatırlatmak için kara çarşaf sevdalısı sözlerden dem vurmak. Netice aynı fark ettirmek , göstermek, teşhir etmek.

Vakara uygun davranmamak ile de kendini gösterir. Allah kadın kullarına sakınmanın yolunu en anlaşılır şekilde Kur'an'ı kerimde inzal etmiştir. Kıymet verilen kadınların değerlerini koruması gerekir. Eziyet görmemeleri ve kendi hayırları içindir.

Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz; eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin. (Ahzab 32)

  Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzab 59)


Son olarak şunu hatırlamak gerek: İslam’ın şiarlarını dahi  şeytanın dürtülerine alet ediyorsak veyl olsun. Ve hala Kur'an bizi en açık şekilde terbiye ederken , haktan ayrılmaktan ısrarcı olunuyorsa heyhat! Ve hala kişinin kişiliği ve aklı ile değil de bedensel olarak toplumda yer(!) bulmaya çalışıyorsa  yenilmişliğe en açık delildir. Ve eğer ki, nefsimizi ikna etmiyor zayıflık gösteriliyor ise cehennem odunu olmak hakkıdır, adalet bunu gerektirir...

"İşte sana o Kitap! Kuşku, çelişme, tutarsızlık yok onda. Bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar için." (Bakara : 2)

Zehra Celalî Ararat

Devamını oku...

18 Mart 2017 Cumartesi

Laik Sistemin Oyunları


Bismillahirrahmanirrahim

Laik sistem İslam’ı ancak bireysel ibadet olarak yaşanabilecek din konumuna sokmak istemektedir. Laik sistem İslam’ı vicdanlara hapsetmek amacındadır. Dünya işlerinden çok ahiret işleriyle ilgilenen bir din anlayışı oluşturulmak istenmektedir. Dünya işlerine dair hiçbir hükmü olmayan bir din anlayışı...

İslam’ın sadece Allah ile kul arasındaki sınırlı ve özel bir ilişki olduğu fikri şer güçler tarafından kasıtlı olarak her tarafa yayılmaktadır. Laik sistem halkın uyanmaması için dine karşı direk saldırmak ve karşı olduğunu açıklamak yerine, din anlayışını bozma yolunu seçmiştir. Bu nedenle ılımlı İslam adı altında Allah’ın dini olan gerçek İslam’a karşı bir din ortaya atmaktadır. Gerçek İslam’ın etkisini kırmak için dine karşı din ortaya atılmıştır.

Onların ılımlı İslam adıyla sundukları din, herhangi bir hâkimiyet iddiası olmayan ve mevcut bâtıl düzen ve sistemlerle uyum içerisinde yaşayabilen bir dindir. İslam’ın siyasal bir güç olarak ortaya çıkma korkusundan dolayı şer güçler İslam’a karşı bozuk bir din anlayışını ortaya atmışlardır. Tasavvuf ağırlıklı olan bu din anlayışı, İslam’ın yerine geçirilmeye çalışılmakta ve bu bozuk din anlayışı laik sistemden her türlü övgüyü almaktadır. Hâkimiyet amacındaki gerçek İslam’ı irtica olarak niteleyen laik sistemin tasavvuf anlayışına karşı son derece ılımlı yaklaşması da oldukça dikkat çekicidir. Gerçi bu duruma çok da şaşırmamak gerek, çünkü tasavvufun suya sabuna dokunmayan, ya da ne olursan ol gel gibi anlayış şekillerine sahip olması, laik sistem tarafından tercih edilme sebebi olmuştur. İster tasavvuf, ister geleneksel İslam, ister ılımlı İslam olarak adlandırılsın gerçek İslam’dan uzak bu din anlayışı mevcut düzenle herhangi bir problemi olmayan din anlayışıdır.

Gerçek İslam ise beşeri güçlere boyun eğmeyen, onların egemenliklerine karşı ayaklanan, Allah’ın emir ve yasaklarına, O’nun koymuş olduğu helâl ve haram ölçülerine göre hayatı düzenleyen dindir.

Gerçek İslam’ın sınırlarını Allah koymuştur. Laik sistem ise sınırlarını kendisinin belirlediği bir dini insanlara sunmaktadır.

Laik sistem sınırlarını kendi belirlediği dini insanlara sunmak için en çok camileri ve onlarda görevlendirdiği ücretli resmi din adamlarını kullanmaktadır. Bu ücretli resmi din adamları sistemin hoşuna gitmeyecek hareketlerden kaçınarak görevlerini yerine getirirler. Bu ücretli resmi din adamlarının görevi, aldıkları ücret karşılığında sisteme meşruiyet kazandırmaktır. Yine bu adamların görevi Kur’ân’daki hükümle-yönetimle ilgili konulardaki âyetleri okumamaktır. Çünkü sistem sınırlarını kendisinin belirlediği dinin anlatılmasını istemektedir ve bu yüzden ücretli resmi bu din adamlarınca gerçek İslam’da yer alan hüküm-hâkimiyet-yönetim gibi konulara hiç girilmemektedir.

Ücretli resmi din görevlileri daha çok çiçeklerden, böceklerden ve ağaçların, doğanın korunması gibi meselelerden, ya da abdesti, namazı, orucu bozan şeylerden bahsederek halkı uyutma görevini yerine getirmektedirler. Kısacası sistem İslam’ı dar bir alana hapsetmek amacındadır ve sadece bunu istemektedir. Bütün bu propagandalar sonucunda halkın büyük çoğunluğunun aklına maalesef artık İslam denilince sadece camiler, minareler ve birtakım eski eserler gelmektedir.

"İslam’ın iş yapması isteniyorsa, hükmü de onun vermesi şarttır. İslam, insanlara mescid ve tekkelerde inziva hayatı yaşatmak ve vicdanlarda hapsedilmek için gelmemiştir. Tam aksine hayata hükmederek onda istediği şekilde tasarruf etmek için gelmiştir. Toplumu, istediği hayat tarzına göre uygun bir yaşantı biçimine sokmak için gelmiştir. Peki bu vaaz ve nasihatle mi gerçekleşir? Hayır! Bu İslam’ın düzenleyici ve yönetici olmasıyla gerçekleşir. Çünkü İslam, hayata kendi prensipleriyle istikamet vermek ister. İslam düşünce ve prensiplerini fiili olarak hayata geçirmek, emir ve yasaklarını, et ve kandan meydana gelmiş bir toplum olarak görmek ister. Öyle bir toplum ki hâkim olduğunda tavırları, hayat tarzı, toplumsal münasebetleri, idare şekli ile İslam’ın düşünce, kanun ve nizamını temsil eder. İslam vicdanlara hapsedildiği, cami duvarları arasına kapatıldığı, kul ile Allah arasında bir münacaat olarak kaldığı müddetçe toplumun ihtiyaçlarına cevap vermesine imkân yoktur."[1]

Yoğun propagandalar sonucunda halkın çoğunluğunun zihnine, dinin hayata karışmaması sadece cami içinde kalması düşüncesi yerleştirilmiştir. Oysa bugün camilerde bile İslam sınırlandırılarak rejimin istediği bambaşka bir din anlatılmaktadır. Yani camiye kapatılmak istenen dine orada bile rahat verilmemiş, kontrol altına alınarak ve çarpıtılarak bambaşka bir din anlayışına dönüştürülmüştür. Artık sistemin araçları konumundaki bu ücretli din adamlarıyla bu çok rahatlıkla yapılabilmektedir. Çünkü onlar sistemin sesi konumundadırlar. İslam’ın sadece birtakım ahlâki ilkelerden oluşan ve siyasi hâkimiyet iddiası olmayan bir din olduğu safsatası böylelikle halkın zihnine yerleştirildi ve böylelikle de suya sabuna dokunmayan büyük kalabalıklar oluştu. Allah’ın hükümlerine sistem tarafından sürekli saldırıldığı halde bunu göremeyen, görse bile susmayı adet edinmiş bu insanlar uyanmadıkça rejim için herhangi bir tehlike oluşturmamaktadırlar.

"Sömürücü azgınlar toplumların daima gaflet içinde yaşamalarını da kendileri için yeterli bir garanti olarak görmüyorlar. Toplumun İslam idaresi altında uyanmasını da hiç istemiyorlar. Çünkü halk uyandığında uydurma İslam’ı değil, hakiki İslam’ı isteyecek ve böylece eline ölümsüz bir silah geçirmiş olacak. Daha önce uyuşturma amacı olarak kullanılan şey, bu defa uyarıcı olup hidayet sunacak. Azgın sömürücüler halkı, dini ve ahlâki inançlarına ters düşen şeylerle idare etmenin, onları bu tür şeylerle büyülemenin zor olduğunu çok iyi biliyorlar. İşte bu nedenle de toplumun inandığı şeylerin sahtesini, içine de çeşitli hurafeler katarak sunuyorlar. İslam iş yapan bir vakıa, bir hareket olarak ortaya çıkacak olsa hemen kişisel özgürlüğü ve çıkarları koruma bahanesiyle gayrete gelirler ve İslam’a karşı cephe alırlar. Fakat İslam dudaklarda mırıltı, tesbih tanelerinde gürültü, gırtlak patlatıp naralar atılan mevlid, tarikat şeyhi, naib-i eşraf gibi ünvanlar dağıtan toplantı, elbiselerin parçalandığı ayin olunca kimseye bir zararı olmaz. Çünkü bu saydıklarımızın tümü, toplumu oyalamak amacıyla kudurmuş sömürücülerin ortaya çıkardıkları afyonlardır. Ama İslam güçlü bir yönetim olarak servet, insan hakları ve sosyal meselelerde kendini gösterip, ibadet ve günlük hayattaki ikiliği ortadan kaldırmaya başlayınca işler değişir. İşte o zaman İslam, azgın sömürücüler tarafından sakınılması, mücadele edilmesi gereken bir tehlike olarak görülür."[2]

Velhamdulillahi Rabbil Alemin.

Dipnotlar

[1] İslam-Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, s. 77,78, Hikmet Neşriyat, 2007
[2] İslam-Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, s. 151,152, Hikmet Neşriyat, 2007

Alıntıdır
Devamını oku...

Cahiliye



Bismillahirrahmanirrahim

Günümüz dünyası, yaşamı düzenleyen kurallar koyan sistemlerin dayandığı kaynaklar açısından tam bir cahiliyeyi yaşıyor. Böylesine büyük maddi gelişmelere rağmen yaşanan bir cahiliye hayatı vardır ortada. Bu cahiliye, Allah’ın yeryüzündeki otoritesine, O’nun hâkimiyet hakkına saldırı temeli üzerine kurulmuştur. Bu arada cahiliyeyi ve cahiliye toplumunun ne olduğunu açıklamamızda fayda var:

"Cahiliyenin genel tanımı: Bir olan Allah’a kulluk etme ve onun koyduğu ilâhî hayat nizamını uygulamaktan yüz çevirmek; değerleri, ölçüleri ve insan hareket ve davranışlarını ilâhî kaynağın dışında kalan başka kaynaklardan çıkarmak…
Cahiliyenin bir başka tanımı ise şöyledir: Cahiliye, insanın insana kulluk ettiği bir “dünya düzeni”dir. Bu kulluk etme şekli, Allah izin vermediği halde, bir kısım insanlar diğer insanları egemenlikleri altına alıp onları yönetebilmek için kendi istekleri doğrultusunda yasal ve sosyal
düzenlemelerde bulunurlar.
İslam ise düşünce yapılarını (dünya görüşlerini), inançlarını yaşama (şeriat) ve yasama (kanunla) düzenlerini, değerlerini, ölçülerini yalnızca Allah’tan alarak, yalnızca O’na kulluk etmek, kula kulluk zilletinden tamamen kurtulmaktır..."[1]

Kısacası cahiliye toplumu; İslam toplumları dışında kalan, yaşamını Allah’ın şeriatına dayandırmayan, hevâ ve hevesini kendisine rehber edinerek yaşayan, yani tek olan Allah’a kulluk esasına dayanmayan, Allah’ın şeriatından başka yönetim biçimlerini benimseyen toplumların adıdır. Cahiliye toplumları hangi zamanda yaşarsa yaşasın, ne kadar maddi gelişmelere sahip olursa olsun, yine de geri kalmış ilkel toplum tipleridir. Sadece maddi alandaki başarılar tek başına, İslam nazarında yeterli değildir. Bütün maddi başarılarına rağmen böyle bir toplum rahatlıkla cahiliye toplumu olabilir. Tabi ki İslam maddi alandaki başarıları küçümsemez, kimse bu maddi başarılar için çalışmasın demez, ama bütün bunların Allah’ın şeriatı, dini çerçevesinde gelişmesini, ilerlemesini ister.

"İslam sadece iki tip toplum tanır: “İslam Toplumu”, “Cahiliye Toplumu”…
İslam toplumu itikad, ibadet, şeriat, (yasama ve yürütme) sosyal ve siyasal nizam, ahlâk ve yaşama biçimi olarak İslam’ın topyekûn uygulandığı, yaşanıldığı toplum tipidir. Cahilî toplum tipi ise, İslam’ın uygulanmadığı ve İslam’ın inanç sisteminin (İslam âkidesinin) düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin, sosyal ve siyasal sisteminin, ahlâk ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur. İslam toplumu, kendilerini müslüman saydıkları halde, İslam şeriatını yasa edinmeyenlerin (yaşama biçimi olarak kabul etmeyenlerin) meydana getirdiği bir toplum değildir.

Bu insanların namaz kılmaları, oruç tutmaları, hacca gitmeleri, böyle bir toplumun İslam toplumu olmadığı sonucunu değiştirmez. İlkelerini bizzat Allah’ın koyduğu, ayrıntılarını Allah Rasulü’nün açıkladığı ilâhî nizamdan ayrı olarak birtakım kimselerin kendi isteklerine uygun düşecek biçimde icad ettikleri ve adına “İslam Modernizmi!” dedikleri toplum tipi de İslam toplumu değildir."[2]

Evet, Seyyid Kutub’un da belirttiği gibi Allah’ın şeriatını bütün olarak almamış, O’nu yasa olarak benimsememiş ama İslam’ın bazı ibadetlerini uygulayan toplumlar da cahiliye toplumu olarak adlandırılmaktan kurtulamazlar. Cahiliye toplumu insanı için değer ölçüsü maldır. İnsanın toplumdaki değeri, kazandığı mala bağlıdır. Allah katında en üstün kişi en takvalı olandır. Yani en kıymetli olan kişi; Allah’tan en çok korkan, O’nun emir ve yasaklarına en çok riayet edendir. Cahiliye toplumlarındaysa, en kıymetli olarak görülenler zengin ya da ünlü olan kişilerdir. Cahiliye toplumlarında bir zengin, milyonlarca insandan çalıp çırpmış, milyonlarca işçinin kanını emmiş olsa da, kendi menfaati için insanların varlıklarını sömürse de en üstün olan odur. Aslında cahiliye geçmiş dönemlerde kalmayıp isim ve kılık değiştirerek ve birçok özelliğini de koruyarak günümüze kadar ulaşmıştır. Örneğin; Mekke müşrikleri geçmişin cahiliye toplumlarındandı ve kız çocuklarını doğar doğmaz vahşi bir şekilde diri diri gömerlerdi. Hatta kimi zaman yoksulluk korkusuyla erkek çocuklarını da öldürürlerdi. Bugünün cahiliye toplumlarının onlardan pek bir farkı yoktur. Çünkü, şimdikiler de çocuklarını daha ana karnında kürtaj adlı vahşi bir yöntemle canlı canlı parçalayarak
öldürmektedirler. Oysa bu büyük bir günahtır.

"Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz. Kuşkusuz, onları öldürmek büyük bir günahtır." (İsrâ Sûresi, 31. Âyet)

Yine geçmişin cahiliyelerinden örnek verirsek mesela; Roma cahiliyesinde ve Hz. Lut’un peygamber gönderildiği cahiliye toplumunda eşcinsellik yaygındı. Aynı iğrenç sapıklık günümüz cahiliye toplumlarında da vardır. Homoseksüel, transeksüel şarkıcılar, artistler baş tacı edilir, onlara değer verilir. Hatta günümüzdeki kimi cahiliye toplumları, eşcinsel sapıkların evliliklerini dahi onaylayarak iğrençliklerine devam etmektedirler. Cahiliye toplumlarında her tarafta bir rezalet görülmektedir…

"Toplum dini emir ve yasakları bir kenara iterek, İslam’ın ruhuna aykırı bir yol takip ediyor. Sahte medeniyetin aldatıcı parlaklığının cazibesine kapılarak peşinden sürükleniyor. Hiçbir devirde görülmemiş bir başıbozukluk içinde yuvarlanıyor. Özellikle ülkenin geleceğinin emanet edildiği gençler başta olmak üzere toplumun bütün kesimlerinde azgınlık, ahlâksızlık ve israf alabildiğine artmıştır. İşte kadın ve erkeklerin iğrenç bir şekilde bir araya geldikleri balolar! Bu balolarda insanlık haysiyetini çiğneyerek içip tepiniyor ve yapmadık rezillik bırakmıyorlar. İşte kumarhaneler! Buralarda masaların üzerine altınlar serpilir, servetler heba edilir ve bu yüzden aileler yıkılır. İşte rezalet ve günah kelimesinin bile yetersiz kaldığı güzellik yarışmaları! Bu tür yarışmalarda dinin, şeref ve haysiyetin, ahlâkın yüzünü kızartacak haramların en korkunçları ve en tehlikelileri işlenmektedir. İşte sahiller, sayfiye yerleri ve plajlar! Buralarda bütün elbiseler çıkarılıyor, şehvet duyguları kabarıp zirveye çıkıyor. Bir de bunların haberleri resimleri, hikâyeleri basın yoluyla halk arasında yayılıyor, en fazla gizlenmesi gereken şeyler ahlâksızca ortaya dökülüp övülüyor. Yüzlerce rezalet vasıtası ve yüzlerce ruhsuz, rezilliği yazma sanatı meydana çıkarak âdeta seferber olmuş…"[3]

Bazı cahiliye toplumları, çeşitli yanlış yollara kapıldıkları halde yine de müslümanlık iddiasından vazgeçmemektedirler. Fakat, “müslüman” ismi-sıfatı bir kimseye doğum ile verilen bir ünvan değildir. Müslüman, Allah’a ve O’nun emirlerine teslim olana denir. Müslümanlık bir iddiadır ve her iddia da ispat ister. Kimse kimliğinde İslam ibaresinin yer almasıyla ya da sadece lafla müslümanım demekle müslüman olamaz. İslam yolundan başka yollara sapmış, başka yolları izleyen kimselere “müslüman” ismini vermek, müslüman’dır demek, kişiyi dinden çıkaran büyük küfürlerdendir.

“...Kendini müslüman sanan bazı İslam toplumları (!) da cahiliye sıfatına dahildirler. Bu toplumlar da Allah’tan başka varlıkların ilahlığına inandıkları veya ibadet olarak yerine getirdikleri vecibelerini Allah’tan başkasına sundukları için bu kategoriye girmiyorlar. Bu kategoriye girmelerinin asıl nedeni, yaşama biçimlerinde tek Allah’a kulluk ilkesini benimsememeleridir. Bu toplumlar -her ne kadar görünürde Allah’tan başka bir varlığın tanrılığına inanmıyor iseler de- ulûhiyet (ilahlık) haklarını Allah’tan başkalarına izafe ediyor; Allah’tan başkasının hakimiyet hakkını (veya buna iddiasını da diyebilirsiniz) onaylıyor; siyasal ve sosyal kurumlarını, yasama ve yürütme sistemlerini, değerlerini, ölçülerini, adet ve davranışlarını… yaklaşık olarak hayatın tüm dinamiklerini bu egemenlik kaynağına dayandırıyorlar.”[4]

Velhamdulillahi Rabbil Alemin.

Dipnotlar:

[1] Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, s. 186,187, Pınar Yayınları, 1997
[2] Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, s. 131,132, Pınar Yayınları, 1997
[3] İslam-Kapitalizm Çatışması, Seyyid Kutub, s. 21,22, Hikmet Neşriyat, 2007
[4] Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, s. 114, Pınar Yayınları, 1997

Alıntıdır


Devamını oku...

6 Mart 2017 Pazartesi

Laikliğin Kökeni

Bilinenin aksine, laiklik yeni icad edilmiş, insanları ortaçağ karanlığından kurtarıp özgürlüğübahşeden bir anlayış değildir. Başka bir ifade ile kadını özgürlüğüne kavuşturan, insanları din adamları kılığındaki sahtekarlıklardan kurtarıcı orjinal bir icad değildir. Öncelikle hatırlatalım ki, laikliğin, aslında kadınları gönüllü köle yaptığı, erkeklerin iğrenç düşünce ve hayallerini süslediğini ve en önemlisi onların hayvani duygularını tatmin eden bir objeye dönüştürdüğünden bahsetmeyeceğiz. Yahut, laiklik icadı medyanın, adeta bir sihir ve büyü gücünde olan propagandası ile insanların algılarını nasıl da tarumar ettiğinden de bahsetmiyoruz. Ya da laikliğin, eski zamanların zalim ve gaddar; ama dobra, özü ve sözü bir olan kral ve sezarların münafıklaşmış yüzü olduğundan da bahsemeyeceğiz. Burada sadece İslam'ın da yüzde yüz onayladığı 'Tarihe, Din’e karşı Din' in mücadelesi' damga vurmuştur hakikatine, 'laiklik, modern insanın icadı değildir' noktasından değerlendirme yapıp ve kısaca değineceğiz.


En avami tabir ile laiklik 'din ve devlet işlerinin birbirinden ayırdedilmesidir'. Yani dinin mabed ve vicdanlara hapsedilip sosyal hayattan, devlet yönetiminden, ekonomik anlayış ve siyasetten tamamen izole edilmesidir. Bu anlayışın düşünce planında bile tek başına kişiyi İslam'dan çıkardığından ve bu anlayışın, kendisinde ciddi çelişkiler ve çarpıklıklar barındırdığından bahsetmeyeceğimizi yinelemekte fayda var, zira konunun bu kısmı farklı bir alana dahildir. Evet, laiklik, aslında kişinin dünya hayatını, kendisine verilen kısa ömrü 'bir defa dünyaya geldimse neden keyfime göre yaşamayayım?' anlayışının bir tezahürüdür. Bu anlayış ise yeni bir yönelim değildir elbette. Dolayısıyla laiklik ismi yeni olsa bile laik yönelim insanlığın yaratılışının ilk gününe uzanır. Heva ve heveslerine göre yaşama arzusu, Allah'tan bîgâne bir dünya hayatı, ahiretin hiç hesaba alınmadığı bir düşünce ve yaşam biçimi. Evet, laiklik herhangi bir çağın sınırları içinde kalmaz. O bir olgudur. İsminin değişmesi, vakıayı değiştirmez. Evet, isimlerin değişmesi ne vakıasını ne de İslam'ın laik anlayışa verdiği hükmünü değiştirmez. Çünkü ‘laiklik’ ismi yeni bir telaffuz olabilir ancak laiklik olgusu, anlayış ve yönelimi eskidir ve hevaya göre yaşama arzusuna verilmiş yeni bir isimdir, başkası değildir.

Laikliğin, aslında kişinin arzu ettiği hayatı hiç bir engel ve sorumluluk hissetmeden yaşama isteği ve düşüncesi olduğu apaçıktır. Bu laikliğin teorisyenlerin bizzat tanımlamalarına göre böyledir. Laikliğin felsefi temelleri; Rönesans ve Reform hareketleri ile bu hareketlerin düşünürlerine dayanır. Adem (a.s)'dan Rasulullah'a (s.a.s) kadar geçen süreçte peygamberlerin verdiği mücadele  laik anlayış ile müslüman anlayışın mücadelesidir. Bir tarafta, Yaratan Allah'ın emir ve yasaklarına dikkat edip ona gönülden boyun eğerek yaşama düşüncesi öteki tarafta dünya hayatını Allah'tan bağımsız yaşama isteği. Başka bir ifade ile iman ve küfür; Tevhid ve şirk mücadelesi...  Allah(s.w.t), Kur’an’da şöyle haber veriyor:

Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten ben, sizi bir 'bolluk ve refah (hayır)' içinde görüyorum. Doğrusu ben, sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum."
"Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
"Eğer mü'minseniz, Allah'ın bıraktığı (helal işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim."
Dediler ki: "Ey Şuayb, senin namazın mı atalarımızın kulluk ve itaat ettikleri şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vaz geçmemizi emretmektedir? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın."(Hud84-87)


Bu pasajda, her peygamberde ortak olan Tevhid ve Tevhid'in sosyal hayata yansıtılması mesajı özetle verilmiş.

1- Allah'tan başka ilah yoktur, öyleyse sadece O’na ibadet ve itaat edin: kişinin üzerinde tek irade, tek nüfuz ve otorite vardır, o da ancak Allah'tır. Kişi yaptıkları işler hakkında Allah'a karşı sorumludur. Yaşamına dair kaide ve kuralları ancak Allah belirler. Allah'ın yanı sıra, göremeyen, duyamayan veya konuşamayan bir takım büstlere boyun eğmek, ya da et ve tırnaktan ibaret bir takım kanun koyucular edinmek yahut bir ulusun seçtiği partili hükümete itaat etmek, Allah'a şirk koşmak demektir. Allah'ın yanısıra yaşama dair konularda, helal ve haramlarda, velhasıl hayatı kuşatan alanlardan her hangi bir kısmında Allah'tan başka bir otorite ve hükümranlığa itaat etmek, onları ilah edinip ibadet etmektir ve Tevhid'i büsbütün ortadan kaldırmaktır.

2- Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, adaleti gözetin: Bu husus, tarih boyunca tüccarlardan istenilen temel ahlâk, etiktir. İslam’daki karşılığı ise Allah'a içten bir itaat, yani ibadettir. Elbette ölçü ve tartıdan kasıt, basit anlamı ile ağırlık ölçer olan terazideki dürüstlük ile sınırlı değildir. Bu, ticaret hayatının tamamını kuşatan temel bir düsturdur. Gerek hukuk ve mahkemelerde, gerek sosyal ve insani ilişkilerde ve gerekse de alışveriş ve  ticarette dürüstlük ve adalet…
Ancak, Şuayb(a.s)'ın tepkisi bize hiç de yabancı gelmiyor ve sanki bir yerlerden tanıdık bir istek ve tavır. Malımızı, istediğimiz yerde, istediğimiz şekilde, istediğimiz tarzda kullanmalıyız. Biraz modernist bir ifade ile ‘servet ve zenginliğimiz üzerindeki özgürlüğümüz olmalı’ anlayışı. Fakat bu düşüncelerini, son derece belirleyici bir ifade ile dile getiriyorlar. Adeta laik anlayışın kırmızı çizgilerini M.Ö. 1500  yıl önce belirtiyorlar.

"Ey Şuayb, senin namazın mı atalarımızın kulluk ve itaat ettikleri şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vaz geçmemizi emretmektedir?"
Evet, zira onların düşüncesine göre din, kişinin bireysel olarak yaşadığı, kulun yaradanla arasında bir vicdan meselesi idi. Kıldıkları namaz veya ibadetler, mabedlerin dışına taşmamalı, mabedlerde siyasi meseleler mülahaza edilmemeli, din ile devlet işleri tamamen ayrı olmalı idi. Zaten, din ile devletin ne ilgisi olabilirdi ki? Ve kendi anlayışlarına göre alakasız ve ilgisiz olan 'din ve devlet işlerini' birbirine bağlayan Şuayb (a.s) 'a 'aramızda aklı başında bir adamdın' diyerek tepki veriyorlar. Yani kalkıp dini, ticaret hayatına karıştırmak akılı başında birinin yapacağı iş değildi. Zira biri devlet politikası öteki ise din... Meğer bu laik anlayış ta binlerce yıllık geçmişe sahip. Belki de şeytanın insanlığa ilhamı…

Konuya ilişkin 'Kur'an'da Dört Terim' kitabındaki güzel bir değerlendirmeyi buraya almakta fayda vardır:

Bu iki şey gayet açık bir şekilde İslami yolla "cahili" yolu birbirinden ayırmaktadır. "Cahili" yol bir kimsenin atalarının yolunu izlemesi gerektiği varsayımına dayanır; bu düşünüşe göre bir şeyin atalardan tevarüs edilmesi (kabulü için) yeter sebeptir. (Cahili yolu izleyenlerin dayandığı) ikinci varsayım bir kimsenin inanç ve dininin yalnızca ibadet törenlerine ilişkin olduğu, dünya hayatıyla hiçbir ilişkisinin bulunmadığı ve bu hayatta herkesin canının istediğini yapabileceği yolundadır. Buna karşılık Allah'a teslimiyeti esas almayan herhangi bir yolu ve yöntemi batıl ve dolayısıyla izlenemez bir yol olarak görür. Zira O'nun yolu dışındaki hiçbir yol gerçek olduğunu kanıtlayacak, ne akıldan ne ilimden ve ne de vahiyden bir delil bulabilir. Ötesi, İslam yalnızca ibadet törenleriyle sınırlandırılamaz, kendi bütünlüğü içinde hayatın kütürel, sosyal ve ekonomik tüm yönlerini kapsar. İnsanın sahip olduğu her ne varsa gerçekte Allah'ın olması ve dolayısıyla sahip olduğu şeylerde keyfince tasarruf hakkının bulunmaması yüzünden böyledir bu.

Buradan anlaşıldığına göre, Hz. 'Şuayb'ın (a.s) kavminin sahip olduğu şeyleri keyfince tasarruf edebilme talebi, hayatın dini ve dünyevi şeklinde iki ayrı bölmeye ayrılması teorisine yeni bir şey eklenmediğini göstermektedir. Aşağı-yukarı 3500 sene önce Şuayb kavmi, bugün batılının ve batılılaşmış toplulukların ısrar ettikleri bölünmede (dindünya) ısrar etmişlerdi. Dolayısıyla batılı(laşmış)ların bu tür bir ayrımı evrimsel bir sürecin sonucu olarak insan tarafından gerçekleştirilmiş "zihni ilerleme" fikriyle insanlığın "aydınlanma"sının bir sonucu olarak görmeleri yanlıştır, batıldır. Çünkü ortada aydınlanma yok, karanlık vardır; bugünün karanlığı da yine binlerce yıl öncesinin karanlığı kadar yoğundur ve İslam geçmiş devirlerde olduğu gibi şimdi de bu karanlığın karşısındadır.(Tefhimu’l Kur’an)

Daha önce de ısrarla vurguladığı gibi tarih, 'ahiret sorumluluğu içinde yaşayan insanlar ile dünya hayatı ile mutlu olup tatmin bulan ve ahireti ummayan insanların mücadelesine'  şahitlik etmiştir. Öyleyse bu durumun Şuayb(a.s)'ın kavmi ile sınırlı olması mümkün mü? Asla...

Şimdi sahnede Yahudiler var, İsrailoğulları... İsrailoğulları bir dönem Allah'a boyun eğmiş, Yaratan Allah ise, üzerimizde otorite ve hükümranlık hakkı da Allah'ın olmalı akidesine inanmışlardı. Sosyal hayatlarında, aile yaşantılarında, eğitim sistemlerinde, siyasetlerinde, ibadetlerinde, velhasıl yaşama dair tüm konularda sadece Allah'a itaat ediyor ve yasama mercii olarak da Allah'ı kabul ediyorlardı. İnsanların üzerinde egemenlik iddiasında bulanan hükümdar ve yöneticilere karşı güçlü bir mukavemet gösterip reddediyorlardı. Bu, Musa (a.s)'ın mücadelesi ile Kur'an'da en net ve belirgin şekilde resmediliyor. Ne var ki, zamanın geçmesi ile onlar da gevşediler, başkalaştılar.

Artık, Allah'a iman ve ahiret endişesi onları heva ve heveslerine karşı koymaya yetmiyordu. Hatta ileri gelenleri, liderleri zevk-u sefa sürüyorlardı. Tüm uyarı ve nasihatlere rağmen bir türlü ipe sapa gelmiyorlardı. Elbette bu böyle devam edemezdi, meğer zaman artık eskisi gibi değilmiş. Az da olsa esneklik gösterilmeliydi. Artık halkın çoğunluğu dine sadece inanç noktasında bağlılık gösteriyor, fakat sosyal hayatta dinin etkisi adeta kaybolmuştu. İleri gelenler, yönetici ve din adamları bu durumu olağan ve tolere edilebilir göstermek için farklı bir söylem ve eylem geliştirdiler. Hatta farklı bir hukuk bile oluşturdular. Artık haram ve günaha dalanlara belli aralıklarla soğuk ve ruhsuz bir kaç vaaz dışında pek de hatırı sayılır bir nasihatleri de kalmamıştı. Günah ve haram işleyenler cılız bir sesle uyarılıyor, fakat ertesi gün sanki ortada hiç bir sorun yokmuş gibi birlikte yaşamaya devam ediliyordu. Belki de birbirlerinin düşünce ve bireysel özgürlüklerine(?!) saygı gösteriyorlardı. Hukuka gelince, heva ve heveslerine bir türlü gem vurulamayan elit tabakaya da esnetilmiş bir ceza hukuku oluşturdular. Bu durum, uluslararası ilişkilere kadar uzadı gitti. Zaten bozulmanın bir yerde durması da düşünülemezdi. Çünkü bir engel yoksa hiç engel yok demektir. Başka bir ifadeyle taviz tavizi doğurmuştu.

Buna zinakarlara uygulanan kanun değişikliği ve  mü'min İsrailoğlu bir kabilenin başka
İsrailoğlu kabile ile savaşamayacağı kanununu delmeleri örnek verilebilir. Zengin veya yönetim kadrosundan biri zina işlediğinde ona ceza uygulamıyorlardı. Ancak fakir ya da nüfuzu olmayan biri işleyince derhal ceza infaz edilirdi. Fakat bu çifte standarttan dolayı belli bir zaman sonra toplumda huzursuzluklar meydana geldi. Sonra da bunların arasını bulmak için yeni bir takım düzenlemeler yapılarak yasa değişikliklerine gittiler.

Adeta dinlerini oyuncak haline dönüştürdüler. Oysa, akideleri gereği kanun koyma ve yasamada bulunma mercii sadece Allah idi. Kanunlarda en ufak bir esneklikte bulunma selahiyet ve inisiyatifleri yoktu. Ancak, zaman onları değiştirmiş ve devlet yönetimi ve yasalara artık din nüfuz edemiyordu. Kur'an bunu özelde Maide 44 ve devamındaki ayetler ile Bakara 83 ve devamındaki ayetlerde ele alırken genelde Kur'an'da bu konuya geniş yer ayırmıştır. Allah(s.w.t) buyuruyor ki:

Gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hümederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar),Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kâfir olanlardır.(Maide 44)

 Hafız İbn Kesir Tefsirinde şöyle bir kayıt geçer: Bu âyet, zina eden iki Yahudi hakkında nazil olmuştur. Yahudiler, kendi elleriyle Allah'ın kitabını değiştirmişler ve evli kişilerin recmedilmesi emrini te'vîl ve tahrif ederek, yüz sopa ve yüzü karaya boyayıp ters-yüz olarak merkebe bindirme şekline çevirmişlerdi. Hz. Peygamberin Medine'ye hicretinden sonra, bu vak'a cereyan edince, kendi aralarında dediler ki; gelin, Hz. Muhammed'in hükmüne başvuralım. Eğer sopa ve yüzü siyaha boyama hükmü verirse, onu alalım. Ve Allah ile kendi aramızda hüccet kılalım. Allah'ın peygamberlerinden bir peygamber, bizim aramızda böylece hüküm vermiş olur. Eğer recm karârı verirse, o'na uymayalım.

Berâ İbn Âzib'ten nakletti ki; o, şöyle demiş: Hz. Peygamber, yüzü boyanmış ve sopalanmış bir yahûdîye rast geldi. Yahudileri çağırıp dedi ki: Siz kitabınızda zina haddinin böyle olduğunu mu görüyorsunuz? Onlar, evet dediler. Hz. Peygamber, onların bilginlerinden birini çağırıp dedi ki: Tevrat'ı Hz. Musa'ya indirmiş olan Allah adına sizi davet ederim, kitabınızda zina haddini böyle mi görüyorsunuz? Onlar; hayır, Allah'a andolsun, eğer sen yemîn ettirmeseydin, sana bunu bildirmezdik, bizim kitabımızda zina haddi recmdir, dediler. Ancak soyluların arasında zina çoğaldı. Bizim aramızdan soylu birisi zina ederse onu bırakır, zayıf birisi zina ederse ona had tatbik ederdik. Sonra dedik ki; geliniz, hem soyluya, hem sıradan kişilere uygulanacak bir esâs üzerinde birleşelim. Neticede yüzü karartıp, sopa vurmak konusunda karâra vardık. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Allah'ım, Senin emrini öldürenlere karşı onu yeniden dirilten ilk kişi ben olacağım. Sonra emir verdi ve o Yahûdî recmedildi.
Bu İsrailoğulları'nın aynı zamanda yahudileşme sürecini de yansıtır. Başka bir ifade ile modernleşme sürecini anlatır. Öyle ya, modernleşmek, çağdaşlaşmak, insanların içinde bulunduğu zamanın rengini almaktır. Doğru ya da yanlış olduğuna bakmadan, hakikat terazisine vurmadan çağa göre evrilmektir çağdaşlaşmak. Buna karşı çıkmak ise ‘gericilik’ demektir. Aslında çağdaşlaşmak, çağın seline kapılıp suyun savurduğu yönde gitmektir. İradesizliktir. Hasılı, Allah'ın yasalarını sosyal hayattan, devlet sisteminden ve diğer pratik alanlardan çekip soyutlama girişiminin kibar adıdır. Neyse ki Yahudiler, zamanla da bu anlayış üzerinden yeni söylem ve kavramlar geliştirilir, nihayetinde dinin sadece mabedlere ve vicdanlara hapsedilmesine kadar gidilir. Yönetim hususunda tamamen insan icadı yeni yasalar ve kurumlar oluşturulur. Artık toplum laik anlayışı benimsemiş, heva yolunun yolcusu olmuştur. Yani kendi zaman diliminde çağdaşlaşmıştır.

 Hani İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin" diye kesin söz almıştık. Sonra siz, az bir bölümünüz dışında yüz çevirdiniz ve (hâlâ) çevirmektesiniz.

Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" diye kesin söz almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hâlâ da (buna) şahitlik etmektesiniz.
Sonra (yine) siz, birbirinizi öldürüyor, bir bölümünüzü yurtlarından sürüp -çıkarıyor ve günah ve düşmanlıkla aleyhlerinde ittifaklar kuruyor ve size esir olarak geldiklerinde onlarla fidyeleşiyorsunuz. Oysa onları çıkarmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.
İşte bunlar, ahirete karşılık dünya hayatını satın alanlardır; bundan dolayı azabları hafifletilmez ve kendilerine yardım edilmez.(Bakara 83-86)

Bu pasajda da tüm peygamberlerin, insanların dünya huzuru ve ahiret mutluluğu için ihtiyaç duyduğu temel akide ve ahlak esasları özetlenmiştir. Akabinde, İsrailoğulları'nın nasıl da bu hakikatleri uluslararası(kabileler arası) ilişkiler hususunda kaypak bir yöntemle çiğnediklerini gözler önüne seriyor. 'din kardeşini öldüremezsin' emrini dolaylı olarak çiğnemek; başka müşrik bir kabile ile ittifak kurup onların elleri ile dindaşını öldürmek kaypaklığı ve hainliği. Sonra güya dinin gereği, esir düşen kardeşin özgürlüğüne kavuşması için müşrik müttefiklerine bin rica fidye verip, karşı kabiledeki esir kardeşini özgürlüğüne kavuşturma zilleti... İşte dini yaşama isteğini yitirmiş ama bir türlü gerçek kişiliğini yansıtma cesareti olmayan tipik bir toplum örneği. Tıpkı günümüz sözde müslüman devlet ve toplumları gibi. Kendileri laik olmazlarmış ama devlet laik olabilirmiş aldatmacası. ‘laik Müslüman, modern Müslüman, ılımlı Müslüman, demokrat Müslüman’ gibi acayip acayip sentez isimler. Herhalde tüm bu isimlere çatı bir isim bulma arayışına girilse en ideali ‘kafir Müslüman’ ismi olmalı, trajik bir durum malesef.  Oysa, ya bu dini tam yaşamalı ve gurur duymalı ya da büsbütün terketmeli. Zira herkesin İslam’dan çıkma özgürlüğü var, kafir olma özgürlüğü de…
Bu ayete ilişkin 'Yoldaki İşaretler' kitabının sahibi şunları söylüyor:

Bu ayette anlatılan durum, sözkonusu edilen tarih döneminin çok sonrasında Evs ve Hazreç adlı Medineli kabilelerin İslâm'ı kabul etmelerinden bir süre önce de burada anlatıldığı biçimi ile yaşanmıştı. Şöyle ki; Evs ile Hazreç kabileleri putlara tapıyorlardı. Aralarında, başka hiçbir iki Arap kabilesi arasında görülmemiş derecede koyu bir düşmanlık vardı.
Üç kabileden oluşmuş Medine Yahudileri antlaşmalarla bu iki kabileden birinin yandaşı durumunda idiler. Kaynuka oğulları ile Nadir oğulları adlarındaki Yahudi kabileleri Hazreç kabilesinin ve Kureyza oğulları adındaki Yahudi kabilesi de Evs kabilesinin müttefikleri idiler. Bu iki kabile arasında savaş çıkınca Yahudi kabileleri de müttefikleri olan kabilenin yanında savaşa katılıyor, karşı tarafla vuruşuyorlardı. Bu durumda Yahudilerin karşı tarafta yer alan ırkdaşlarını öldürdüğü de oluyordu. Oysa yüce Allah ile aralarındaki antlaşmanın bir maddesine göre birbirlerini öldürmeleri yasaktı.

Yine kendi müttefikleri savaşta galip gelince karşı taraftaki ırkdaşlarını yurtlarından sürüyor, mallarını yağmalıyor ve esir alıyorlardı. (Yahudiler bunu ırkdaşları olan karşı kabiledeki Yahudilere yapmazdı ama müşrik müttefikleri yapıyordu. Bu günümüzdeki sözde İslam devletlerinin ABD ve Batı ile ittifak kurup kendi halkını öldürmelerine ne kadar da çok benziyor). Oysa bunların tümü de yüce Allah'a vermiş oldukları söz gereğince yasaktı. Bir süre sonra savaşın etkileri yok olmaya yüz tutunca fidye karşılığında esirleri kurtarmaya girişiyorlar, bu aşamada gerek karşı tarafta savaşmış ırkdaşlarının gerek müttefiklerinin ve gerekse müttefiklerinin düşmanı olan Arap kabilesinin elindeki esirleri serbest bıraktırıyorlardı. Bunu Tevrat'ın şu hükmünün gereğini yerine getirmek için yapıyorlardı; "Nerede İsrailoğulları'ndan bir köleye rastlarsan onu satın alıp azad etmelisin"(Fizilalil Kur'an)
İşte Yahudilerin dinlerini eksik ve keyfi yaşamaları, zaman içinde evrilip din ve devletin-sosyal hayatın tamamen ayrılması... Kuran bunu şu çarpıcı ifadelerle dile getiriyor:
Ve: 'Ben, apaçık bir uyarıcıyım' de. Tıpkı o bölücülere indirdiğimiz (azâb)gibi. Kur'ânı da bölük pörçük edenlere. Rabbına kasem olsun ki, o yapmış olduklarından dolayı, onların hepsine mutlaka soracağız.(Hicr 89-93)

Bölücüler, işlerini, dünya ile ahiret işleri diye bölüp ayırmış, dünyayı Allah'tan bîgâne siyasetçilere terkedip ahiret işlerini ise mabetlere sıkıştırmışlardı. Oysa bu anlayış dinin köküne kibrit suyu dökmekten farksızdı. Esasında 'din' kavramına en yakın anlamlı ifadeyi bulmaya çalışırsak 'devlet' kavramını bulmuş oluruz. Zira din, egemenlik ve otoritenin koymuş olduğu yasalar ve o yasalar çerçevesindeki yaşamı, sosyal nizamı ifade eder. E zaten, devlet, otorite, otoritelin ortaya koyduğu yasalar ve yasalara boyun eğen halk topluluğundan oluşan kurumun ta kendisidir. Aslında din, devlet kavramının biraz daha geniş anlamlısıdır. Öyleyse dini devletten soyutlamak, bir insandaki kemikten eti sıyırıp ayırmak demektir. Eti sıyrılıp kopartılan birine artık yaşayan bir insan denilemez demeye gerek var mı bilmem? Aslında, İslam Dininden devlet soyutlanıp ayrıldığı an ortada İslam diye bir şey kalmaz. Kalan asla İslam değildir. Belki hedefini şaşırmış, dağınık ibadet yığınıdır artık.

İşte Kur’an, Yahudilerin, kitabın bir kısmını alıp ötekini bırakmalarına ‘kitabı parçalamak’ diyor ve bunu yapanlara da bölücü diyor.

Konuyu toparlayacak olursak, laiklik de tıpkı cahiliyye gibi bir olgudur. Belirli bir çağa has değildir. Yeni , modern bir icad ise hiç değildir. Yeni olan kısmı sadece ismi yani telaffuzudur. Muhtevası ta Hz. Şu’ayb(a.s)’ın kavmine dayanır. Kişini, Allah’tan bigane bir hayat tarzı yaşama isteğidir. Sosyal hayatta, edebiyatta, sanatta, hukuk ve yasalarda ilahi yasalardan bağımsız düşünme ve davranmanın adıdır laiklik. Dini sosyal hayattani devlet sisteminden çekip ibadetlere has kılmak ve vicdana hapsetmektir. Kur’an’daki namazı kılıp, fuhşu serbest bırakmaktır; zekatı verip faizi meşru kılmaktır. Allah’tan başka ilah yoktur deyip Allah’tan başka bir çok kanun kayucu ve yasama mercii kabul etmektir. Müslümanım deyip Allah’a isyan içinde olmaktır. Kişi laik olmaz, devlet laik olur demektir.

Namazı kılıp, namazın gereği olan, sosyal hayatta, devlet nizamı ve yönetiminde, eğitimde, ölçü ve tartıda adaletsiz olmaktır laiklik. Namazı kılıp, Allah’tan bigane sistemlere itaat edip onlar için mücadele vermektir. Tıpkı Şuayb(a.s)’ın kavmi gibi olmaktır.

Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten ben, sizi bir 'bolluk ve refah (hayır)' içinde görüyorum. Doğrusu ben, sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum."
"Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterek- tam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüp- eksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın."
"Eğer mü'minseniz, Allah'ın bıraktığı (helal işlerden olan kazanç) sizin için daha
hayırlıdır. Ben, sizin üzerinizde bir gözetleyici değilim."
Dediler ki: "Ey Şuayb, senin namazın mı atalarımızın kulluk ve itaat ettikleri şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vaz geçmemizi emretmektedir? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın."(Hud84-87)

Elhamdulillahi Rabbil Alemin…




Devamını oku...

30 Ocak 2017 Pazartesi

Çağın Gençliği

Çağın gençliği aynalara mahkum. Suret çekiciliği reklamı yapan batı, meyvelerini (!) bir bir
topluyor. Asıl olan batılıların güzel dediğine doğununda tastik cihetinde kendini onlara benzetme çabasına girerek, yine batının ürettiği makyaj, saç boyaları, farklı renklerde lensler , peruklar ile modası birkaç günde bir değişen kıyafet seçimleri ile eğreti de dursa benzetmiş oluyor!

İnsan psikolojisi uzmanlığı olanlar, kendileri için gerekli olan bir nesil yetiştiriyor. Tüketmeye odaklı satın alma gücüne göre sınıflara ayrılmış, sorgulamayan telkinleri tastik eden bir gençlik dolayısı ile toplum !

Bu yenilmişlik ne yazıkki abuk subuk makyaj, saç modelleri, ile aklı selim insanın giyemeyeceği kıyafetlede bitmiyor! Bu ezilmişlik kendini çirkin görme olayı öyle sinsice kabul ettirilmiş ki Allah'ın yaratmış olduğu hilkati beğenmemeye başlıyor. E tabi bu sefer yüz ve vucut değiştirme ticareti devreye gidiyor!

 Ruhu aşındırılmış insan birçeşit makinaya dönüşmüş durumda komutlara göre hareket eden , SAHİPLERİNİN arzularına göre şekil verilen bir makina !!!

Rasulullah (S.A.S):

‘Peruk takan ve taktıran, kaşlarını alan ve aldıran vücuduna dövme yapan ve yaptıran lânetlenmiştir buyurdu.(Ebu Davud)

 Abdullah ibni Mesud (R.A) şöyle dedi:
“Allah dövme yapan, dövme yaptıran, yüzündeki tüyleri aldıran, güzellik için dişlerinin arasını seyrekleştiren ve Allah'ın yarattığını değiştiren kadınlara lanet etmiştir "(Buhari)

"Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık."  [Tin : 4. Ayet]

Maalesef ki batı önce kendi suretinin güzel olduğuna inandırmak ile başladı. (Reklam, dizi, sosyal medya vb yollarla )Daha sonra senin çirkin olduğuna inandırdı aynı yöntem kullanıldı geri kalmışlar filmlerde siyahiler, daha esmerler, köylüler ingilizce konuşamayanlar, batı tarzı giyinmeyenler vb) olarak gösterildi. Yani şu öğretildi gelişmişlik bize ki batıya odaklanırsanız gerçekleşir. Nasıl mı elbette istisnasız batı üretir! Doğulu  satın alır bu döngü sürüp gider. Elinde ki telefonun menşeyine bakarak ta bunu anlamak mümkün. Dolayısı ile bağımlılık vahim bir şekilde kendini izhar ediyor.

Süret tapıcılığı bariz bir şekilde görünmeye başladı, şekillendirilmiş bir vücut  (estetikle, sağlıksız diyetler, türlü boyalarla boyanmış bir yüz) Modaya göre giyinmiş, batının üç kuruşa üreterek binlere sattığı son model tlefon, araba vb araçlarla bir sütatü kazanmaya çalışıyor! Eski çağlarda kabileler arası kana bağlı bir kast sistemi vardı. Şimdi ise paraya! bağlı bir kast (sınıf) sistemi var!

İnsanlar değer verdiklerini kendi klasmanında!olanlar arasında seçiyor, gösterişe dayalı bir yaşam biçimi. Gelin maaşına dış görünüşüne göre seçilir! Aynı şey damat içinde geçerli. Ne kadar çarpık bir bakış açısı yeni neslin öğretmenleri olacak anne babalara ahlaki değerlere, haya gibi meziyetlere,  Allah'a kulluk hassasiyetine göre değil suret ve para ile değer buluyor. Bu çok hızlı bir deformasyonuda beraberinde getirir .Kişi neye odaklı ise yetiştireceği nesilde ona göre yetişir ki bu kaos ortamı oluşur. Yeni nesil toplumda yer bulmak bir statüye ulaşarak tüketimi gerçekleştirmek için haram yiyici, zalim bir insan olur kaçınılmaz olarak.

Peygamber (asm.)'in, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.”(Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

"Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir; o halde, O´na kulluk edin. İşte bu, dosdoğru bir yoldur."  [Âl-i İmran : 51. Ayet]

İşte tamda bu vahim durumu değiştirecek özgür sadece ve sadece yaratıcısına kul olan bağımsız bir gençlik ve toplum için İslam'ın özüne dönmek gerek.

Katıksız, hurafe, şirk, bidat, barındırmayan Muhammed (s.as) indirildiği şekliyle İslam'a dönmek gerek.

Tağutları ve yandaşları inkar eden şeriksiz olarak Allah'ı  tevhid eden kamil islama uyarak , tebliğ ederek gençlik oluşturmak gerek.

Andolsun, biz her ümmete: "Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının" (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün. [Nahl : 36. Ayet]

{Zehra Celalî Ji Ararat}

Devamını oku...

27 Ocak 2017 Cuma

Diyanet ve Namaz

Bismillah...


Diyanet/hıyanet işlerinin Cuma günü okunması üzere hazırlamış olduğu Cuma hutbesinden kendi durumlarıyla çelişen bir kaç noktasına değineceğiz. Zira hepsini söylemeye ne zamanımız yeter nede sizlerin bir çırpıda okumaya mecaliniz olmaz.

Hutbe söyle başlamakta,

Yüce Rabbimiz, Meryem Suresi’nde Hz. İdris, Nûh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Musa, Harun,  Zekeriyya, Yahya ve İsa Peygamberlerin tevhid mücadelesini bir bir zikreder. Ardından bu peygamberlerden sonra gelen topluluğun, içine düştüğü kötülüğü âyet-i kerimede şöyle haber verir: “O peygamberlerden sonra bir nesil geldi. Ve onlar, namazı kaybettiler. Namazı zayi ettiler ve kötü arzularına uydular. Heva ve heveslerine tabi oldular. Onlar bu tutumlarından ötürü elim bir azaba çarptırılacaklardır.”[1]

Buradan başlarsak, diyanet  Peygamberlerin Tevhid mücadelesi verdiklerini söylemiş. “Tevhid” nedir? Bunun mücadelesi diyanet ile barışık mıdır? 
Ey okuyucu ve ey Diyanet’in hoca diye gösterdiği din simsarlarına kulak veren. Söylenecekleri oku ve düşün! Tevhid ’in tanımını direk akaid kitaplarından olduğu gibi aktarıyoruz, Tevhid, Allah’ı  zatında, fiillerinde, isim ve sıfatlarında birleyip, bütün ibadetleri yalnızca O'na yapmaktır. Tevhid üç kısımdan oluşur. Bu kısımlardan diyanet ile direkt çatışan kısmını (yani Uluhiyyet Tevhidi kısmını) aktarmayı yeterli görüyoruz.
Uluhiyyet Tevhidi: İbadetin yalnızca Allah'ın (c.c.) hakkı olduğuna inanmaktır. Hiçbir ibadeti az dahi olsa Allah'tan (c.c.) başkasına yapmamaktır. Yasama yetkisini de sadece ve sadece Allah (cc)'a ait kılmaktır.(Bu tanımın doğruluğunun delillerini saymaya vaktimiz yetmez fakat meraklısı için , yusuf 40, maide 44, 45 ve 47. Ayetler. Maide 50 vs. bakılabilir)
Gelelim diyanetin kol kanat olduğu TC yönetimine, Uluhiyyet Tevhidini dipten reddetmiş  değiller mi? Yasama, yani  kanun koyup ölçü belirleme ve hesaba çekme yetkisi TC’de Allah’a mı ait? Yoksa beşer olan insanlara mı? Eğer birileri bu soruya, ”Allah’a ait” diyecek olursa, hemen hatırlatırız “Allah içkiyi haram, zinayı yasak, kumarı yasak kılmış, erkekler için 4 kadar nikah hakkı tanımış... vs. Peki TC de bunlar Allah’ın belirlediği şekilde  geçerli mi? Evet diyebilecek kimse yok her halde, o halde TC yönetimi Uluhiyyete kendisini pay sahibi göre ilahlık iddiasında bulunmamış mı? 

Diyanete sorulur,  bu insanların başta sorunu namaz mı?  Yoksa tevhidsizlik mi? Sizler bu insanlara Tevhidi anlatmak yerine onlara namaza davet ederek onları peygamberler gibi kurtuluşa mı yoksa uyutup tagutlara kullukta sabit durmaya mı davet etmiş oluyorsunuz? Ey zalim din tüccarları Yapmanız gereken davet bu insanlara başta Tağutları yani TBMM’ni reddetmeye davet etmeniz gerekmiyor mu? Zira ismini zikretmek ten haya etmediğiniz Bütün Peygamberler öncelikle insanları la  ilâhe ilallah’a  davet etmişlerdi. 

Neyse Devam edelim...

Aziz Müminler!

Bu âyete göre bir müminin yeryüzündeki en büyük kayıplarından biri namazı kaybetmektir; namazı zayi etmektir. Zira namaz, Rabbimize teslimiyet ve kulluğumuzun en özel ve en güzel tezahürlerinden biridir. Namaz, huzura varmaktır. Huzura durmaktır. Huzuru bulmaktır. Mümin için özlemle beklenen bir vuslattır namaz. Günde beş defa Rabbimizle buluşmaktır. Bu buluşmanın başlangıcında Allah’ın büyüklüğünün tasdiki olan “Allahu Ekber” ifadesi, yani iftitah tekbiri vardır. Ellerin kulak hizasına götürülmesi, Allah’ın rızasına mâni olan, dünyaya ait ne varsa arkaya atıldığının ifadesidir. Kıyam, sadece Allah’a yönelişin ve istikamet üzere duruşun simgesidir. Kıraat, kendi âyetleriyle Rabbimize gönülden niyazımızdır. Rükû ve secde, Allah’a kulluğun zirvesine çıkmaktır. Selam, hem kendimiz hem de omuz omuza, gönül gönüle verdiğimiz kardeşlerimiz için esenlik ve huzur dilemektir.

Burada duralım, “Allah’u Ekber “ mi diyoruz? Peki diyanet gerçekten Allah’u Ekber diyor mu? Ya da Allah’u Ekber’e davet ediyor mu?
"Allah’u  Ekber" Anlamı: Allah en büyüktür. Allah en büyük ise onun sözü her yerde en büyük olmalı değil mi? Yani Allah bir şeyi karar kılmışsa artık kimsenin itiraz etme gibi bir ihtimali olmalı değil mi? Kimsenin buna itiraz etmeyeceğini düşünüyoruz. Peki diyanetin kendisine sıkı sıkıya bağlı olduğu ve bekası için bütün insanlığı uyumayı göze aldığı TC’de Allah en büyük kabul ediliyor mu? Misal Allah Yahudilerin Dost edilemeyeceğini söyler(Maide, 51) peki TC hükümeti Yahudileri Dost bellememiş mi? Ya da diyanet Allah’ın temize çıkardığı Aişe annemize zina yakıştırmasında bulunan Ömer r.a gibi sahabeleri küfür ile itham edip ağza alamayacağımız yığınla hakareti yağdıran “şiaları” kardeş kabul edip arkalarında saf tutup Allah’u Ekber diyerek aslında Allah’ı hafife almamışımdır?

Yoksa Allah namazda en büyükte (haşa) sosyal hayatta söz hakkına sahip değil mi? Maalesef diyanetin sözleri ile eylemleri bir araya getirilince, ortaya çıkan tablo Allah’ın camide konuşulur fakat sosyal nizama, devlet yönetimine müdahil olmayacağı mesajının  verilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. 

 Bu bağlamda yığınla misal getirmek mümkün? Görüldüğü üzere Diyanet aslında ihanetten başka bir iş bilmiyor. İpini elinde Tutan tağutların emirleri doğrultusunda çalışmayı iş biliyor.  

Bundan sonra ise yine namazın öneminden bahsedip, kılmanın gerekliğinden dem vurmakta dileyenler Diyanetin kendi sitesinden verdiğimiz tarihin hutbesinden okuyabilirler.  (27 ocak 2017)

Öyleyse geliniz. Hep birlikte kendimize şu soruları soralım: Biz namazlarımıza, namazlarımız da bize sahip çıkıyor mu? Geciktirdiğimiz, geçiştirdiğimiz namazlarımızın nedameti, yüreğimizi sızlatıyor mu? Namazlarımız, bizi Rabbimize bağlayan vuslat ve muhabbet köprüsü mü? Niyetimiz, bizi Rabbimiz ve insanlar nezdinde yücelten ahlakımızın vazgeçilmez bir misakı mı? Kötülüklere karşı bizleri koruyan bir kalkan mı namazlarımız?

Burada kısa bir hatırlatmada bulunarak  inşallah konuyu  sonlandıracağız, Namaz hakkıyla kılınınca  kötülükten alıkoyan bir ibadettir. (Ankebut 45) peki en büyük kötülük nedir? Sirk ve Küfür değil midir? Zira sirk ebedî cehennemlik eder. Ayete göre namaz kılan kimse kötülükten kurulmuştur peki Şirk ve Küfür den  kurtulmamış kimse için Namaz kılıyor ifadesi ne kadar isabetli olur?  O halde tekrar hatırlatalım, namaz tevhidin dile ve fiilere dökülmüş halidir? Eğer namazda Allah’a yöneliyor sonra Tagutlara kulluk ediliyor ise bu namaz namaz değil, kişinin kendisini kandırmasından öteye geçmez. 
Yüce Rabbimiz, bizleri namazlarıyla yücelenlerden eylesin. Bizleri namazlarıyla arınan, rızasına ulaşan, ebedi nimetlerine kavuşanlardan kılsın.  
NOT: Okuyucuların bilmesini isteriz ki, diyanet eğer bu sözlerin gerçekten sahibi olabilecek vaziyette olsaydı, hakikaten önemli bir konuya değinmiş ve insanlara kayda değer bir nasihat te bulunmuş kabul edecektik. Ne var ki hıyanet kurumu hak sözler ile batılı müdafaa etmeyi iş bildiği için, uyarmayı kendi üzerimize görev bildik. Zira yıllardır uyanışın önüne geçmeye çalışan askeri güçten daha etkili bir şekilde Tağutları korumakta olan hıyanet kurumudur.

[1] Meryem 19/59.

[2] İbn Hanbel, II, 169.

[3] Ebû Davud, Edeb, 78.

Hazırlayan: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Diyanetin maskesini Düşüren: Tevhidi Yasayan Garipler (koyu rekli yazılanlar)

Devamını oku...

17 Ocak 2017 Salı

İMAN AMELLERDE BELİRİR

Kişinin söylemleri ile amelleri arasında bir uyum yok ise kuşkusuz iddiasında yalancıdır!
                                   
Hakka tabi olduğu iddiasında samimiyetsizdir. İslam insan yaşamını külli bir değişim sorumluluğu dur. Dine muhalif olan her ne ise değiştirmek farzdır. Çünkü iman " dil ile tastik edilen kalp ile iman edilen amel ile işlenerek doğrulanan "dir . Aksi taktirde geçersiz iddiadan öteye geçmez ki rabbe karşı en büyük saygısızlıktır. Sözlü olarak doğru olduğunu söyleyerek eyleme dönüştürmemek ,haşa kella Allah’ı kandırabileceğini zan etmektir. Allah'a feda edilmeyen her ne ise tercihte odur.

Kimi için basit dünyalık , eş, çocuk, anne ,baba her ne ise nefse kabul ettirtilemeyen emir farzlar. Allah tan her ne engelliyorsa işte o onun ilahıdır!
İsterse bu gerçeği red etsin, bu gerçeği değiştirmez.


"İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah dışında bazılarını Allah´a eş tutarlar da onları Allah´ı sevmiş gibi severler. İman sahipleri ise Allah´a sevgide çok kararlı ve taşkındırlar. Zulme saplananlar, azabı gördüklerinde tüm kuvvetin Allah´ta bulunduğunu, Allah´ın azabının çok şiddetli olduğunu fark edeceklerini anlayabilseler!" (Bakara : 165)

"Küfre sapanlara gelince, onların malları da çocukları da kendilerine Allah´a karşı bir yarar asla sağlamayacaktır. Ateşin dostlarıdır onlar. Sürekli kalacaklardır onun içinde." (Âl-i İmran : 116)

Çoğu zaman tebliğe karşılık olarak mazeretler öne sürülüyor. insanlarda genelde şu algıdır ; Ailem çok karşı, toplum tarafından dışlanırsam ne yaparım, rızık korkusu nasıl geçineceğiz, çocuklu bir anne ise çocuklarım zulme uğrayacak vs. Bu liste diğer adıyla bahane listesi uzar gider! Lakin Rabbe gerçek manada imanın gercekleşmediğininde daha açık kanıtıdır çünkü Allah Bakara 286 da şöyle buyurur:

"Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. Her benliğin yaptığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük kendi aleyhinedir/kişinin hem kendisi hem başkaları için kazandığı onun lehine, yalnız kendi nefsi için kazandığı onun aleyhinedir/kişinin kendi emeği ile kazandığı lehine, başkalarının sırtından kazandığı aleyhinedir. Ey Rabbimiz! Unutur yahut hata edersek bizi hesaba çekme. Ey Rabb´imiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabb´imiz! Bize, güç yetiremeyeceğimiz şeyleri de yükleme. Affet bizi, bağışla bizi, acı bize. Sen bizim Mevlâ´mızsın. Küfre sapanlar topluluğuna karşı yardım et bize!" (Bakara : 286)

Dikkat edilirse bizi yaratan, dayanma gücümüzün sınırını hakkı ile bilen Allah, ayetin başında bize yüklemiş olduğu sorumluluğun takatimiz oranında olduğunu adaleti ile ,hatırlattıktan sonra bize davayı yüklenirken dua ile kuvvet bulmayı öğüt vererek öğretiyor. Buda Rahman olan Allah’ın rahmeti ile bizi kuşattığının da  delili.

Beri taraftan insanlarda ki rızık korkusu dikkati çekiyor. Allah'a imanın bir rüknüde fayda ve zararın ancak ve ancak Allah’ın mutlak kudretinde olduğunu şeksiz olarak inanmaktadır. Aksi durumda r Allah’ın rızık verme sıfatını insan veyahut kurumlara vermektir. Buda küfre sapmaktır.

"Hiç kuşkusuz, Allah Rezzak’tır, bol bol rızık verir. Kuvvet sahibidir, Medin’dir, güçlü ve dayanıklıdır." (Zariyat : 58)

Rızık ve muhtaç olma korkusu ekonomik olarak daha kısıtlı durumda olan kadınlarda daha yoğun yaşanıyor. Allah ayetlerinde bütün kullarına kimseye  muhtaç etmeyeceğinin de teminatını vermiştir.

Ve ona beklemediği yerden rızk verir. Kim Allah'a güvenirse kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.( Talak : 2-3)

İslam toplumdan önce fertleri muhatap almıştır bu, bu tebliğin dokuz yaşında ki çocuktan tutunda köle ve cariyelere, kocalarında bağımsız kadınlara götürülmesi ile kendini en bariz hali ile izhar ediyor.Taki kul zihni özgürlüğe ulaşarak kalpteki imanı Allah 'a mahsus kılarak dolayısı ile ibadet ve itaati sadece rabbine yapsın. Allah(ezzevecelle) Resulü  (s.a.s) tebliğine cevap veren Bilal mustekbir olan sahiplerine Allah'ın birliğini haykırdı. Ömer’in cariyelere işkencelerine rağmen haktan ayrılmaması, emzikli bebeklerini arkalarında bırakarak Müslümanlara hicret eden hanım sahabeler en güzel örnektir. Yani insan önce ferdi olarak iman eder daha sonra islam toplumunu oluşturur.

"Ey iman sahipleri! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiklerinde onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir ya! Eğer onların mümin hanımlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere döndürmeyin. Ne bu mümin kadınlar o kâfirlere helaldir ne de o kâfirler bunlara helaldir..." (Mümtehine : 10)

Allah'ın ayetleri bu kadar açıkken imanlarına fesat karıştıranların gayri dini fetvaları kimseyi haktan saptırmasın. Eğer ki bir insan hakkı yerine getirmek konusunda köle ve cariyelerden daha çaresiz olduğunu iddia ediyor ise kalplere muttali olan hiçbir şeyin kendisinden gizlenmeyeceği Allah'a hesap vereceklerini de tekrardan hatırlatırız!  Kim ki dertlerinin ve vazgeçemediklerinin aşiretini, bütün aile fertlerini hatta emzikli bebeğini ardında bırakan hanim sahabeden daha büyük olduğunu iddia ediyor ise kendisini insafa davet ediyoruz. Rabbimize binlerce kez imanımızı tazeliyor ve adaletine sonsuz güvenimizi izhar ediyor. Şunu hatırlıyoruz;  mademki Allah'a iman etmek bir tercih değil ise Allah resulü neden babayı oğuldan , anneyi kızından, kadını kocasından ayırmakla suçlanıyordu!  Neden Allah tekrar tekrar müşriklerden beri olmayı emrediyordu! Neden sahabeler müşrik ailelerinde kesin ve istisnasız ayrılıyorlardı. Sormak lazım neden !!!?

Bugün hala nefes alıyorsak fırsatımız var demektir. İhtarları ciddiye alarak rabbe dönmek lazım. Hala ahirete intikal etmeden keşkekler ile pişmanlığa gark olmadan ! Hala vakit varken dünya için sonsuzluğu feda etmemek gerek.
O gün geldiğinde kimseden fidye kabul edilmeyecek.

"Allah buyurdu: Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla içiçe, girin bakalım ateşe. Her ümmet girdiğinde, yoldaşına/kız kardeşine lanet eder. Nihayet, hepsi orada bir araya gelince, sonrakiler öncekiler için şöyle derler: Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdılar. Ateş azabını bunlara bir kat daha fazla ver. Allah buyurur: Her biri için bir kat fazlası var, fakat siz bilmezsiniz." (Araf : 38)

=》Zehra Celalî Ji Ararat

Devamını oku...

25 Aralık 2016 Pazar

Dünyevîleşme

Bismillah...

Dünyevileşme, dünyaya kesben değil, kalben bağlanmaktır. Yani dünya hayatının geçici olduğunu, ahiret için bir vasıta olduğunu unutup onu amaç haline getirmektir. Özetle söylemek gerekirse dünyevileşme; dini inanç, değer ve sembollerin hayatın dışına itilmesi veya kişinin hayatında dünyevi hedeflerin öncelik göstermesidir. Buna gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamda dinin etkisinin zayıflaması veya kaybolması da diyebiliriz.
Dünyevileşme tehlikesine Hz. Peygamberin, şu ifadeyle, çok önceden işaret ettiğini görüyoruz: “Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size dünya nimet ve zinetlerinin açılması, sizinde onlara gönlünüzü kaptırmanızdır.” (Buhari, Müslim)

Rasulallah (sav) bizim dünyevileşme tehlikesine maruz kalacağımızı çok önceden bildirmekte ve bizleri şöyle uyarmaktadır:
-Siz, sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Eğer onlar bir sürüngen deliğine girse siz de gireceksiniz. -Ey Allah’ın Rasulü! Yahudiler ve Hıristiyanlar yoluna mı, diye sorduk. O da: -Başka kim olacak, dedi. (Buhari, Müslim, İbni Mace)
Her birimiz nefis muhasebesi yaparsak ne kadar çok dünyaya bağlandığımızı, dünyayı hayatımızın merkezine aldığımızı idrak edebiliriz. Rasulullah Efendimizin bu durumun ne kadar büyük tehlike olduğunu, bizim için kaygılarını bir başka hadislerinde şöyle ifade etmiştir:   “Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum.  (Buhari, Müslim)

Dünyevi arzu ve istekler çeşitli olduğundan biri diğerini takip etmekte, birine ulaşmadan diğeri başlamaktadır. Teknolojik gelişmelerle beraber telefonlar, arabalar, katlar birbiriyle yarışmaktadır. Kıymet ve değer kişinin altındaki arabaya veya oturduğu ev ve daireye göre biçilmektedir. Bu da tamamen dünyevileşmeyi beraberinde getirmekte ilahi ve uhrevi değerlerden uzak bir toplumun oluşmasına sebep olmaktadır.

Allah, kulunun dünyaya karşı meyilli oluşunu fıtraten yaratılışının içine yerleştirerek bunu bir imtihan sebebi yapmış, insanın iradesiyle Dünyevîleşmeye karşı bir duruş sergilemesini, tercihlerinin tamamen ahiret hedefli olmasını istemiştir.

Allah Teâlâ bu hakikati söyle haber vermekte; Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız?” (Kasas 28/60)

Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Dünyada ekilenler orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıdır.

Allah azze ve celle kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi Müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, Müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşrû olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

“İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, mü’minler için ise Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metaından başka bir şey değildir.” (Hadid, 57/20; benzeri anlatımlar için bkz. Yunus, 10/24 Kehf, 18/45).
Dolayısıyla Kur’ân, mahiyeti zail olmak, kuruyup gitmek olan dünya hakkında insanlara, “Dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Fatır, 35/5) ikazı yapmaktadır.

Mal ve makam sevgisinin tutkuya, şehvete yönelmesi Dünyevîleşmeye götüren yoldur. Bu nedenle  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetinin fitnesinin mal olduğunu, mal tutkusunun ümmeti birbirine düşman hale getirecek, helak edecek bir hastalık hali olduğunu ifade etmektedir:

“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Kütübü Sitte Hadis No: 395)

Bir insanın varlıklı olması, gelir seviyesinin yüksekliği, refah seviyesi yüksek bir hayat yaşaması yani dünyalık sahibi olması onun Dünyevîleştiğini göstermez ama o yöne doğru bir kapı açma riski vardır. Kazancının Hududullah dairesindeki bedeline katlandıktan sonra sorun yoktur. Ama bir insanın yoksul olması onun Dünyevîleşmeyeceği anlamını göstermez. Kalbinde, aklında, arzu ve isteklerinde sürekli dünya ve onun içindekileri elde etmek, sahip olma hırsıyla mücadele etmek varsa yoksulluğu Dünyevîleşmesine engel değildir. O zaman emanetçilikten öte bedeli ne olursa olsun sahiplenme duygusu vardır ki, buda o insanın Dünyevîleşmesidir.

Müslümanların dünya hayatının gelip geçici olduğunu düşüncelerinden çıkarmaları, ölümü unutmaları, ölümden sonra hesaba çekileceklerini, malları ve harcadıkları konusunda sorgulanacaklarını, yargılanacaklarını unutmaları kısacası imanî eksiklikleri, müminler için en az kanser kadar tehlikeli olan Dünyevîleşme hastalığının en temel sebebidir.
Müslüman, inandığı gibi yaşamaya çalışmayıp, yaşadığı gibi inanmaya devam ederse Dünyevîleşme süreci başlamış demektir.

İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır.

Modern çağın endişeli insanı yarınlarından da endişelidir, ne yazık ki bu endişe Müslüman’ım diyenleri de kuşatmıştır. Bir evi olanların birde yazlığı olması, orta tüketimden lükse kayması, bütün mesaisini işine ayırması, sürekli akılcı davranarak tevekkülden uzak durması, cemaatten uzak birey takılması, infaktan kesip israf derecesinde saçması, ben kazanıyorum harcamak hakkım diye kendisini savunması ve daha buna benzer birçok cılk olmuş savunma hazırlaması, tutulduğu Dünyevîleşme hastalığının belirtisidir.
Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek.

İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve barınma/evden ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır… Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.

Batı kültürünün Müslümanların dünyevîleşmesinde olan etkilerini de elbette görmezden gelmemiz mümkün değildir. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Her şeylerini alalım ama ahlâklarını almayalım diye düşünüyorduk fakat pratikte böyle olmadı. Bir eşyayı alırsanız o eşyanın kendine göre arkası, önü, kuralları kaideleri kendiliğinden geliyor.  Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Batılılar gibi şehirler yapalım dedik, yaptık. Ama İslamca, Müslümanca bir hayat kuramadık. Çünkü o şehir arkasında belli bir zihniyetin belli bir değerler yumağının sonucu ortaya çıkmıştır, siz onu aldığınız vakit birçok şeyi farkında olmadan almış oluyorsunuz.
En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, ashâb belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı…

Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da dünyevîleşen biri için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır.

“Eşya, para kötü bir şeydir” demiyoruz elbet. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti… engelleyen TV başta olmak üzere medya ve reklâmlar… Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada var oluş gayesini düşünemiyor.

Demek istediğimiz o ki; nice (nice dediğime bakmayın, aslında çok az) zengin vardır, ama dünyevîleşmemiştir. Nice fakir vardır ki, dünyevîleşme onu çepeçevre kuşatmıştır; Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir. Asıl zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır.

Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat edip O’nun rızâsı istikametinde dâvâ adamı olarak yaşadığında mı rızkını vermeyip kesecek?”
Ne tuhaf, insan, dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyor da, âhirette fakir, rezil ve rüsvay olmaktan korkmuyor! Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından çok daha korkutucu ve utanç vericidir.
Dünyevîleşen kişi; paranın yönlendirdiği edilgen kişidir. Maddî durumu ne olursa olsun, ebedî olan âhirete inandığı(nı söylediği) halde bütün uğraşısı dünya için olan kimsedir.
Dünyaya, dünya malına sahip olmak değil eleştirdiğimiz; dünya malının, maddenin bize sahip olmasına sözümüz. Gönül gemimizin içine dünya suyunu doldurup batmamak, ama geminin yol alması için dünya denizine ihtiyaç olduğunu, onun üstünde yol alırken içimize girmesinin bizi helâk edeceğini unutmamak, tek dünyalı kâfirlerden bizi ayıran özelliktir. Mal insan için gemiyi yüzdüren su gibi olmalıdır, ama içine girmemelidir. Çünkü içine girdiğinde gemiyi batıran da aynı sudur. Dünya sevgisi de insanın manevi hayatını batırır.

“Allah’ın sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak, bu arada dünyadan da nasibini unutma, Allah sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun.” (Kasas 28/77)

Allah (c.c.) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşrû olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

Dünyevîleşme Müslümanlar için mühim bir âfettir. Hem öyle bir âfet ki, tıpkı ateşin odunu için için yakıp kül etmesi, pasın demiri yiyip tüketmesi gibi, onları içten içe çürüten bir âfet.
Dünyevîleşen insan, benmerkezcidir. O, kendi için yaşayan ve bunun için gerektiğinde şiddeti dahi asla ertelemeyen bir ruh haline sahiptir. Dünyevîleşen insan doyumsuzdur. O, sınırsız, amaçsız bir hırsla tüketmek için yaşar.

Dünyevîleşme insanın zehirlenmesidir. Dünyevîleşme; fesadın, hasedin, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, enaniyetin, biriktirmenin, yığmanın iktidar olduğu yaşam tarzıdır. İnsanın kendisini kendisine köle olarak atadığı, özgürlüğünü hiçbir zaman kendisinin olmayacak dünyaya feda ettiği bir anlayıştır.

Dünyevîleşmenin en kötü yanlarından birisi de, insanın inandığı dini, kendi arzularına göre eğip bükmesi, Kur’an’î deyimle, oyun ve eğlenceye almasıdır. Kesin olarak belirlenen sınırların, hoyratça ve pervasızca çiğnenmesi Dünyevî kazancın ilk sıraya çıkmasından dolayı olmuştur.

Dini naslara kayıtsız kalma ve önemsememek veya lakayt davranmak, ibadetleri geçiştirmek, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik ve daha birçok husus Dünyevîleşmenin dışa yansıyan tezahürleridir.

Dünyayı gaye edinen, hadisteki tabiriyle dinlenmek ve gölgelenmek maksadıyla konaklamakta olduğu ağacı vatan edinip gideceği asıl yurdunu unutan insan, Allah ile bağını kopardı ve kendini bulunduğu yerin güzelliğine kaptırdı. Gideceği yurdun bulunduğu mevkiden daha güzel olduğunu hatırından çıkardı. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir anlayışa sahip oldu. Bu anlayışta, sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer yoktu. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf, gösteriş üzerine kurulur oldu. Zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta “Dünya hayatını ahiretten daha çok sevenler”( İbrahim 14/3) ayetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı.

Tüketim kültürünü ve alışkanlıklarını meşrulaştırıcı bir anlayış oluştu. Sınıf atlayan yeni bir Müslüman kesim türedi. Bu sosyal değişim, inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir İnsan tipi ortaya çıktı. Dindarlıkları yumuşattı, dönüştürücü etkiler ortaya çıkardı.
Bugün sadece internet bağlantıları, cep telefonu ya da televizyon yayınları bir anda hayattan çekilip alınsa, hayatla bütün irtibatını yitirecek, bunalımdan bunalıma sürüklenecek. Sokaklarda insanlara baktığımızda hayatlarının tamamen sanal olduğunu yaşantılarının büyük bir bölümünü internet ve cep telefonları ile geçirdiklerini, bazen kendilerini kaptırarak bulundukları yeri unuttuklarını, çevrelerindeki insanların garip bakışları arasında dahi farketmeksizin, at gözüyle bakmış oldukları garip! Dünyalarının içinde kaybolduklarını müşahede ederiz. Bir gün Hotmail, facebook veya twitter kullanılmayacak olsa sanki kıyamet kopmuştur, yaşantı durmuştur, bütün güzellikler bir anda yok olmuştur. Uyuşturucu bağımlısı halinde sanki insanlarımız. Hayata herhangi bir ekrandan, monitörden ya da tabletten bakan, sadece kulaklığındaki müziğe kulak veren, sadece futbola ya da basketbola ilgi duyan, hayata ve insana kapalı koca bir kalabalık…

SONUÇ

“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ, yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”

“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)

“Akıllı insan, kendini hesaba çeken ve ölüm sonrası için çalışandır.”
Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terk etmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz. Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır.
Bize düşen, hayatın her safhasında vahiyden ve sünnetten beslenerek her seviyeye hitab eden yeni bir yüz ve söylemle; tekebbür ve istiğnaya karşı tevazu ve haddini bilme, sömürü ve zulme karşı, adalet ve dayanışma, sınırsız büyüme ve sınırsız tüketime (israf) karşı, tutumlu olma ve paylaşım (infak) cinsel aşırılığa ve sapkınlığa karşı, aile ve sadakat, her türlü çözülmeye karşı ahlakın ikamesi vs. Evrensel dinin (İslâm’ın) ölümsüz değerlerini insanlığa sunmamız gerekmektedir.

İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimizin hevâsı veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve Katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.” (Ali imran 3/8)

Devamını oku...