Hamd, ancak Allah'adır. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz.

10 Temmuz 2015 Cuma

Oku! Yaratan Rabbinin İsmiyle

“Oku! Yaratan Rabbinin ismiyle.” (96/Alâk, 1)

İlk âyette Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor. Bizi bu şekilde yetiştiriyor. Kur’an’ın indiği gece yaklaşıyor. Bu zaman diliminde Kur’an’ı okumanın, anlamanın ve yaşamanın önemini daha çok gündemleştirmeliyiz.

“Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır!
Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar, sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. "Yaratan Rabbin adıyla okumak”, O'nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her işte Allah'ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır ki, Allah'ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda, tuğyâna ve istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu sebeple, Yaratan Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki her beşere, her çeşit beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere meydan okuma sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden “Oku” emri aktif bir hareket çağrısıdır.

"İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası olarak vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla 'Yaratan Rabbin adıyla okumak' demek; kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk bilincini kuşanması, O'na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin yalnızca O'na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her davranışı ile seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için hayata taşıması demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve yalnızca Allah'a kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan çıkarmak, ortadan kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara karşı çıkmak, onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye girişmektir. Bu da, elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden itibaren hem kulları arasından seçtiği elçisine hem de tüm insanlara hayata doğrudan müdâhale eden bir okuma biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir. Bu durumda, Allah'ın kayıtsız şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere ve o düzenlerde kendi egemenliğini ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan yapılmayan her okuma biçimi eksik kalacaktır."

Vahiy, Hayata Müdâhaledir!
Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza karışma hakkının ilânıdır. "Müslümanların imanları vahiyden besleniyorsa, o halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir. Bireyselleşen, sosyal ve siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini rahatsız etmeyen, istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan okuma biçimleri; ilk mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu terk etmektir. Oysaki mü’min kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda peygamberlerin vârisidir. Bu hususta onun yol göstericisi de Kur'an'dır. O halde Kur'an'ı insanlara ve hayata okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah bilinciyle mücâdele etmektir. Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren, kendi egemenliklerini zorbalıkla dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi sunan güçlerin devrilmesidir… Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip olursa olsun, meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar için gayr-i meşrûdur. Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her türlü iktidar biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise, bu iktidar mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî hesabın görüleceği gündür.

"Yaratan Rab" tamlamasında "Rab" ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına gönderme yapılmıştır. İnsana "alâk"tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla da bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: "İnsanlar yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah'tır. Dolayısıyla yaratma gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve hüküm koyma yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi gerekli kılar. Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir demektir. “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O'nundur. Âlemlerin Rabbi Allah, ne uludur!" (7/A'râf, 54). Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O'dur. "Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O'na döndürüleceksiniz." (36/Yâsin, 22); "Rabbiniz Allah işte budur. O'ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin, O her şeye vekildir." (6/En'âm, 102). Bu gerçeği kabul etmemek, O'nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir, istikbardır, küfür ve zulümdür…

İnsanın alâktan yaratılması, aynı zamanda herkesin varoluş kökenine de yapılan bir göndermedir. İnsanlar varoluş kökenlerini öğrendiklerinde yüce egemenliği; yaratma ve emretme yetkisine sahip tek merciye verip, O'na tam anlamıyla teslim oldukları zaman İslâm akîdesi üzerinde olurlar. Tevhidin özü de bu noktada ortaya çıkar.

"Oku! Rabb'in çok cömerttir. Kalemi öğretti. İnsana bilmediğini öğretti" (96/Alâk, 3-4) âyetleriyle ilmin kaynağına değinilmiştir.

Vahyin Güncel Çağrışımları Yaşadığımız ülkenin egemenleri, efsaneleştirdikleri tarih anlayışlarıyla bugünkü varlığımızı kendilerine borçlu olduğumuzu söyleyip dururlar. Bu bir bakıma 'Sizi biz var ettik' demektir. Yani Allah'ın yaratıcılığına ortaklık koşmak, rablik iddiasında bulunmaktır. Bu iddiayı kabul etmemiz, kendi otoritelerine sorgusuz sualsiz boyun eğmemiz ve beşerî düzenlerine kul olmamız istenmektedir. Resmî ideolojileri olan Kemalizm'e teslim olmamız beklenmektedir. O halde bizim 'Yaratan Rabbimiz adına okumamız', mevcut sistemin egemenlerini huzursuz etmek zorundadır...

 Düzenlerinin, beşerî ideolojilerinin ve iktidar iddialarının hepsinin sahte olduğu deşifre edilmelidir… Bu durumda, tarafımızı Allah'tan yana seçerek tevhidî bir mücadeleyi sürdürmek, en güncel sorumluluğumuz olmalıdır.

“Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” (Alâk, 1)
“Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. Firavun’un ilâhlığını kabul etmiş sihirbazların sözleri gibi; “bi-izzet-i Firavun = Firavun’un ismine, onun şerefine” dedikleri gibi, “filanın şerefine”, “filan adına”, “devlet nâmına”, “düzenin verdiği yetkiyle” gibi ifadelerle ve ilâh gibi sevdikleri tâğutun ismini sık sık anarak başlarlar önlerindeki metni okumaya ve halkın canına okumaya. İlk âyette kâfirlerle, müşrikler arasında besmele ile bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir.

Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir. Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu anlaşılmaktadır.
Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan, kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı olduğu ve enfüsünde bulunan âyetlere vurgu yapıldığı için, ayrı ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor. Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece, ağır ağır, tane tane, anlayarak, düşünerek, dersler çıkararak, yaşama gâyesiyle ve öğrendiklerimizi paylaşma arzusuyla okumamız emrediliyor.

Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını, eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır.

Evet, Kur’an daha ilk âyetleriyle safları netleştiriyor. Çünkü Kur’an’ın bir özelliği “fasl” (kesin şekilde ayırıcı) olmasıdır. “Şüphesiz o (Kur'an), (doğru ile yanlış olanı) kesin hatlarıyla ayırıcı bir sözdür.” Kur’an, “furkan”dır. Hakla bâtılı ayırt edendir. “Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Hakk’ı, Bâtıldan ayırma ölçüsünü indiren Allah’ın şânı ne yücedir!” Meleğin “oku” emrini tebliğ etmesine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır; tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.

Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek şekilde tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına özgü yaşamak, dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda) yaşamak demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her işte, her zamanda ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle Allah arasında bağ ve bağlantı kurmaktır.

İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları olduğunu belirten Kur’an (51/Zâriyât, 56), baştan sona hayatın nasıl Allah için olabileceği sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul yönüyle ilk âyetleri verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın nasıl inşâ edilip Allah’a tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz. Burada sadece okumayla ilgili ilk âyeti ele alacağız:

1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah'ın insanı zaaftan kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi için ona "oku" diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız. Her işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız.
2- Okuyacağız; Neyi?: İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle tefsir ederek. Nasıl?: Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek, O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi) yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında "semâ" kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, "bismillâh"ın veya “bismi Rabbike”nin anlamı, "Allah'ı (Rabbini) yücelterek" şeklinde de anlaşılabilir.
3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak için. Öncelikle Kur'an'ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak ve yaşamak maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda Kur'an'a çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların yapılması (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin görevidir.
4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur'anî mesajın "Oku" emriyle başlaması, vahyin ve İslâm'ın okumaya ve ilme verdiği önemi en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin insanı hak yoldan ve Allah'a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması muhtemel olduğu için, bunun ancak Allah'a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki insicâmdan anlaşılmaktadır.
5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. İlk âyette kâfirler ve müşriklerle, müslümanlar arasında besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir.
6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını, eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır.
7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor.

NE MUTLU KUR'AN'I ANLAYARAK OKUYAN VE KUR'AN'IN GÖLGESİNDE HAYATINI SÜRDÜREN CANLI KUR'ANLARA.....
Devamını oku...

17 Haziran 2015 Çarşamba

Şirk Orucu Bozar


 Bilindiği üzere oruç müslümanlara farz olan bir ibadettir ve müşrik bir kafire niçin oruç tutmuyorsun hesabı sorulmaz. Zira bu hesabın sorulabilmesi için evvela bu kişinin müslüman olması icab eder. Fıkıh kitaplarımızda da bu sebepten ötürü orucu bozan halleden bahsederken haklı olarak ‘yeme, içme ve cima’ kapsamına giren konular üzerinde değerlendirmeler yapılmış, fetvalar bu hususlar üzerine verilmiştir. Ne var ki, devran dönüp dolaştı ve insanlar tekrar cahiliyye hayatına döndü. Artık insanlar ufak tefek haramlar bir tarafa şirk ve küfür gibi kişiyi İslam milletinden çıkaran amelleri ekmek peynir yer gibi işlemeye başladılar hem de gafil bir şekilde... Öyle ki, şirk işleyen kişi, şirkinden habersiz bir şekilde oruç tutmaya, namaz kılmaya başladı ve bu ibadetlerin Allah katında geçerli, kendisinin ise doğru yolda olduğunu zanneder oldu.

 "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz senin amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.(Zümer 65)

Şirk ise, sadece Allah’a ait olan özelliklerin bir başka varlığa da verilmesidir. Yaratmak, rızık vermek, kanun koymak, insanlar için yasak ve serbestler belirlemek gibi şeyler sadece Allah’a mahsustur. Bu özelliklerden herhangi birini Allah’ın dışında bir başkasında da gören kişi açık bir şirk işlemiş ve müşrik olmuştur. Dolayısıyla oruça niyet etmeden önce şöyle bir açıp bakmalı Kitab’a; acaba Kur’an nelere şirk demiş hangi şirkler var hayatımızda.

 Ya da belki kurnazca düşünüp ‘’yok efendim ne şirki bea, öyle şey mi olur; biz yedi göbek müslüman bir soydan geliyoruz. Şirk dediğin, Allah’tan başka yaratıcı olduğuna inanmak ve taştan ya da tunçtan putlara tapmaktır. Hamdolsun bunlar da bizde yok. Hadi bismillah niyet ettim oruca..’’

 Ne var ki, Güneş balçıkla sıvanmaz, gözünü kapayan ancak kendine karanlık yapar. Deve kuşu misali kafasını kuma gömer, devasa gövde dışarda avlanmayı bekler. Öyle ise durup düşünmeli, dönüşün Allah’a olduğunu farketmeli ve kurtuluşun Hakk’a dönüp teslim olmakta olduğunu bilmeli…

KurAn’da zikredilen şirklerden özet bir şekilde bahsedecek olursak;

1- Allah’ın yanı sıra bir takım şeylere de dua etmek:

 Allah, Kitabı indirmiş ve akide için gerekli sınırlar çizmiştir. Artık kimsenin kalkıp yeni sınırlar getirme hakkı yoktur.

 Hak olan çağrı (dua) yalnızca O'nadır. Onların Allah'tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç bir şeyle cevap vermezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. Küfre sapanların duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir.(Rad 14)

Bu ayette Allah en yalın bir dille ve hiçbir sınırlama getirmeden açık ve net bir şekilde belirtmiştir ki; kendisinden başkasına dua yapılamaz ve yardıma çağrılamaz. Çağıran da müslüman olamaz.

Allah ile aralarında kıyamet gününe kadar kendisine icabet etmeyecek olan şeylere dua edip yalvarandan daha sapık kimdir? (Ahkaf 5)

 Bu ayet ile de net bir şekilde ortaya çıkıyor ki, ister vesile olsun diye, ister yaratma özelliğini Allah’ta görmek şartı ile dua edilsin farketmez; her durumda Allah’tan başkasına çağrıda bulunan apaçık müşrik olmuş ve zülmetmiştir Alemlerin Rabbi olan Allah’a. Oruçunu da başlamadan bozmuştur.

2- Egemenliği, kanun koyma yetkisini bazen Allah’ın yanı sıra başkalarında da görmek.

Kanun koymak, egemenliğin dayanağı olmak tıpkı yaratmak, rızık vermek gibi Allah’a mahsus özelliklerdir. Kişi bunları Allah’ın dışında bir takım sebeplerle başkasına verirse Allah’a şirk koşmuş demektir. Zira Allah buyuruyor ki:

Dikkat edin yaratmak da Emir-egemenlik-hüküm de Allah’a mahsustur.(A’raf 54)

Hüküm kayıtsız şartsız Allah’ındır.(Yusuf 40).

 Günümüzde, insanlar Allah’a şirk koşmanın adına demokratik sistem; Allah’ın dışında farklı farklı rabler şeçmeye millet vekili seçimleri adını vermişler. Heyhat! Bu hakkı örter mi? Dönüş Allah’a değil mi?

3- Hüküm verme konumunda olan yöneticilerin, hangi sebeple olursa olsun beşeri hükümlerle hükmetmesi


 Allah kainatı yaratmış ve kimin iyi kimin de kötü ameller işleyeceğini ortaya çıkarmak için sınamıştır. Yöneticileri de makam sevdası, koltuk korkusu vesair endişelerle sınamıştır. Ancak Allah’ın rahmetiyle koruduğu çok azı dışında çoğu yönetici dünyalık hesaplardan, bir takım sun’i korkulardan dolayı Allah’ın şeriatını bir kenara fırlatıp yerine cahiliyye şeriatını ikame etmiş onlardan sonra gelenler de o şirk düzenini rütüşlerle devam ettirmişlerdir. Hasılı Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemişlerdir. Bu da düpedüz şirktir. Dolayısıyla bu yöneticiler de oruça başlamadan oruçlarını bozmuşlardır.

 Ancak şeytan nasıl ki israiloğullarını aldattı ise bizi de aldatmaya kalkacaktır, sahte alimlerle, yöneticilerin ve tagutların koltuk değneği olan imamlarla, Allah’ın apaçık dinini bir takım dünyalık hesaplardan ötürü gizleyen bel’amlar vesilesiyle… Zaman değişti, yavaş yavaş İslam gelecek hikayeleri ile, Allah kimseye güçünün yetmediğini yüklemez yalanları ile… hasılı sağdan, soldan türlü türlü hilelerle. Müslüman da açar bakar Kur’an’a ve okur Rasulullah (a.s.m)’ın hayatını. Görür ki bu yaklaşımlar şeytani desiselerden başkası değildir.

 Evet, burada Kur’an’da en açık şirk çeşitlerini başlık şeklinde birer ayetle verdik. Şirk bütün amelleri boşa çıkardığı gibi orucu da bozar.Bu bakımdan şirk işleyen kişi kendisini yeme ve içmeden ne kadar alıkoyarsa koysun şirkten tevbe edip halis bir şekilde Allah’a yönelmeden asla oruç tutmuş sayılmaz. Zira o şirk işleyerek en başta zaten orucunu bozmuştur.

|Muhammed Lokman Çelik|
Devamını oku...

7 Haziran 2015 Pazar

DEMOKRATLAR İBADETE GİTTİLER!

  Demokrasi dininin inananları bu gün kendi dinlerine olan sadaketlerini göstermek, imanlarını tazelemek ve belli aralıklarla yapılan "oy verme" ibadetini ifa etmek için sandığa gittiler. Demokrasi dininin 20 farklı mezhebi yarıştı, ancak başı çeken 4 mezhep; AKP, CHP, MHP ve HDP... Bu mezhepler, inançlarının temelleri olan " hak ve hürriyetler, hevanın ilahlığı, insanın kanun koyucu ve egemenliğin dayanağı olması, laiklik ve fevahiş" noktalarında ittifak halindedirler. Ancak bir takım furuatta ihtilafları mevcuttur. Bu ihtilaf onları demokrasi dininden çıkarmaz ve din kardeşliklerine zarar vermez. Onlar demokrat oldukça kardeştirler ve esas olan da demokrasidir. Nitekim her seçim arefesinde medya yoluyla mezhep imamları olan parti başkanları nihai mesaj olarak ortak mesaj verirler; 


#DEMOKRASİKAZANSIN

İslam dininin mensupları ise, tüm peygamberlerin ortak daveti olan "tağutu red ettim, Allah'a iman ettim"(Nahl 36)ilkesi gereği egemenliği kayıtsız şartsız Allah'ta görür(Yusuf 40), kanun koyma yetkisini Allah'a tanır(Casiye 18) tağutu ve müşrikleri tekfir ederler(Mumtahine 4).  Allah ve peygamberi Kur'an ve sahih sünnette hükümleri açıkça ortaya koyduktan sonra, Allah'a ve peygamberine başkaldırıp(Ahzap 36)cahiliyye kanunlarını seçen(Maide 50)müşriklere Kur'an ile meydan okur ve İbrahim aleyhisselâmın sünneti ile onları açıkça tekfir ederek beraatlerini ilan ederler(Mumtahine 4).


Dikkat edin! Yaratmak da, emir-egemenlik-kanun koyma hakkı da Allah'a mahsustur!  (A'raf 54)

|Muhammed Lokman Çelik|
Devamını oku...

5 Haziran 2015 Cuma

OY KULLANMA YARATICINA ŞİRK KOŞMA

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidayete dirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidayete erdiremez.
Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve rasulüdür.
Bilindiği üzere yıllardır bu ülkede belirli zaman aralıklarında parlamentoya vekil tayin etmek için seçimler yapılmakta, insanlar haftanın belirli bir günü koşarak sandık başlarına gitmekte ve belirli bir oy oranına sahip olan partilerin milletvekilleri demokrasinin ibadet yeri olan parlamentoya girerek bir müddet orada çıkardıkları kanun ve yasalarla tüm ülkeyi yönetmeye çalışmaktadırlar. Görevde kaldıkları sürece birçok kanun ve yasa çıkarmakta, çıkardıkları bu kanun ve yasalarla insanları yönetmektedirler.
Bil ki bugün yaşadığımız şu ülkede belirli aralıklarla yapılan demokratik seçimlere katılarak oy kullanmak apaçık bir şekilde Allah’a şirk koşmaktır. İşte şimdi sana bu meseleyi en anlaşılır ve en sade haliyle anlatmaya çalışacağız.
Öncelikle yine burada tağut kavramının anlamını hatırlatmak gerekiyor. Konumuz açısından ele aldığımızda tağutun anlamı ; Allah’ın indirdiği hükümleri bırakarak kendi kafalarından kanun ve hüküm çıkaran kişi kurum ve kuruluşlardır. O halde daha işin başında bugün demokrasinin parlamentolarında kanun ve hüküm çıkaran, yasa koyan, hüküm vaaz eden bütün parlamenterler birer tağut konumundadırlar. Sana emredilen şey ise öncelikle tağutu inkar etmendir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz hak, bâtıldan iyice ayrılmıştır. Artık her kim tağutu red ederek, Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır.” (Bakara Suresi / 256. Ayet)
Kendin için belirli seçim dönemlerinde yeni yeni tağutlar seçmen, Allah Teala tarafından sana emredilmemiştir. Bilakis sana tağutları reddetmen, inkar etmen ve onları tanımaman emredilmiştir. Bu emre rağmen her üç-beş yılda bir kendine yeni tağutlar seçmek üzere demokratik sistemin öngördüğü bir şekilde seçimlere katılman, Allah’ın hakimiyetini inkar ederek bu hakkı tağutlarda görmenin ve dolayısıyla Allah’a şirk koşmanın en açık göstergesidir. Diğer taraftan bu seçimlere katılmak hükmetme, yönetme ve idare etme yetkisini Allah’tan başkasına yani milletvekillerine vermek olduğu için sahibini İslam dininden çıkaran bir ameldir. Çünkü onlara bu yetkiyi vermek onları veli edinmektir. Bir mükellefin sahih bir imana sahip olması için ise tağutun cüzlerinden biri olan velayetini reddetmesi gerekmektedir. Şimdi de velayet kavramını kısaca açıklayalım.
Veli : “Bir işin idare ve bakımını üzerine alan, otorite, dost, yardım eden, himaye eden, anlaşmalı, temsil yetkisine sahip olan, başkası üzerinde onun adına tasarruf yetkisi olan” anlamlarına gelmektedir.
Öyleyse kişinin sevdiği, dost olduğu, savunduğu, itaat ettiği, emri altına girdiği, kanun çıkarma yetkisi tanıdığı, muhakeme olduğu merci, kişi, kurum, kuruluş ya da devlet velayet yetkisi verdiği yerdir.
Bugünün cahiliye toplumu oy kullanarak velayetini tağutlara vermekte ve Allah’tan başkalarını veli edinmektedirler. Müslümanların velisi ise Allah Subhanehu ve Teala’dır. Çünkü müslümanlar, O’na boyun eğerek O’nun ilahlığını kabul ederler. O’nun gönderdiği dini tasdik edip, kanunlarını benimseyerek uygularlar ve Allah’ı kendilerine dost kabul ederler. Böylece cennet ehli olmayı hak ederler. Kafirlerin velisi ise tağuttur. Çünkü kafirler, Allah Tebareke ve Teala’nın dinine boyun eğmezler, kanunlarını reddederler. O’nu kendilerine dost edinmezler. Kafirler idare ve yaşam şeklinde, kanun ve nizam belirlemede Allah’a değil de, kendileri gibi beşer olanlara tabi olarak tağutların velayetini Allah’ın velayetine tercih ederler. Böylece velileri olan tağutlar gibi cehennem ateşinde ebediyen kalmayı hak ederler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; kafirlerin velileri ise tağuttur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara Suresi / 257. Ayet)
Allah Azze ve Celle yüce kitabındaki birçok ayetinde hakimiyetin yani kulların fiillerine dair emirler ve yasaklar koyma yetkisinin daha açık bir ifade ile haram/yasak ve helal/serbest belirleme hakkının sadece ve sadece kendisine ait olduğunu, hükmünde hiçbir ortak kabul etmediğini apaçık bir şekilde beyan etmiştir. Bu nedenle Allah’tan başka hiçbir kimsenin insanların yaşamlarına dair kanun ve hüküm çıkarma yetkisi yoktur. İnsanı Allah Teala yaratmıştır ve insanoğlunun uyması gereken kuralları da ancak O belirleyecektir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“İyi bilin ki! Yaratmak da, emretmek de (hükmetmek de yalnızca) O’na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (Arâf Suresi /54. Ayet)
“Hüküm vermek yalnızca Allah’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf Suresi / 40. Ayet)
İmam Taberi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Allah Teala, yarattığı hiçbir mahluku hüküm verme konusunda kendisine ortak kabul etmez. İnsanlar arasında hüküm verecek yalnız O’dur. Hüküm verme, ihtilafları çözme, insanları ve işlerini idare etme konusunda dilediği ve sevdiği şekilde hareket eder. Bu özellik sadece O’nun hakkıdır.” [1]
Allah Teala’nın izin vermediği konularda, O’nun kanunlarına muhalif kanunlar çıkarmak veya yasalar düzenlemek insanı şirke götüren amellerdendir. Bugün yeryüzündeki devletler, O’nun bu yetkisini kendilerinde görmekte, diledikleri şeyleri yasak, dilediklerini ise serbest bırakmaktadırlar. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak kabul etmez.” (Kehf Suresi / 26. Ayet)
“Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşri ettiler? (şeriat kıldılar / kanun olarak belirlediler)” (Şûrâ Suresi / 21. Ayet)
Seyyid Kutub (rahimehullah) şöyle demiştir: “Kim olursa olsun Allah’ın koyduğu şeriattan başka bir şeriatı ve hükmü, Allah’ın yaratıklarına vaaz etmeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü kullarına yalnız ve yalnız Allah hüküm vaaz eder. Aciz ve eksik kimseler beşeri hayatı için hüküm koyamazlar. Koymaları mümkün değildir.” [2]
İslam’da kanun ve hüküm çıkarma yetkisi tamamen Allah Teala’nın bizzat kendisine ait iken demokratik sistemlerde ise durum tamamen farklıdır. Bu sistemlerin kutsal kitabı olan anayasalarında da beyan edildiği üzere Allah’ın hakimiyet yetkisi beşerlere, meclislere ve millete verilmiştir.
Madde 5 – Egemenlik
(1) Egemenlik kayıtsız ve şartsız Milletindir.
(2) Türk Milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yasama, yürütme ve yargı organları eliyle kullanır.
(3) Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.
Madde 6 – Yasama Yetkisi
Yasama yetkisi, Türk Milleti adına, Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.
Görüldüğü üzere günümüz beşeri sistemlerinde hakimiyet hakkı ancak milletindir. Millet bu yetkisini belirli zamanlarda yapılan seçimlerde oy verme vasıtası ile başbakan, cumhurbaşkanı ya da parlamenterlere devretmektedirler. Halktan yasama yetkisini devralanlar ise artık bu noktada tek söz sahibi olup, kendi isteklerine göre yasa ve kanun çıkarırlar. İslam şeriatını hiçe sayarak diledikleri fiillerin işlenmesini serbest bırakırlar, diledikleri fiillerin işlenmesini ise yasaklarlar. Kelimenin tam anlamıyla yasama hakkını bilfiil kullanarak diledikleri şeyleri haram, diledikleri şeyleri de helal kılarlar. Bu idareciler dilleri ile Allah’ın helalini haram, haramını helal kılmadıklarını söyleseler dahi hal ve tavırlarıyla serbest bir hale getirmekte ve çıkarmış oldukları yasalarla onları meşrulaştırmaktadırlar. Zira haramı helalleştirmek sadece dil ile olan bir şey değildir. Bazen hal ve tavırlar da haramı helal saymanın bir göstergesidir. Mesela, bugün olduğu gibi karşılıklı rıza ile zinanın mübah kılınması, bizzat devlet eliyle genelevlerin açılması, buna ruhsat verilmesi, belirli yerlerde içki içilmesinin ve satışının yapılması için ruhsat verilmesi, faizin serbest bırakılması ve faizle çalışan bankaların açılması için ruhsat verilmesi, birden fazla evliliğin kanun dışı sayılması, İslam’ın miras hukukunun bir kenara atılıp mirasta kadın ve erkek eşit pay alır denilmesi gibi… Bunların tümü, açıkça haramı helal kılmaktır. Yine şer’i cezaların yürürlükten kaldırılması bunun yerine bu suçlara değişik cezalar öngörülmesi de bu şer’i hadlerin inkar edilmesi anlamına gelmektedir.
İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir ; “Bilindiği gibi ; Allah’ın, Rasulü ile göndermiş olduğu emir ve nehiyleri yürürlükten kaldıran, müslümanların, yahudilerin ve hristiyanların ittifakıyla kafirdir.” [3]
Kur-an’ı Kerim bizlere, Allah’ın dışında helal (serbest) haram (yasak) belirleyen merciilere destek vererek itaat eden insanların bu merciilere ibadet ettiğini bildirmektedir. O halde her kim tağuti rejimlerin seçimlerine katılarak oy verirse Allah’a ait olan hakimiyet yetkisini Allah’tan başkasına vermiş ve O’ndan başka rabb edinmiş olur. Ayrıca onlara itaat ettiğinden dolayı onlara ibadet etmiş ve müşrik olmuştur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa kendilerine sadece tek ilâh olan Allah’a kulluk yapmaları emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe Suresi / 31. Ayet)
Bu ayette Allah Teala ehli kitabın din adamlarını rab edindiklerini bildirmektedir. Bilindiği gibi kitap ehli putperest bir topluluk olmayıp, Allah’tan başkasına secde etme, kurban kesme gibi fiili bir ibadet eylemi yöneltmemektedirler. Aynı şekilde din adamlarının gökyüzünü ve yeryüzünü yarattıklarına, semadan su indirdiklerine inanmamaktadırlar. O halde burada şöyle bir soru gündeme gelmektedir. Acaba kitap ehli olan kimseler din adamlarını nasıl rab edindiler ? Diğer bir ifadeyle hangi fiillerinden dolayı Allah Teala onları böyle büyük bir suçla suçlamaktadır ? Bu konuda en net bilgi bize hiç şüphesiz Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den gelmektedir.
Adiyy bin Hatim (radıyallahu anh), bu ayet-i kerimeyi okuyan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’e: “Bizler onlara ibadet ediyor değiliz” dediğinde Rasulullah ona şöyle demişti:
“Allah’ın helal kıldığını onlar haram sayınca, siz de haram saymıyor musunuz? Yine onlar Allah’ın haram kıldığını helal sayınca, siz de helal saymıyor musunuz?” Adiyy bin Hatim: “Evet” dediğinde ise Rasulullah şöyle buyurmuştur :“İşte bu, onlara ibadettir.” [4]
İbn Teymiyye (rahimehullah) Ebu-l Buhteri’den bu ayet hakkında şu sözü rivayet etmektedir: “Onlar din adamlarına namaz kılmadılar. Şayet din adamları onlara ruku ve secde etme şeklinde kendilerine ibadet etmelerini emretseydi ehli kitap din adamlarına bu noktada itaat etmezlerdi. Ancak Allah Teala’nın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını da haram tanımaları hususunda kendilerine itaat edilmesini emrettiler de onlar da bu emre itaat ettiler. İşte onların din adamlarını rab edinmeleri bu şekilde olmuştur.” [5]
İmam Beğavi (rahimehullah) şöyle demiştir: “Onlar Allah’a karşı gelerek din adamlarının helal gördüklerini helal, haram gördüklerini haram kabul ederek onlara itaat ettiler. İşte böylece rab edindiler.” [6]
Seyyid Kutub (rahimehullah) ise şöyle demiştir: “İslam, sadece Allah’ın uluhiyetine inandıktan ve kulluk vecibelerini sadece O’na takdim ettikten sonra, hüküm ve kanunda da sadece O’na ittiba etme esasına dayanır. İnsanlar, Allah’ın şeriatından başka bir şeriata tâbi olurlarsa ; her ne kadar davaları iman olsa dahi imanları asla kabul edilmeyen ve müşrik olarak tavsif edilen yahudi ve hristiyanlar hakkında söylenen söz, onlar hakkında da geçerli olur.” [7]
İşte bundan dolayıdır ki bugün Allah’ın helallerini haram, haramlarını ise helalleştiren tağutlara itaat eden kimseler bu itaatleri sebebiyle itaat ettiği mercii rab edinmiştir. Böylelikle bu kimseler itaati yani ibadeti Allah’tan başkasına yaparak Allah’tan başka rabler edinmiş ve müşrik olmuşlardır.
Bugün beşeri kanunlarla hükmedenler bu yaptıklarını ilericilik, modernlik, çağa ayak uydurma olarak isimlendirmektedirler. Bununla beraber onlara göre İslam’ın hükümleri geçmiş asırlara ait olup tamamen bedevi toplumuna uygun hükümlerdir. Ancak insanoğlunun yaratıcısı Allah Subhanehu ve Teala yarattıkları için en güzel ve en doğru hükümlerin kendi hükümleri olduğunu belirtmekte, bununla beraber insanların hükümlerini ise cahiliye hükümleri olarak isimlendirmektedir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“Onlar, hala cahiliye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir kavim (topluluk) için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide Suresi / 50. Ayet)
İbn Kesir (rahimehullah) şöyle demiştir: “Allah Teala, her hayrı kapsayıcı, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Yes’ak ; Cengiz Han’ın Kur-an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslam’a girdikleri halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah’ın kitabı ve Rasulullah’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle tatarlara hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla büyük küçük her meselede yalnız Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” [8]
Şeyh Ahmed Şakir İbn Kesir’in yukarıdaki geçen sözünü yorumlayarak şöyle demiştir: “Bununla beraber, müslümanların kendi ülkelerinde dinsiz, putperest avrupa kanunlarından alınma bir kanunla hüküm vermeleri nasıl caiz olur ? Hatta o öyle bir kanun ki içine istedikleri gibi bozup değiştirdikleri keyfi arzular, bâtıl görüşler dahil olmuştur. Bunu ortaya koyan, koyduğu kanunun İslam şeriatına uyup uymadığına hiç aldırış etmez. Bu beşeri sistemlerin konumu güneş gibi açıktır. Küfrü nettir. Bundan kesinlikle hiçbir şüphe yoktur. İslam’a mensup olan bir kimsenin bunlarla amel etmede, yahut bunlara uymada, yahut bunları kabul etmede hiçbir mazereti olamaz.” [9]
Seyyid Kutub (rahimehullah) ise şöyle demiştir: “Hükümranlıkta hak iddia eden kimse, uluhiyetin ilk şartında Allah’la mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse ister fert, ister insanların bir tabakası, ister bir parti veya grup, ister bir millet, isterse bütün dünyanın meydana getirdiği alemşümul bir insan kitlesi olsun. Uluhiyetin ilk şartı olan hükümranlık üzerinde Allah’la mücadeleye giren ve kendine hükümranlık izafe etmeye çalışan kimse küfre girmiştir, apaçık bir kafirdir.” [10]
Yeryüzünün neresinde olursa olsun insanların sevk ve idaresi için meclislerde ve parlamentolarda Allah’ın indirdiği hükümler bir kenara bırakılıp, yerine beşer ürünü lanetli kanun ve yasalar getiriliyorsa, bu kanunlarla hükmediliyorsa yapılan fiil ayan beyan küfürdür ve böyle bir eylem içerisinde olanlar da kafirdirler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur ;
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Mâide Suresi / 44. Ayet)
Seyyid Kutub (rahimehullah) şöyle demiştir: “Şart ve cevabı umumi, böyle kati ve kesin bir hüküm. Zaman ve mekanın hududunu aşarak, herhangi bir nesil ve herhangi bir cemiyette Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen her ferde şamil umumi bir kaide. Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, uluhiyetin reddi demektir. Teşri, hakimiyet uluhiyetin değişmez özelliklerindendir. Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmedenler, bir taraftan Allah’ın uluhiyetini ve uluhiyetin özelliklerini reddetmekte, diğer taraftan uluhiyet hakkını ve ona ait özellikleri kendi şahsı için iddia etmektedirler. Bu da küfür değilse, hangisi küfürdür ?” [11]
Artık mü’minlerin yapması gereken kafir olduklarında şüphe olmayan bu yöneticilerle tüm bağları koparmak, onları, meclislerini ve bu tağuti rejimlerin ayakta kalmasını sağlayan tüm kişi, kurum ve kuruluşları reddetmektir. Çünkü kafirleri dost edinmek tevhid akidesi ile çelişen ve çatışan bir durumdur. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur:
“Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kafirleri veliler (dost) edinmesinler. Kim böyle yaparsa onun artık Allah ile bir ilişiği kalmaz.” (Âli İmrân Suresi / 28. Ayet)
“Ey iman edenler yahudi ve hristiyanları veliler edinmeyin! Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizden kim onları veli edinirse, muhakkak o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Mâide Suresi /51. Ayet)
Şeyh Süleyman bin Abdullah (rahimehullah) şöyle demiştir ; “Allah Teala, yahudi ve hristiyanları dost edinmelerini mü’minlere yasaklamış ve mü’minlerden onları dost edinen kimsenin onlardan sayılacağını bildirmiştir. Bu ise ; mecusileri, putperestleri ve diğer kafirleri dost edinen bir kimsenin hükmünün, dost edindiği kafirlerin hükmü gibi olduğunu ve o kimsenin onlardan sayıldığını göstermektedir.” [12]
Son olarak, La ilahe illallah diyen, namaz kılan ve oruç tutan bir kimse Allah’ın kanunlarının dışında başka kanunlar koyduğu veya o kanunlarla hükmettiği zaman onun kafir olacağı konusunda endişe eden zihinlere şöyle bir misali veririz ; “İçki içmek helaldir” diyen bir kimsenin hükmü nedir ? Şüphesiz bu kimse kafirdir İslam dininden çıkmıştır. Herhangi bir müslüman bu kimsenin küfründen şüphe eder mi ? İşte “içki içmek helaldir” diyen kimse ile “hırsızın cezası iki ay hapistir” diyen kimse arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü her iki emir de yüce Rabbimiz tarafından buyrulmuştur ve bu Allah’ın hükümlerini değiştirmektir.
Şankıti şöyle demiştir: “Kur-an’ı Kerim’in naslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytanın dostları vasıtası ile koydurduğu, İslam şeriatına muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kafir ve müşrik olduklarından ancak onlar gibi Allah’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nurundan kör olan kafir ve müşrik kimseler şüphe ederler.” [13]
Ve alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
__________________________________________________
DİPNOTLAR
[1] (Taberî, Câmiu’l-Beyân: 15/234)
[2] (Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kur-ân: 13/109)
[3] (İbn Teymiyye, Mecmûu’l Fetâvâ: 8/106)
[4] (Tirmizî 3095 ; Taberâni, el-Kebîr: 17/92)
[5] (İbn Teymiyye, Mecmûu’l Fetâvâ: 7/76)
[6] (Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl: 3/285)
[7] (Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kur-ân: 7/265)
[8] (İbn Kesîr, Tefsîr’ul Kur-ân’il Azîm: 5/2364)
[9] (Ahmed Şakir, Umdetu’t-Tefsir: 4/173)
[10] (Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kur-ân: 8/403)
[11] (Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kur-ân: 4/257)
[12] (ed-Dureru’s-Seniyye: 8/127)
[13] (Şankîtî, Edvâu’l-Beyân: 3/259)
Devamını oku...

28 Mayıs 2015 Perşembe

Necaşi Şüphesi

Habeş Kral’ı Necaşi'nin durumudur. Şüphe ehlinin bu konudaki iddiaları şu şekildedir: "Necaşi'nin gayri İslamî bir idârenin Melik'i olduğu mâlumdur. O, Müslüman olduktan sonra ölünceye kadar imanını gizlemiş ve bulunduğu makamda Allah’ın indirdikleri ile hükmetmemiştir. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de kendisine oradan ayrılmasını söylememiştir. Bu durum, gayri İslamî bir idârenin başında yönetici olmanın caiz olduğuna dair bir delildir."
Şüphe ehli, ortaya attıkları bu şüphe ile fasid akidelerini ispat edebilme adına sağlam ya da çürük olduğuna bakmaksızın buldukları her dala sarılmayı adet edinmiş bir topluluk olduklarını ispatlamaktadırlar. Onların ortaya attıkları bu şüphe de sarılmaya çalıştıkları çürük dallardan bir tanesidir. Allah'a hamd olsun ki onların bu delillerinde de kendi lehlerine olan bir durum yoktur. Konunun ayrıntıları şu şekildedir: "Necaşi aslen bu Melik'in ismi değildir. Asıl ismi Ashame'dir. Nasıl ki Müslümanların halifelerine Emiru-l Mü'minin, Rumların krallarına Kayser, Türklerin krallarına Hakan, Kıptilerin krallarına Firavun deniyorsa Habeş krallarına da Necaşi denmiştir."( Şerhu-n Nevevî Ale-l Müslim 7/23.)
Necaşi’nin Müslüman olması ile ilgili Ebu Musa El’Eşari şöyle demektedir: Habeşistan sahibi Necaşi’yi şöyle derken işittim: "Ben şehadet ederim ki; Muhammed Allah’ın rasûlüdür. O, İsa’nın gelece- ğini müjdelediği kişidir. Eğer ben şu saltanatın başında olmasaydım ve üzerimde insanlarla ilgili yük bulunmasaydı, O’nun ayakkabılarını taşımak üzere hemen yanına giderdim."( Ebu Davud, Hadis No: 2790. )
Bununla beraber bir de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in kendisini İslam'a davet ettiği Necaşi vardır. Nitekim İmam Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Habeş kralı Necaşi'yi İslam'a davet etmek için mektup yazdığı geçmektedir.(Müslim, Kitabu-l Libas 58. )
Bundan dolayı birçok siyer kitabında iki ayrı Necaşi'den bahsedilmektedir. Bunlardan bir tanesi Müslümanların kendisine hicret ettikleri Necaşi, diğeri ise Rasulullah'ın kendisine Amr bin Umeyye ed-Damri ile mektup gönderdiği Necaşi'dir. Vakîdi'nin de içinde bulunduğu bazı tarihçiler kendisine Mektup gönderilen Necaşi'nin Müslüman olduğunu söylemelerine karşın İbn-i Kayyim el-Cevziyye bunun yanlış olduğunu, asıl Müslüman olan ve cenaze namazı kılınan Necaşi'nin Müslümanların kendisine hicret ettikleri Necaşi olduğunu söylemiştir. Nitekim ekser ulemanın kavli de bu yöndedir.( İbn-i Kayyim el-Cevziyye, Zadu-l Mead 1/120.)
Bununla birlikte yine birçok kaynakta Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Hudeybiye sulhûnden sonra Amr b. Umeyye ed-Darimî'yi bir mektupla Necaşi'ye gönderdiği, Necaşi'nin mektubu alarak Müslüman olduğu aynı kaynaklarda sabittir. Hatta İbn-i Hişam, İbn-i İshak'tan Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Ümmü Habibe'nin nikâhlarını kıyan Necaşi'nin kendisine elçi gönderilen Necaşi olduğunu zikretmiştir.( Siyeri İbn-i Hişam; 2/52.)
Burada yine konuya dair yazılanlara baktığımızda doğal olarak Rasulullah'ın hangi Necaşi'nin cenaze namazını kıldığı ihtilaf konusu edilmiştir. Bilindiği üzere Necaşi vefat ettiği zaman Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "Bugün salih bir kişi ölmüştür. Kalkınız kardeşiniz Ashame’ye cenaze namazı kı- lınız" buyurmuştur.(Buhari, Kitabu Menakibi Ensar, 38; Müslim, Kitabu-l Cenaiz, 22.)
Bununla beraber genel olarak kabul edilen görüşe göre Necaşi'nin vefatının Hayber'in fethinden sonra olduğudur.(Es-Sîretu-n Nebeviye Li-İbni Kesir 2/29.)
Konuyla ilgili bir diğer bilgiye göre ise Necaşi kendisine gelen Mekke heyetini gönderdikten sonra Müslümanlara şöyle demiştir: "Vallahi size karşı homurdanılsa dahi gidiniz. Benim topraklarımda sizler korunmuş bir haldesiniz. Sizi kötüleyenlerden karşılık alınacaktır. Size işkence etmem için bana dağlar kadar altın verilse bile sizden bir adama dahi eziyet etmem."(Siyeri İbn-i Hişam 2/176.)
Ümmü Seleme’den nakledildiğine göre O şöyle demiştir: "Habeş topraklarına ayak bastığımızda Necaşi’den güzel bir komşuluk gördük. Dinimizi yaşamada herhangi bir zorluk görmedik. Eziyet edilmeden ve hoş karşılamayacağımız birşey işitmeden Allah’a kulluk görevimizi yerine getirdik."( Siyeri İbn-i Hişam 2/164.)
Konu hakkında bu kısa bilgilerden sonra deriz ki: Allah (Subhanehu ve Tealâ) kitabını insanların arasında onunla hükmedilsin diye indirmiştir. Buna karşılık Rasulü'nü dahi bu noktada muhayyer bırakmamış ve "Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet" (5 Maide/49) diye buyurmuştur. Bununla beraber kendi hükümlerini terk ederek beşeri kanunlarla hükemedenleri ise kafir, zalim ve fasık olarak isimlendirmiştir. Allah'ın kitabında tüm bu hükümler açık ve sarih olarak karşımızda dururken içerisinde bir- çok ihtilafı barındıran bir hadiseden "Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek, Allah'ın indirdiği hükümleri terk ederek kanun ve yasa çıkarmak sahibini kâfir yapmaz" şeklinde bir sonuç çıkarmak Allah'ın dinine karşı aşırı bir cehaletin ve açık bir ihanetin en somut göstergesidir. Kendilerine "Acaba konuya dair bu kadar açık nas varken sizlerin bu nasları terk etmenizin ve konuya dair muhkem olmayan hâdiselerden kendi lehinize delil aramanızın sebebi nedir?" diye sorulduğunda şüphe ehlinin vereceği cevap gerçekten merak konusudur.
Öncelikle onların bu getirmiş oldukları delilin konumuz açısından delil olma özelliği dahi yoktur. Zira yukarıda da kısaca zikrettiğimiz gibi Necaşi'nin durumu oldukça ihtilaflı bir hadisedir. Hatta bu ihtilaflara binaen İmam Buhari Necaşi'nin ölümünü "Habeşistan'a Hicret" babından hemen sonra vermiş, buna karşılık İbn-i Hacer el-Askalanî Necaşi'nin Habeşistan'a hicretten çok uzun bir zaman sonra ölmesine rağmen İmam Buhari'nin onun vefatını Habeşistan'a hicretten sonra vermesini "Açıklaması oldukça zor olan hususlardandır" şeklinde değerlendirerek şöyle demiştir: "Buna şu şekilde cevap verilebilir. Necaşi'nin Müslüman olduğu sabit olmakla beraber nasıl Müslüman olduğununa dair yapılan açıklamalar İmam Buhari tarafından sabit görülmemiş olabilir."( Fethu-l Bari 7/199.)
Gerek Necaşi hakkında gelen rivayetler gerekse de Hafız İbn-i Hacer'in bu açıklamaları konunun oldukça kapalı ve muhtelefun fih olduğunu ortaya koymaktadır. Diğer taraftan tüm bu ihtilaflar bir kenara bırakılsa dahi şüphe ehlinin Necaşi'nin günümüz parlamenterleri gibi Allah'ın indirdiği hükümleri terk ettiğini, kendi nefsinden kaynaklanan kanunlarla halkına hükmettiğini, Allah'ınaçık haramlarını serbest bıraktığını, Allah'ın emirlerini yasakladığını ispat etmeleri gerekmektedir. Şayet onlar "Evet Necaşi tüm bunları yapmıştır" derlerse kendilerine vereceğimiz cevap şudur: "Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin" (2 Bakara/111) Şayet onlar "Hayır Necaşi bu fiillerde bulunmamıştır" derlerse o halde getirdikleri bu delilin konumuz açısından delil olma özelliğinin kalmadığı açığa çıkmıştır. Diğer taraftan siyer kitaplarında Necaşi'nin âlim bir zat olduğu, İncil'i çok iyi bildiği geçmektedir.( Es-Sîretu-n Nebeviye Li-İbni Kesir 2/28.)
Nitekim kendisine Meryem Suresi okunduğu zaman "Bu İsa'ya indirilenin aynısıdır" diye cevap vermiştir. Kesin bir delil olmamakla birlikte Necaşi'nin İncil ile hükmettiği de düşünülebilir. Bununla birlikte Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in onu "Zalim olmayan bir Melik" olarak isimlendirmesi en azından Necaşi'nin, Allah'ın indirdiği hükümleri bırakarak kendi hevasından yasamada bulunmadığını, Allah'ın indirdiği hükümlerin dı- şında bir hükümle hükmetmediğinin açık delilidir. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ) kendi hükümleri ile hükmetmeyenleri "Onlar zalimlerin ta kendileridir" şeklinde isimlendirirken Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif hükümler ile hükmeden bir Melik'i Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in "Zalim olmayan" olarak vasıflandırması elbette düşünülemez. Burada diğer bir husus ise şudur: Necaşi gerek İslam’ı kabullendiğinde gerekse de vefat ettiği dönemlerde İslam’ın hükümleri tamamlanmamıştı. Özellikle Necaşi öldüğü zaman din daha tamamlanmamıştı. Necaşi, Hafız İbn-i Kesir ve diğer âlimlerin de söylediği gibi(Bkz: El-Bidaye ve’n-Nihaye 3/277.),
Veda haccında nazil olan "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslam’ı beğenip seçtim." (5 Maide/3) ayetinin nuzülünden yani Mekke’nin fethinden çok önce vefat etmişti. Böyle bir durum karşısında Necaşi’den nasıl Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e indirilen Kuran’ın hükümleriyle hükmetmesi beklenir? Zira din daha yeni iniyordu. Şeriat daha tamamlanmamıştı. Günümüzde olduğu gibi ulaşım ve iletişim araçları yoktu. Hatta bazen hükümler bir kişiye yıllar sonra ulaşıyordu. Buhari’nin ve diğerlerinin rivayet ettikleri bir hadiste Abdullah bin Mes’ud şöyle demiştir: "Biz namazda Nebi’ye selam verirdik, o da bize karşılık verirdi. Necaşi’nin yanından döndüğümüzde, ona yine selam verdik, o bize karşılık vermedi. Sonra «Şüphesiz namazda bir meşguliyet vardır» diye buyurdu."(Muttefekun Aleyh)
Habeşistan’da, Necaşi’nin yanında bulunan sahabe, Arapçayı bilmelerine ve Nebi’nin haberlerini takip etmelerine rağmen, kendilerine namazda selam verilmeyeceği ulaşmadıysa, şeriatın sürekli tekrar edilmeyen diğer hükümleri, ibadetleri ve hududları nasıl ulaşabilir ki? Daha Allahu Tealâ’nın indirdiği hü- kümlerin tamamlanmadığı bir dönemde kişilerden kendisine ulaşmayan hü- kümlerle hükmetmesi nasıl beklenilebilir? Ya da böyle bir dönemde Necaşi’nin Allah’ın indirdiği ile hükmetmediği iddia edilerek demokrasi ile amel etmenin caiz olduğu nasıl söylenilebilir? Diğer taraftan Necaşi, Habeş ülkesinin tek efendisidir. Onun üzerinde bir mercii yoktur. Necaşi'nin bağlı kaldığı lanetli bir anayasanın varlığı söz konusu bile değildir. Necaşi ülkesinin yönetimi hususunda Yusuf (aleyhisselam) gibi tek yetki sahibidir. Eğer ülke içerisinde ondan daha yetkili birisi mevcut olsaydı Mekkeli müşriklerin heyeti Necaşi ile değil de daha yetkili olan kimse ile görüşürlerdi. Tam bir yetki ile ülkenin idaresinde bulunan Necaşi’nin Allah’ın indirdiği hükümlere muhalif kanunlarla insanları idare ettiği nasıl düşünülebilir acaba? Hatta bazı rivayetlerde Necaşi Müslüman olduktan sonra İran kralına verdiği vergiyi bile artık vermediği zikredilmektedir. Böyle bir kimse, nasıl Allah’ın adaletle hükmetme emrine muhalif bir durum içerisinde yer alabilir? Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır: "Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır." (3 Ali İmran/199) Kaynaklarda bu ayetin Habeş Melik'i Necaşi hakkında nazil olduğu geçmektedir. İbn-i Kesir Hâkim’in "Müstedrek'te" Abdullah bin Zübeyr’den şu rivayeti kaydettiğini söylemiştir: "Necaşi’ye karşı Habeş topraklarında bir düşman zuhur etti. Muhacirler Necaşi’ye gelerek O’na yardım etmek istediklerini ve O’nun yanında savaşmak istediklerini bildirdiler. Necaşi ise bu isteği reddetti ve Allah’ın yardımıyla olan bir ilaç insanların yardımıyla olan ilaçtan daha hayırlıdır- dedi. Bunun üzerine Ali İmran Suresi’nin 199. ayeti nazil oldu."(Tefsiru-l Kur'ani-l Azim 2/194.)
İşte bu rivayete göre, Necaşi’nin şahsiyeti… Allah’ın indirdiği hükümlere samimiyetle bağlı bir kul... Ve Allah’ın indirdiği kitabı geçici dünya menfaatı için bir kenara atarak bugünkü parlamenterler gibi beşeri hukukla insanları idare etmeye çalışan bir kimse değil… O halde nasıl olur da Necaşi’nin durumu bu kimseler için delil olabilir.
Sonuç 1- Hz. Yusuf kıssasında olduğu gibi burada da açık ve sabit nasları terk ederek kişilerin kendi akidelerini ispat edebilme adına delaleti zanni delillere yö- nelmesi vardır. Necaşi'nin durumu konu hakkında delaleti kat'i naslar çerçevesinde değerlendirilmelidir.
2- Necaşi'nin durumunun muhaliflerimiz lehinde delil olabilmesi için onun kesin bir şekilde beşeri kanunlar ihdas ettiği, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmediği ispatlanmalıdır.
3- Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Necaşi'yi "Zalim olmayan bir kral" olarak isimlendirmiştir. Bu onun beşeri kanunlarla hükmetmediğinin açık bir şekilde delilidir. Zira Maide Suresi'nin 45. ayeti gereği ancak zalimler beşeri kanunlarla hükmederler.
4- Necaşi'nin İncil ile hükmettiği de ihtimal dâhilindedir.
5- Teklif güç nispetindedir. Necaşi'ye İslam hükümleri bütünüyle ulaşmamıştır ki onlarla hükmetsin. Ellerinde apaçık kitap bulunduğu halde onu terk edenlerle Necaşi'yi kıyaslamak habis bir niyetin göstergesidir.
6- Necaşi tıpkı Hz. Yusuf gibi topraklarının tek efendisidir.
Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah (Subhanehu ve Tealâ) bilir.
Devamını oku...

Yusuf (aleyhisselam)'ın Mısır Melikinin Yanında Görev Alması

Bu şüphe uzun yıllardır beşeri sistemlerde görev almanın, demokrasi ile yönetilen ülkelerde
parlamentoya girmenin ve bu şekilde (kendi zanlarınca) İslamı hâkim kılmanın delili olarak şüpheciler tarafından dile getirilen bir iddiadır. Kuran-ı Kerim'de Yusuf Suresi'nde ayrıntılı bir şekilde Yusuf (aleyhisselam)'ın kıssası anlatılmıştır. Burada Yusuf Suresi'ne dair ayrıntılı bir açıklamada bulunmamıza ihtiyaç yoktur.

Bilindiği üzere Yusuf (aleyhisselam) zindanda iken önce zindan arkadaşları oradan kurtulmuşlardır. Aradan bir müddet geçtikten sonra Yusuf (aleyhisselam)’ın arkadaşları zindandan çıkmıştır. Bunlardan biri, dönemin melikinin bir rüya görmesi üzerine Yusuf (aleyhisselam)’ı hatırlamış ve zindana giderek Yusuf (aleyhisselam)’a melikin rüyasının tabirini sormuş ve duyduklarını tekrar Melik’e dönerek anlatmıştır. Melik, rüyanın tabirini oldukça beğenmiş ve Yusuf (aleyhisselam)’ı yanına çağırmıştır. Yusuf (aleyhisselam) ise öncelikle kendisine atılan iftiranın bizzat iftiracılar tarafından itiraf edilmesini istemiştir. Daha sonra ise Melik, "Onu bana getirin. Kendisini yakınım edineyim" (12 Yusuf/54) demiş ve "Şüphesiz bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir bir kişisin" (12 Yusuf/54) diyerek Hz. Yusuf'a karşı duyduğu güveni dile getirmiştir. Bunun üzerine ise Yusuf (aleyhisselam) "Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim" (12 Yusuf/55) demiştir. İlimlerini tağutların saltanatını koruma adına harcayan muasır Mürcie'nin, beşeri sistemlerde yer almanın, demokrasi ile amel etmenin, demokrasinin kutsal mekanı mesabesinde olan şirk meclislerine girmenin küfür olmadığına dair en çok dillerinde dolandırdıkları şüphelerden bir tanesi Yusuf (aleyhisselam)'ın Melik'ten görev istemesi ve bu görevi kabul etmesidir.

 Onların bu noktadaki iddiaları şu şekildedir: "Yusuf Suresi'nden de anlaşılacağı üzere Hz. Yusuf kâfir bir kralın yanında, en önemli görevlerden birisine talip olmuştur. Rivayetlerde onun hazineden yani günümüzdeki anlamıyla ekonomiden sorumlu bir yönetici olduğu aşikârdır. Şayet bu durum Hz. Yusuf için caiz ise aynı şekilde bugün de Hz. Yusuf gibi İslamı hâkim kılma adına beşeri sistemlerin parlamentolarına girmek, orada yüksek makamlarda görev almak caizdir."

Allah bize ve sana hidayet etsin! bil ki; Yusuf (aleyhisselam) biri yaşarken diğeri de öldükten yıllar sonra olmak üzere iki büyük iftiraya maruz kalmıştır. Yusuf Suresi'nde de görüleceği üzere Hz. Yusuf'un yaşarken maruz kaldığı iftira bugün bizlerin dahi hiçbir şekilde kabullenemeyeceği bir iftiradır. Vezirin karısı ile zina yapma iftirası… Ancak Allah (Subhanehu ve Tealâ) Hz. Yusuf'u böylesi bir iftiradan temizlemiş ve hainlerin tuzağını yerle bir etmiştir. Hz. Yusuf'un ölümünden sonra maruz kaldığı iftira ise yaşarken maruz kaldığı iftiradan çok daha büyük, çok daha hayâsızca bir iftiradır. Bu iftira muasır Mürcie'nin Hz. Yusuf'un Allah'ın indirdiği hükümlerden sırt çevirdiği, tamamen ya da kısmen Allah'ın hükümlerini terk ederek beşerin hükümlerine sarıldığı, insan mahsulü lanetli kanunlar ile hükmettiği, Melik'in otoritesini, hükmünü ve kanunlarını kabullendiği, egemenliği, hakimiyeti, hükmü ve otoriteyi Melik'e has kıldığı yönünde atılmış bir iftiradır. Muasır Mürcie Hz. Yusuf'un Mısır Melik'inden görev almasını günümüz beşeri sistemleri ile amel etme, demokrasinin kutsal barınakları olan parlamentolara girme ve orada teşride bulunma eylemi ile kıyaslayarak açıkça böyle bir iddiada bulunmaktadırlar.

"…Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir sözdür. Onlar sadece yalan söylü- yorlar. " (18 Kehf/5) "…Böylece gerçekten büyük bir haksızlık ve yalan ile ortaya çıkmışlardır." (25 Furkan/4) İrca Ehli öncelikle günümüz demokrasileri yolu ile parlamentolarda yer alma, Allah'ın indirdiği hükümleri terk ederek demokrasinin tapınaklarında ihdas edilen kanunlarla hükmetme amelinin meşru olduğunu ispat edebilme adı- na konuya delaleti açık, muhkem, sarih nasları terk etmişler buna karşılık konuya delaleti belki de sadece işaret yoluyla olan naslara (müteşabihe) tutunmuşlardır. Bu onların asli niyetlerinin hakka bağlanmaktan ziyade fitne çıkarmak olduğunu gösteren en önemli alametlerdendir. "Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih ayetlerinin ardına düşerler." (3 Ali İmran/7)

Bununla beraber şüphe ehlinden kendilerini selefe nispet eden telefilerin çoğu kıyası reddetmektedirler. Ancak iş kendi fasid akidelerini Allah'a söylettirme çabası olunca hemen Yusuf (aleyhisselam)’ın kıssasını delil getirerek, Hz. Yusuf’un amelini günümüzün tağutlarının ameli ile kıyas etmeye kalkışırlar. Böyle bir tutum onların nasları keyfi arzularına göre şekillendirebilme gayretlerinin diğer bir göstergesidir. Ayrıca kendileri ile münakaşa ettiğimiz ve kendilerine Kuran'dan Rasullerin davetleri ile ilgili bazı ayetler okuduğumuz ve özellikle de "vela ve bera" konusunda kâfir ve müşriklere karşı İbrahim (aleyhisselam)'ın tavrını hatırlattığımız zaman "Biz sadece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şeriatine uymakla mükellefiz" diyerek bize itirazda bulunurlar.Ancak konu beşeri sistemlerle amel etmeye gelince Hz. Yusuf'un kıssası ile delil getirerek Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in özellikle Mekke'de, Mekke'nin ileri gelenlerinden "Sizin dininiz size benin dinim bana" diyerek nasıl teberri ettiğini hemen unutuverirler. Şüphe ehlinin asıl amaçlarının hakka tâbiyet olmadığını ve niyetlerinin fitne çıkarmak olduğunu bu şekilde izah ettikten sonra onların beşeri sistemlere katılma hususunda getirdikleri bu delilin batıllığını açıklamakta fayda vardır. Şüphe ehlinin ortaya attığı bu görüşün sıhhat kazanabilmesi, muteber bir istidlal olabilmesi için öncelikle iki durum arasında mutlak bir benzerliğin olduğu ispatlanmalıdır. Diğer bir ifade ile şüphe ehlinin bu iddiasının doğru olabilmesi için Hz. Yusuf'un şunları yapmış olması gerekir: Yusuf (aleyhisselam) Melik'in koymuş olduğu ilke ve inkılâplara bağlı kalacağına yemin etmiş olmalıdır. Yusuf (aleyhisselam)'ın Allah'ın dininden başka bir dinin kurallarına göre hareket ederek bulunduğu göreve gelmiş olması gerekir. Yusuf (aleyhisselam)'ın görevi esnasında Allah'ın kendisine vahyettiklerine zerre kadar değer vermeksizin Melik'in koymuş olduğu kanun ve hükümleri icra etmesi gerekir.

En ufak bir ihtilaf konusunda o ihtilafın çözümünü Allah'ın vahyinde değil de Melik'in anayasasında aramalıdır. Allah'ın kendisine vahiy yolu ile haram kıldıklarını iptal ederek Melik'in haram kıldıklarını haram kabul etmeli, Allah'ın mübah kıldıklarını ise Melik'in yasalarına göre haramlaştırmalıdır. Bütün icraatlarında Melik'in kanunlarına göre hareket etmelidir. Evet… Öncelikle şüphe ehli Yusuf (aleyhisselam)'ın tüm bu fiillerde bulunduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde ispat etmelidir. Zira onlar Hz. Yusuf ile günümüzde Allah'ın indirdiği hükümleri iptal eden, Allah'ın haramlarını helalleştiren, Allah'ın mübah kıldıklarını ise haram kılan tağutları kıyaslamaktadırlar. Kıyasın temel şartı ise asıl ile (el-müşebbehu bih) ile kendisine kı- yas edilenin (el-müşebbeh) birbirine eşit olmasıdır. Eğer onlar Hz. Yusuf'un da bu amellerde bulunduğunu ispat edebilirlerse ki asla edemeyeceklerdir- o zaman "Kuran'da geçen ve Allah'ın hakkında nehyedici bir hükmü olmayan bizden öncekilerin şeriatinin dinde delil olduğu" kaidesi gereğince onların delilleri muteber bir delil, yapmış oldukları istidlal sahih bir istidlal kabul edilecektir. Şayet böyle bir eşitlik/benzerlik yoksa sadece bazı açılardan benzerlik iki durumun birbirine kıyas edilmesini mümkün kılmamaktadır. Böyle bir kıyasın usul ilminde ismi fasit bir kıyastır. Bundan dolayı şüphe ehlinin öncelikle Yusuf (aleyhisselam)'ın da günümüz parlamenterleri gibi Allah'ın dininin bütünüyle hiçe sayıldığı, lanetli kanunların hâkim olduğu bir sistemin içine girerek onların dinlerini uyguladığını, yasamada bulunarak yasa ve hüküm koyduğunu, bunları insanlar üzerine tatbik ettiğini ispat etmesi gerekir.
 Burada Yusuf (aleyhisselam)'ın kıssasını delil getirerek demokrasi ile hükmedilebileceğini iddia eden heva ehline şu sorular sormak kanaatimizce hakkımızdır:

Acaba Hz.Yusuf iktidara gelirken Melik’in dininin kurallarına göre mi hareket etmiştir yoksa atası İbrahim’in yoluna mı uymuştur? Hz. Yusuf iktidara sahip olurken insanların karşısına geçip "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" mi demiştir yoksa en zayıf ve güçsüz olduğu bir dö- nemde Mısır zindanlarında haykırdığı "Hüküm ancak Allah’ındır" temel ilkesine mi bağlı kalmıştır? Hz. Yusuf iktidar sahibi olurken, iman ettiği esaslardan zerre kadar taviz vermiş midir? Hz. Yusuf iktidar sahibi olurken, Melik’in hukukunun üstünlüğünü kabul edip, onun ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağını beyan etmiş midir? Hz Yusuf iktidar sahibi olunca, Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bı- rakarak, Melik'in değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen şirk anayasasına göre kanun ve hükümler icad etmiş midir? Hz. Yusuf iktidar sahibi iken, kâfirleri dost edinip, Müslümanlara karşı açıkça bir düşmanlık göstermiş midir? Hz. Yusuf iktidar sahibi iken, şeytanın ameli olan faizi meşrulaştırmış, içki, kumar, zina ve fuhuş gibi hayâsızlıkları serbest bırakmış mıdır?

Eğer "Evet Yusuf (aleyhisselam) bunların hepsini yapmıştır" derlerse onlara diyecek tek sözümüz şudur: "Lekum dinukum ve liye din." Eğer "Hayır Yusuf (aleyhisselam)’ı tüm bunlardan tenzih ederiz" derlerse o zaman "Hiç Allah’tan korkmaz mısınız? Hiç cehennemin kavurucu ateşini dü- şünmez misiniz de böyle büyük bir iftira ve yalanla ortaya çıkarsınız" deriz.

Bu batıl şüphe ile delil getiren demokrasi havarileri hakkında Ebul Alâ el-Mevdudî  şöyle söylemektedir. "Doğrusu bu ayeti böyle yorumlayanların Hz. Yusuf’un manevi şahsını olmayacak derecelere düşürmeleri, tam bir saçmalıktır. Bu durumlarıyla kendileri, bozulma dönemlerinde, Yahudilerin geliştirdikleri zihniyetin bir benzerine saplanmış olmaktadırlar. Ahlak ve maneviyatları düşmeye başladığında Yahudiler, kendi düşük karakterlerini haklı göstermek ve daha da alçalmaya mazeret bulmak için nebi ve velilerini, düşük karakterli insanlar olarak resmetmeye başladılar. Aynı şekilde bugün gayri müslim yönetimlerin altına giren bazı kimseler, bu yönetime hizmet etmek istemişler fakat İslam’ın talimatları ve Müslüman önderlerin tutumları karşılarına dikilince utanıp sıkılmışlardır. Bu yüzden şuurlarını pasif hale getirmek suretiyle, bu ayetlerin hakiki anlamlarından sarf-ı nazar ettiler ve bu ayetleri bir peygamberin gayri İslami kanunlarla yönetilen bir ülkenin gayri müslim yöneticisine hizmet etmek azmiyle memuriyet peşine düş- tüğü şeklinde saptırdılar. Oysa Hz. Yusuf’un kıssası bize öyle bir hisse vermektedir ki; tek bir Müslümanın bile yalnız başına, imanı, aklı ve hikmetiyle tüm bir ülkede İslamî bir inkılâp oluşturabileceğini, gerçek bir mü’minin ahlak seciyesini gerektiği gibi kullanarak, bütün bir ülkeyi, ordusuz, cephanesiz ve donanmasız fethedebileceğini öğretmektedir."( Tefhimu’l Kur’an Tercümesi 2/473.)

 Şeytanın vahyini tebliğ etmekle kendilerini mükellef kılan İrca Ehli'nin elbette Hz. Yusuf'un Allah'ın indirdiği hükümleri terk ederek Melik'in kanun ve hükümlerine uyduğunu, kendisine indirilen vahiyden bağımsız bir şekilde şeytan ürünü lanetli kanunlarla hükmettiğini ispat etmesi söz konusu bile değildir. İşin aslı Hz. Yusuf'un durumu ile günümüz tağutlarının durumu arasında yer ile gökler arası kadar bir farklılık vardır. İrca ehlinin gözlerinde perde oldu- ğundan dolayı onlar siyah ile beyazı dahi ayırt edememektedirler. İşte iki durumun birbiri ile hiçbir şekilde benzerlik arzetmemesi ve hatta birbirinden oldukça farklı olması onların bu şüphelerinin batıllığının diğer bir yönüdür. Şöyle ki; Yusuf (aleyhisselam)’ın almış olduğu bu görevde tam bir yetki sahibi olduğu hususunda âlimler arasında tam bir ittifak vardır. Çünkü Allah (Subhanehu ve Tealâ),

Hz. Yusuf’un tam bir şekilde imtiyaz sahibi olduğunu bizlere şöyle haber vermektedir: "Ve işte böylece Yusuf'u o ülkede yerleştirdik; neresinde isterse makam tutuyordu. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyi davrananların mükafatını zayi etmeyiz." (12 Yusuf/56) Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın açık beyanı "Yusuf (aleyhisselam)'ın meliklik hususunda kendisiyle hiçbir şekilde boy ölçüşemeyeceği ve hiç kimsenin karşı çıkamayacağı, istediği ve dilediği her şeyi tek başına yapabileceği bir mertebede bulunduğuna delalet eder."( Fahreddin Razi, Mefatihu-l Gayb 9/66.)  Nitekim İbn-i Kesir (rahimehullah), Süddi ve Abdurrahman b. Zeyd'in "Orada dilediği gibi tasarrufta bulunuyordu"( Tefsiru-l Kur'ani-l Azim 4/396.) dediğini nakletmiştir. Yine aynı şekilde İbn-i Abbas'ın "…Yusuf tahta oturdu. Bütün hükümdarlar O’na itaat etti. Diğer Mısır hükümdarı ise hanımlarının yanına gitti ve Mısır yö- netimini Yusuf (aleyhisselam)’a teslim etti" (ibn-i Cerir et-Taberi, Camiu-l Beyan, 16/151; Begavi, Mealimu-t Tenzil, 4/252.) dediği nakledilmiştir. İmam Kurtubî ise "Ve işte böylece Yusuf'u o ülkede yerleştirdik" ayetini "O’nu dilediğini gerçekleştirebilme iktidarına sahip kıldık"(Kurtubi, el-Camiu Li Ahkâm 9/217.) şeklinde tefsir etmiştir.

Ebu’l Ala Mevdudi aynı konu üzerine şöyle demektedir: "Kuran’ı kavramada tecrübesi olmayan bazı kimseler 55. ayette geçen «Beni ülkenin hazinelerine tayin et» ibaresini yanlış anlamışlar, bu yanılgıyla söz konusu memuriyetin, günümüzün maliye bakanı, hazine müsteşarı türünden bir memuriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında Hz. Yusuf’un memuriyeti bunlardan hiçbiri değildi. Zira Kuran’a ve diğer mukaddes kitaplara göre Hz. Yusuf’a tüm iktidar tevdi edilmiş, bir yöneticinin tüm imtiyaz hakları verilmiştir. Ve buna bizzat Allahu Tealâ 56. ayet ile tanıklık etmektedir." (Tefhimu’l Kur’an Tercümesi 2/472. )

Allah (Subhanehu ve Tealâ)'nın izni ve inayeti ile Yusuf (aleyhisselam) o ülkede tam bir yetki ile iktidara sahip olmuştur. Allah (Subhanehu ve Tealâ) ise yeryüzünde kendilerine iktidar verdiği iman sahiplerini şu şekilde tavsif etmektedir: "Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir iktidar sahibi kılarsak, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındı- rırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (22 Hacc/41) Hiç şüphesiz ki, Yusuf (aleyhisselam) kendisine iktidar verilenlerin efendisidir. Bunun bir gereği olarak da Yusuf (aleyhisselam) öncelikle en büyük iyilik olarak tevhidi, Allah’a ibadet etmeyi, O’nun hükmüyle hükmetmeyi, O’nun hükmüne itaat etmeyi emretmiş ve yine en büyük kötülük olarak şirkten, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmemekten, küfür ve şirk kanunlarına itaat etmekten sakındırmıştır. Sadece Allah'a ibadet etmeyi, O'ndan başkasına ibadeti reddetmeyi emretmiştir.

 Ancak günümüz demokrasilerinde görev alan tağutlara gelince… Onların zerre kadar dahi olsa bir bağımsızlığı söz konusu değildir. En yüksek mertebede görev alan bir cumhurbaşkanının ya da başbakanın dahi böyle bir bağımsızlığı yoktur. Demokratik sistemin en önemli unsurunu oluşturan parlamenterler dahi göreve başlamadan önce demokrasinin ve anayasanın temel unsurlarına bağlı kalacaklarına dair yemin etmektedirler ki, burada anayasanın temel unsurları vahyi esaslara tamamen aykırı kanun ve hükümlerdir. Yani günümüzün tağuti sistemlerinde görev alan idareciler tam yetkiye sahip olmak bir kenara, içerisinde apaçık bir şekilde küfrü ve şirki barındıran temel unsurlara bağlı kalmak şartı ile bu görevlerde bulunmaktadırlar.
 Bu sebeple Yusuf (aleyhisselam)’ın durumunun, günümüz vekillerinin durumu gibi olduğunu iddia etmek, gerçekten büyük bir iftira ve Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın Yusuf (aleyhisselam) hakkındaki tezkiyesini yalanlamaktır. Hiç şüphesiz Allah (Subhanehu ve Tealâ), Yusuf (aleyhisselam)’ı sağlığında kendisine yönetilen fuhuş iftirasından nasıl temize çı- karmış ise, kıyamet gününde de bu büyük ve çirkin iftiradan temize çıkartacaktır.

Demokrasi havarilerinin Yusuf (aleyhisselam)’a attıkları bu büyük iftira ve şüpheyi iptal eden hususlardan bir diğeri ise Yusuf (aleyhisselam)’ın zindanda, en güçsüz ve zayıf olduğu bir dönemde haykırdığı şu sözlerdir: "Yusuf dedi ki: Sizin yiyeceğiniz yemek size gelmeden önce onun ne olduğunu bildiririm. Bu, bana Rabbimin öğrettiklerindendir. Ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkar eden bir milletin dinini terk ettim. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Bizim Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha iyidir, yoksa mutlak hakimiyet sahibi olan tek Allah mı? Siz Allah’ı bı- rakıp; sadece sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlere (düzmece ilahlara) tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (12 Yusuf/37–40) İşte Yusuf (aleyhisselam)'ın mizacı ve hareket tarzı… "…Doğrusu ben Allah’a iman etmeyen ve ahiret gününü de inkar eden bir kavmin dinini terk ettim. Atalarım İbrahim İshak ve Yakub’un dinine uydum…" İşte Yusuf (aleyhisselam) en zayıf olduğu bir zamanda bunları haykırmış, Millet-i İbrahim’e tâbi olduğunu söylemiştir. Allah (Subhanehu ve Tealâ), İbrahim (aleyhisselam)'ın yolunu ise bizlere kitabında şu şekilde anlatmıştır: "İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine «Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uza- ğız. Sizi inkar ediyoruz. Siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir» demişlerdi." (60 Mümtehine/4) "Hani İbrahim babasına ve kavmine -Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım- demişti." (43 Zuhruf/26) "İbrahim şöyle dedi: "Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz   mü? Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah dostumdur." (26 Şuara/75–77) "Yazıklar olsun, size de Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınıza da! Hâlâ aklı- nızı başınıza almayacak mısınız?" (21 Enbiya/67) İşte İbrahim’in yolu budur. Kâfir ve müşriklerle ilişkiyi kesmek, onlara kar- şı açık bir düşmanlık ortaya koymak, kin ve öfke beslemek…

Yusuf (aleyhisselam)’ın da dini, menheci ve yolu budur. O tıpkı atası İbrahim gibi, kâfirlerden beri olmuş, onlara karşı buğz, kin ve düşmanlık beslemiş ve bu akidesini Mısır’ın zindanlarından haykırmıştır. Yusuf (aleyhisselam), en güçsüz ve zayıf olduğu bir durumda Mısır zindanlarından bunları haykırdı da, arkasından Allah O’na güç ve imkân verince, dilediği gibi hareket etme salâhiyetine kavuşunca, kâfirlerin boyunduruğu altına girdi, onları dost edindi, onlarla uyum içinde hareket etti, onların küfür kanun ve yasalarına itaat etti öyle mi? Yusuf (aleyhisselam), en güçsüz ve zayıf gününde "…Hüküm ancak Allah’ındır…" diyerek "Arkadaşlarına hükmün, tasarrufun, dileme ve hükümranlı- ğın bütünüyle Allah’a ait olduğunu söyledi" ( İbn-i Kesir, Tefsiru-l Kur'ani-l Azim 4/390.) de arkasından Allah O’na güç ve kuvvet verince, Allah’ın hükmünü bir kenara atıp tağutların hükmüne tabi oldu, beşeri anayasalara, şirk ve küfür kanunlarına itaat etti öyle mi?

Demokrasi tutkunlarının, tağuti sistemlerde makam ve mevki düşkünlerinin ortaya attıkları bu iddianın temelden bâtıl oluşunun bir diğer yönü ise Yusuf (aleyhisselam)'ın kendisinden görev istediği Melik'in Müslüman ya da kafir olduğu yönündeki meşhur ihtilaftır. Elbette biz burada şüphe ehli gibi nasların işaretine sarılarak "Melik kesin Müslüman idi. Bu yüzden sizin getirdiğiniz delil bâtıldır" şeklinde mutlak bir iddia öne sürecek değiliz. Zira Yusuf (aleyhisselam)'ın kendisinden görev aldığı Melik'in Müslüman olduğu iddiası sadece nasların işaretinden istidlal edilebilmektedir. Şöyle ki; Melik Hz. Yusuf’un suçsuz olduğunu anladıktan sonra şöyle demiştir: "Onu bana getirin. Kendisini yakınım edineyim. Onunla konuşunca…" Ayette geçen "…onunla konuşunca…" (kellemehu) lafzı tef’il babından mazi fiildir. Tef'il babı ise teksir (çokluk) ve tekrar bildirir. Yani Hz. Yusuf ile Melik'in arasında uzunca bir konuşma olduğu aşikârdır. İşte burada sorulması gereken soru acaba Hz. Yusuf Melik ile uzun uzun ne konuştuğudur. Bizler biliyoruz ki Yusuf (aleyhisselam) Allah'ın gönderdiği diğer tüm rasuller gibi kavmine sadece Allah'a ibadet etmek ve Allah'tan başkasına ibadeti reddetmek esasını tebliğ etmek üzere gönderilmiştir: "Andolsun ki biz her ümmete –Allah’a ibadet edin ve tağutlardan sakınındiye (emretmeleri için) bir peygamber göndermişizdir." (16 Nahl/36) "Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, O’na şöyle vahyetmiş olmayalım: -Gerçek şu ki, benden başka ilah yoktur. O’nun için hep bana ibadet edin." (21 Enbiya/25)

 Yusuf (aleyhisselam) bu ilahî görev gereği zindanda kendisine rüyalarının tabirini soran arkadaşlarına onların sorularının cevabına geçmeden önce tevhidi tebliğ etmiştir. "Onunla beraber zindana iki delikanlı daha girdi. Biri «Ben rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm» dedi. Diğeri «Ben de rüyamda başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Şüphesiz biz seni iyilik yapanlardan görüyoruz» dedi. Yusuf dedi ki: Sizin yiyeceğiniz yemek size gelmeden önce onun ne olduğunu bildiririm. Bu, bana Rabbimin öğrettiklerindendir. Ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkar eden bir milletin dinini terk ettim. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Bizim Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lütfudur, fakat insanların çoğu şükretmezler. Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha iyidir, yoksa mutlak hakimiyet sahibi olan tek Allah mı? Siz Allah’ı bı- rakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlere (düzmece ilahlara) tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (12 Yusuf/36–40)

Görüleceği üzere Yusuf (aleyhisselam) zindanda bulunan iki arkadaşı tarafından kendisine rüyalarının tabirinin sorulmasını fırsat bilmiş ve kendisinden önce gönderilen bütün rasuller gibi bu fırsatı tevhidi tebliğ etmek üzere kullanmıştır. Nitekim İbn-i Kesir tefsirinde "İki arkadaşının kendisine tazim ve ihtiramda bulunarak soru sormalarını, onları tevhide ve İslam’a çağırmaya bir sebep kabul etmiş, onları tevhid ve İslam’a davet ettikten sonra rüyalarını tabir etmeye başlamıştır" (İbn-i Kesir, Tefsiru-l Kur'ani-l Azim 4/388. ) diyerek bu hususu dile getirmiştir.

İşte tüm bunlar Hz. Yusuf'un Melik ile uzun uzun konuşmasının içeriği hakkında bize bilgi vermektedir. Yusuf (aleyhisselam) zindanda, güçsüz ve zayıfolduğu bir dönemde, bulduğu ilk fırsatta arkadaşlarını nasıl İslam’a davet etti ise, aynı şekilde Melik ile konuşmaya başlayınca da insanlara gönderiliş gayesinin bir gereği olarak O’nu tevhide davet etmiştir. Bunun üzerine ise Melik şöyle demiştir: "Bugün artık sen nezdimde güvenilir bir makama sahipsin." Bu ifade ise Melik’in Hz. Yusuf’un davetini kabul ettiğine ve Müslüman olduğuna yönelik bir işarettir. Çünkü çok net olarak bilmekteyiz ki, kendisine davet götürülen ancak bu daveti kabul etmeyen idare sahipleri davetçiye karşı açık bir şekilde düşmanlık beslemişlerdir. Allah (Subhanehu ve Tealâ) kâfirlerin tevhidin tebliğine karşı takındıkları tavır noktasında şu bilgileri vermektedir: "Küfredenler peygamberlerine dediler ki: Sizi ya ülkemizden çıkaracağız, ya da mutlaka bizim dinimize döneceksiniz." (14 İbrahim/13) İşte bu, rasullerin getirdiğini yalanlayan bütün kâfirlerin doğal tabiatıdır.

Nitekim bunu Varaka bin Nevfel, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e karşı şu şekilde ifade etmiştir: "Senin getirdiğin şeyin bir benzerini getiren kim varsa ancak kendisine düşmanlık edilmiştir." (Buhari, Kitabu’l İman 3. ) Ancak Hz. Yusuf dönemindeki Melik bu şekilde davranmamış, bilakis yukarıda da geçtiği üzere şöyle demiştir: "Bugün artık sen nezdimde güvenilir bir makama sahipsin."  Vehb bin Münebbih, Hz. Yusuf ile Melik’in bu karşılaşması hakkında şöyle demektedir: "Yusuf (aleyhisselam) çağrıldığında kapıda durup şöyle dedi: Yarattıklarına karşı Rabbim bana yeter. O’nun himayesi güçlüdür. O’na övgüler yücedir. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Sonra içeri girdi. Hükümdara bakınca, O tahtından inip önünde secdeye kapandı. Daha sonra hükümdar onu kendisiyle birlikte tahtına oturttu ve «Bugün artık sen nezdimde güvenilir bir makama sahipsin» dedi." (Kurtubi, el-Camiu Li Ahkam 9/213. ) İşte nasların bu işaretine binaen tefsir âlimlerinin birçoğu Melik'in Müslü- man olduğunu söylemişlerdir. İmam Taberî (rahimehullah) sahih bir isnadla İbni Abbas'ın talebesi Mücahid'den Melik'in Müslüman olduğu görüşünü nakletmiştir. Yine aynı şekilde Begavi, İbn-i Hişam gibi birçok âlim Melik'in Müslü- man olduğunu belirtmişlerdir.
Burada şu noktayı hatırlatmak isteriz. Melik'in dinine dair bu son kısımda söylemek istediğimiz onun kesin bir şekilde Müslüman olduğu iddiası değildir. Zira yukarıda da belirttiğim gibi bu iddia sadece nasların işaretine ve âlimlerin sözlerine müsteniddir. Ancak şunu da belirmekte fayda vardır ki, nasıl ki Melik- 'in Müslüman olduğu iddiası kesin ve kat'i bir şekilde ortaya konulamıyor ise aynı şekilde Melik'in Yusuf (aleyhisselam) ile konuştuktan sonra kendi dini üzerinde sabit kaldığı ve kâfir olarak bir hayat sürdüğü de kesin ve kat'i bir şekilde ispat edilemez. Bundan dolayı Yusuf (aleyhisselam)'ın "Beni bu ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir " şeklindeki isteğini kâfir bir Melik'e mi yoksa Müslüman bir Melik'e mi yönelttiği ihtilaflıdır. Ne bizler Hz. Yusuf'un, bu görevi Müslüman bir Melik'ten istediğini muhkem naslara dayandırabiliriz ne de ehli heva Hz. Yusuf'un bu görevi kafir bir Melik'ten istediğini muhkem naslara dayandırabilir. O halde burada ihtilafın üzerine hüküm isnat etmek ancak muhkemi bırakarak müteşabihe sarılma sevdası güden fitne ehlinin bir işi olmaktan öteye gitmez. Zira usulde temel kaide "İhtimal bulunduğu zaman onunla istidlalde bulunmak bâtıldır" şeklindedir.

İrca Ehli'nin demokratik sistemlerde teşri noktasında görev almaya dair şüphelerine dair sözlerimizi bu şekilde bitirdikten sonra konu ile yakın alâkası bulunması açısından "Kâfir Bir Yöneticinin İdaresinde Görev Alma" meselesine değinmekte fayda vardır.

 Bilinmelidir ki, tüm rasullerin getirdiği din tevhid dinidir. Tarih boyunca bütün rasuller aynı dini tebliğ etmişlerdir. Tebliğ edilen dinin aynı olmasına karşın dinin fıkhî hükümleri arasında farklılık görülmesi mümkündür. Nitekim Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır: "…Sizden her biriniz için bir şeriat ve yol kıldık…" (5 Maide/48) İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir: "Bu ifade Allah’ın bütün elçilerini tevhid esası üzerine gönderdiğini ancak şeriatin, emir ve yasaklarının muhtelif olduğunu göstermektedir. Bir şey bizim şeriatimizde haram iken diğer şeriatlerde helal olabilir. Ya da bunun aksi demümkündür. Bir şeriatte hafif olan bir hüküm diğer şeriatte şiddetlendirilir. Bunun sebebi eşsiz hikmetin ve ezici hüccetin Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın katında olmasındandır." (İbn-i Kesir, Tefsiru-l Kur'ani-l Azim 3/129.)Bu hususa dair Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre (radıyallahu anh)'dan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Biz peygamberler topluluğu birbirinin kardeşiyiz. Dinimiz de tektir." (Muttefekun Aleyh) Rasullerin şeriatlerinin fıkhî hükümlerdeki farklılığına dair Yusuf Suresi'nde geçen selamlama secdesini örnek olarak verebiliriz. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmaktadır: "Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu. O’nun için secdeye kapandılar." (12 Yusuf/100) Ayette Allah (Subhanehu ve Tealâ), Yusuf (aleyhisselam)'ın kardeşlerinin Hz. Yusuf'a secde ettiklerini bildirmektedir. Tefsir âlimleri bunun ibadet secdesi olmadığını bilakis selamlama secdesi olarak bilinen rukuya eğilir gibi bir kimsenin karşısında eğilmek şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Ve yine aynı şekilde bunun Yakub (aleyhisselam)'ın şeriatinde caiz olduğu ancak sahih hadislerde de geçtiği üzere bizim şeriatimizde neshedildiği belirtilmiştir. İşte aynı şekilde kafir bir yöneticinin yanında görev alma noktasında da bunu söylemek mümkündür.

Burada biz, Melik’in kâfir olduğunu ve Hz. Yusuf’un O’nun yanında görev aldığını farzetsek bile böyle bir fiilin O’nun şeriatinde caiz olduğunu, ancak bizim şeriatimizde haram olduğunu söyleyebiliriz. Zira Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Bir takım beyinsiz insanlar size yönetici olacaklar, kendilerine, insanların en şerlilerini yaklaştırıp, namazı da geciktireceklerdir. Sizden kim onlara yetişirse onların yanında, danışman, polis, zekat memuru ve tahsildar olmasın."( Aynı manada olmak üzere farklı lafızlarla rivayet edilmiştir. Hadisi Hafız Ebu Yala (1077), İbn-i Hibban (Babu Taati-l Eimme, 4669), Taberani Mucemul Evsat (4341) ve Mucemus Sagır'de (565) rivayet etmişlerdir. Hadis âlimleri farklı isnadların bazılarını oldukça zayıf olarak nitelendirmekle birlikte Ebu Yala'nın rivayetinin sahih, İbn-i Hibban'ın rivayetinin ise hasen li gayrihi olduğunu söylemişlerdir. )

Hadisten anlaşılacağı üzere söz konusu edilen yöneticiler kafir yöneticiler değil bilakis günahkâr yöneticilerdir. Zira onlar hakkında geçen en kötü nitelik şerli kimselere yakın olmaları ve namazı tehir etmeleridir. Şayet onlar kafir olsaydılar onların bu özelliğinden bahsedilmez bizzat küfürlerinden bahsedilirdi. O halde günahkâr bir idarecinin yanında görev almak bizim şeriatimizde yasaklandığına göre, kâfir ve müşrik idarecilerin yanında bu tür bir göreve talip olmak nasıl caiz olabilir ki? Kurtubi, tefsirinde "Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim" (12 Yusuf/55) ayetine dair şöyle demektedir: "Kimi ilim adamları der ki: Bu ayetten, faziletli bir kimsenin günahkâr bir kimseye ve kâfir bir yöneticiye iş yapmasının caiz olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kendisine verilen işte bu görevi verenin kendisine karşı çıkmayacağının bilinmesi şarttır. Dolayısı ile kendisine görev verilen bu kimse o işte dilediği gibi ıslahat yapabilme yetkisine sahip olmalıdır. Şayet bu kimsenin yapacağı işler günahkâr kimsenin tercihi, arzuları ve fücuruna göre yapılacaksa böyle bir şey caiz değildir. Bir başka kesim ise şöyle demektedir: Böyle bir görevin kabul edilmesi caiz değildir. Böyle bir iş sadece Hz. Yusuf’a has bir fiildir. Böyle bir işte onların verdikleri görevler kabul edilmek suretiyle, zalimlere yardım edilmiş olur. Onların işleri kabul edilerek o zalimler tezkiye edilmiş olur." (El-Camiu Li Ahkam 9/212. )

 İmam Buhari (rahimehullah)‘nin Sahih’inde "Bir kişi darul harpte müşriklerin yanında çalışabilir mi?" şeklinde bir bab açmış ve Habbab b. Eret'ten şu hadisi rivayet etmiştir: Habbab bin Eret (radıyallahu anh) şöyle anlatır: Cahiliye döneminde demircilik yapardım. Bu sırada As bin Vail'de alacağım vardı. Borcunu ödemesi için kendisine geldim. "Muhammed'i inkar edene kadar sana paranı vermem" dedi. Ben de "Ben Allah seni öldürüp tekrar diriltene kadar dahi O'nu inkar etmem" dedim. O da "Ben öldükten sonra tekrar diriltilecek miyim" dedi. Ben "Evet" dedim. Bunun üzerine o "Benim orada birçok malım ve evladım olacak. Bırak beni sana orada öderim" dedi. Bunun üzerine Allah (Subhanehu ve Tealâ) şu ayeti indirdi: "Ayetlerimizi inkâr edip, bana: «Elbette mal ve çocuklar verilecektir» diyeni gördün mü?" (19 Meryem/77) (Sahihi Buhari, Kitabul İcare 15. ) Hafız İbn-i Hacer (rahimehullah) şöyle der: "İmam Buhari, böyle bir amelin ancak zaruret halinde caiz olma ihtimali bulunmasından dolayı kesin bir hüküm belirtmemiştir. Yine bu uygulamanın müşriklerle savaşmaya izin verilmeden önce olması ya da Müslümanların kendilerini müşrikler karşısında küçük düşürmemesi yönünde emir verilmeden önce olması muhtemeldir." İbn-i Hacer (rahimehullah) daha sonra Mühelleb'ten şunları nakleder: "Âlimler bir Müslümanın, bir müşriğin yanında çalışmasının mekruh oldu- ğunu söylemişlerdir. Zaruret olması halinde ancak şu iki şart dâhilinde izin vermişlerdir: Yapılan işin Müslüman için caiz olması ve Müslümanlara zarar verecek bir işte kâfire yardım etmemesi gerekir."( Fethul Bari 4/453. ) Hafız İbn-i Hacer daha sonra İbnu-l Müneyyir'den bir Müslümanın kendi evinde zimmet ehline iş yapmasının caiz olduğunu nakleder.

Bilindiği üzere zimmet ehli İslam topraklarında yaşayıp Darul İslam’ın hükmüne tabi olan ve cizye ödeyenlerdir. Ancak burada şu hususun gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Bireysel olarak bir Müslümanın bir kafirin yanında çalışması ile bir Müslümanın Allah'ın indirdiği hükümlere düşmanlık gösteren tağutların emri altında çalışması birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Günümüzde bazı muasır âlimlerin selef âlimlerinden "Bireysel olarak bir müşriğin yanında çalışmanın bazı hallerde caiz olabileceğine" dair sözlerini alarak tağuti sistemlerde görev almanın haram olmadığını iddia etmeleri kanaatimizce büyük bir hatadır. Bu noktada Ebul Ala elMevdudi'nin şu tespiti oldukça yerindedir: "Bireysel muameleler ile ilgili olarak bir Müslümanın, herhangi bir gayri müslim ile ücret ya da maaş karşılığında hizmette bulunmak üzere anlaşması durumunda herhangi bir sakınca yoktur. Ancak burada yapılacak olan hizmetin herhangi bir haram ile doğrudan ilişkisinin olmaması durumu aranır. Üzülerek belirtmeliyim ki bir kısım ulemanın bireysel muameleler ile ilgili bu fetvaya dayanarak küfür hükümetlerinde memurluk yapmayı caiz göstermeye kalkışmaları doğru değildir. Bu cevazı veren âlimler gayri müslim birisinin şahsî işi ile gayri İslami bir rejimin toplumsal işi arasındaki temel farkı göz ardı etmektedirler. Gayri İslami rejim İslam yerine İslam dışı olanı, itaat yerine masiyeti, ilahi adalet yerine insan yaşamında Allah’a isyanı amaçlamakta ve icra ettiği tüm işlerde bu amaç saklı olmaktadır. Böyle bir şeyin haram olduğu ve hatta diğer bütün haramlardan daha da şiddetli bir haram olduğu açıktır. Bu yüzden böyle özelliklere sahip bir zulüm düzenini ayakta tutan ve yürüten bölümler arasında ‘Falan bölümde iş yapmak caizdir. Falan bölümde iş yapmak caiz değildir’ gibi bir ayrım yapılamaz. Çünkü bütün bu bölümler birleşerek büyük bir masiyeti ortaya çıkarmaktadır.

Bu meseleyi daha güzel bir şekilde anlamak için şu misal kâfi gelecektir. Herhangi bir kuruluşun kamuoyunda küfrün yayılması ve Müslümanların irtidadının sağlanması amacıyla kurulmuş olduğunu düşünelim. Bu kuruluşta haddi zatında helal olan ama bu kuruluşun güçlenmesi ve gelişmesine katkısı behemehal kaçınılmaz olan bir işte çalışmak hiçbir Müslümana caiz olmaz." Konuya dair önemli bir hususa dikkat çeken Şeyh Ebu Muhammed elMakdisî şöyle demektedir: "Bununla beraber şayet yapılan işte müşriklere yardım etme, onların kanunlarını ve batıl anayasalarını güçlendirme, bu konuda onlarla birlikte hareket etme varsa bunu yapan kişi kafirdir. Eğer yapılan işte masiyet varsa haramdır. Şayet müşriklere destek olma ya da Allah'a isyan yoksa böyle bir işte çalışmanın mekruh olduğunu söylemekten başka bir hüküm veremeyiz. Mekruh dememizin sebebi ise kafirlerin Müslümanlara musallat olması, onlara haklarını ödememesi, kafirlerle beraber onların meclislerinde uzun süre bulunma alışkanlığının getirdiği olumsuzluklardan korkmamızdır. Çünkü kafirlerle beraber onlarla haşır-neşir olma durumunda vela ve bera akîdesi sulandırılmış olur. Habbab bin Eret (radıyallahu anh)'ın bir kâfirin yanında çalışırken takındığı durum ortadadır. Mustazaf olmasına rağmen onurlu bir şekilde dinini açıkça ortaya koymuş ve asla dalkavukluk yapmamıştır. Habbab'ın olayını delil getiren kimsenin onun nasıl bir tavır içinde olduğunu da gözetmesi gerekir."

 Allah (Subhanehu ve Tealâ) bir başka ayette ise şöyle buyurmaktadır: "(Musa dedi ki): Rabb’im bana verdiğin nimetler adına artık suçlu günahkârlara destekçi olmayacağım." (28 Kasas/17) Bu ayet hakkında Mevdudi, tefsirinde şu bilgileri vermektedir: "Hz. Musa’nın bu ahdi çok kapsamlı kelimelerle ifade edilmiştir. O’nun bu sözlerle demek istediği fert olsun topluluk olsun, dünyada zulüm ve hainlik eden hiç kimseye yardımcı olmamak idi. İbn-i Cerir ve diğer müfessirlerin doğru anladığı gibi; Hz. Musa bu sözlerle o günlerde Firavun ve hükümetiyle olan ilişkilerini kesmeyi ahdetmişti. Zira hükümet zalimdi ve ülkede kötü bir sistemi hâkim kılmıştı. Daha sonra muttaki bir insanın böyle zorba bir krallıkta görev yapmaya, onun güç ve iktidarının yükselmesine alet olmaya daha fazla devam edemeyeceğini anladı. Müslüman âlimler, Hz. Musa’nın bu sözünden genellikle şunu istidlal ederler: Bir mü’min ister bir fert, ister bir zümre, isterse de iktidardaki bir hükümet olsun zalime yardım etmekten tamamen kaçınmalıdır. Bir kimse tâbiinden olan Ata b. Ebi Rebah’a sordu: "Benim kardeşim Emevi hakimiyetinde olan Kufe’nin vali kâtibi. Gerçi halkın meseleleri ile ilgili kararları o vermiyor ama kararlar onun kalemiyle neşrediliyor. Bu hizmeti sürdürmek zorunda. Çünkü onun tek gelir kaynağı budur." Ata b. Ebi Rebah adama bu ayeti okur ve şöyle der: "Kardeşin kalemini elinden atsın. Rızık veren Allah’tır." Başka bir Emevi katibi, Şabi’ye sordu: "Ey Ebu Amir! Ben yalnızca verilen kararları kaydedip, neşretmekle sorumluyum. Bunun dışında hiçbir şey yapmam. Bu memuriyet dolayısı ile kazandığım rızık helal midir, değil midir?" Amir o adama şöyle cevap verir: "Mümkündür ki bir masum, cinayet suçu ile hüküm giyer ve masum olduğu halde öldürülür. Bu karar da senin kaleminden çıkar. Yahut birinin mülkü adaletsizce elinden alınır ya da bir başkasının evi haksızlıkla yıkılır ve tüm bu kararlar senin kaleminden çıkar." Daha sonra Amir o adama bu ayeti okur. Adam ise bu sözler üzerine anında o görevden istifa eder. Emevi valisi Abdurrahman b. Müslim, Dahhak’tan sadece Buhara’ya gidip oradaki memurların maaşlarını dağıtmasını istemişti. Fakat o bu isteği reddetti. Arkadaşları bunda bir kötülük olmadığını söyleyince o arkadaşlarına şöyle cevap verdi: "Bir zalime hiçbir şekilde yardımcı olmak istemem." İmam Ebu Hanife’nin hayatını yazanlar, Emevi hükümdarı Mansur’un komutanlarından Hasan B. Kahtuba’nın sırf İmam Ebu Hanife’nin direktifleri ile şu sözleri söyleyerek görevinden ayrıldığını zikrederler: "Bugüne kadar sizin saltanatınızın lehine yaptığım şeyler eğer bu saltanat Allah yolunda ise bu bana yeter. Yok, eğer zulüm ve zorbalık yolunda ise, amel defterimdeki günahlarıma yenilerini eklemek istemiyorum." (Yukarıdaki alıntıların hepsi Ebu Ala el-Mevdudi'nin Tefhimul Kur'an isimli eserinin )

Yukarıda yaptığımız alıntılardan da açıkça anlaşılmaktadır ki; İslam âlimleri bırakın zulmün bizzat merkezinde yer alıp küfür kanunları ile insanları sevk ve idare etmeyi, Müslüman dahi olsa zalim bir idarecinin yönetimi altında görev almayı tartışmışlardır. Âlimlerin büyük bir çoğunluğu böyle bir fiili kesinlikle caiz görmezlerken, bazıları caiz görmüştür ama bunu da bazı şartlara bağlamış- lardır. Yukarıda Kurtubi’den yaptığımız alıntı bunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Böyle bir görev ıslah için olmalıdır ve görev sahibi, görevinde tam yetkili olmalıdır. Hiçbir şekilde görev sahibinin görevine karışan olmamalıdır. Görev sahibi asla zalimlere meylederek dininden taviz vermemelidir. Peki, bugün demokrasi ile amel eden parlamento tutkunlarının hali böyle midir? Onlar öncelikle yukarıda ve kitabımızın geçtiğimiz bölümlerinde de defalarca belirttiğimiz gibi, daha işin başında anayasanın temel maddelerine bağlı kalma koşulunu kabul ederek, bütün yetkilerinin ancak küfri kanunlar çerçevesince olacağını beyan etmişlerdir. Diğer taraftan ortada görülen pratik de bizzat bu şekildedir. Hiçbir parlamenterin, şirk ve küfür kanunlarına muhalefet etmesi, kendi başına emir ve yasaklar koyması kesinlikle mümkün değildir. Bulundukları görevde onlar, zerre kadar dahi olsa bir imtiyaz hakkına ve salahiyetine sahip değillerdir.

Sonuç 1- Hz. Yusuf'un kıssası ile delil getirmek muhkem nasları bırakıp müteşabihlere sarılmaktır.
 2- İrca Ehlinin konu hakkında söyledikleri bütünüyle sahih olsa dahi bu söylenilenler ancak nassın işareti ile elde edilen hükümlerdir. Ancak nasların açık delaleti beşeri parlamentolara girmenin küfür olduğunu göstermektedir. Bu yüzden burada nassın işareti nassın delaletini uygun bir şekilde tevil edilmelidir.
3- Hz. Yusuf kıssasının İrca Ehli lehinde delil olabilmesi için öncelikle Hz Yusuf'un Allah'ın şeriatini terk ederek kanun ve yasama da bulunduğu ve Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmediği ispatlanmalıdır. Bu ispatlanamadığı için Hz. Yusuf ile günümüz parlamenterlerini kıyaslamak batıl bir kıyastır.
4- Hz. Yusuf nasların işareti ve tüm alimlerin ittifakı ile bulunduğu konumda tek yetki sahibi olup dilediği gibi hareket etmektedir. Bu onun durumunun günümüz parlamenterlerinin durumundan çok farklı olduğunu göstermektedir. tercümesinden nakledilmiştir. Bu ve buna benzer rivayetler için Alusi'nin "Ruhul Meanî" isimli tefsirine de bakılabilir.
5- Mısır Melik'inin Hz Yusuf ile konuştuktan sonra Müslüman olduğuna dair güçlü karineler vardır. Bu sabit olmasa bile Melik'in Hz. Yusuf ile konuştuktan sonra kendi dini üzerinde kaldığı da sabit değildir. Bu yüzden ihtilafın üzerine hüküm inşa edilmez. Tüm bu sebeplerden dolayı İrca ehli tarafından öne sürülen bu delil sahih bir delil değildir. Muasır Mürcie'nin demokratik sistemlerde demokrasinin gerekleriyle amel ederek teşride bulunmanın, bu yolla İslam'ı hâkim kılmaya çalışmanın, demokrasinin kutsal tapınakları mesabesinde olan parlamentolarda görev almanın caiz olduğu noktasında ortaya attıkları bu şüphe temelden bâtıl olup Şeytanın, tevhid dini İslamı bozabilme adına dostlarına vahyetmesinden başka bir şey değildir. Hiç şüphesiz Allah (Subhanehu ve Tealâ), dinini onların iftiralarından korumaya kâdirdir.(Alıntı)
Devamını oku...